ŞİİRLERİM

AMASYA
Ben sende var oldum sevdalar şehri
Ben sana tutsağım sana sürüldüm
Sende yudumladım zevk ile zehri
Sende cevap buldum, sende soruldum
Ey  şehir ben sana sende vuruldum.

Uyandım gafletten, dirildim sende
Öfkemde, sabıra sarıldım sende
Sevdaya gark olup karıldım sende
Ben ki buzul idim, sende kor oldum
Ey  şehir ben sana sende vuruldum.

Baharı yaşadı yaz ile  güzüm
Aklım yüreğime bulmadı çözüm
Sevgiden öteyi görmedi gözüm
Duydum, anlamadım bakar kör oldum
Ey  şehir ben sana sende vuruldum.

Cenneti görürüm sende her yerden
Doğru yolu buldum, kurtuldum şerden
Yıkandım, arındım küfürden kirden
Tepeden tırnağa sende duruldum
Ey  şehir ben sana sende vuruldum.

Dağı taşı sevda ile sızlanır
Yeşilırmak yatağında nazlanır
Misketinde misk ü amber gizlenir
Ben sende gerçeğim sende sır oldum
Ey  şehir ben sana sende vuruldum.

Bahar gelir, üste cennet taşınır
Altı tarih, medeniyet kuşanır
Bir sevdadır anlatılmaz yaşanır
Aşka kapı, ben nefrete sur oldum
Ey  şehir ben sana sende vuruldum.

Lokman’dan Şirin’e seslendim, duydu.
Gözleri pınardı gözyaşı suydu
Seven sevilene hep gönül koydu
Gönül vermeyene küstüm darıldım
Ey  şehir ben sana sende vuruldum.

Mum olup eridi dağlar kibrinden
Sulara yol verdi külünk sabrından
Sev deyip doğruldu Ferhat kabrinden
Arayı arayı aşkı yoruldum
Ey  şehir ben sana sende vuruldum.
MEHMET HOPAL

NİSYAN

İsyanım nisyanıma
Bazen ilaçtır yarama.
Bazen uçurumlardan düşerim,
Tozlu nisyan çukurlarına.

Mutluysam biraz da onun sayesinde.
Çalışmalıysan onun yüzünden.
Korkuyorsam çıldırmaktan,
Sığınıyorun onun  tozlu kollarına.

Biliyorum iyi değil.
Ama başka çarem yok,
Düşerim yollarına.
Yoksa çıldırmamak elde değil.

İsyanım mı nisyanımdan ,
Nisyanım mı isyanımdan.
Bilmiyorum.
Bilerek kendimi atıyorum,
Onun derin uçurumlarına.

Görüyorum herkes aynı.
Onlar da  bu işte mazur.
Yoksa nasıl dayanır bir ana yüreği,
Yavrusunun yokluğuna…

Nisyanım yorganım.
Nisyanım, ah yorgunum.
Hayatım tekrarlar elinde tekerrür.
Nisyanım. İşte bundan isyanım.

Nisyanım. Ben bir insanım.
Sığınağım, korunağım, durağım.
Beynimin yeli, aklımın seli.
İyileri alma ne olur.

İMARETTEN GEÇERKENDr. Metin HAKVERDİOĞLU
Dün İmâretten geçerken anladım ki rûhumuzŞu Amasya şehrinin sonsuz bahârında susuz
Kalbimin zümrüt tepesinden kopardın bir nidâHuzr ile doldu bu gönlüm kaldırımda kaldı da
Mâverâya uzanan bir ses ezandan çağladıBunca yıldır aç olan kalbim bu sesle ağladı
O azâmet karşısında hep kesildi nefesimSanki sonbahârıma estirdin ılık bir nesim
Ey azîz mâbet yüce mâbet güzel mâbet nesinAldı benden benliğimi âh o uhrevî sesin
Bahçe kapından girerken anladım tevâzuyuSanki mağrur nefsime baş eğdirir alçak boyu
Kaç gönüle tattırırsın bu doyulmaz arzuyuŞu şadırvandan içerken Kevsere benzer suyu
Âh yağarken üstüme ol an ezanlar nûr nûrİşte rûhum buldu târifsiz derinden bir huzur
Bir tarafından bakarım diz çöken cilt cilt ilimBir tarafından bakarım aç bırakılmaz yetim
Ferhad ü Şîrîn misâli âşığın iki çınarKaç ömürdür terk edemez el duâda hep yanar
Bu şehir senden akan nurlarla yıkansa ne varGeçmişin şimdiye birden aşkla uzansa ne var
Bir de baksam gitmişim ceddimin o pâk devrineBir kulak ver bak neler der Mihri Hâtun dinle ne
“Şöyle teşhîs eyledim Mihrî cihânın lezzetinİlm ile savm u salat imiş kalanı hiç imiş”
Yandı tüm kandillerim gönlümde bir an aşk ileMihri bu söz koydu son noktayı kalmaz müşkile
Seni yaptıran yapan bildim girer şol CenneteÂh emînim ceddimiz ermiş huzurla himmete
“Kimdir ol Sultân Ahmed ibn-i Sultân BâyezîdGicesi kadr olsun onun dâimâ gündüzü ıyd”
Bâyezîd ses verdi birden titredim pek ânidenTürbesinden canlanıp gelmiş gibi ol yeniden
“Kande varam sâye-i serv-i bülendim var ikenKime kul olam senin gibi efendim var iken”
Mir Nigârî bir taraftan başladı sözlerineOl Muhammed âşığı yüz sürdü hep izlerine
“Hamdülillah ey azîzim kim senin kurbânınamFeyz-i kurbet bulmuşam kim küşte-i peykânınam”
Çift vavı Hamdullahın hû hû çeker karşımdanDoldu rûhum çıktı aklım âh o an başımdan
Sen şehâdet parmağından inletirken gökleriÇifte hâfızlar içerden çınlatır kubbeleri
Kubbenin altında şimdi tekbirinle pek derinHisler aldım mağrur oldum âh huzur buldum demin
Ben müezzin mahfilinden dinler iken tekbiriBir imam yaktı yanık sesler içinde gökleri
Taş ve topraktan olamazsın sen ey mâbet medetÂh seninle pek güzelmiş pek güzelmiş ibadet
Bak Yeşilırmak akarken sonsuza gün gün MetînBu azîz mâbet görülsün hep övünsün milletin
Dün imâretten geçerken anladım ki rûhumuzŞu Amasya şehrinin engin baharında susuz
Gideceksin biliyorum
Gideceksin biliyorum. Adım gibi hem de, Üç vaktin birinde,yarım bırakıp bu öyküyü, Dertlerimi azdırıp, Şiirleri küstürüp, Şarkıları susturup gideceksin.
Çakallar’a bahar gelmeyecek belki bir daha, Yeşilırmak yeşil akmayacak belki, Halkalı Sokakta, Torumtay’da. Yüz kapısında Yüzevler’in. Ayak izlerimi süpürmeyecek çöpçüler. Ve gece bekçileri, Düdük çalmayacak ardım sıra. Adın kalmayacak taş duvarlarda, Başıma uçacak bu kentin bütün binaları.
Kapayıp kapıları çıkıp da gideceksin! Dağları üzerime yıkıp da gideceksin!
Gideceksin biliyorum, Adım gibi hem de. Üç vaktin birinde, yarım bırakıp bu öyküyü
Maviden öteye renk, Sevgiden kutsal kavram, Ölümden öteye adres yok. Sen yoksan, hiçbir şey yok. Ne rüzgarda saçların kısrak yelesi, Ne çise düşmüş toprakta kokun, N ede bütün pembeler de dudakların var. Yok bile yok, bütün lugatlarda. Kaldırımları yok bu kentin. Sokakları yok parke taşlı. Kerpiçten evleri yok artık yıkık dökük, İnsanları bile yok anla işte! Bil cümlesi defnedilmiş Tekirdede’ye Bir çırpıda, Balık istifi, Koyun koyuna mahrem sayılmadan. Su gibi…sabun gibi…gökte bir yıldız gibi…
Düşten bir nehir gibi akıp da gideceksin Bu şehri baştan başa yakıp da gideceksin. Gideceksin biliyorum, Adım gibi hem de; Üç vaktin birinde,yarım bırakıp bu öyküyü
Işıkları söndürüp, Kepenkleri kapatıp, Paslı bir kilit vurup, iflas etmiş yüreğime. Kâh bir kedi yavrusu gibi, kasap kapısına Kâh günah çocuğu gibi cami avlusuna. Arkana bile bakmadan, koşarcasına Bu sevdaya baş komadan, Gözlerimde yaş komadan, Taş üstüne taş komadan gideceksin. Seninle gidecek sana ait ne varsa Bir ben kalacağım bu kentin orta yerinde Bir başıma, Paramparça, Darmadağın, Ve kan tükürdüğüm kaldırımlar. Kalp yetmezliği, Karaciğer yetmezliği, Ve kendime yetmezliğim. Yetmezlikler içinde Bir deli daha eklenecek sokaklarına
Tırnak uçlarına kadar kara sevdalı Ve kızılca kıyamete atılmış, yorgun yüreğiyle Hakkını helâl edip, Aşkımı yalan edip, Gönlümü talan edip, Acıları gönlüme ekip de gideceksin Savurup saçlarını çekip de gideceksin.
Gideceksin biliyorum, Adım gibi hem de; Üç vaktin birinde, yarım bırakıp bu öyküyü
Ya bir Eylül akşamı yapraklar dökülürken, Ya bağ bozumunda Ekim ayında, Ya da Kasım da göçmen kuşlara yoldaş olup, Kırağı düşerken kasım patlara, Beni öksüz, Beni darmadağın, Beni anadan üryan bırakıp, Memleketin orta yerinde Biliyorum gideceksin; Şiir, mektup ne varsa çöpe doldurup, Parçalayıp bütün fotoğrafları, Gırtlağına basıp bütün anıların, Ve anasını ağlatıp umutlarımın yediden yetmişe. Sır yüklü, sabır yüklü, kahır yüklü Bana bile söylemeden sevdiğini
Yüreğime köz bırakıp, Beni bana küs bırakıp, Kapkara bir yas bırakıp,
Unut beni elveda deyip de gideceksin, Diri diri mezara koyup da gideceksin.
Mehmet HOPAL

R.Tagore “Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.”

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni.?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna
El kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımi, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım
Karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
İncinsek, yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, sartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

NİSYAN

İsyanım nisyanıma

Bazen ilaçtır yarama.

Bazen uçurumlardan düşerim,

Tozlu nisyan çukurlarına.

Mutluysam biraz da onun sayesinde.

Çalışmalıysan onun yüzünden.

Korkuyorsam çıldırmaktan,

Sığınıyorun onun  tozlu kollarına.

Biliyorum iyi değil.

Ama başka çarem yok,

Düşerim yollarına.

Yoksa çıldırmamak elde değil.

İsyanım mı nisyanımdan,

Nisyanım mı isyanımdan.

Bilmiyorum.

Bilerek kendimi atıyorum,

Onun derin uçurumlarına.

Görüyorum herkes aynı.

Onlar da  bu işte mazur.

Yoksa nasıl dayanır bir ana yüreği,

Yavrusunun yokluğuna…

Nisyanım yorganım.

Nisyanım, ah yorgunum.

Hayatım tekrarlar elinde tekerrür.

Nisyanım. İşte bundan isyanım.

Nisyanım. Ben bir insanım.

Sığınağım, korunağım, durağım.

Beynimin yeli, aklımın seli.

İyileri alma ne olur.

Mevsim

Yıldızları sayamazsın

Hayallere doyamazsın

İstesen de  duyamazsın

Sessiz geçer aşk mevsimi.

Yürüyorum

Uykular haram bana

Yürüyorum karanlıklara

Beni biraz anlasana

Yürüyorum karanlıklara

Bak ne söylüyorum sana

Yürüyorum karanlıklara

Sarıya Doğru

Yaprağın son demi  son bahârıdır

Toprağın son gülü  son bir hârıdır.

Sonlara dayanmak kalpsiz kârıdır.

Dayan kalbim dayan yangındır söner,

Leyleklerle gitmişse onlarla döner.

Fenerdir bu dünya  yanar ve söner.

Gözünün yaşına bakmadan gider

Gençlik de böyledir demezsin yeter.

Dayan kalbim dayan yangındır söner

Leyleklerle gitmişse  onlarla döner.

UTANSIN

Tohum saç , bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın !

Hey gidi küheylan , koşmana  bak sen!

Çatlarsa ,doğuran  kısrak utansın !

Eski çınar şimdi Noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın !

Ölümden ilerde  varış  dediğin ,

Geride ne varsa bırak utansın !

Ey bin bir tane solmayan tek renk,

Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın !    N Fazıl Kısakürek

OTUZ YAŞ ÇIĞLIKLARI

Günlerin nasıl aktığını,

Sen nereden bileceksin.

Kalbimi nasıl yaktığını,

Sen nereden bileceksin.

Tatlı yenilen  aşıma,

Zehri nasıl kattığını,

Sen nereden bileceksin.

Otuz yaşta kır saçıma,

Hüznü nasıl taktığını ,

Sen  nereden bileceksin.

Ağlar iken göz yaşıma,

Niçindir, neden aktığını,

Canım nasıl soracaksın?

Korku dolu rüyalarımı,

Nasıl hayra yoracaksın.

Günlerin nasıl aktığını,

Sen nereden bileceksin.

Ağlar iken göz yaşımı,

Gülüm  nasıl sileceksin?

Unutma ki ey sevgilim;

Bu menzile geleceksin.

Elbet sen de solacaksın. (8 ve 9lu)

UMUT

Yağmurla gelirdi hayale hayat.

Yağmurlar kesilir, ne çare, heyhat !

Yorgundu, argındı  dedi :“Bi gayret.”

Yüzünde kırışık, elde inayet.

Dolacak ambarım bu yıl nihayet.

Hakk’ın deryasına var mı nihayet?

Hem bu dünya için hem de ahiret.

Yağmurla gelirdi  hayale hayat… (6+5li)

Fikri arı oldum ,gönlü gül oldum
Gülden anlayanı bulamadım ki…
Kalbi petek oldum ,dili bal oldum
Baldan anlayanı bulamadım ki…

Yol aradım yol bilmezler içinde
Figan ettim dil bilmezler içinde
Ömrüm geçti hal bilmezler içinde
Halden anlayanı bulamadım ki…

Maksut’um der ele döktüm derdimi
Bulut oldum sele döktüm derdimi
Ozan oldum tele döktüm derdimi
Telden anlayanı bulamadım ki…..

Alıp gideriz

Bir gün olur-.—

Olmaz olur-.—

Gün biterken-.—

Güller ölür-.—

Bir bakarsın-.—

Akşam olur

Can kuşumdur-.—

Gelmez olur.

Başımı alıp giderim…

Bu, bu gündür.

Bir ömürdür.

Ağlasan da,

Son günündür.

Başını alır gidersin

Sevgi sendin

İlk gidendin

Belki bir gün

Döneceksin

Ayrılıktan,

Yanacaksın.

Mutlu oldum,

Sanacaksın.

Başını alıp dönersin

BENDEDİR

Uzağa gitmeyen yollar bendedir.

Ateşi bitmeyen çöller bendedir.

Açmayı bilmeyen güller bendedir.

Alnıma yazılmış:” Bu bir bendedir.”

Yaramı saracak merhem sendedir.

Sarmayı bilmeyen kollar sendedir.

Hoşuma gitmeyen haller sendedir.

Çilesi  bitmeyen   yıllar sendedir.

Alnıma yazılmış:” Bu bir bendedir.”

Yaramı saracak merhem sendedir.

Kovanı yakılmış ballar bendedir.

Kökünden kesilmiş dallar bendedir.

Kavgalı sağ ile sollar bendedir.

Alnıma yazılmış : Bu bir bendedir.”

Yaramı saracak merhem sendedir.

“Tarlada çiçek ot sayılmaz mı;

Saksıda  karpuz yok sayılmaz mı?”

BEN OLAYDIM

Senin yolunda  gülen yüzde bir, ben olaydım.

Senin için ağlayan bir göz de ben olaydım.

Çöl yollarında yalın ayak, başı açık,

Ağlaya ağlaya, inleye inleye gelen olaydım.

Senin ayağının tozu olmak şerefine eren

Bir talihli dervişin de ben olaydım.

Senin yolunda  bir ölen de ben olaydım.

Ben benlikten çıkıp keşke sen olaydım.

Rehberim, peygamberim diyen olaydım.

Senin için ağlayan bir göz de ben olaydım.

Ne olurdu sanki ey talihim bin yıl önce,

Medine yolarında bir sürünen olaydım.

Onun yolunda  bir ölen de ben olaydım.

Onun düşmanlarına batan bir diken olaydım.

Onun yolunda yırtık bir keten olaydım.

Senin yolunda  bir ölen de ben olaydım.

KIYAS VE DEĞERLENDİRME

Beni dinle ey kadı
Bozuldu işin tadı
Zulümse eğer adı

Kenan yapsa da aynı
Yunan yapsa da aynı

Söylenecek söz varsa
Söyle sende yüz varsa
Hak’ka tecavüz varsa

Nokta yapsa da aynı
Yekta yapsa da aynı

İpe sermeyin unu
Herkes biliyor bunu
Hazineden soygunu

Turgut yapsa da aynı
Nemrut yapsa da aynı

Zirvedeki uç beyi
Çeker gözden sürmeyi
Rüşvet alıp vermeyi

Fazıl yapsa da aynı
Rezil yapsa da aynı

Halka tepeden bakan
Göğsüne benlik takan
Yalana yatıp kalkan

Moiz olsa da aynı
Vaiz olsa da aynı

Doğruluktan kaçan zat
Menfaatı seçen zat
Haram yiyip-içen zat

Murdar olsa da aynı
Serdar olsa da aynı

Bu gemi böyle gitmez
Giderse zulüm bitmez
Kim örnektir fark etmez

Hasmım olsa da aynı
Nefsim olsa da aynı …

ABDURRAHİM KARAKOÇ

AKİF’TEN

ASIM’DAN

Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır

Durma hürrîyeti aldık diye sen türkü çağır!

Zulmü alkışlayamam zâlimi aslâ sevemem

Gelenin keyfi için  geçmişe kalkıp sövemem

Biri ecdâdıma saldırdı mı ,hattâ boğarım…

Boğamazsın ki!

Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele, hak nâmına haksızlığa aslâ tapamam.

Doğduğumdan beridir âşığım istiklâle

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.

Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim.

Adam aldırma da geç git , diyemem, aldırırım

Çiğnerim , ciğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zalimin hasmıyım ammâ severim mazlumu

 

KOCAKARI İLE ÖMER

( mefâilün- feilâtün- mefiâlün- feilün)

 

Kenar-ı Dic/lede  bir kurt/ aşırsa bir/  koyunu

Gelir de ad/l-i İlahi/ sorar Ömer/den_ onu

 

Bir ihtiyar/ karı bi- kes/ kalır Ömer /mes’ul

Yetimi  gir/ye -i husran/ alır Ömer/ mes’ul

 

Bir aşiya/n-ı sefalet/ bakılmayıp/ göçse

Ömer kalır/ yine altın/da  hiç değil/ kimse

 

Zemine gad/r ile  bir dam/la kan  dökün/ce biri

Damla bir/ koca girdap /olur  boğar/  Ömer’i

 

Ömer duyul/mada  her kal/bin inkisa/rından

Ömer koğul/mada her ma/temin  civa/rından

 

Ömer hali/fe iken baş/ka kim çıkar/ mes’ul

Ömer ne yap/sın İlâhi / beşer zalum /ü cehul

 

HARNAME

( feilatün- mefailün- feilün)

 

Bir eşek var/ idi zaif/ ü nizar

Yük elinden/ katı şikes/te vü zar

 

Gah odunda vü gah suda idi

Dün ü gün kahr ile kısuda idi

 

Ol kadar çeker idi yükler ağır

Ki teninde tü komamıştı yağır

 

Dudağı sarkmış u düşmüş enek

Yorulur arkasına konsa sinek

 

Toranır idi arpa arpa teni

Gözi görücek bir avuç samanı

 

 

 

 

Viran Bağ

( feilatün -feilatün- feilün)

 

Yine bir sof/rada  şen şak/raktık

Gün denizler/de sönerken /baktık

Ve çobanlar /gibi dallar/ yaktık

 

Uyuduk kırda gezindik dağda

O yazın  ah o engin çağda

Geçti en son günü Viranbağ’da

 

 

KARA  SEVDA

 

Bir kerre sevdaya tutulmayagör

Ateşlere yandığının resmidir

Aşık dediğin Mecnun misali kör

Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

 

Dünya bir yana o hayal bir yana

Bir meşaledir Pervaneyim ona

Altında bir ömür geze dolana

Ağladığım yer penceresi midir?

 

Bir köşeye  mahzun çekilen için

Yemekten içmekten kesilen için

Sensiz uykuyu haram bilen için,

Ayrılık ölümün diğer ismidir.

Cahit Sıtkı Tarancı

 

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ

 

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.

Dante  gibi ortasındayız ömrün.

Delikanlı çağımızdaki cevher,

Yalvarmak yakarmak nafile bu gün.

Gözünün yaşına bakmadan gider.

 

Şakaklarıma kar  mı yağdı ne var?

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz ,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

 

Zamanla nasıl değişiyor insan!

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler , o şevk , o heyecan?

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan.

 

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız:

Hatırası bile yabancı gelir.

Hayata beraber başladığımız,

Dostlarla da yollar  ayrıldı bir bir;

Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

 

Gök yüzünün başka rengi de varmış!

Geç fark ettim  taşın sert olduğunu.

Su insan boğar , ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu ,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

 

Ayva sarı ,nar kırmızı , son bahar!

Her yıl biraz daha benimsediğim.

Ne dönüp duruyor havada kuşlar?

Nerden çıktı bu cenaze ? ölen kim?

Bu kaçıncı bahçe gördüm tarümar?

 

Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun uyanamadın olacak.

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Amasya MANİLERİ

 

Ayna attım çayıra

Şavkı düştü bayıra

İkimiz de sevdalı

Allah bizi kayıra

 

Ey güzeller güzeller

İsterse gelsin seller

Amasya’ma bağlıyım

Ne derse desin eller

 

Bahçedir evin önü

Bekliyorum düğünü

Unutamam bir türlü

Seni gördüğüm günü

 

Aşkı içtim tasından

Tattım da meyvasından

Yarim rengini almış

Amasya elmasından

 

Elmasından

Altından elmasından

Yarim yanağın güzel

Amasya elmasından

 

Pınarın başı sarı

Dibinde tası sarı

Allah alnıma yazmış

Gözü gök saçı sarı

 

Mektup yazdım bilesin

Okuyup da gelesin

Bu mektubun üstünde

Durmayıp da gülesin

 

Dertliyim dermanım yok

Köylüyüm harmanım yok

İsterem yare gidem

Elimde fermanım yok

 

Eşme buldum tası yok

Yüzük buldum  taş yok

Şurada bir kuş öter

Bencileyin eşi yok

 

Selam olsun dağlara

Su yürüsün bağlara

Nasibin böyle imiş

Düşmüşüm sevdalara

 

Ay dedim aydın beni

Ne hale  koydun beni

Yelkensiz gemi gibi

Ortaya koydun beni

 

Karanlık açmak ister

Kelebek kaçmak ister

Benim cahil gönlüm de

Yare kavuşmak ister

 

Keklik taştan el eder

Eşine gel gel eder

İki gönül bir olsa

Taşı deler yol eder

 

Elbisem benek benek

Kapıya vurdum deynek

Emim kızı dururken,

El kızı neyim gerek

 

Çoraplar milden olur

Sevdalar dilden olur

Bu Amasya sevdası

Nazlı yarimden olur

Kırmızı gülden olur

Elmayla gülden olur

Irmakta selden olur

 

 

Arabası dört çeker

Amasya’da ser çeker

Yalınız yatan kızlar

Gece gündüz ah çeker

 

Amasya yollarında

Bilezik kollarında

Allah canımı alsın

O yarin kollarında

 

Amasya’nın  içinde

Tıp tıp atıyor yürek

Sevgilim yeter bize

Para pul neye gerek

 

Amasyalı Zileli

Pınarları filkeli

Kızlar olmuş bir şeker

Alıp alıp yemeli

 

Altın yüzük yaptırdım

Samsun ustalarına

Doktor ilaç vermiyor

Sevda hastalarına

 

Amasyalı ezelden

Gönlü geçmez güzelden

Gönlümün gözü çıksın

Bakmasaydım ezelden

 

Metince Maniler:

 

Sağ mısın

Kaymak mısın yağ mısın

Yüreğimde dağ mısın

Bu gün aklıma düştün

Sağrı mısın sağ mısın

 

 

Yar demez

İnsan bulur var demez

Yaz gününde kar demez

Gönülsüzce sevenler

Karı der de yar demez

 

 

 

 

 

Milletvekili Marşı

Sormayın kim olduğumu
Ben bilmem, liderim bilir
Varlığımı yokluğumu
Ben bilmem, liderim bilir.

Gözlerim hep ona bakar
Kaldır der, ellerim kalkar
Gül, menekşe nasıl kokar
Ben bilmem, liderim bilir…

Ne içip, ne yiyeceğim
Sırtıma ne giyeceğim
Nerede ne diyeceğim
Ben bilmem, liderim bilir…

İçimdeki riyaları
Süreceğim boyaları
Göreceğim rüyaları
Ben bilmem, liderim bilir…

Sıkı tutarım aramı
Ye derse, yerim haramı
Süt beyaz, kömür kara mı
Ben bilmem, liderim bilir…

Enim nasıl, boyum nasıl
Fikrim nasıl, huyum nasıl
Kullanacak oyum nasıl
Ben bilmem, liderim bilir…

Hasta mıyım, sıhhatta mı
Sadakatım ifratta mı
Otuz gün ay mı, hafta mı
Ben bilmem, liderim bilir…

Hicap nedir, örtü nedir
Kurt-kuş, böcek-börtü nedir
İyi nedir, kötü nedir
Ben bilmem, liderim bilir…

Hürmetim tamdır zatına
Minder olurum altına
Uyarım talimatına
Ben bilmem, liderim bilir…

Teslim ettim irademi
Böyle yürür benim gemi
Varsa beynimi, midemi
Ben bilmem, liderim bilir…

A. Karakoç

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ ‘DEN

 

İMPARATORLUĞA MERSİYE

 

Bin yıl oldu toprağına basalı

Hayli oldu kılıçları asalı

Bülbüllerin onun için tasalı,

Sazlar kırık ayar tutmaz telleri

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Yol görünür, hakan emir verirdi,

Dalga dalga ordularım yürürdü,

Hamlemizden dağlar taşlar erirdi

Dolu dizgin aştık nice belleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Yıldız doğar, tarihimiz belirir,

Sabah olur, ulufeler verilir,

Bir seferde dört krallık  serilir,

Al al ettik kara kara tülleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Ferman çıkar, dal kılıçlar takınır,

Meydanlarda Rabb’a dua okunur,

Gölgemizden bütün cihan sakınır,

Andırırdık coşkun akan selleri ,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Kosovalar , Plevneler bizsizdir,

Yosun tutmuş camilerim ıssızdır,

Boynu bükük minareler öksüzdür,

Açmaz olmuş kızanların gülleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Hali görür, geleceği sezerdik,

Bir zamanlar ta vistülde gezerdik,

Haritayı biz  kendimiz çizerdik,

Fetheyledik deryaları, çölleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Rodopların ak başları yaslıdır,

Serdengeçti gönül artık usludur,

Rüzgarları bile matem seslidir,

Zafer zafer der , eserdi yelleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SERANAT          Mustafa Özçelik

Bu müzik seninle başladı bu çalkantılı akım

Kayaları yumuşatan bu ağrı                      (mutluluk,birliktelik ,aşk)

Dikkati unutturan imge                             (Aşığa Bağdat sorulmaz.)

Bu geçmiş zaman sayfalarında özlenen saat

Her gün biraz daha  kendimizden uzaklaştığımız

Zamansız ve mekansız kaldığımızda

gecede seninle                (İmge bir süstür, her süs herkese

yakışmaz)

Artık kendimi seninle tanır

ve tanınır oldum                     ( Seninle var oldum)

Bir yokluğu mu kucakladım diye düşünmedim hiç      (Ayrılığı hiç düşünmedim)

Sorular sorup

Formüller aradım

Sınırsız bir akıma dönüştü zaman

Bir eski zaman yarasını daha kanattım yeniden ( özlem)

Yazgı dedim teslim oldum

muazzam esmerliğine

Bir miladi tarih olsun istemedim      (samimiyet , sevgi, sırdaşlık)

Sarıldım ve sırrımı sundum sana

İnsanlar gecikmiş bir gecenin kıyılarında

Tuhaf ve emanet rüyalar görürken

Kurnaz olmayı aklından geçiren

Adamları sevmedim

Bir terazi almadım elime                           (Yabancılaşmış toplum)

Hep vermek istedim

Takvimlere ve saçlarıma aldırmayıp

Her gün boğulacağım dalgalarına alışarak (hayat)

Denizde martıları sevmenin

Sarhoşluğunu yaşadım

Bu yeniden doğmak                         (Seninle olmak senin varlığına alışmaktı)

ve yağmurlara alışmaktı                            (Alışmak, birliktelik)

Birlikte yürüdük

Yeniden anlam kazanan kelimelerle

Gece trenlerini sevdik

Akşamın karanlık saatlerini

Tenha sularını bir ırmağın

badem çiçeklerini

Bir sıcaklığa tutunup

Öylece hayatı ve ölümü yokladı

Gecenin serin sularını paylaştık gizlice (şehir)

Çarşıları karanfil kokuyordu şehrin

Ve eşkıyaları yoktu

Bilmiyorum kaç ömür sığdı bir gecenin

düşlerine

Salt duyguya dönüştük

Rehin kaldı aklımız                                   (Akıl ötesiydik)

Esmerliğin katıldı toprağa                         (ölüm)

bekçi düdüklerini sevdik

Gittin tozlu bakışların kaldı                      (ayrılık)

Şehrin kaderi değişti

Yoruldum sabahları sevmedim artık

Uyanmak korkunçtu

anladım gecenin kehanetini              (gece)

Yalnız kaldım kıyında

Kaybolmuş bir denizin yasını tuttum (sevgili)

Düşlerimde solgun çiçekler görüp ağladım

Umutla sarıldım telefonlara

Soğuk yüzlerinde cesaret aradım

Hep yüzümü çarptım aynalara

yorumsuzdu sözleri

Kalp ağrıları                                                       (realite)

İçimde sessizce dans eden akrebin hüneri

Bir hayatın makyajını

Yüzünün güzellik reçetelerini                    ( Ayrılık ve herşeyin kötü gitmesi)

Bir mecnun kimliğine bürünüp

Seni anmak artık zor

İçimde en harlı ateşler

senden kalan bir iz gibi

Bir uyarıya dönüşüyor hatıran

bir mahrem çığlığa

Geriye kalan nedir şimdi

Ey bir türlü denizini bulamamış nehir

Korkunç şüphelerle titreyen  aklımız

Bilmeli artık

Bu çalkantılı gökyüzünün altında

Melekle insan

Telefonla sekreter arasında fark var

Aynalar susuz tayfaları unutup

bize bakıyorlar

Delice aksediyor ruhumuza

doğrular ve yanlışlar

Artık öfkemi ve yenilmişliğimi

Serin sulara batırıp

Yeni  yorumlarla

Bir melek ordusuyla bakmalıyım yüzüne

Çünki yeni güzelliklerin tablosunda

yine sen varsın

Olgunlaşan bir meyvenin

bilgelik derslerini öğrendim

Varoluş sırrım  seninle tamamlanıyor

anlamasan da

Zaman geçiyor

Geciken bir akşamın kıyısında

Martıların deniz görmemesi hakikate aykırı

Bahar diyorsan

İçinde dalgın  gözlerini açıp

Hayata katılmanın tutkusu

seni de tanımlamalı

Çünki her şey biraz daha aşikar

Ve hızla yayılıyor

Çiçeklerden usanıyor

ve çocukları sevmiyorsun

Yılan ve akrep günleri içine giriyor

Yalnız ve hatırasız kalıyoruz

Öfkesi kabaran bir adam geçiyor yanımızdan

Saç modelinin

Ne anlama geldiğini soruyor

Hızla solan ve soyulan duygular çevremizde

İçimiz daralıyor

Kağıtlara sarılıyoruz

Tabletlere  ve köleliğe

Kirlenen ve eskiyen şeylere

Yeni alışkanlıklarla tanışıyor

Unutuyoruz yorumsuz bir  habere dönüşüyor

hayatımız

İşte rüzgarımız

Bir defa daha son defa esiyor ülkenden

Ben ne kadar sabırlı ve sarışın

olmayı öğrensem de

Telefonlara aldırmıyor

Ve anlaşılmıyor sesim

Yağmura ve bulutlara daha yakın

Bir depremi gizliyor içinde

Bir işaret bekliyor senden

İçimdeki mağrada sonsuz yankılar

Hayatımızın gelecek sayfaları önünde

Dalgalara doğru sonsuz bir koşu

Yalvaran kelimelerle

bir daha ıslatıp toprağını

Serin ve el değmemiş duygularımla

Güneşimi çocuklara veriyorum

İnsan olsak diyorum

Ateşi yeniden tutuşturulan

Kralların şapkasına gülüp geçsek yakınlarından

Bir dervişin gözlerindeki

huzuru bulsak

Serin rüzgarlarla uyansa bedenimiz

Geçen zaman geometrisinde

tuşlardan usanmış

Kağıtlardan sorulardan saatlerden

Bu kaçıp gelmelerden  sıyrılarak

Yıldızına uzansam

Çoban ateşinin içine gizlenerek

Şehirlerimizin gurur kalelerine

Askerlerimizi göndersek

Başımız dönse sevinçten

Beklenen günler gelir mi geri

Yeniden yeniden sevsek güvercinleri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NERDESİN

 

Geceleyin bir ses böler uykumu

İçim ürpermeyle dolar: – Nerdesin?

Arıyorum yıllar var ki ben onu.

Aşıkıyım beni çağıran sesin

 

Gün olur sürüyüp beni derbeder,

Bu ses rüzgarlara karışır gider.

Gün olur peşimden yürür beraber.

Ansızın haykırır bana : – Nerdesin?

 

Bütün sevgileri atıp içimden .

Varlığımı yalnız ona verdim ben.

El verir ki bir gün bana derinden

Ta derinden bir gün bana “Gel” desin.

 

 

 

 

 

 

Baki Gazel

 

Nâm u nişâne  kalmadı  fasl-ı bahârdan

Düşdi çemende berg-i dıraht i’tibârdan

 

Eşcâr-ı bağ hırka-i tecrîde girdiler

Bâd-ı hazân  çemende el aldı çenârdan

 

Her yaneden ayağına  altun akup gelür

Eşcâr-ı bâğ  himmet umar cûy-bârdan

 

Sahn-ı çemende turma salınsun sabâyile

Âzâdedür nihâl  bugün berg -i bârdan

 

Bâkî çemende haylî perîşân imiş varak

Benzer ki bir şikâyeti var rüzgârdan ,

***             ****

Âvâzeyi  bu â‘leme Dâvût gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

****

 

 

 

 

 

 

 

Hitabe

 

Gökler yıldızları yere sağarken,

Dualar kalplerden göğe akarken,

Şafaklar atarken , güneş doğarken,

Öfken olmalı can , sevdan olmalı.

Kara gecelerle    kavgan olmalı.

 

Güneş  aşk verirken güllerimize,

Acılar batarken ellerimize,

Ağıtlar değerken dillerimize,

Öfken olmalı can , sevdan olmalı.

Kara gecelerle    kavgan olmalı.

 

Kanayan topraktan bir taze kanla,

Yeşeren yapraktan bir özge canla,

Bir umut, bir hışım, bir heyecanla.

Öfken olmalı can , sevdan olmalı.

Kara gecelerle    kavgan olmalı.

 

Dağlarda  susmayan ezgiler için.

Alnımda beliren çizgiler için.

Kartal kanadında sezgiler için.

Öfken olmalı can , sevdan olmalı.

Kara gecelerle    kavgan olmalı.

 

Yine dağ başını duman kaplarken,

İhanet saf olup zulmü toplarken,

Gece hançerini bize saplarken,

Öfken olmalı can , sevdan olmalı.

Kara gecelerle    kavgan olmalı.

 

Analar korkusuz uyusun diye,

Bebeler ağıtsız büyüsün diye ,

Çocuklar yarına yürüsün diye,

Öfken olmalı can , sevdan olmalı.

Kara gecelerle    kavgan olmalı.

Buğra Kurt

 

Amasya Nizam-ı Alem  Ocakları

 

“Bir şulesi var ki şem’-i  canın

Fanusuna sığmaz âsumanın”

 

 

Şeyh Galip’ten

Terc-i bend

 

Ey dil ey dil neye bu rütbede  pür gamsın  sen

Gerçi virane isen genc-i mutalsamsın sen

Secde ferma-yı melek zat-ı mükerremsin sen

Bildiğin gibi değil cümleden akvemsin sen,

Ruhsun nefha-yı Cibril ile tev’emsin sen

Sırr-ı Hak’sın  mesel-i İsi-i Meryem‘sin sen

 

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

Merteben ayn-ı müsemmadadır esma sanma

Merciin Halik-i eşyadadır eşya sanma

Gördüğün emr-i muhakkakları rüya sanma

Başkasın kendin suretle heyula sanma

Keşf it sabit olan maniyi dava sanma

 

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvâm olan âdemsin sen

 

 

 

 

 

 

İNSAN HAKLARI

 

Özgür doğdum, özgür yaşamak istiyorum.

İnsanı özgürlükten yoksun bırakmak ,

Ruhunun yarısını  çalmaktır biliyorum.

Özgür doğdum özgür yaşamak istiyorum,

Kardeşliği  kalbimde taşımak istiyorum

 

İnsan değil mi  dünyada varlığın  şereflisi?

İyilik, güzellik , sevgi ve sanatın  gediklisi.

Varlığın en güzeli , kainatın sevimlisi.

Özgür doğdum özgür yaşamak istiyorum,

Kardeşliği  kalbimde taşımak istiyorum

 

Her şey insanla bu kadar güzeldir madem,

Niçin yakıp yıkar bu dünyayı bu adem,

Bosna’da, Kosova’da niçin kaygı niçin elem?

Özgür doğdum özgür yaşamak istiyorum,

Kardeşliği  kalbimde taşımak istiyorum

 

Yüreklerin birliği yıkacaktır her kini.

Sevgi, kardeşlik  milyon edecektir bir bini.

Biliriz ,insanı güzelliğe  eriştirmeli  dini?

Özgür doğdum özgür yaşamak istiyorum,

Kardeşliği  kalbimde taşımak istiyorum

 

Tut elimi kardeşim , kardeş olalım artık.

On Aralık da  olsun sarmaş olalım artık.

İnsan hakları hepimizin, bir baş olalım artık

Özgür doğdum özgür yaşamak istiyorum,

Kardeşliği kalbimde taşımak istiyorum.

Metin Hakverdioğlu

 

Elbet Biter Bu Hayat

“Dönülmez akşamlarda”;  dersen “eyvah” kâr etmez…

Azıksız gidenlere , beyhude  “vah”, kar etmez…

Batan ömür güneşi yalnız mahşerde doğar,

Şafaktan medet umma , gelen sabah kar etmez…

Azgın nefsin elinde çark olup çevrilirken ;

İman harap olursa ne yapsan “ah” kar etmez…

Bir zindan karanlığı kitlenir yüreğine ,

Dünyaya esir olma , mala tamah kar etmez…

Hakk’a teslimiyettir, gönüllerin ilacı,

Maddeye meftun kalbe  , nur-u dergah kar etmez…

Ne servet , ne iktidar, ne rütbe ne de makam,

O’nun mağfiretinden gayri penah kar etmez…

Deruni karanlığa Kur’an’nın nuru gerek,

Kalpler mühürlenmişse ,  küfrü ıslah kar etmez…

Kul, kabre hazırlansın, kabir hazırlanmasın .

Som altından olsa da  son karargah kar etmez…

“Her kelime bir kabuk” , mana içinde saklı.

Anlayan anlar bunu , ismi agah kar etmez…

Kıblesiz denizlerde  boşuna kürek çekme ,

Bize Beytullah gerek, başka cenah kar etmez…

Alınan her nefesi ,Veren’e  yar olalım,

Aşk-ı İlahi yoksa , bil ki salah  kar etmez…

Saçımdaki her beyaz bir sevdanın ahıdır,

Güle sevdalı güneş ; aşkı , günahkar etmez…

Sensin bütün dertlere derman olan Allah’ım,

Kelime-i Tevhidsiz hiç bir felah kar etmez.

Mehmet Güneş

 

En Fazla Yüz Yıl Yaşarsın Dostum

 

En fazla yüz yıl yaşarsın dostum

Göz açıp kaparken geçer yılların

Gördüğün herkesi dost edin ki

Görüp göreceğin peşindir dostum

En fazla yüz yıl yaşarsın dostum

 

Yalnız bir iğne deliği açmış sana  göz

Işığın ordandır , sevgin ordandır

Hangi güzel göz ki yere akmadı

Hangi güzel yüz ki toprak olmadı

Yalnız bir karış toprak olmuş sana göz.

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİİRLER

 

ŞİİR

Arif  Nihat Asya

 

Kutsal konuları inananlara bırak

Onlar senin maskaran  değil;

Memleketin imanı

Senin yaygaran değil.

Kitabımı yırtmışsın ,

Kitabım senin paçavran değil.

Dinlemesini bilen anlar sözümden ,

Çıldıran değil saldıran değil.

Döndürüp durma elinde devrimleri

Devrimler senin makaran değil.

Şehitlerden söz etme,

Onlar senin kadavran değil.

Temiz eller kurmuştur bu memleketi,

Senin zembereğini kuran değil.

 

 

 

 

 

 

Kalbimi Yuva Yapacağım Yetim Çocuklarıma

 

Hangi şair dokunur şu sıcak göz yaşıma.

Hangi kalem yazar ki çektiğim azapları.

Sorsalar cevabım yok niçin ağladığıma,

Sebepsiz deyip geçin, çektiğim ahlarıma.

Yolum uzun bırakın, bırakın gideceğim!

Binlerce yıllık tarihi, sanatı sereceğim.

Tertemiz beyinlere ben ölsem de,

Sevgiyi ölümsüzlüğü vereceğim.

Kalbimi yuva yapacağım yetim çocuklarıma.

Metin Hakverdioğlu.

 

Aşık Kerem’den

Bir han köşesinde  kalmışım hasta

Gözlerim kapıda kulağım seste

Kendim gurbet elde gönlüm sılada

Gelme ecel gelme üç gün ara ver

Al benim sevdamı götür yara ver

 

Erzurum dağları duman dildedir

Başım yastıktadır gözüm yoldadır

Aslı hayın yardır adam aldadır

Gelme ecel gelme üç gün ara ver

Al benim sevdamı götür yara ver

 

 

Erzurum dağları kardır geçilmez

Her adama gizli sırdır  açılmaz

Ayrılık şerbeti zehir içilmez

Gelme ecel gelme üç gün ara ver

Al benim sevdamı götür yara ver

 

 

Felek sen mi kaldın bana gülecek

Akıttın göz yaşım kimler silecek

Dediler Kerem’e Aslı’n gelecek

Gelme ecel gelme üç gün ara ver

Al benim sevdamı götür yara ver

 

 

 

 

 

 

 

KÖROĞLU’DAN

KİZİROĞLU MUSTAFA

 

Bir atı var Ala Paça  , peh peh peh

Mecel vermez Kırat  kaça , hey hey hey

Az kaldı  ortamdan biçe

Ağam kim , paşam kim, nigar kim , hanım kim?

Kiziroğlu Mustafa Bey

Bir Bey’in oğlu

Zor Bey’in oğlu

Hay edende haya teper, peh peh peh

Huy edende huya teper, hey hey hey

Köroğlu’nu suya seper

Ağam kim , paşam kim , nigar kim, hanım kim?

Kiziroğlu Mustafa Bey

Bir Bey’in oğlu

Zor Bey’in oğlu

Bir fendinen geldi geçti , peh peh peh

Hışmı dağı deldi geçti, hey hey hey

Ağam kim, paşam kim, nigar kim, hanım kim

Kiziroğlu Mustafa  Bey

Bir Bey’in oğlu

Zor Bey’in oğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Bahar Akşamlarında

 

Bir yağmur fısıldar kulaklarıma.

İçimde ürperme kalbimde hüzün.

Serin bir meltemdir genzimi yakan.

İçimi üşütürüm kaldırımlarında,

İlk bahar akşamlarında.

 

Yorgunsam atarım kendimi kollarına,

İlk bahar aşığım çiçekli yollarına.

Sevgi, çiçektir; ümitler böcek,

Bakarım, dalarım, ararım hani gerçek?

Sevgiler âlemi Cennet böyle olsa gerek

İçimi üşütürüm kaldırımlarında,

İlkbahar akşamlarında.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ONUNCU YIL MARŞI

 

Çıktık açık alınla

On yılda her savaştan

On yılda on beş milyon genç

Yarattık her yaştan.

 

Başta bütün dünyanın

Saydığı baş kumandan

Demir ağlarla ördük

Ana yurdu dört baştan.

 

Türk’üz  Cumhuriyetin

Göğsümüz tunç siperi

Türk’e durmak yaraşmaz

Türk önde Türk ileri!

 

Bir hızla kötülüğü

Geriliği boğarız

Karanlığın üstüne

Güneş gibi doğarız.

 

Türk’üz bütün başlardan

Üstün olan başlarız

Tarihten önce vardık

Tarihten sonra varız.

 

Türk’üz  Cumhuriyetin

Göğsümüz tunç siperi

Türk’e durmak yaraşmaz

Türk önde Türk ileri!

 

Faruk Nafiz Çamlıbel

Behçet Kemal Çağlar

 

 

 

 

BU VATAN, BU MİLLET ,BU BAYRAK BİZİM

 

Kars’tan, Malazgirt’ten, başlar temeli,

Bu vatan, bu millet, bu bayrak bizim.

Yan bakan olursa kırılır eli

Bu vatan, bu millet, bu bayrak bizim.

 

Sevgi ile tutuşursak el ele,

Huzurla yaşarız çekmeyiz çile.

Her türlü varlığı, nimeti  ile,

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

 

Anadolu Türk’ün tapulu yurdu.

Üzerinde şanlı devletler kurdu.

Bayrağın uğruna çok şehit verdi.

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

 

Herkes bunu bilir eğilmez başım.

Dedem , babam, anam, bacım kardaşım,

Kimseye verilmez toprağım taşım.

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

 

Şöyle geçmişe bak , yönümüz birdir.

Bu günümüz birdir, dünümüz birdir.

Çok şükür İslâm dinimiz birdir.

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

 

Tarih sayfasına şan vermedik mi?

Bizler üç kıtaya yön vermedik mi?

Uğruna binlerce can vermedik mi?

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

 

Gelecekte parlak günlere dikkat!

Birlikte dirlik var bunlara dikkat!

Çekemeyen var onlara dikkat!

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

 

Bizi başkasıyla bir tutmasınlar.

Yeleli aslanı unutmasınlar.

Hepimiz kardeşiz uyutmasınlar.

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

 

Türkler dirilmiştir , biliyor dünya;

Bir ucu Avrupa , bir ucu Asya.

Bizden size selam olsun Avrasya.

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

 

Şeref der sevgiyle besleniyorum.

Vatan aşkı ile  hisleniyorum.

Bütün kainata sesleniyorum.

Bu vatan , bu millet, bu bayrak bizim.

ŞEREF TAŞLIOVA

 

 

 

 

 

 

Posted in Makalelerim | Yorumlar Kapalı

MOLEKÜLER EDEBİYAT DERGİSİ

AFİŞ DERGİ FAALİYETLERİ BU SAYFADAN TAKİP EDİLEBİLİR.

Posted in Makalelerim | Yorumlar Kapalı

OSMANLI EDEBİYATI NUMUNELERİ ÇEVİRİ KİTAP

EBCED MATİK İNDİREbced

MEHMET CELAL’İN OSMANLI EDEBİYATI NUMUNELERİ ADLI ESERİNİ  BASIMA HAZIRLADIK. YAKINDA ORİJİNAL METNİ İLE BİRLİKTE KİTAPÇILARDA BULUNABİLECEK.

TÜM OSMANLI EDEBİYATI SEVENLERİNE DUYURULUR.

Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

Yrd. Doç. Dr. A. Rıza AYAR

 

Posted in Makalelerim | Yorumlar Kapalı

SÜHEYL İLE NEVBAHAR ROMANI

Yemen’de sonsuz gibi görünen bir şehrin en merkezinde yükselen hükümdarlık sarayı muhteşem ve gıpta edilecek bir güzellik içinde tüm şehri tepeden bakan bir edayla izliyor; insanlar bu ihtişam karşısında ezik bir nazarla tek katlı binalarından bu çok katlı hayal beldesini seyrediyordu.

Posted in Makalelerim | Yorumlar Kapalı

EBCEDMATİK İNDİR


Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

 

ŞEHZADE MUSTAFA MERSİYESİ

Taşlıcalı Yahya Efendi’nin mersiyesi terkib-i bend nazım şekliyle oluşturulmuştur ve yedi benttir. Aruzun ” Mefâilün feilâtün mefâilün feilün” kalıbıyla yazılmıştır.

I. Bend
1. Meded meded bu cihanın yıkıldı bir yanı
Ecel celâlîleri aldı Mustafa Hânı

1. Meded, meded! Bu dünyanın bir tarafı yıkıldı. Çünkü ecel eşkıyaları Mustafa Han’ı yakaladılar ve boğdular.

2. Tohındı mihr-i cemâli bozuldı erkânı
Vebale koydılar âl ile Al-i Osmânı

2. Onun güneş gibi parlak olan yüzü battı ve maîyeti bozuldu.  Osmanoğullarını hîle ile günaha soktular.

3. Geçerler idi geçende o merd-i meydânı
Felek o canibe döndürdi şâh-ı devrânı

3. Padişahın yanında o yiğidin sözü geçtikçe onu çekiştirirlerdi. Nihayet devir padişahını felek, onların yönlendirmek istedikleri tarafa döndürdü.

4. Yalancının kurı bühtanı bugz-ı pinhânı
Akıtdı yaşumızı yakdı nâr-ı hicrânı

4. Yalancının kuru iftirası ve gizli düşmanlığı gözümüzün yaşını akıttı, gönlümüzde ayrılık ateşi yaktı.

5. Cinayet etmedi cânî gibi anun cânı
Boguldı seyl-i belâya tagıldı erkânı

5. Zavallı şehzade caniler gibi bir cinayet işlememişken, Belâ seline düşüp boğuldu. Bütün yanında bulunan yakınları darmadağın oldu.

6. N’olaydı görmeye idi bu macerayı gözüm
Yazuklar ana reva görmedi bu rayı gözüm

6. Keşke şu olayı gözüm görmemiş olsaydı. Doğrusu ya, şehzade hakkındaki hükmü doğru ve uygulanan cezayı adalete uygun görmedim.

II. Bend
1. Tonandı ağlar ile nurdan menâra dönüp
Güşâde hatır idi şevk ile nehâra dönüp

1. Şehzade beyaz bir elbise giymiş, bu haliyle nurdan bir minareye dönmüştü.

Babasını göreceği için mutluluktan parlayan yüzü gündüzü andırıyordu.

2. Göründi halka dıraht-ı şükûfezâra dönüp
Otag u haymeleri karlu kûhsâra dönüp

2. Şehzade halka çiçek açmış bir ağaç gibi göründü, Otağ ve çadırları da karlı dağlara benziyordu.

3. Tururdı şâh-ı cihan hiddet ile nâra dönüp
Yürürdi kulları yanında lâle-zara dönüp

3. Cihan padişahı olan Kanunî Sultan Süleyman hiddetten ateşe dönmüştü, Yanında yürüyen adanılan da bir lâle tarlasını andırıyordu.

4. Müzeyyen idi bedenlerle ak hisara dönüp
El öpmeğe yüridi mihr-i bî-karâra dönüp

4. Padişahın çadırları bedenlerle süslenmiş, ak hisara dönmüştü. Şehzade ise sevincinden güneş gibi yerinde duramaz bir hale gelmiş ve el öpmek için otağa doğru yürümüştü

5. Tolmadı gelmedi çünkim o mâh-pâre dönüp
Görenler ağladılar ebr-i nev-bahâra dönüp

5. Ay parçası gibi şehzade battı, babasının otağından dönüp gelmedi.

Sonra onun cenazesini görenler yağmur yağdıran bahar bulutu gibi ağlasınlar.

6. Bir ejdehâ-yı dü-serdür bu hayme-i dünyâ
Dehânına düşen olur hemîşe nâ-peydâ

6. Bu dünya çadırı, dâima ağzına düşenin görünmez olduğu iki başlı bir ejderhadır.

III. Bend
1. O bedr-i kâmil ol âşinâ-yı bahr-i ulum
Fenaya vardı telef etdi anı tâli’-i şûm

1. Ayın ondördü gibi bilgili ve ilim denizinin tanışı olan o şehzade yok olup gitti. Uğursuz talih zavallıyı telef etti.

2. Dögündi kaldı hemân dâg-i hasret ile nücûm
Göyündi şâm-ı firakında doldı yâş ile Rûm

2. Gök yüzünde birer yara gibi görünen yıldızlar şehzadenin, hasretiyle dövündü kaldı.

Osmanlı ülkesi onun ayrılığı akşamında hasretle yandı tutuştu, gözleri yaşlarla doldu.

3. Kara geyürdi Karamana gussa etdi hücum

O mâhı ince hayâl ile etdiler ma’dûm

3. Hüzün ve keder hücumu Konya halkına karalar giydirdi. O ay yüzlü şehzadeyi, ince hesaplar, ustaca entrikalarla yok ettiler.

4. Tolandı gerdenine hâle gibi mâr-ı semûm

Kazâ-yı Hak ne ise razı oldı ol merhum

4. Zehirli bir yılan, yani cellâdın kemendi şehzadenin boynuna hale gibi kuşandı.

Rahmetli kaderi ne ise ona boyun eğdi.

5. Hatâsı gayr-ı muayyen günâhı nâ-ma’lûm
Zihî şehîd ü saîd ü zihî şeh-i mazlum

5. Hatası görülmemiş ve günahı bilinmemişken öldürülen şehzâde, Ne mübarek ve manen ne mutlu bir şehîd ve ne derece zulme uğramış bir sultândır!

6. Yıkıldı yer yüzine aslına rücû etdi
Saadet ile hemân kurb-ı hazrete gitdi

6. Şehzâde yer yüzüne yığılıp kaldı ve aslı olan toprağa döndü. Şehîdlik mutluluğuyla İlâhî makam civarına gitti.

IV

1Getürdi arkasını yire Zâl-i devr ü zemân

Vücûdına sitem-i Rüstem ile irdi ziyân.

Zamanın Zal’i [şehzadenin] arkasını yere getirdi, vücuduna Rüstem’in zulmü ile zarar geldi.

2Döküldi gözyaşı yılduzları çoğaldı figân

Dem-i memâtı kıyâmet güninden oldı nişân.

Gözyaşı yıldızları döküldü, feryat çoğaldı; onun ölüm saati kıyamet gününü andırdı.

3Girîv ü nâle vü zâr ile toldı kevn ü mekân

Akar su gibi müdâm aglamakda pîr ü cüvân

Kâinat feryat, figan ve inilti ile doldu. Genç, ihtiyar [herkes] akar su gibi durmadan ağlamakta.

4Vücûd iline akın saldı akdı eşk-i revân

Eyâ serîr-i seâdetde pâdişâh-ı cihân.

Ey saadet tahtında [oturup duran] cihan padişahı! Dökülen gözyaşları vücut ülkesine akın salıp aktılar.

5O cân-ı âdemiyân oldı hâk ile yeksân

Diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân.

O insanların canı [gibi sevdiği şehzade] toprak ile bir oldu.Fitne çıkaran şeytanın diri kalması reva mıdır?
6Nesîm-i subh gibi yirde koma âhumuzı

Hakâret eylediler nesl-i pâdişâhumuzı.

Padişahımızın soyunu tahkir ettiler. Âhımızı sabah rüzgârı gibi yerde bırakma.

V

1Bir iki egri fesâd ehli nitekim şemşîr

Bir iki nâme-i tezvîri kıldı katline tîr.

Kılıç gibi eğri birkaç fesatçı, birkaç sahte mektubu [şehzadeyi] öldürmeye ok gibi kullandılar.

2Gelür ezelde mukadder olan kalîl ü kesîr

Hezâr kayserün oldı leyâl-i ömri kasîr

Ezelde az veya çok olarak takdir edilen [her şey başa] gelir. Binlerce kayserin ömür geceleri kısa oldu.

3Eceldür âdeme derbend-i teng ü târ-ı asîr

Zarûrîdür bu iki ugrar ana cüvân ile pîr.

Ölüm insan için dar ve karanlık olan zorlu bir geçittir.Genç ve ihtiyar [herkesin] ona uğraması kaçınılmazdır.

4Yirini zîr-i zemîn eyledi o mihr-i münîr

Yirini gitdi cihândan nite ki merd-i fakîr.

O parlak güneş yer altına yerleşti.Dünyadan fakir bir kimse gibi yerinerek gitti.

5Bu vâkıa olumaz halka kâbil-i tabîr

Ki  Erdişîr-i velâyetde ola âdet-i şîr.

Bu rüyanın halka yorumlanması mümkün olamaz.Velayetin Erdişîr’inde arslan âdeti bulursun.

6Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi aceb

Ki oglına kıya bir server-i Ömer-meşreb.

Acaba böyle bir işi kim görmüş, kim işitmiştir?  Ömer tabiatlı bir hükümdar oğluna kıysın.

 

VI

1Ferîd-i âlem idi âlim idi alem idi

Muhammed ümmetine mevti mevt-i âlem idi.

Âlemde biricik idi, âlim idi [hatta] çok âlim idi.Onun ölümü Muhammet ümmetine âlemin ölümü gibi oldu.

2Ziyâde mâtem idi haylî emr-i muzam idi

Salâh ü zühdî kavî itikâdı muhkem idi.

[Şehzadenin ölümü] büyük bir yas, pek büyük bir hadiseydi. Onun iyiliği, zühdü ve takvası kuvvetli, inancı sağlamdı.

3Meşâyih ile musâhib ricâle hemdem idi

Kerâmetiyle kerîmü’l-hisâl âdem idi.

Şeyhlerle sohbet eder, rical ile bir arada olurdu. Kerem ve ihsanıyla yüce hasletlere sahip bir kimseydi.

4Nücûm gibi cihândîde vü mükerrem idi

Vücûdı muhteşem ü şevketi muazzam idi.

Yıldızlar gibi dünya görmüş ve hürmet edilen idi. Vücudu ihtişamlı ve heybeti azametliydi.

5Tevâzu ile selâmında hôd müsellem idi

Aceb o bedr-i temâmun ne âdeti kem idi

Onun tevazu ile selam alıp verişi de [herkesçe] bilinirdi. Acaba o tam dolunay [gibi olgun zat] ın ne huyu kusurluydu?

6Hayflar oldı ana iftirâ ile gitdi

Huzûr-ı Hakk’a duâ vü senâ ile gitdi

Ona çok yazık oldu, iftira ile gitti. Allah’ın huzuruna dua ve övgülerle gitti.

 

VII

1Sipihrün âyenesinde göründi rûy-i fenâ

Kodı bu kesret-i dünyâyı kıldı azm-i bekâ

Feleğin aynasında yokluğun yüzü göründü;[bunun üzerine şehzade] bu çokluk alemini bırakarak sonsuzluk âlemine yöneldi.

2Garîbler gibi gitdi o yollara tenhâ

Çekildi âlem-i bâlâya hemçü mürg-i Hümâ.

Kimsesizler gibi o yollara yalnız başına gitti. Hüma kuşu gibi yüce âleme çekildi.

3Hakîkaten sebeb-i rifat oldı düşmen ana

Nasîbi olmasa ta’n mı bu cîfe-i dünyâ.

Gerçekte düşman onun yücelmesini sağladı. Bu dünya leşi onun kısmeti olmasa buna şaşılır mı?

4Hayât-ı bâkîye irişdi rûhı ey Yahyâ

Şefîkı rûh-ı Muhammed refîkı zât-ı Hüdâ.

Ey Yahya! [Şehzadenin] ruhu sonsuz hayata kavuştu. Şefkatçisi Muhammet’in ruhu, yoldaşı ise Allah’ın zatı[dır].

5Enîsi gâyib erenler celîsi ehl-i safâ

Ziyâde ide yaşum gibi rahmetin Mevlâ

Dostu gayb erenleri, oturup kalktığı kimseler safa ehli[dir]. Allah rahmetini yaşım gibi çok eylesin.
6İlâhî cennet-i Firdevs ana durag olsun

Nizâm-ı âlem olan pâdişâh sag olsun.

Allah’ım! Firdevs cenneti ona mesken olsun. Âleme nizam veren padişah sağ olsun.

 

Taşlıcalı Yahya (1489-1582)

 

 

EBCED MATİK İNDİREbced

Posted in Makalelerim | Yorumlar Kapalı

yeniler/duyurular

ahmed yesevi   divanı hikmet ilginç kitap flash halinde

http://ulkuyaz.org/DivaniHikmet/dhikmet.html

 

http://www.alvord.k12.ca.us/alvordhigh/English%20III/IIIB3%2036-49.pdf

İNGİLİZCE SORULAR ELİOT HAKKINDA

IYP_protokolu

1002 tubitak desteği hakkında

Araştırma Projelerinde En Çok Karşılaşılan İade Nedenleri

Posted in Makalelerim | Yorumlar Kapalı

ESKİ TÜRK EDEBİYATI DERS NOTLARI

TAZARRUNAME KİTAP HALİ SON

ETE ÖDEVLER EĞİTİM

 

 

 

Neşati bile redifli gazel

gitdin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile

NECATİ GAZEL DÖNE DÖNE

NECATİ BEY DÖNE DÖNE GAZELİ

ESKİ YAZI HALİ

 

 

http://www.yagmurdergisi.com.tr/archives/konu/divan-edebiyatinin-muhtevasi-uzerindeki-tartismalar

BU MAKALE OKUNMALIDIR.

DİVAN EDEBİYATI MİLLİ MİDİR, GAYRI-MİLLİ Mİ?

 

 

 

SUNUM ÖDEVLERİ (ETE) EĞİTİM FAK. TÜRKÇE

ETE TÜRKÇE ÖDEVLER son

HATTAT ŞAİR MEHMED RASİM EFENDİ VE BİR KASİDESİ

SEMPOZYUM METNİ

SEMPOZYUM HATTAT RASİM

 

 

MAZMUNUNUN MAZMUNU İSKENDER PALA  BU ADRESTE:

http://mozdemire.files.wordpress.com/2006/10/mazmun-iskender-pala.doc

 

MİR HAMZA PANELİ KONUŞMA METNİ

MİR HAMZA NİGARİ PANEL KONUŞMASI

 

Eski Türk Edebiyatı Şekil Bilgisi

Eski Türk Edebiyatına Giriş ŞEKİL VE ÖLÇÜ

HAYALİ BEY HAKKINDA               GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ HAYALİ CİHAN DEĞER

HAYALİ BEY DİVANI LİNKİ: http://www.belgeler.com/blg/2cv0/hayali-bey-divani

hayali gazeli

ggggg ESKİ YAZI İLE buraya tıklayın

VİZE NOTLARI

türkçe öğrt. vize not

türkçe öğrt. vize not gündüz

baki divanı E KİTAP HALİNDE SABAHADDİN KÜÇÜK

http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-128335/h/bakidivanisabahattinkucuk.pdf

BAKİ HAKKINDA

Nâm u nişane kalmadı fasl-ı bahardan
Düşdü çemende berg-i dıraht itibârdan

Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan

Her yanadan ayağına altun akup gelir
Eşcâr-ı bâğ himmet umar cûy – bârdan

Sahn-ı çemende durma salınsın sebâyile
Âzâdedir nihâi bugün berg ü bârdan

Bâkî çemende haylî perîşân imiş varak
Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan

Vezni: Mef’ûlü Fâilâtü Mefâîlü Fâilün

SUNU ÖDEVLERİ

İMARETE KASİDE

eskitürk eğitim ödevleri GÜNDÜZ TÜRKÇE BÖLÜMÜ

eskitürk ödevler gece bölümü TÜRKÇE BÖLÜMÜ

 

fuzuli’de aşk ve aşık kavramı_hakverdioğlu_metin_TT

LEYLA İLE MECNUN MESNEVİSİ

Leyla ve Mecnun, bir aşk öyküsüdür. İki sevgilinin birbirlerine olan sevgileri Mecnun’un ilahi aşka ulaşmasıyla farklı bir boyut kazanır.

Okuyucunun Yüzeydeki metinle bağlantısının kopmaması için Yüzeydeki metinin çalışmanın bütününe dağılmış ayrıntılı bir özeti bulunmakla birlikte alıntılanan beyitlerin Türkçe nesir diliyle sadeleştirilmeleri ile de bu ilgi korunmaya çalışılmıştır. Yine de okuyucunun Yüzeydeki metine hakim olması ve onu bir bütün olarak değerlendirebilmesi için burada Yüzeydeki metinin pek ayrıntılı olmayan bir özetinin verilmesi yararlı olacaktır:

Mecnun’un babası bir kabile reisidir. Ama arkasında yerine bırakacağı bir varisi  yoktur. Allah(c.c.) bir gün onun dualarını kabul eder ve bir oğlu dünyaya gelir. Çocuğa Kays adını takarlar. On yaşına ulaşınca sünnet edip okula yollarlar.

Kays okulda kendisi gibi bir öğrenci olan Leyla’yı görür. Bir bakışta birbirlerine âşık olurlar. Kays’ın Leyla’ya karşı olan yakından ilgisi okulda dedikoduya yol açar. Leyla’nın annesi dedikoduları duyunca kızını azarlar ve bir daha okula göndermez. Kays okula gelip Leyla’yı göremeyince büyük bir üzüntü yaşar ve günlerce ağlar. Adı Kays iken Mecnun olur.

Mecnun’un arkadaşları güzel bir bahar gününde kır gezintisi yapmak isterler. Gönlü üzüntüyle dolu Mecnun’u eğlendirmek, neşelendirmek için yola koyulurlar. Konak yerine geldiklerinde Leyla onlardan önce arkadaşlarıyla oraya gelmiş ve orada çadırını kurmuş bulunmaktadır. İki sevgili göz göze geldiklerinde bayılıp yere düşerler. Kız arkadaşları Leyla’yı ayıltıp hemen evine götürürler. Arkadaşları tarafından ayıltılan Mecnun eve dönmek istemez.

Mecnun çölde tek başına kalır. Arkadaşları olan biteni gidip Mecnun’un babasına anlatırlar. İhtiyar, oğlu için çöllere düşer. Mecnun’u bulduğu zaman, Leyla bizim evde seni bekliyor, diye kandırıp eve getirir. Evde annesi Mecnun’a öğütler verir. Öğütler kâr etmeyince babası, Leyla’yı babasından istemek için yola koyulur.

Leyla’nın babası Mecnun’un deliliğini gerekçe göstererek kızını vermez. Şayet deliliği iyileşirse bu kararından döneceğini, o zaman kızını Mecnun’la evlendirebileceğini belirtir. İhtiyar evine eli boş dönünce oğlunun iyileşmesi için her söyleneni yerine getirir. İhtiyara en son çare olarak oğlunu Kabe’ye götürmesi öğütlenir. İhtiyar oğlunu bir tahtırevana yerleştirerek bir umutla Kabe’nin yolunu tutar.

Mecnun Kabe’de aşk hastalığından kurtulma yerine bunun daha da artırılması yönünde Allah’a(c.c.) duada bulunur. Bu duruma tanık olan ihtiyar çaresiz bir biçimde ortada kalır. Mecnun babasından ayrılarak çölün yolunu tutar.

Mecnun yolda rastgeldiği bir dağa gönül derdini açar. Bir gün avcının elinden bir ceylan yavrusunu bir başka gün de bir güvercini avcıya  bedellerini ödeyerek kurtarır.

Leyla babasının evinde çaresizdir. Gönül derdini sırasıyla muma, pervaneye, aya, melteme, buluta açar; ama bunlardan gönül derdine bir deva bulamaz.

Leyla bir gün yolda İbni Selam adlı zengin bir adamla karşılaşır. İbni Selam bir görüşte Leyla’ya âşık olur. Adam yollayıp Leyla’yı babasından istetir. Leyla İbni Selam’la nişanlanır.

Araplar arasında Nevfel adlı bir yiğit vardır. Bu kişi kahramanlığı ve cesareti ile şöhret bulmuş bir komutandır. Bir mecliste Mecnun’un şiirlerini duyar, onun acıklı aşk öyküsünü de dinleyince Mecnun’a acır ve yardım etmeye karar verir. Mecnun’u çölde arayıp bulur, ona makamında bir yer verir.

Nevfel, Leyla’nın babasına bir ültimatom yollayarak, Mecnun ile Leyla’nın evlendirilmesi konusundaki emrini bildirir. Leyla’nın babasının mensup olduğu kabile, bu isteğe savaşla karşılık verir.

Mecnun, savaşta kendisi için çarpışan Nevfel’in tarafını tutması gerekirken Leyla’nın babasının mensup olduğu kabilenin askerlerinin galip gelmesini ister. Bu yüzden hiçbir savaşta yenilmemiş olan Nevfel bu savaşta bir türlü galip gelemez. Bu durum Nevfel’e bildirilir. Nevfel Mecnun’a yardım etmekten vazgeçer, onurunu kurtarmak için düşmanına bir kez daha saldırır. Bu sefer muzaffer olur. Ama yeminini yerine getirerek Leyla ile Mecnun’u evlendirmez.

Mecnun sevgilisini görmek için dilenci kılığındaki bir ihtiyarla anlaşarak kendisini zincire vurup sevgilisinin bulunduğu yere gider. Bir başka kez de gözlerini bağlayıp “Ben körüm, dünyayı göremiyorum.” diyerek bu bahaneyle sevgilisinin bulunduğu yere gidip gizlice onu seyreder.

İbni Selam Leyla ile evlenir. Ama Leyla gerdek gecesi uydurduğu bir öykü ile İbni Selam’ı kandırıp korkutur. Onunla ilişkiye girmez.

Mecnun’un Zeyd adlı vefalı bir arkadaşı vardır. Zeyd de Mecnun gibi bir güzele, Zeyneb adlı birisine âşıktır. Zeyd Mecnun’a İbni Selam’la Leyla’nın evlendiği haberini getirir. Mecnun sevgilisine sitem dolu bir mektup yazar. Zeyd, İbni Selam’a muskacı olduğunu, Leyla’nın derdine deva bulacağını söyleyerek ondan Leyla ile başbaşa kalma iznini alır. Zeyd, Mecnun’un mektubunu Leyla’ya verir. Leyla da yazdığı yanıt mektubunda İbni Selam’la halvet etmediklerini ve gönlünün hâlâ Mecnun’da olduğunu söyleyerek sevgilisini rahatlatmaya çalışır.

Birgün Mecnun’un babasına şöyle bir acı haberi iletirler: Leyla’nın babası, kızını dillere doladığı için Mecnun’u kabile reisine şikayete gitmiş ve Mecnun’un  öldürülmesini istemiştir. İhtiyar, bu acı haberi işitince Mecnun’u bulmak için çöllere düşer.

Mecnun babasının eve dönme isteğini reddeder. Babası Mecnun’daki bazı olağanüstü halleri görünce ona nasihat etmekten vazgeçerek onu kendi haline bırakır.

Evine yalnız başına dönen ihtiyar, kısa zamanda bu dünyaya gözlerini kapar. Mecnun vefasız bir avcıdan babasının ölüm haberini duyar, mezarına giderek gözyaşlarını döker.

Birgün Mecnun çölde gezerken kendisi ile Leyla’nın resimlerinin çizili olduğu bir levha görür. Hemen Leyla’nın resmini siler, kendi resmini bırakır. Bu duruma tanık olan birisi bunu yadırgar. Mecnun seven ile sevilen arasında bir ikiliğin bulunamayacağını, sevgilinin ruh, kendisinin ise ona vücut olduğunu söyleyerek kendisini savunur.

Mecnun çölde yabani hayvanlarla arkadaşlığın ötesinde bir ilişki kurar. Adeta onları yöneten bir hükümdardır.

Mecnun karanlık bir gecede  sırasıyla Merkür’e, Merih’e ve Allah’a(c.c.) yalvararak onlardan gönül derdine bir çare bulmalarını ister. O gecenin sabahında en yakın arkadaşı Zeyd onu ziyarete gelir ve ona İbni Selam’ın ölüm haberini getirir. Mecnun rakibi olan İbni Selam’ın ölüm haberini işitince ağlamaya başlar. Zeyd, bu duruma şaşırır; onun sevinmesi gerekirken üzülmesine bir anlam veremez. Mecnun Zeyd’e her ikisinin de  Leyla’ya âşık olduklarını ama İbni Selam’ın canını verip sevgiliye kavuşmasını kıskandığını belirterek ağlamasına bir gerekçe gösterir.

Leyla eşi İbni Selam’ın ölümünden sonra baba evine döner. Orada İbni Selam’ı bahane ederek asıl aşkı, yani Mecnun için gözyaşı döker.

Leyla’nın kabilesinde bir gece göç çanı çalar. Herkes alelacele yola koyulur. Leyla  da  üzerinde mahmeli olan bir deveye biner. Gönül derdini deveye anlatmaya başladığı sırada deve kervandan ayrılır, çölün yolunu tutar. Gün ağarıp Leyla uyanınca kervandan ayrı düştüğünü anlar. Çölde yol iz bilen birisini aramaya başlar. Farkında olmadan Mecnun’la karşılaşır. Yabancının Mecnun olduğunu öğrenince çok sevinir. Kavuşmanın sevinciyle kendisini Mecnun’a sunar. Ama Mecnun bu aşk teklifini reddeder. Çünkü tuttuğu aşk yolunda olgunlaşmış, mecazi aşktan ilahi aşka ulaşmıştır. Leyla sevgilisinin bu yeni halini önce yadırgadıysa da sonra anlayışla karşılar. Kendisini aramaya çıkmış kervan bekçisi ile kabilesine döner.

Leyla evine döndüğünde onulmaz aşk yarası yüzünden hastalanır, yatağa düşer. Ölüm kapısını çalmak üzere iken gönül derdini annesine açar. Ona bu sevdada Mecnun’un hiçbir suçunun olmadığını söyler. Sevgilisini temize çıkardıktan sonra dünyaya gözlerini kapar.

Leyla’nın ölüm haberini Zeyd’den öğrenen Mecnun onunla Leyla’nın mezarına gider. Mezarı kucaklar ve Leyla diyerek ruhunu orada teslim eder. Mecnun’u  Leyla’nın mezarına  defnederler. Zeyd mezarlığı türbe haline getirerek o kutsal mekanın bekçiliğini üstlenir.

Zeyd bir gece mezarın toprağına dayanmış vaziyette uyuduğunda rüyasında Leyla ile Mecnun’u cennette görür.

Âşık Paşa (1272-1333)

Âşık Paşa 14. yüzyıl Anadolu sahasında yetişmiş ünlü tasavvuf şairlerindendir. O da Gülşehri gibi 14. yüzyılın kültür merkezlerinden olan Kırşehir’dendir. Aşık Paşa hakkında kaynaklarda çeşitli bilgiler bulunmakla birlikte, bu bilgilerin doğruluğu incelenmeye muhtaç olup, çoğu biri ötekinden aktarma bilgilerdir. Aşık Paşa’nın asıl adı kaynaklarda Ali olarak geçer; adını ise mutasavvıf yani “Hak aşığı” olduğu için aldığı söylenir, paşa da askerlikle ilgili bir rütbe olmayıp “ağabey, ileri gelen kişi” tamlarına gelen “beşe, peşe” kelimelerinden bozmadır. Böylece paşanın, büyüklüğü, ululuğu gösteren bir kelime olup, saygı-sevgi nişanesi olarak eski Türkçe’de kullanıldığı anlaşılıyor.

Aşık Paşa’nın ailesi Horasan’dan Anadolu’ya gelmiştir, soylu bir aileden olan Aşık Paşa’nın dedesi Baba İlyas, Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş, babası Muhlis Paşa ise Anadolu’da doğmuştur. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Aşık Paşa, Kırşehir’de doğmuş, Osman ve Orhan Gazi zamanında yaşamıştır. Hacı Bektaş-ı Veli‘nin çağdaşıdır. Aşık Paşa’nın iyi bir öğrenim gördüğü, Arapça, Farsça ve İslami bilgileri bildiği, tasavvuf türünü edindiği sufiyane şiirler yazdığı, siyasete katıldığı gene kaynakların verdiği bilgiler arasındadır.

Aşık Paşa’nın Türk dili ve edebiyatı açısında en önemli ve eseri Garib-name‘dir. 12.000 Beyit dolayında olan Garib-name dini-tasavvufi konulu bir Mersiye olup halka tasavvufu öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bir bakıma Aşık Paşa, Mevlana Celaleddin Rumi‘nın mesnevi‘sinde yaptığını Türkçe olarak Garibname’de yapmıştı. Nitekim, Mesnevi’nin hem biçim özellikleri, hem de içeriği bakımından Garib-name’ye etkisi olmuştur. 1330 yılında yazılmış olan -name, aynı zamanda Türk edebiyatının ilk büyük te’lif mesnevisidir. Eser, yüzyılın diğer mesnevilerinin kalıbıyla; fa’ilatün / fa’ilatün / fa’ilün kalıbıyla yazılmıştır. Mesnevi, bab denen on bölüme ayrılmış ve her babda da o babın sayısına uygun konular anlatılmıştır. Bu bakımdan eserin geometrik bir düzene sahip oluşu dikkat çeker.

Garib-name, konusu bakımından dini-tasavvufi ve ahlaki bir eserdir. Tasavvufu tanıtıcı ve öğretici bilgiler vermesinin yanısıra, “insan-ı kamil” olmayı öğütleyen ahlaki, didaktik bir hüviyete sahiptir. Ayrıca, mesnevi 14. yüzyıl Anadolu Türkçesinin özelliklerini taşıması bakımından dil çalışmaları için önemlidir. Daha da önemlisi, Aşık Paşa 14. yüzyıl Anadolu’sunun siyasi ve ideolojik birliğinin sağlanmasında ve halkı eğitmekte anadilinin gücüne ve yararına inanmış bir aydındır. Bu nedenle Garib-name’de Türkçeye önem verilmesi gerektiğini belirtmiş ve eserini bilinçli olarak Türkçe yazmıştır. Kısacası Garib-name, bilgilendirici, öğretici yanıyla önemli olduğu kadar, yazıldığı dönemin dil özelliklerini taşıması ve Anadolu’da gelişen edebi dilin Türkçe olması konusunda, Aşık Paşa’nın duyarlılığını göstermesi bakımından da dikkate değer bir kaynaktır.

Şiirlerinde “Aşık, Aşık Paşa, Muhlisoğlu Aşık” mahlaslarını kullanmış olan Aşık Paşa’nın bir divanı oluşturacak sayıda olmamakla birlikte manzumeleri de bulunmaktadır. Aşık Paşa’nın bazı manzumelerinde mahlas bulunmamaktadır. Çoğu aruzla, kimileri de heceyle yazılmış olan bu manzumeler Yunus Emre’nin şiirlerine benzemekle birlikte, Aşık Paşa’nınkiler lirizm yönünden daha fakirdir. Garib-name ve sözünü ettiğimiz manzumelerinden başka Aşık Paşa’nın Vasf-ı Hal-i Herkesi, Fakr-name adlı kısa mesnevileriyle, manzum-mensur karışık bir Kimya Risalesi ve bir de 59 beyittik küçük hikayesi bulunmaktadır.

Devrin bilgin ve şairleri başka dillerle şiirler yazar, kitaplar yazarken Aşık Paşa’nın Çağlar ötesi bir görüşle Türk ve Tacik cümle yoldaşlarını gaflet uykusundan uyarmak için Garipname’sini öz Türkçe ile yazışı ve:

Gerçi kim söylendi bunda Türk dilli
İlle masum oldu mani menzili
Çün bulasın cümle yol menzillerin
Yirme gel pes Türk ve Tacik dillerin

Kamu dilde var idi zabt-u usul
Bunlara düşmüş idi cümle ukul
Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere her giz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi ol dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri
Bu kitap anunçin geldi dile
Kim bu ehli dahi mani bile

Türk dilinde yeni manalar bulalar
Türk-Tacik cümle yoldaş olalar
Yol içinde birbirini yirmiye
Dile bakıp maniyi hor görmiye

diye haykırışı bugün bile derin derin düşündürecek bir olaydır. Bu ruhu yabancı baskılar altında Türkün asil benliğini korumak amacıyla kurulan Babailer kuralının feyizli ve aydınlık bağrından aldığı kuşkusuzdur.

OSMANLI DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI ÖZET

Eski Türk edebiyatı özeti yukarıda

arkadaşlar e postam:  hakverdioglu@hotmail.com

MİLLİLİK GAYRİ MİLLİLİK  PROF. DR. CİHAN OKUYUCU

http://www.yagmurdergisi.com.tr/archives/konu/divan-edebiyatinin-muhtevasi-uzerindeki-tartismalar

1506 BAHARINDA MİHRİ

Gelin yüz yıllar öncesinin güzel bir ilkbaharına şöyle uzanalım. Belki hayata daha gülen gözlerle bakıp gelecek baharın mutlu hayallerini şimdiden kurmaya başlarız.

Yıl 1506. Bundan tam beş yüz yıl öncesi. Amasya’da bir şaire; o belki de bu şehrin en güzel ilkbaharlarından birini doya doya yaşıyor. Adı: Mihri Hatun.

Bu şehirde o yüzyılda da dallar yemyeşil, şeftaliler pespembe, erikler yemyeşildi. Yeşilırmak yine yeşil akıyor, Yalı Boyu evlerinde onu seyreden Mihri dilinden gayri-ihtiyari şu beytin döküldüğünü fark ediyordu belki de:

Gülsitân itmiş bu ârâyı ser-a-ser nev-bahar
Hâne-ber-hâne müzeyyen eylemiş rengin çiçek

“Bahar baştan başa bu yerleri gül bahçesi haline getirmiş; yer yer öbek öbek, rengârenk çiçeklerle her evi süslemiş”

Yıl 1506. Bundan tam beş yüz yıl öncesi. Amasya’da bir şaire, dışarıda çıldırmış baharı görüp, ömrünün hep baharını gördüğü şehzadesine bahar kasideleri söylüyor:

Nev-bahar hüsnin ki ter-i tâze olsun tâ-ebed
Nice kim ola çemen iklimine serdâr gül

“Ey çemen iklimine serdar olan gül (şehzadem), ilkbahar güzelliğin sonsuza kadar ter ü taze olsun.”

Bir bahar günü Amasya’yı gezen Mihri, Künicek denilen mevkide hem mânevi hem de maddi bir baharı görmekte, duymakta, koklamakta, hissetmektedir:

Bu makâmuñ ismini gerçi dimişler Künicek
Dillere virür hayât-ı âb-ı revân göricek

Otı sünbül hâki ´anber âbı kevser halkı hub
Cennete benzetdim anı ben heman dem göricek

“Bu yerin ismine gerçi Künicek demişler amma, aslında görür görmez, ab-ı hayat çeşmesi gibi gönle ölümsüzlük veren yer denilmeliydi diye düşündüm.

Oranın otu sümbül, toprağı amber, suyu Kevser, halkı güzeldir. Orayı o an Cennete benzettim.”

Mihri’nin bu kadar beğenip meth ettidiği yer Amasya’nın en tanınmış evliyası olan Kurtboğan Baba’nın türbesinin bulunduğu İstasyon mevkiinden başkası değildir. Burada ilginç ve kimsenin bilmediği bir gerçeği de gün yüzüne çıkarmak yararlı olacaktır: Kurtboğan Baba olarak biline zat-ı muterem Şerafeddin Hamza hazretleridir. Kendisine lakab olarak “Akşemseddin” denilmektedir. Aslında o, Fatihin hocası meşhur Akşemseddin hazretlerinin babası ve şeyhinden başkası değildir.

O yıllarda Amasya Sancağının bir ilçesi hükmünde olan Ladik’te de aynı havayı teneffüs eder şairimiz:
Yapılmış bir serîri ´âli eyvan
Yeşil yapraklar olmuş ona seyvan
İçindedür anuñ ol Şâh-ı Devran
Ne hoş yaylak imiş bu şehr-i Lâdik

“Bir iç açıcı yüce eyvan yapılmış o yerde ki, yeşil yapraklar ona gölgelik olmuştur. Onun içinde o Şah-ı Devran bulunmaktadır. Bu Ladik şehri ne hoş bir yayla imiş.”

Ömrünü bir güle dokunmadan geçiren Mihri bu talihsiz başını taşlara vurur:

Kimseler dil haste olup düşmesün yardan cüda
Kimsenüń şehrinde ‘âlem gözüne dar olmasun”

Kimseler gönül derdi ile hasta olup yardan ayrı düşmesin ve kimsenin şehrinde alem gözüne dar olmasın. diyerek kendi halinden de haber vermektedir.

Diğer hem cinslerinin haklarını da o yüzyılda dahi savunmaktan geri kalmamış; erkeklerin kadınlar hakkındaki ön yargılarına isyan etmiş, devrin saksı çiçeği hükmündeki sessiz ve bahar ömürlü kadınlarının sesi olmuştur:

Çünki nâkıs ´akl olur dirler nisâ
Her sözüñ magrûr tutmakdur revâ

Lîk Mihrî dâ´inüñ zannı budur
Bu sözi der ol ki kâmîl usludur

Bir müennes yegdurur kim ehl ola
Biñ müzekkerden ki ol na-ehl ola

Bir müennes yeg ki zihni pâk ola
Biñ müzekkerden ki bî-idrâk ola.

“Kadınlar eksik akıllı olur derler, o yüzden (ey Mihr) her sözünü – kadınları temsil ettiğin için- mağrur tutman gereklidir. Lâkin bu hususta Mihri kardeşinizin fikri şudur: Bu kadar sözler söyler- bu kadar güzel şiirler söyler -o hâlde her kadın gibi- o kamil ve akıllıdır.

İşinin ehli bir kadın yeğlenmelidir işinin ehli olmayan bin erkeğe. Zihni açık, zeki bir kadın yeğlenmelidir bin anlayışsız erkeğe.”

Nevruz baharın müjdecisi, Türklerin önem verdiği bayram günlerindendir. Şehzade Ahmet yine bir nevruz vesilesi ile övülmekte:

Gerçi eyyâmında nevrûzuñ çemen sultânıdur
Lîk fahr eyler k´ola bezmüñde hizmetkâr gül

“Gerçi gül Nevruz gününde çemenin sultanıdır amma, senin meclisinde hizmetkarlıktan şeref duyar.”

Şehzade Ahmet ömrünün baharındadır ve her türlü övgüye lâyık bir konumdadır. Babasının gözdesi olması da ayrıca şaire ilham vermektedir.

Mihri Amasya’da baharlar yaşamış, fakat yazlar görüp meyvesini veremeden göçmüş talihsiz bir şairedir. O, güzel ve alımlı bir kadın olmasına rağmen büyük ihtimalle kadınlara mahsus hastalıklardan dolayı hiç evlenememiş ve dışarıda baharın gül gül geldiğini gördükçe şöyle haykırmak zorunda kalmıştır:

Degmedüm bir güle bu tali’i yok başumı gör
Tutaram bunca zaman oldı ki gülzar eteğin

“Bunca yıldır gülzar eteğini tuttuğum hâlde (Gül bahçesi yetiştirmeye çalıştığım halde). Değmedim bir güle şu talihsiz başıma bak.”

Talihli olduğu iki husus ise: Canı kadar sevdiği iki şehzadenin – Bayezid ve Ahmed- hep bahar misali güzel günlerini görmüş, acı sonlarına şahit olmamış olması ve hayat felsefesini ilim ve iman üzerine kurarak hem dünya hem de ahiretini kazanmış olmasıdır. Bakınız bu hususlarla ilgili divanında hangi ipuçları var?

Devrin ünlü şair ve musiki-şinaslarından Makami ona diyor ki:

Bag-ı hüsnüñdeki şeftâlülerüñ oldı erik
Dimedüm mi anı vaktinde iken saklama sat

Bir zaman idi ki sen cânı derâgûş idenüñ
Gündüzi ´ıyd olur idi gicesi Kadr u Berât

Şimdi bir hâldesüń kim ilenen düşmenine
Dir ki Mihrî gibi hüsnüńe irişsün âfât

Ger mezârına güzar eyleyesin işidesin
Mihri Mihrî diyü çagırdugını anda nebât

Ey Mihri, güzellik bağında şeftalilerin erik oldu. Sana, “Onları saklama vaktinde sat.” demedim mi? Öyle zamanların vardı ki seni saranın gündüzü bayram olurdu, gecesi Kadir ve Berat.

Şimdi öyle bir haldesin ki herkes düşmanına şöyle hitap ediyor: “Mihri gibi senin güzelliğine de afat erişsin.”” Eğer onun mezarına uğrarsan işitirsin ki orada otlar dahi Mihri Mihri diye ağlaşırlar.

İşte hayat felsefesi:

Şöyle teşhis eyledüm Mihrî cihanuñ lezzetin
İlm ile savm u salat imiş kalanı hiç imiş **

Ey Mihri, cihanın lezzetini şöyle teşhis ettim: ilim ile ibadetler… gerisi hiç imiş.

Amasya’da bir kelebek ömrü kadar güzel ve kısa bir bahar yaşayan Mihri her Amasya baharında sevgi saygı ve hayretle anılsa yeridir. [1]


[1] Hakverdioğlu, Metin, Mihri Hatun Divanı Edisyon-Kritik, Yüksek Lisans tezi. Ankara, 1997

Mazmunun en iyi  tanımı  Ali Nihat Tarlan tarafından  yapılmıştır : “Bir şeyi , o şeyin vasıflarını  veya  o şeyi çağrıştıracak (tedai ettirecek) kelime ve kavramları  zikrederek  bir ibarenin  içinde  gizlemektir”

Mazmun  beyit  veya dörtlük içinde sakalmış  gizli  söz, kavram veya varlık ismi demektir. Şiiri  okuyan bu  mazmuna  vakıf olduğu anda şiir onun için daha bir çekici olacaktır.

Osmanlı Müellifleri : Bursalı Mehmet Tahir de bu konularda adı geçen önemli bir isimdir.

Temel mazmun  kitabımız Ahmet  Talat Onay’ın “Divan Şiirinde Mazmun”  kitabıdır.Bu konda kafa yoran kişiler  sırayla Ali Nihat Tarlan , Mehmet Çavuşoğlu, Mine Mengi, İskender  Pala’dır.

ÖNEMLİ  MAKALELER:

İskender  Pala’nın “ Mazmunun Mazmunu”   adlı Dergahtaki yazısı bu konuda  hayli  doyurucudur. 1993 Dergah

Mehmet  Çavuşoğlu: “Mazmun”  Türk Dili  C.48 sayı: 388,89, 1984

Mazmun kesinlikle bir istiare değildir, hüsn-i ta’lil  hiç değildir. Şiirdeki manadır diyenler  yanılmaktadır. İham  veya  tevriye  veya telmih de olamaz mazmun, mazmun kendi başına orijinal bir  sanattır.

Kamus Tercümesinde  “tazmin  bu kelimeden  türetilmiştir ve  bir nesneyi bir  zarf   içre  koymaktır.” Zımmul kitap: kitabın içi

Mehmed  Salahi  (Kamus-ı  Osmani) nükteli  ,cinaslı,  sanatlı  söz  demektir.

Nükte nedir: dikkatle  anlaşılabilen ince  ,dakik  manadır ( Yeni  Türk Lügati- Ali Sedat Bey) demek ki  gizlilik esastır  mazmunda.

Ahmet Vefik Paşa( Lehce-yi  Osmani) :  zımmen  söylenmiş  misal,  cinaslı  söz.

Remzi Lügati: Bir  mana-yı  hafiyi mutazammın  olan  kelama  denir.

Şemseddin Sami(Kamus-ı Türki) mana ,meal, mefhum. Nükteli  ve  cinaslı  söz.

Mustafa Nihat  Özön: Edebiyat ve Tenkit  Sözlüğü: Mazmun  genel olarak  anlam demektir.

Namık Kemal’e göre manadır

Abdül Baki Gölpınarlı’ya  göre de , manadır.

Muallim Naci: Istılahatı Edebiye: mana, meal,  anafikir

Kamus – ı Türki —Şemseddin Sami

Kamus-ül  Alam— Mütercim Asım  -Farsça Türkçe

Yeni Tarama Sözlüğü—TDK

Derleme  Sözlüğü

Divan Şiiri  Şairler  Sözlüğü — M. İsen

Lügat-i Naci-  Muallim Naci

İskender  Pala —Divan Edebiyatı Sözlüğü

Concordance : Hadis  kaynagımız, içinde 8büyük hadis kitabının  bilgileri var.

Mecelletün-Nisab:  ayetlerle ilgili  kaynağımız. Fihrist

Mehmet Salahi: Kamus-ı Osmani

Ahmet Vefik Paşa: Lehce-yi  Osmani

Remzi Lügati

Mustafa Nihat  Özön : Edebiyat  ve Tenkit  Sözlüğü

Muallım Naci:  Istılahat-ı Edebiyye.

MAZMUN İLE İLGİLİ KAYNAKÇA

Mine Mengi: Divan Şiiri Yazıları- akçağ

Çavuşoğlu, Mehmet (1984) “Mazmûn”  , Türk Dili  ,(388-89), 189,205.

İpekten, Haluk(1883),  “Divan Şiirinde Mazmûnlar” , Atatürk  Üniversitesi S.B. Enstitüsü Dergisi,    (1), 9-13.

Mengi, Mine(1992), “Mazmûn  Üzerine Düşünceler”, Dergãh ,III: 34,10-11

Mengi , Mine (2000) , “Divan Şiir Dilindeki Mana,Mazmun ,Nükte Kelimler” Divan Şiiri Yazıları,  Ankara ,30-44.

Mengi ,Mine (2000) , “Mazmun Üzerine  Düşünceler” ,  Divan Şiiri Yazıları, Ankara, 45-61.

Onay , Ahmet Talat(1992) , Eski Türk Edebiyatında  Mazmunlar,hz. Cemal Kurnaz, Ankara.

Pala, İskender(1993),  “Mazmunun  MAZmunu”, Dergah, (35).

Tarlan, Ali Nihat(1981) , Edebiyat Meseleleri , İstanbul.

Tarlan, Ali Nihat( 1985) Fuzuli Divanı Şerhi , I-III, İstanbul.

Uçar, Şahin (1996) ,  “Varlığın Ma’nã ve   Mazmûnu  Hakkında  Mülãkat” , Yeni Şafak.

Mazmûn

“Bir cümlenin , bir mısraın , bir deyimin içerdiği  ve onlardan herkesin  anladığı hakikī ve mecazī  mãnã.”

Altı çizili kısım mazmunun asıl ilkesi  olan gizliliğe  ters düşüyor  .Bu yüzden bu tanım  hatalıdır.

“Asıl mãnãnın yanında  bir isme, bir atasözüne ,  bir olaya  telmih.”

Bu tanımda da telmih ve lügaz ile  bir mazmun  birlikteliği veya aynılığı  hissediliyor. Lügaz da ünlü birisim saklıdır, oysa mazmunda herhangi bir varlık,  mumu, güneş, çiçek, yara  … anlamı gizlenmiş olabilir. Telmih ise ayrı bir  edebi sanattır. Dolayısıyla bu tanımda eksik ve yanıştır.

“Bir şeyi , o şeyin vasıflarını  veya o şeyi  çağrıştıracak  kelime  ve kavramları  zikrederek  bir  ibarenin  içinde gizlemek.”

En doğru tanım budur ve bu Ali Nihat Tarlan’ın  tanımıdır  .Anahtar  sözleri veriyor ,  cevabı gizliyor.

Peki Mazmundan  Ne  Anlamış Şairler ?

Hattunun  afet_i can oldugını bildürdün                                                  demektir ki vukuf

Lutf kıldun ki meni vakıf_ı mazmun itdün  (Fuzuli)         gizlidir ve herkes anlayamaz

Açıldı gonca tumarı vü ma’lum oldı mazmunı                   gizli sırrı tomara sarılmış

Budur kim fevt kılmam mevsim_i gül_gunı  (Fuzuli)       sihri helal var Mazmun iki mısrada

da anlamlı

Eşit derd_i dilüm efsane_i Mecnuna meyl itme

Kim ol efsaneden hem anlanan mutlak bu mazmundur  (Fuzuli)            gizli dert   mazmun=

mana

Ezel katibleri ‘uşşak bahtın kare yazmışlar

Bu mazmun ile hat ol safha_i ruhsare yazmışlar  (Fuzuli)          iham-ı tenãsüb  var -hikmet

(Katipler)  mana

Görse bir şahid_i mazmun ile beytim Mani

Nakz iderdi utanup Çinde beytü’s_sanemi     (Yenişehirli Belığ)            şahid = güzel nakz=

Kırmak  mazmun  burada mana- gizli mana=nakş

Teveccüh itmez idüm şi’re Nabiya bu kadar

Beyan_ı sırr_ı hikem olmayaydı mazmunı           hikmetin sırrı= mazmun= gizli

Kameti bir mısra’_ı ber_ceste_i na_yabdur        na-yab  = bulunmaz   boyu mısra

Şive_i çeşmanı Ferri anda hoş mazmundur         göz gizli dildir.   Mazmun = anlam

Şi’rüm imza itdi gördi lafz_u ma’namı havas         mazmunu has demek  özel ve gizli

Sabit oldı olduğu her beytinün mazmunı has                       demektir.

Açılmasın gül_i mazmun sarır hame muhal         mazmun (mana gelmeli ki kalem  oynasın

Sabih bülbüle hep nale itdürgen gül olur

 

Ol güşeler ki çeşm_i füsun_sazı gösterür                        en güzel  beytte anlam  gizlidir.

Mazmun_ı ‘işve ma’nı_i şeh_beyt_i nazdur  (Tıflı)

Bikr_i hayali şahıd_i ma’naya ‘akd idüp              şiirde akla gelmedik hayal ve bilinmeyen

Oldı Sabih gevher_i mazmun cihazumuz                 mazmun gerekir cevher gibi gizli

Came_i nazm içre her bir taze mazmunum Sabih         Sabih’in  mazmunları o kadar taze ki

Farkı yok im’an olınsa şuh_ı endek_saleden         şiir elbisesi giyince hep çocuk gibi durur

Mısra’ı ber_ceste_i bala_yı mevzunun şeha               boy  gölge  ikilemi  iki mısra  olmuş

Eylemiş mazmun_ı sayen şah_beyt_i intihab  (Sakıb dede)

Harf harf eser-i ‘ışka yüzin sürmez idi                                 mıstar= satır çizgisi

Aşina olmasa mazmunına mıstar didigün  (Sakıb Dede)    aşina gizli zıtlığı

Eylemem mazmunına Cibrili mahrem Na’ilı               Sevgilinin sırrını Cebrail bile duymadı

Gamzeler kim fitneden ifşa-yı raz eyler bana         mi’raçta  peyg.  İki kaş arası sırrını hatırla

Burada mazmun –mi’ractır

Gazel_i Nabi üstada getürdün Sabit

Zımn_ı ma’nada bu mazmunları temsil gibi              zımn-ı mana: gizli mana= mazmun

Birinün namı kalem biri varakbiri devat

Biri ma’na biri mazmun biri hüsn_i ta’bir  (Nabı)

Mazmun çalmak eshel idi neyleyüm Sabih

Turmaz kitab_ı ruyını canan açar kapar                   fal bakmak- kitap açmak- gizlice

Gör ne sayyad_ı kemend_endaz_ı i’cazum Sabih

Sayd olur ahu_yı mazmun deşt_i ma’nadan bana             mana  çölünde mazmun ahusu                                                                                                avlama    gizliyi aramak

Sakı-i kilk-i terüm şã’irleri itdi Sabīh

Bezm-i ma’nãda mey-i mazmûn-ı rengīnümle mest

Feyz-i ezelī tã-be-ebed dilde Sabīhã

Ãsar-ı tecellī-i mezãmīne sebebdür

Sabīh īhãm u mazmûn u nikãt-ı nazmı terk it kim

Degüldür tab’-ı ‘ãlem dikkat-i eş’ãrdan mahzûz

 

Sabīhã tãr u pûd-ı nükte vü mazmûndan nazmum

Tokınmış kãrgãh-ı dilde maňnen bir kumãş olmış

 

ÖRNEKLER

Bu cism-i nizãr üzre döküp jãle-i eşki

Çün rişte-i cãn gevher-i ma’nãda nihãnız (Neşãtī)          mum  mazmunu

Dün Fuzûlī ãrızun görgeç revãn tapşurdı(verdi) cãn      arızın(güneş ) doğdu ,mum  söndü

Lãf idüp dirdi ki cãnum var amãnet-dar imiş             mum sönme mazmunu

Ey Fuzûlī kıldı cãnum riştesin pür-pīç-ü tãb

Bir perīveş dil-berüň sevdã-yı zülf-i pür-hamı           mum mazmunu

 

Rişte-i cãnum yiter it pür-girīh

Salma ser-i zülf-i semen-sãya tãb tab :kıvrım (mumun ipinin kıvrımı)

Riştedür cismüm ki devr-i çarh virmiş tãb aňa                               parlak: sirab

Merdüm-i çeşmüm düzer her dem  dür-i sīrãb aňa (Fuzûlī)             mum mazmunu

Şeb-i hicrãn yanar cãnum töker kan çeşm-i giryãnum

Uyarur halkı efgãnum kara bahtum uyanmaz mı (Fuzûli)           mum mazmunu

Bir igne itdi meni za’f riştem ol kandur                               mum mazmunu

Ki muttasıl tökilür çeşm-i hûn feşãnumdan (Fuzûlī)

Edã-yı şükr-i hadengüňdür ol sadã ki çıhar                           mum mazmunu

Zamãn zamãn tökilen katre katre kanumdan (Fuzûlī)

Yandurup eczã-yı terkībüm külüm virsem yile

Yoh yoluňdan dönmegüm varum senüňdür cüz’ü kül

Rãz-ı derûnı taşraya salmak revã degül                                             raz-ı derun: gizlisır

Budur günãhı kim asılur muttasıl ceres (Fuzûlī)                  ceres:  çan        Hallac-ı Mansur

Pelãs-pãre-i rindī be-dûş u kãse be-kef

Zekãt-ı mey virilür bir diyãre dek giderüz (Nã’ilī)                 derviş mazmunu olabilir

Vãdīleri rīg u şīşe-i gam

Kumlar sagışınca hüzn ü mãtem (Şeyh Gãlib)

Şīşe-i çeşmüm yoluň kumıyla ey sengīn göňül

Pür idüpbir gün bu nev’ile geçürem sã’atüm (Hayãlī)                     kum saati  mazmunu

 

Rig-i harem-i Ka’be-i kûyuňla habībüm

Tolaydı gözüm şīşeleri kanı o sã’at (Selīkī)                           kum saati

Gözümüz şīşeleri izi tozından pür olup                                 kum saati

Acep ol günlere ãhī ire mi sã’atümüz

Şafak-gûn kan içinde dãgını seyr eyler ãşıklar

Güneşde zerre görmezler felekde ayı bilmezler (Hayãlī)     ah mazmunu   ah : ilah

Menüm tek hīç kim zãr u perīşãn olmasun yã Rab

Esīr-i derd-i ‘ışk u dãg-ı hicrãn olmasun yã Rab (Fuzûlī)           dağ= ah= ilah

Nisãr-ı şefkatüňdür kim olur izhãr-ı hamdüň çün                  inci mazmunu   nisar= hediye

Fuzûlī tīre-tab’ından kelãm-ı cãn-fezã peydã                      tire-tab: karanlık baskısı

İzüň tozını tartarsam n’ola gözümle yollarda               inci  mazmunu, terazi-göz- iki gözlü

Efendüm cevherin kadrin bilene göz terãzûdur (Ahī)     inci tozu göze iyidir.

Geh var didi dehãnuňa agyãr gãh yok                        yüzük oyunu mazmunu  mühür kimde

Ol hãtem oldı dīv-i Süleymãn oyuncagı (Necãtī)        ise  Süleyman odur.  Div= şeytan

Süleyma’nın yüzüğünü  şeytan bir kez çalar. 

Saçlaruňdan isteyem dirdüm bu göňlüm hãtemin yüzük oyunu mazmunu

Güldüğüňden korkaram agzuňda pinhãn olmasun  (Ahmed Paşa)     mimik taklidi bu oyunda

Bãzīçe-i nãzda harekãt-ı nigãhdan yüzük oyunu mazmunu

Bildüm ki hãtem-i dil-i meyyãl sendedür     (Cem’ī)sevgilinin  aşkı öyleki orada herşey kaybolur

 

Hem-ãgûşī-i fincãn-ı arakdan kaçmaz ammã kim       yüzük oyunu mazmunu: fincan, kaçmak,

Nigīn-i la’lin ol bãzīçeyi ahşam içün saklar (Nedīm)    nigin=yüzük, bazice, ahşam

Aradum hãtem-i dil bende yok ammã bilmem                    hatem: yüzük oyunu

Dest-i zülfüňde mi la’lüňde mi sende midür (Tayyibī)

Dil gird-i leb-i la’l-i şeker-hãda bulındı                                 hatem: yüzük oyunu

Hãtem arar ol sohbet-i havãda bulındı (Kãmī)

Güm-geştedür hayãl-i leb-i la’li dīdede                      hatem: yüzük oyunu

Mesnevi şerhleri:

Sarı Abdullah Şerhi

Ankaravī Şerhi

Gölpınarlı Şerhi

Bursalı İsmail Hakkı Şerhi

Farsça kelimedir. Farsça’dan  dilimize  geçmiştir.

Türk Ansiklopedisi  EskiTürk Edebiyatı  Maddesi:   okunacak.

Kamus – ı Türki —Şemseddin Sami

Kamus-ül  Alam— Mütercim Asım  -Farsça Türkçe

Yeni Tarama Sözlüğü—TDK

Derleme  Sözlüğü

Divan Şiiri  Şairler  Sözlüğü — M. İsen

Lügat-i Naci-  Muallim Naci

İskender  Pala —Divan Edebiyatı Sözlüğü

Concordance : Hadis  kaynagımız, içinde 8büyük hadis kitabının  bilgileri var.

Mecelletün-Nisab:  ayetlerle ilgili  kaynağımız. Fihrist

Mehmet Salahi: Kamus-ı Osmani

Ahmet Vefik Paşa: Lehce-yi  Osmani

Remzi Lügati

Mustafa Nihat  Özön : Edebiyat  ve Tenkit Sözlüğü

Mesnevi  kökü : senav  gibidir  . Çünkü  i’lalli  bir kelime olduğu için   sondaki ye   vav olarak  ortaya  çıkar.

14.  yüzyıl  mesnevi  yüzyılıdır.

Dini içerikli  mesnevilerin  başında  Mevlana Mesnevisi  gelir.  Onun  önemli  şerhleri şunlardır.

Gölpınarlı  Şerhi, Ankaravi  Şerhi , Abidin Paşa Şerhi, Bursalı İsmail Hakkı Şerhi bunlar  birbiri ile  mukayese edilebilir.

Mukayesede kaynağı nedir?  Nasıl anlaşılmış?  Nasıl tercüme edilmiş?soruları  önemlidir.

Mukayeseli Edebiyat  : Hasibe Mazıoğlu

Ahmet Sevgi: Molla Cami -Kırk Hadis

Türk Edebiyatında  Mesnevi : Fahir  İz

Mesnevi-Ahmet Ateş (çalışmaları  meşhur)

Mesnevi: Süheyl Ünver

Fahir  İZ: Eski Türk Edebiyatında  Nazım 2

ALİ  CANİP  YÖNTEM –Mevlana’nın Mesnevisi  üzerine   s. 86

KUTADGU BİLİG: EN ÖNEMLİ  VE İLK  TÜRK  MESNEVİSİ , SİYASETNAMESİ.

Üç  nüshası vardır: Fergane—–  Mısır—-Viyana Nüshaları … Viyana Nüshası  Uygur harfleri iledir. Bu da 4 yüz yıl sonra dahi  Uygur  Alfabesinin  terk edilmediğini  ve kültürün canlılığına  bir  işarettir.  ( BU ESERİ   FİŞLE)

KUTADGU BİLİGDE DEVLET TEŞKİLATI: REŞAT GENÇ

AMİL ÇELEBİOĞLU:  E.T.E. ÜZERİNE MAKALELER.: 13-15. yüzyıllarda Mesnevilerde Mevlana Tesiri.

NASİHAT NAME ÇİZGİSİ  ÖNEMLİDİR… NABİ- HAYRİYE;  LÜTFİ… LÜTFİYYE…

Türkiyat Mecmuası:  son sayı: Nasihat nameler- Mahmut Kaplan133.s

Garipname adlı eserin  transkripli halini bulursan al . Ama çok paran olmalı.

İLK   TÜRKÇE MESNEVİ:

KUTADGU BİLİG- YUSUF HAS HACİP   SİYASET NAME

GARİP NAME

Garip-name  ünlü bir mesnevidir. Aşık Paşa’nın  eseridir.  10 babdır. Mürettepdir. Mevlana mesnevisi gibi  karışık ve iç içe değildir. Her bab  10 destana ayrılmıştır. Mükemmel bir   eserdir. Her bab  bir konuyu içine alır.

Garipname’deki ilk  bab  Osmanlıdaki  birlik  fikrinin de  kaynaklığını teşkil eder. Çakmak hikayesi  olarak anlatılır. Çakmak eskiden  kav- çakmak taşı ve taşdan  yararlanılarak  elde edilirdi. Bu üçünden  bir tanesi eksik olunca  ateş  yanmaz. Birlik  fikri buradan hasıl olur .

Aşık Paşa ilk  Türkçüdür. Eserinde  Türkçe’ye ters düşen terkipler mevcut değildir.  Bu yüzyıl terkipsiz  ve güzel bir  Türkçe kullanmada yarışan , Arapça ve Farsça kelime kullanmaktan  kaçınan  ünlü  mesnevicilerin  asrıdır. (14. yy ) Bu iş  zordur ama devrin alimleri  buna talip olmuşlardır. Bunun  temel sebebi de Beylikler Dönemindeki  Türkçe yazma  ve yazdırma  isteğidir. Beyler kendi  halkı ile  daha yakın olmak için  bunu teşvik etmişlerdir.

Keşke  bu iz takip edilseydi.

Garip namede   Mesnevi tesiri  söz konusudur. Hatta bazı hikayeler aynen alınmıştır. “üzüm” hikayesi buna örnektir.  Eskiler bir hikayeyi başkası kullandı diye kullanmazlık etmezlerdi. Hatta bunu saygı vesilesi  sayarlardı.

Bu “üzüm” hikayesinde Arap, Türk ve Fars  aynı maddeyi almak ister ama  farklı ifade eder. Yani insanlar  aynı şeyi ister ama farklı ifade ederler.

Metod şu:  Konu veriliyor, kıssa anlatılıyor,  hisse  çıkarılıyor.

Mukayeseli edebiyat için ilginç  bir konu Garipnamede  Mesnevi etkisi.

Çift Kaharamanlı Aşk Hikayeleri

Süheyl-i Nevbahar, Mesut bin Ahmed’in pek  göze çarpmamış ama çok değerli bir eserdir.  Dehri Diçin kütüphanesindeki  yazma en eski nüshasından  oğlu  Cem  Dilçin tarafından Doktora tezi olarak çalışıldı.

Hangi  kitabın tercümesi olduğu belli değildir.  Ama Garip name gibi o devrin terkipsiz  öz Türkçe  taraftarı bir eserdir. Arapça ve Farsça  terkiplerden arınmıştır.

Bu yolda  Türkçeci olarak  Gülşehri, Aşık Paşa , Mesut bin Ahmet sıralanabilir.

Bu eserin  giriş kısmı okunmalıdır. 14. yy  mesneviciliği ele alınmış. Sebeb-i telif ve Hatime kısmı ilginç  açıklamalara yer veriyor.  Özellikle dil ile ilgili olarak şu noktalara  değiniyor Ahmet bin Mesut:  5450…. beytler

  1. 1. Türk dili mesnevi yazmak için geniş imkanlı değil  dar imkanlara sahiptir.
  2. 2. Türkçe ile bir fikri ifade etmek zordur.
  3. 3. vezin sıkıntısı Arapça ve Farsça kullanmadığın zaman had safhadadır.
  4. 4. Kavramları ifadede  kelime bulmak zordur.
  5. 5. Türkçe , Arapça  ve Farsça ile temelde farklıdır.
  6. 6. Bu eser pek iyi olmadı  ama Türkçe için  bu sıkıntıya değer.
  7. 7. Alim birisi  görse  , bu adam hiç terkip ve tertip bilmez mi der ama ne yapayım. Bu sebepten kakır(kızar) ve onu rekik ( tutuk – kekememsi) bulur.*** bu beyt yorumlanmalıdır. Ömer Seyfettinden yıllar önce terkipsiz  dil önerisi.
  8. 8. İlk bin beytini  yeğenim yazdı ben yaklaşık  6000 beyt olarak tamamladım.
  9. 9. Asıl adını Kenzü’l Bedâ’i  koydum ama halk ona Süheylü Nevbahar diyebilir.

HURŞİD NAME – ŞEYHOĞLU MUSTAFA

Bir aşk hikayesi olmasından  çok dil yönünden  GARİPNAME ye   benzemesi ile  önem kazanır. Aşık Paşa ile paralel bir  dilde  sadelik  ve terkipsizlik  anlayışı mevcuttur.

Hoca Mesut- Aşık Paşa- Gülşehri- Şeyhoğlu  Mustafa   === Türkçeciler

İstanbul Yazma Divanlar Katologu  önemlidir. Elinde bulunmalı.

Erzurum Ünv.  Agah Sırrı Levent Kütüphanesi  orada pek çok eser mevcut.

Milli Kütüphanede filmler var. (Divanların)  Gerektiğinde ara…

“Kelamın Yüceliği” adlı bir yazı yaz. Suret ve musikiden  daha üstün olduğunu  ele al.  Kelam- resim-  müzik.

Nurullah Ataç’tan  oku…

Divanlardan  “söz- suhan” redifli şiirler ara…

Gül ü Mül    mesnevisini oku…

Şerh-i Cezire-yi Mesnevi—-  Şeyh Galip-  Turgut Karabey-Erzurum

Gülzar-ı Esrar- Abdurrahman Naci

ÇİFT  KAHRAMANLI  MESNEVİLER

VAMIK  U  AZRA-               LAMİ -          Gönül Ayan

HÜSN  Ü AŞK -                   ŞEYH GALİP  -Hüseyin Ayan

YUSUF U ZÜLEYHA -       ŞEYYAD   HAMZA- 17.YY

HÜSREV Ü ŞİRİN  -                        KUTUP                  14.YY

CEMŞİD  Ü  HURŞİD-        AHMEDİ                   15.YY

HURŞİD- NAME -    ŞEYHOĞLU S.MUSTAFA             Hüseyin Ayan 14.YY

SÜHEYL Ü NEVBAHAR-  HOCA MESUTCem Dilçin 14.YY

LEYLA  VÜ  MECNUN -    EDİRNELİ ŞAHİDİ  15.YY

ETHEM Ü  HÜMA-             …

VARKA VÜ  GÜLŞAH-

VİS Ü RAMİN –

ŞAH U GEDA –

MİHR Ü MAH –

MİHR Ü VEFA-

MİHR Ü MÜŞTERİ –

HÜMA VÜ  HÜMAYUN –

GÜL Ü HÜSREV-

FERRUH  U GÜLRUH-

GÜL  Ü BÜLBÜL-

CENK DESTANLARI

İSKENDER NAME –AHMEDİ

GAZAVAT NAME-SELİM GİRAY

DÜSTUR NAME- ENVERİ

KUTUPNAME- UZUN FİRDEVSİ

DİNİ TASAVVUFİ  MESNEVİLER

MESNEVİ- MEVLANA-Amil Çelebioğlu

GARİPNAME- AŞIK PAŞA –Kemal Yavuz

MEVLİD- SÜLEYMAN  ÇELEBİ

HİLYE- HAKANİ

MUHAMMEDİYE-YAZICIOĞLU MEHMET-Amil Çelebioğlu

DİDAKTİK  MESNEVİLER

HAYRİYE- NABİ

LÜTFİYE-  SÜMBÜL  ZADE VEHBİ

KIYAFET NAME – HAMDİ

HEVES NAME- TACİZADE CAFER ÇELEBİ

TUHFE- SÜMBÜLZADE VEHBİ

ŞERENGİZLER

ŞEHRENGİZ-İ EDİRNE -  BURSA  KONYA…

Bu dersin  ilk ve en  önemli el altı kitabı  sözlüklerdir. Birinci elden bilgiye bu  sözlüklerle ulaşılır.

En önemli sözlüğümüz, H.Kazım Kadri’nin  “Büyük  Türk Lügatı”dır Kelimelerin  pek çok  mecazi ve  değişik anlamı   bu lügatte  bulunur.

Dilin zenginliği  mecaz, deyim ve ata sözlerinden  gelir. Türkçe’de bu daha bir  önemlidir. Şerh  için günümüzde  o kelimenin  manası yanında  dün  ne anlamalara geldiği de önemlidir.

Edebiyatçı  kelimelerle uğraşır  ,malzemesi odur. O halde  şerhte  kelime   en önemli  unsurdur.

Büyük Türk Lügatine nasıl bakarız:   kelimenin Arapça’daki  üç  temel  harfi  bulunur. Bu harflerden ilki alfabetik olarak aranır. Müştakı olan aranan kelime  bulunur…

Yani:   mekteb  kelimesi için   “kef” “te” “be” den  kef’e bakılır bunun içinden  müştakı olan  mekteb  bulunur.

Bu   sözlük dört cilttir. (alınmalı)  ilk iki   cilt  eski yazı  son iki cilt  yeni yazıdır.

Kamus  Tercümesi: Mütercim Asım ,  Arapça Türkçe  bir  sözlük  . Sözlük  konsunda  mükemmel  bir  yere  sahiptir.  İçinde  çok  geniş  hususlar  yer alır. Kimi zaman bir hikaye,  kimi zaman  bir kıssa…ayrıca sade  dillidir.

Kelimelerin terkibi  iştikaki sülasidir. Üçlü köke  dayanır.  Yalnız  bunda   kökün  son harfi  “bab”  oluşturur  ilk önce  o aranır; sonra  ilk harfi fasıl  oluşturur, ona  bakılır.  Yani ; müslüman kelimesinin  üçlü  kökü  -“s  l   m” dir  ,o halde   “mim”  babının   “sin”  faslına  bakmalıyız.

Diğer  sözlükler:

Kamus – ı Türki —Şemseddin Sami*

Kamus-ül  Alam— Mütercim Asım  -Farsça Türkçe

Yeni Tarama Sözlüğü—TDK *

Derleme  Sözlüğü

Divan Şiiri  Şairler  Sözlüğü — M. İsen*

Lügat-i Naci-  Muallim Naci

İskender  Pala —Divan Edebiyatı Sözlüğü*

Concordance : Hadis  kaynagımız, içinde 8büyük hadis kitabının  bilgileri var.

Mecelletün-Nisab:  ayetlerle ilgili  kaynağımız. Fihrist

Metodumuz  sefayı al  , kederi  bırak olmalı;  çünki  hayatta  aksi  halde bir  gelişme  olamaz. Ya hep  ya hiç  demek  en kötü  yoldur  ,her  şeyin bir  güzel  yönü vardır , o halde onu alıp  diğer  yönünü  bırakalım.

Mevlana bir   denizdir, hemen içilmez  onu arıt , biraz uğraş,  biraz çabala; Yunus  bir ırmak , hemen iç içebildiğin kadar.

Amil Çelebioğlu yumuşak  mizaçlıydı ,  Orhan Şaik Gökyay sert  mizaçlıydı. İkisi de gereklidir. Arı  gibi her çiçekten bir şeyler  almayı bilmeliyiz. Bilgi  birbirini çağrıştırır, nerede   ne zaman  , ne  bulacağımızı  bilemeyiz.  Bir yazma eser içinde başka bir  eser de  bulunabilir. Mecmu’a-yı  Eş’arlara  dikkat etmeli.   Amasya kütüphanesi  bu anlamda  büyük bir hazinedir.

***Ahmet Sevgi: Molla Cami -Kırk Hadis

Ahmet Vefik Paşa: Lehce-yi  Osmani

Concordance : Hadis  kaynağımız, içinde 8büyük hadis kitabının  bilgileri var.

Derleme  Sözlüğü

Divan Şiiri  Şairler  Söz

FAHİR İZ –TÜRK EDEBİYATINDA NESİR-NAZIM

İskender  Pala —Divan Edebiyatı Sözlüğü

İskender  Pala’nın “ Mazmunun Mazmunu”. 1993 Dergah

Kamus – ı Türki —Şemseddin Sami

Kamus-ül  Alam— Mütercim Asım  -Farsça Türkçe

Lügat-i Naci-  Muallim Naci

Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü — M. İsen

Mecelletün-Nisab:  ayetlerle ilgili  kaynağımız. Fihrist

Mehmet  Çavuşoğlu: “Mazmun”  Türk Dili  C.48 sayı: 388,89, 1984

Mehmet Salahi: Kamus-ı Osmani

Mukayeseli Edebiyat  : Hasibe Mazıoğlu

Mustafa Nihat  Özön : Edebiyat  ve Tenkit  Sözl

Remzi Lügati

Nejat Sefercioğlu :Nev’i  Divanı Tahlili

TÜRK DİLİ  DİVAN ŞİİRİ ÖZEL  SAYISI ALINACAK.

TÜRK EDEBİYATI  ANSİKLOPEDİSİ

Türk Edebiyatında  Mesnevi : Fahir  İz

Yeni Tarama Sözlüğü—TDK

Gölpınarlı  Şerhi, Ankaravi  Şerhi ,

Abidin Paşa Şerhi,

Bursalı İsmail Hakkı Şerhi

DİVANLARLA İLGİLİ  KAYNAKÇA :

**Ali Nihat Tarlan : Şeyhi Divanı Edisyon kritik

Ahmet Paşa Divanı  “    “             Akçağ  — MEB

Necati Beg Divanı   “      “            Akçağ  –  MEB

Zati Divanı       “       “                     (1000 gazel)

**Fuzuli Divanı Şerhi                                Ank.

Hayali Beg Divanı  Edisyon Kritik   İÜ. Yay

Şeyh Galip Hayatı- Şiirleri

**Mehmet Çavuşoğlu:      İslam Ansiklopedisi “Baki”Maddesi    TDV

Yahya  Beg Divanı’ndan Seçmeler                  KTB

**Hayali Beg Divanı’ndan Seçmeler                “

Necati Beg Divanı Tahlili                        MEB

Necati Beg Divanı’ndan Seçmeler                   Tercüman

Hayreti Divanı  Edisyon Kritik

Divanlar Arasında           ********************

Abdülbaki Gölpınarlı:       Fuzuli                                                                       İst.

Baki                                                                          İst.

Naili-i Kadim                                                           İst.

Nedim Divanı                                                         İst.

Şeyh Galib Divanı’ndan Seçmeler                   MEB

Şeyh Galip Hayatı – Şiirleri                                  Varlık

Abdülkadir Karahan:        Nabi                                                  TKB -İslam Ans.

Nef’i Divanı’ndan Seçmeler        İst. Ünv.  İslam Ans.

Fuzuli Muhiti- Hayatı – Şahsiyeti                       TKB

Tunca Kortantamer:         Ahmedi Divanı

İsmail Ünver :                     Neşati                                                                      TKB

**Nejat Sefercioğlu :         **Nev’i  Divanı Tahlili

Hüseyin Yorulmaz:           Divan Edebiyatında Nabi Ekolü                        Akçağ

Mine Mengi:                                    Nabi

Haluk İpekten:                    Fuzuli Hayatı Sanatı Eserleri                             Akçağ

Baki , Hayatı, Sanatı,  Eserleri                Akçağ

Naili Divanı Edisyon Kritik              İst. Ve Akçağ                                                                  Naili                                                   TKB

Şeyh Galip, Hayatı , Sanatı , Eserleri         Akçağ

Hasibe Mazıoğlu:               Nedim                                                                      TKB

Fuzuli Divanından Seçmeler                             TKB

Nedim’in Divan Şiirine Getirdiği Yenilikler Akçağ

**Cemal Kurnaz:                Şeyhi Divanı Edisyon Krıtik                               Akçağ

Osmanlı Şairleri- Muallim Naci               MEB

**Hayali Beg Divanı Tahlili                      Akçağ

**Harun Tolasa:                 **Ahmet Paşanın Şiir Dünyası               Ank.

Ali Alparslan :                     Ahmed Paşa                                                          TKB

Şeyh Galib                                                              TKB

Hüseyin  Ayan:                  Nesimi Divanı                                                        Akçağ

Nahid Aybet:                       Fuzulide Maddi Kültür                                         TKB

**Kenan Akyüz:                  *Fuzuli Divanı                                             Akçağ

Agah Sırrı Levent:             Türk Edebiyatında Şehrengizler

( Yahya Beg-Neşati Zati)

Divan Edebiyatı

Sabahaddin Küçük:         Baki Divanı Tenkitli Basım                                 TDK

Baki Divanından Seçmeler                                TKB

Faruk K. Timurtaş:            Baki Divanından Seçmeler                                Ank.

Muhsin Kalkımış:   Şeyh Galib Divanı                                     Akçağ

Tahir Olgun :                      Bakiye Dair                                                 İst.

Rekin  Ertem:                      Yahya Divanı                                                         Akçağ

*Metin Akar:                  **Su Kasidesi Şerhi                             Diyanet

**Sudī- Vehbī-Sururī-Konevī:     **Hafız Divanı Şerhi              yazma

GENEL KAYNAKÇA:

Mine Mengi:                                    Eski Türk edebiyatı Tarihi                                  Akçağ

Nihat Sami Banarlı:           RTET                                                           MEB

Muallim Naci:                      Osmanlı Şairleri                                                     TDK

Halil Erdoğan Cengiz:      Divan Şiiri Antolojisi                                            Bilgi

“           “              “                :  Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi

Dergah:                                Büyük Türk Klasikleri

Fuat Köprülü:                     Divan Edebiyatı Antolojisi

Türk Edebiyatı Tarihi

Mustafa İsen:                      Acıyı Bal Eylemek                                     Akçağ

Atilla Özkırımlı:                   Türk Edebiyatı Ansiklopedisi

İskender Pala:                    Divan Şiiri Antolojisi

Fahir İz:                                Türk Edebiyatında Nazım                                   Akçağ

Saadettin Nusret:              Türk Şairleri

İslam Ans.

Türk Ans.

RAMAZANİYELER, Methiyeler,  Hicviyeler diğer önemli türlerdir.

Türler ve şekiller hakkında bibliyografya :

Gazel:                                               Ahmet Ateş

Divan Şiirinde Gazel:                    Cem Dilçin

Kaside:                                            F Krenkow

Kaside:                                            Mehmet Çavuşoğlu

Divan Şiirinde Musammatlar      .:Halil Erdoğan Cengiz

Mesnevi                                           : İsmail Ünver

Müstezat                                          : Mehmet Deligönül

Şarkı                                                 : Yılmaz Öztuna

Tuyug                                                           : Fuat Köprülü

Divan Edebiyatı                             : Ömer Faruk Akün ( İslam Ans.)

Örneklerle Türk Şiir Bilgisi         : Cem Dilçin

Türk Edebiyatında Nazım                       : Hikmet İlaydın

Ansiklopedik Divan Sözlüğü     : İskender Pala

Türk Edebiyatında Mazmunlar  : A. Talat Onay

Istılahat-ı Edebiye                         : Mualim Naci

Divan Edebiyatı                             : Agah Sırrı Levent

Fahir İz                                             : Eski Türk Edebiyatında Nazım

 

8.11.2001

YAZI FİKRİ: Hafız’ın  birinci  beytinin  divan edebiyatına etkileri:   Bilig8/kış99 daki yazı örnektir.

YAZI FİKRİ: Bilginin  manzumeleştirilmesinin  yararı nedir? Manzum bir tezkire tanıt.

BİR YAZI YAZARKEN  YÜZYIL ÖZELLİKLERİNİ İYİ BİR HOCAYI ÖRNEK ALARAK  ÇIKART.

HAFIZ NAME: İranlı bir  yazarın . Terimler   sayfalarca açıklanmış. Farsça. Seçme gazeller var.

THE GAZAL OF HAFIZ: İtalya’da basılmış. İngilizce. İndeks kısmı çok iyi. Her kelimenin  indeksi yapılmış.  Meselã  vefã kelimesi nerelerde nasıl geçiyor.

Hafız Divanında  Ayet , Hadis ve Kelam-ı Kibarlar  Türkiye’de basılmış bir kitap ara.

KEŞFÜZZÜNUN: KATİP ÇELEBİ: Bu kitabı bulursan kaçırma. 2cilt, iki de zeyli var.

Lisan-ı Gayb  = Hafız Divanı   diğer adı   Bu kitapla  fal bakıldığı için  Falname de denir.

UNUTULMAZ MISRALAR:HİLMİ  SOYKUT

AHMET PAŞANIN ŞİİR DÜNYASI: Harun  Tolasa  ara ,al.

Hafız Divanında  Dizeler  İndeksi : Yakup Şafak   ara ,bul, al.

ESKİ TÜRK EDEBİYATI ÜZERİNE MAKALELER: AMİL ÇELEBİOĞLU ”Edebiyatımızada  Mesnevi Tesiri”   oku..

Necati’nin  Şiirine Mihri’nin  nazireleri…  önce N.S. Banarlının nazire maddesini oku, araştır , yaz.

23.112001

rLš*²«  ˆUJì  ëÔ«d¦  uš²œ  Âœ¬  rŽ­ﻋ             rš½  ÊbìUŽì«   pL*½u½  —«Ë  vÔdHì  —b­  ‰Ë«

Ol  ḳadar nefreti  var göñlümüñ insandan  kim

‘Aksim  âdemdür  deyü   mir’âta  nigâh  eyleyemem

Şimdi bu beyti  şerh etmek için  ne yapmalı:

1- Bu beyt  kimin olabilir?   Nabi’nin  olabilir. Niçin?  Çünki  hikemi bir tarzda   yazılmış.

2- “eyleyemem” redifi ile  divan taraması  yapıp   kolayca bulabiliriz  şairini  .Veya Unutulmaz mısralar adlı “UNUTULMAZ MISRALAR:HİLMİ  SOYKUT”  bu eserden bakarız.

3-Divana  baktık ve  şu  beyt  karşımıza  çıktı:

Ḫalḳdan göñlümüñ  ol  mertebedür  vaḥşeti  kim

‘Aksim âdem diyü  mir’ate  nigâh eyleyemem

Şimdi bu farkın  belirtilmesi gerekir. Aslını  tahkik  etmek her zaman  bize  bir kapı  açar. İfade  ilk  yazıldığından  daha yumuşak  bir ahl almış.

4-Veznine bak.  “feilâtün feilâtün feilâtün feilün”

5-  Asli  harfleri ile yaz-  Transkripsiyonunu  yap- ilk metni ara- vezni  bul- kelimelere  bak-   sözlük kullan – ikinci anlamları kaçırma-  Sözlükten, “Bildiğin kelimeye  on defa, bilmediğine  bir defa  bak.”

6- Nefret: tiksinme , kerih   görmek,  ürkmek..

Vahşet:  gam,  gussa,  halvet,  yabanilik,  vahşilik, ıssızlık, korku,   dehşet,  korkunç.

7-    Bu günkü  dile  çevir.

a-    Hiçbir ilave  ve çıkarma yapmaksızın nesir cümlesi  halina  getirmek.

b-Yabancı  kelimelerin  anlamları  verilerek   ve  terkipler  çözülerek   bu  dile  düzgün  cümle halinde  çevirmek.

a- Gönlümün  insanlardan  ol kadar  nefreti  var kim;Aksim  âdem diyü  mir’âta   nigâh  eyleyemem

b- İnsanlardan  o kadar nefret ediyorum ki, aksim  adam  olduğu  için   aynaya bakamam.

Burada  şair  bunu bu  gün  söyleseydi   nasıl ifade ederdi  sorusuna cevap  aranmalıdır.

Şu ana kadar  şairin ne  dediğini ortaya  koyduk. Bundan  sonra    şerhe  geçilecek. Şerhte   kişinin  kültürü  ve beytten ne anlayabildiği   önemlidir.

Beyt  bir  evdir, eve  kapıdan  girilir. O halde  anahtar  kelimeyi bul.

İlk  anahtar  kelime  “insan”dır.  Şairin  beyitte  girdiği hayal  alemi  keşfedilmeli. Onun  ruh haline  ulaşılmalıdır.

İnsanlardan  niçin  nefret ediyor?

Niçin  insanlığından   utanıyor?

Eşref-i mahlukat,  Belhum- adal  kavramları kavramları   Kur’an’dan   okkunmalıdır.

Kur’an ve Hadise bak.  Müfehrese bak. Fihriste bak.  Mücem’e  bak.

Mevlana bu hususta ne demiş?

Yunus ne demiş?

İnsanlarla ilgili  yazılar. Zulümler  vahşetler…

Şeyh Galip’ten  “Zübte-yi ‘âlemsin…”  beyti  alınmalı.

Dersin ilk emri: “ yazı   çalışması yap ve yayınlat”

rš½  ÊbìUŽì«   pL*½u½  —«Ë  vÔdHì  —b­  ‰Ë«

rLš*²«    ˆUJì     ëÔ«d¦    ušœ     Âœ¬  rŽJ

 

Ol  ḳadar nefreti  var göñlümüñ insandan  kim

Aksüm  âdem  deyü   mir’âta  nigâh  eyleyemem

“feilâtün feilâtün feilâtün feilün”

Göñlümün  insanlardan  ol ḳadar  nefreti  var kim;’aksim  âdem diyü  mir’âta   nigâh  eyleyemem.

Nefret: tiksinme , kerih   görmek,  ürkmek..

Vahşet:  gam,  gussa,  halvet,  yabanilik,  vahşilik, ıssızlık, korku,   dehşet,  korkunç.

‘Aks: Çarpma  , urma , ziya veya bir  suretin bir yere vurup dönmesi  veya  orada  görünmesi ,yankılanma , ters ,żıd ,  ḫilâf ,  muġayir ,tersine.

İnsanlardan  o kadar nefret ediyorum ki, aksim  adam  olduğu  için   aynaya bakamam.

Bu beytin Nâbȋ Divânında  geçen şekli şöyledir:

Ḫalḳdan göñlümüñ  ol  mertebedür  vaḥşeti  kim

‘Aksim âdem diyü  mir’ate  nigâh eyleyemem*

İlk  insan Hz. Adem  yaratılırken  melekler  Allah (CC)’a  “Yer yüzünde  kan dökücü, bozgunculuk çıkarıcı  birini mi  yaratacaksın?” demişlerdi. Burada meleklerin  daha yaratılmamış bir varlığın , kan dökücü  ve bozgunculuk  çıkarıcı olacağını biliyor  gibi  konuşmaları ilginçtir. Bu hususa şöyle bir açıklama  getirilebilir : Dünyada insandan  önce  cinler  yaşıyordu ve durmadan bozgunculuk çıkarıp  kan döküyorlardı. Allah(CC) , bu tayifeyi  dünyadan  sürme işini cinlerin en ulusu  İblis’e   verir. İblis bu işte gösterdiği başarıdan övünerek  gurura kapılır. Ve insan yaratıldığında  ona secde etmek istemez. Melekler de  bu olaylardan kıyasla  Allah (CC)’a bu  soruyu sorarlar.  İnsan yaratıldıktan sonra da İblis, Allah (CC) tarafından  verilen bir müddet zarfında  insanları doğru yoldan  çıkarmaya  çalışmak, yani imtihanın  “yanlış cevap” kısmı olmakla  görevlendirilir.

Dünyada insanlar  hak ve batıl olmak üzere iki yolda yürümektedir. İşte “hak yol” bozguncu ve kan dökücü olmama; “batıl yol” ise  olmadık  ve umulmadık kötülükleri yapamakta kendinde yetki görüp her türlü  bogunculuğu yapma yoludur.

Burada bir önemli  noktayı gözden kaçırmamak  gerekir: Hikemȋ tarzın  en  büyük şairlerinden  biri olan Nâbȋ , her  kötü görünenin de kötü olmadığını  yani, şer görünenin  hayır, hayır görünenin şer olabileceğini  bilir . Nitekim , Habȋb –i Neccar  ,Yâsin  Suresinde  anlatılan  kıssasında  kendisine acıyarak bakan ,  hatta kendisinin başını  vücudundan  ayıranlara  acımakta  ve “ keşke  kavmim Allah(CC)’ın bana ihsanından haberdar  olsalardı.”mealinde  sözler sarfetmektedir.

Biz , kötülükleri  zahiren  kötü olarak görürüz, tıpkı Hızır (AS)’ın  Hz.Musa ile yolculuğunda yaptığı  şeylerde olduğu gibi.

Oysa dünya, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın :

Dime  şu  niçin şöyle

Yirincedir  ol öyle

Bak sonuna  sabreyle

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Buyurduğu gibidir.  Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Şeyh Galib’in :

Hoşça bak zatına kim zübde-yi  ‘âlemsin sen

Merdüm-i dȋde-yi  ekvân olan âdemsin sen

dediği  insan oğlu,  bu imtihan  dünyasında “hak” veya “batıl” yolun yolcusu olamakta  hürdür ;  ama birinde “ eşref-i mahlukat- zübde-i âlem”   diğerinde          “ belhüm  adal- esfele’s-safilȋn” olmaktadır .

Hz.Mevlânâ’nın da  “Eğer insan suretle insan olsaydı  Ahmet’le Ebucehil  müsâvi olurdu;  Ruh, seni en yüksek  göklere çıkarırken  sen en aşağılıklara , su ve çamura doğru gittin; Ebu Müseylim’in lakabı  yalancı olarak  kaldı , Muhammed’e de akıllılar sahibi dendi;- Fena insanla aynı duruma düşmek… Kötüye  kötülükle  mukabele  edersen aranda  ne kalır.”gibi  birer inci tanesi olan  sözleri konuyu özetlemektedir aslında.

Yûnus’un iyi ile kötü ayrımı gayet net ve  tüm insanlığa şâmildir:

Bir kez  gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil

Yol oldur ki  doğru vara

Göz oldur ki Hakk’ı göre

Er oldur alçakta dura

Yüceden bakan göz değil.

Yukarıda söylediğimiz gibi şair  her ne kadar  insandan nefret etmekte ise de bunun hikmetini de gözden uzak tutamaz. İyinin  anlaşılması için, kötü; artının  olması için, eksi  şarttır.

İyi ve kötü üzerine  bu genel açıklama  daima  göz önünde bulundurulmak  şartıyla şairin  beytte  bahsettiği nefretin kaynağını araştırmaya çalışalım. Acaba  şairi insandan ve insanlığından  bu kadar utandıran olaylar neler olabilir?

Urfalı Nabȋ’nin  hayatına göz attığımızada onu insanlığından  utandıracak üç  durumdan söz etmemiz   mümkün olur:

1- Nabi, bir ara Musahib  Mustafa  Paşa’nın  kethudalığından  azlini  istemiş  ve  bu isteği kabul edilmiş.  Bu yüksek makamından  ayrılan  Nabi’yi çok şaşırtan  olaylar  peşi peşi  sıra gelmiş. Bir zamanlar önünde el pençe  divan duranlar artık onu  görese de selam vermemek için yollarını  değişitirir olmuşlar. Eskiden dalkavukluk edenler şimdilerde dönüp yüzüne bakmamaktadırlar:

Bu durmunu “Kaside-yi  Azliyye  der   Senâhânȋ -yi Musahib  Mustafa Paşa” adlı şiirinde nefis, iğneleyice  ve insanların sadece  mevki sahiplerine  , kendilerinden  bir şey beklediklerine  olan  gösterişili  ve  riyâkârlıkla  beslenmiş hürmet ve hayranlıkların  nasıl küstahlığa  dönüştüğünü  canlı ve  tesirli bir uslupla  dile getirir.

Kanı kendü kulunam  deyü  perestişler  iden **

Eylemez  yolda  düçar olsa   bile   redd-i selâm

Kani ol  terk-i edeb   deyü kuûd  eylemeyen

Eylemez şimdi  mecâlisde  bulundukça  kıyâm

Kanı  gördükçe  kemân-veş ham eden kametini

Zahm  açar  tȋr-sıfat  şimdi  sudur etse kelâm*

Şair  o günlerde yaşadığı bu ve benzerȋ durumlardan  dolayı insanlığından  nefret getirip,  aynaya dahi bakmaktan  çekinmiştir, aksinin insan olduğunu  görme ihtimali  var diye.  Aynı  gazel***deki şu beyt de yakınları ile ilgili bir  durumun habercisidir:

Düşer ibrâm –ı aḥibbâ  ile  yâ ġaflet ile

Yoḫsa  ben  ḳaṣd ile  tedbȋr-i  günâh eyleyemem

2- Bu hususta ikinci  ve önemli bir ihtimal de , şairin  Halep’te   geçirdiği uzun  yıllardan sonra İstanbul’a   dönüşünde , kendisini  akın akın ziyaret edenleri çekemeyen  ve ağır sayılabilecek şu beyti yazan Osman-zade Tâib’in bu anlamsız, kırıcı hareketi  olmuştur denebilir :

Hemşehrȋlerin tâ o kadar kesreti  var kim **

Nâbȋnin  evi şimdi Katır Hanına  benzer

Bu zerafetten yoksun  beyt  Osman-zade Tâib’in çekemezliğini göstermesi  yanında insalığında en süfli   duygularından birini ortaya  koyması ve muhatabını çok derinden  ,hatta insalığından  utandırcak kadar , yaralaması  gayet mümkündür.

3- Nabi,  bu beyti ile  genel olarak Habil – Kabil   mücâdelesinden , Nemrut –İbrahim, Firavun-Musâ , Ebu Cehil – Hz Muhammed … kadar  tüm insanlığın doğru – eğri, hak-batıl, hoşgörü- tahammülsüzlük tarihinden ve  bu tarih sayfalarındaki  vahşet dolu sahneleri telmihle  insalığından  nefret ediyor olabilir.

“Mana şairin karnındadır.” diyen  Arap atasözüne  uyarak bu üç ihtimal şairi  “nefret” ile “insanlık” kelimesini  bir arada kullanacak kadar üzmüş diyebileceğimiz gibi , Somali,Bosna, Çeçenistan, Doğu Türkistan zulümlerine  kadar da  sözün  çemberini genişletip bu güne de tıpa tıp uyan  bir şablon beytle karşı karşıya olduğumuzu iddia edebiliriz. Mâlesef  zulüm , dünyada  payidar olamasa da özellikle Müslümanları hiç  rahat bırakmamış ve  insan olan herkesi insanlığından utandıran tablolar daima yaşanır olagelmiştir.

İnsanlık Hz.Ademden bugüne kadar  iyi ile  kötüyü atomundaki eksi ve artı gibi daima  yanında taşımış, ondan bazen insalığından  nefret  edecek kadar  bizâr olmuş bazen de bununda bir hikmeti vardır deyip  sabretmiştir.

Metin Hakverdioğlu

Konya-2001

Kaynakça:

Gökdemir, Ayvaz,  Yunus Emre-Güldeste,  Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara,1990.

Çelebioğlu,Amil, Erzurumlu İbrahim Hakkı,  Kültür ve Turizm  Bakanlığı Yayınları, Ankara ,1988.

Karahan, Abdülkadir, Nabi, Kültür ve Turizm  Bakanlığı Yayınları, Ankara , 1987.

İzbudak, Veled- haz. Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi –Mevlâna , MEB Yayınları,İstanbul, 1990.

Bilkan, Ali Fuat, Nabȋ Dȋvânı , MEB. Yayınları, İstanbul, 1997.

Kur’an-ı Kerim Me’âli- Diyanet İşleri Başkanlığı.

Kortantamer, Tunca,  Eski Türk Edebiyatı –Makaleler,  Akçağ,Ankara,1993.

Şemseddin  Sami, Kamûs-ı Türkȋ,Çağrı Yayınları,İstanbul,1999.

Büyük Türk Klasikleri, Ötüken –Söğüt,İstanbul,1985


* Bilkan, Ali Fuat, Nâbi Divanı , MEB Yayınları, İstanbul,1997.

.

* Hani senin  kulunum diyerek  -adeta-  sana  tapınır  gibi olan , şimdi, yolda sana rastlasa  selâmını bile almaz. Hani karşında  edebe aykırı  düşer diye düşünüp  oturmayan ,şimdi,  bulunduğu bir meclide ,toplantılarda , sen  gelince  ayağa dahi kalkmaz.

Hani seni  gördükçe    ,boyunu  keman  gibi eğen  şimdi söz  söylese, ok misali  yara  açar.

** Karahan, Abdülkadir, Nabi, Kültür ve Turizm  Bakanlığı Yayınları, Ankara , 1987

*** Nabi Divanı, Gazel 512 , s.847

 

Posted in Makalelerim | Yorumlar Kapalı

sempozyum fotografları

Posted in Makalelerim | Leave a comment

AMASYA ÜNİVERSİTESİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜM BAŞKANI

http://www.amasya.edu.tr/akademik/fakulteler/fen-edebiyat-fakultesi/personel/akademik-personel.aspx?id=1652  akademik adresim

Amasya University, Head of the Department of Turkish Language and Literature

Posted in Makalelerim | Leave a comment

HAMZA NİGARİ AMASYA KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA MERKEZİ

Aşk Şairi Seyyid Nigârî

Muhsin YOLCU

Hicretin ikinci yılında, baskılardan dolayı uzak yerlere gitmeye mecbur bırakılan ehl-i beytten bazı aileler yurt edinmek için Kafkasya’yı tercih etmişlerdi. Bu bölge yönetimleri, söz konusu ailelere değer vermişler, bu ailelerden vergi almamışlar ve askerlikten muaf tutmuşlardı. Seyyid olduklarına dair ailelere berat vermişlerdi. İşte bu ailelerin torunlarından biri olan Seyyid Nigârî de bu coğrafyada, Karabağ’a bağlı Perküşad kasabasının Cicimli köyünde 1805 yılında dünyaya geldi. Babası Seyyid Emir Paşa, annesi ise Hayrünnisa Hanım’dı.

“Nesl-i İsmail’sin aslı Arab / Âl-i Muhammed’sin âl-i nesebsin / Müntehâbsın silsile-i zehebsin / Ey Seyyid Nigârî ey Karabağî ” dörtlüğünde Seyyid Hamza Nigârî, kendisinin Peygamberimizin soyundan olduğunu belirtir. Âlim ve salih bir insan olan babası Emir Paşa’ya paşalık unvanı, dedesi Rükneddin Paşa’dan geçmiştir. Babası Dağıstan’da siyasi sebeplerden dolayı şehit edildiği zaman Seyyid Hamza Nigârî, henüz dokuz aylık bir bebekti.
Küçük yaştan itibaren Seyyid Hamza’nın eğitim ve terbiyesine önem verilmiştir. Özellikle annesi onun eğitimi için medreselere gitmesini sağlamıştır. Arapça ve Farsça öğrenmiş olan Mir Hamza Nigârî, on beş yaşından sonra Karabağ’da Karapirim Köyü’ne giderek Karakuş Mahmut Efendi’den ders almaya başlar. Birkaç yıl Şeki tarafına giderek Küçük Dehne denilen yerde Şikest Abdullah Efendi’nin rahle-i tedrisinden geçer.

Seyyid Nigârî, Şirvân’ın Şamahı ve Şeki kasabalarında eğitimini tamamladıktan sonra bir mürşid bulabilmek için yollara düşer. 1830’lu yıllarda Mevlana Halid-i Bağdâdî Hazretlerinin şöhretini işiterek Harput’a gider. Burada Mevlânâ Halid-i Bağdâdî’nin 1826’da Şam’da kolera sebebiyle vefat etmiş olduğunu öğrenir. Bir gece rüyasında gördüğü Hazret-i Ali’nin isteğine uyarak Halid-i Bağdâdî’nin talebelerinden Şeyh İsmail Şirvânî’ye intisab etmek üzere Şirvân bölgesindeki Kürtemiri’ye gider ve şeyhe intisap eder. Ruslar Şeyh İsmail Şirvânî’yi bir müddet sonra Sibirya’ya sürer. Müritleri yardımıyla Sibirya’dan kaçmayı başaran İsmail Şirvânî, Sivas’a yerleşir.1

Sivas’ta sülûkunu tamamladıktan sonra İsmail Şirvânî’yle birlikte Amasya’ya gelir. Amasya’da Şeyh İsmail Şirvânî’nin dergâhında tarikat terbiyesine ve tahsiline devam eder. Amasya Gümüşlü Medresesi’nde dersler alır ve hâlvete girer. Seyyid Nigârî, mürşidinin izniyle Konya’ya gider. Mevlânâ’nın türbesinde erbain çıkarır. Daha sonra Mekke ve Medine’ye giderek ziyaretlerde bulunur, buralarda da erbain çıkarır. Kudüs ve Şam’ı da ziyaret ettikten sonra tekrar Amasya’ya döner. Seyyid Nigârî, mürşidine bir yıl kadar hizmet ettikten sonra irşad için icazet alır.2
1948’de Şeyh İsmail Şirvânî’nin halifesi ve Nakşibendi tarikatının tanınmış mürşitlerinden biri olarak Karabağ’ın Perküşad kasabasına gider. Burada tarikat ve hakikat nurlarını yaymaya başlayan Seyyid Hamza Nigârî, Sünni Karapapak (Terekeme) Türklerinin içinde nüfuz ve tesir sahibi olur. Bölgedeki şiî-sünnî çatışmasını önlemeye çalışır.

Allah’ı Muhammed’i Ali seven dostaniyiz
Ne sünniyiz ne şii biz hâlis müselmânız
Çâr yârı isteriz zira ki Mustafa’nın
Dostuna dostuz Allah hasmına hasmaniyiz
gibi mısralarında ehl-i beyt sevgisinin izleri görülür.

Seyyid Nigârî, burada kaldığı süre içinde Emine Hanım’la evlenir ve Siraceddin adlı bir oğlu olur.

Çubuk içen bir zat olan Hamza Nigârî’nin sohbetine bir gün bir sofu gelir. Gelen adam, içinden, “İyi bir hoca ama çubuk içiyor.” diye geçirir. Sohbet devam ederken gelen adam oturduğu yerde uyuyakalır. Uyuklarken kendini asr-ı saadette görür. Rüyasında Resulullah Efendimiz bir sokakta bir yere gitmektedir. Ahâliden gençler, çocuklar gelip Efendimizin elini öperler. Sofu adam Resulullah Efendimizin elini öpmek için davrandığı sırada ayağı bir taşa takılır ve düşer. Düşünce uyanır. Bakar ki Şeyh Hamza Nigârî’nin sohbetindedir. Hamza Nigârî dönüp yüzüne bakar ve “Çubuğuma takılmasaydın Resulullah Efendimizin elini öperdin.” der.3

Seyyid Nigârî, Kırım Muharebesi’ne birçok müridiyle iştirak ettikten sonra Kars tarafından Anadolu’ya geçerek orduya katılır. Savaştan sonra 1851 yılında memleketinden ayrılarak Erzurum’a gelir. Erzurum’un Bakırlar Mahallesi Camii dershanesinde üç yıl kalarak tarikat ve marifet dersi verir. Bu vazifesi sırasında kendisine beş yüz kuruş maaş bağlanır.4 Alvarlı Efe Hazretlerinin babası olan Hüseyin Efendi de Seyyid Nigârî’nin yanında manevî ilimler tahsilini tamamlamak gayesiyle iki erbain çıkartır. Seyyid Nigârî Hazretleri daha sonraları Efe Hazretleri’nin Divanı’na önemli feyiz kaynağı olur.

1854 yılında İstanbul’a giden Hamza Nigârî, buradaki sohbetleriyle kısa sürede geniş bir çevre tarafından tanınır. İstanbul’da kaldığı günlerde Mustafa Reşit Paşa ile görüşür. Paşa, kendisine Fatih’teki Emir Buhârî Dergâhı’nın şeyhliğini teklif ettiyse de Seyyid Hamza Nigârî teklifi kabul etmemiş, aynı yere halifesi Taşâbâdîzâde Mustafa Sabri Efendi’nin atanmasını sağlamıştır.5
Seyyid Nigârî, bir sene kadar İstanbul’da kaldıktan sonra Amasya ve Erzurum’a gelerek hadis ve tefsir dersleri verir. Bu arada hanımını ve oğlu Siraceddin’i de memleketinden getirtir ve 1865’te Amasya’ya yerleşir. Burada irşat ve ilim tedrisi ile meşgul olur. 1875 yılında oğlu Siraceddin vefat eder.

Zamanla yayılan şöhreti ve cemaatinin büyüklüğü Amasya’nın ileri gelenlerini rahatsız etmeye başlar. Amasya müftüsü Hacı İsa Efendi, Seyyid Nigârî’ye bağlandıktan sonra görevinden istifa eder. Daha sonra bu göreve Seyyid Nigârî’nin atanması, kendisinin yerinde gözü varmış zannına kapılan Hacı İsa Efendi’yle aralarının açılmasına sebep olur. Siyasi güç oluşturduğu yolundaki tevzirât sebebiyle İstanbul’a çağrılır ve Amasya’yı terk etmesi istenir. Bunun üzerine 1878’de Merzifon’a çekilir. Orada irşat ile meşgul olmaya devam eder. Fakat Amasya’da kazandığı şöhret ve nüfûz bazı kimseleri hâlâ rahatsız etmektedir. İsyan edecek diye çıkartılan dedikodular sonucunda 1883’te Mir Hamza Nigârî hakkında bir mazbata düzenlenerek, irade-i padişah ile Merzifon’dan çıkarılıp İstanbul’a gönderilir.6

İstanbul’da altı ay kaldıktan sonra yine hakkında ikinci defa bir mazbata düzenlenerek Anadolu’ya sevk kararı alınır. Harput’a sürgün edilir.

1886 yılında Harput’a giden Seyyid Nigârî burada bir buçuk sene kadar yaşadıktan sonra 1888 yılının Muharrem ayında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Vasiyeti gereği cenazesi sevenleri tarafından Amasya’ya getirilerek Bayezid Mahallesi’nde hazırlanan kabre konur. Bu kabrin etrafında daha sonraları Azerbaycan’dan gelen yardımlarla amcasının oğlu Mir Hasan tarafından bir camii ve türbe yapılır. O dönemde uzun süren yolculuğa rağmen cenazesinin çürümemesi onun kerameti olarak gösterilir.

Amasyalı şair Sebâtî, Seyyid Nigârî’nin ölümü üzerine
“Hatif-i gaybi getirdi söyledim tarihini
Gitti hayfâ cihândan mürşîd-i âğâhımız”
tarihini düşmüştür.

Rivayete göre Seyyid Hamza, dokuz yaşlarındayken Karabağ hanedanından Nigâr Hanım isminde ilâhî aşka düşmüş bir kadını rüyasında görür ve ona âşık olur. Bundan on yıl sonra ilim tahsili için Şirvan’a giderken bir handa Nigâr Hanım’la karşılaşır. Nigâr Hanım’ın “Gördüğün rüya hatırında mıdır?” demesiyle cezbeye kapılır. Tahsilden sonra aşk-ı mecâzî aşk-ı hakikîye dönüşür. Bu hadise Seyyid Nigârî’nin manevi terakkisine sebep olduğu için “Nigârî” mahlasını alır.7 Seyyid Nigârî’nin Türkçe Divân’ından başka Farsça Divân’ı, “Fütühât-ı Mekkiye’ye Tevzihat” ve “Nigârname” isimli eserleri de vardır.

Seyyid Nigârî’nin Azeri Türkçesiyle yazmış olduğu Divan’ı halifelerinden Erzurumlu Puslu Mahmut Efendi’nin himmetiyle 1885’te İstanbul’da Süleyman Efendi Matbaası’nda; 1910 yılında Hacı Musa Efendi tarafından Tiflis’te Gayret Matbaası’nda olmak üzere iki defa basılmıştır.

Şiirlerinde kelimeleri ustalıkla seçip kullanan Seyyid Nigârî, vezin olarak çok başarılı değildir. Divan edebiyatına ait mazmunları eserlerinde çokça kullanır. Mürettep Türkçe Divan’ının tek yazma nüshası Ankara Milli Kütüphane’de Yz. A. 5181 numarayla kayıtlıdır. Bu Divan’da 643 gazel, 129 rübai, 48 kıt’a, terkib-i bent şeklinde yazılmış 28 bentlik sâkiname, 21 terkib-i bent, 18 terci-i bent, 5 tahmis, 3 müstezat, 49 adet hece ölçüsüyle yazılmış şiir, 1 mektup, Çayname ve Menâkib-i Seyyid Nigârî isimli iki mesneviden oluşmuştur.8

Seyyid Nigârî, tarikata girdikten sonra hem aruz ölçüsüyle, hem hece ölçüsüyle şiirler söylemeye başlar. Seyyid Nigârî’nin şiirleri geniş halk kitleleri tarafından beğenilerek sohbet ve zikir meclislerinde ezberlenip okunur. Seyyid Nigârî, bu şiirleri vasıtasıyla Doğu Anadolu’da çokça tanınır.

Nigârî’nin Azerbaycan’da bulunduğu sırada müritleri arasında Ağa Rasim, Dilbâzî, Şahnigâr, Hanım Rencur, Hacı Mecid Efendi, Kadı Mahmud Efendi birçok şair yetişmiştir. Seyyid Nigârî, için her şey aşktan gelir. Üstadı İsmail Şirvânî, Seyyid Hamza için “Mîr Hamza, aşk-ı ilâhî ile mahv-ı vücûd etmiştir. Anın mürşîdi aşktır.” demesi onun üstadının “aşk” olduğunu anlatır.

Dipnotlar
1. Bezbân-ı Türkî Divân-ı Seyyid Nigârî, Haz. Kurtuluş Altunbaş, 2004 İstanbul.
2. Divân-ı Seyyid Nigârî, Azmi Bilgin, Kule İletişim Yayınevi 2003.
3. http://sadiky.blogspot.com./2007/05/turul-inaner-sinema-bir-ibret-ve-hikmet.html
4. Seyyid Nigârî Divanı Muzaffer Akkuş, Niğde Üniveristesi Yayınları, 2001.
5. Seyyid Nigârî Divanı Muzaffer Akkuş, Niğde Üniveristesi Yayınları, 2001.
6. Bezbân-ı Türkî Divân-ı Seyyid Nigârî, Haz: Kurtuluş Altunbaş, 2004 İstanbul.
7. Seyyid Nigârî Divanı Muzaffer Akkuş, Niğde Üniveristesi Yayınları, 2001.
8. Seyyid Nigârî Divanı Muzaffer Akkuş, Niğde Üniveristesi Yayınları, 2001.

 

MİR HAMZA NİGARİ AMASYA KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA MERKEZİ

MİRAS DERNEĞİNİN FOTOLARI LİNKİ

http://www.facebook.com/pages/SEYY%C4%B0D-M%C3%8ER-HAMZA-N%C4%B0G%C3%82R%C3%8E/111831058059#!/mirasictimaibirlik

AVAZ TV YAYINI VİDEOSU MİR HAMZA NİGARİ BU LİNKTE

http://www.youtube.com/watch?v=9CsII0i-HPM

Terci’-bend-i Seyyid Mir Hamza Nigarî

1.         Sana ey tâc-ı serim/ şâh-ı şerî‘at mı diyem

Efser-i dîn mi vü/ yâ cukka-i millet mi diyem

2.         Kamer-i leyle-i isrâ mı /hidâyet mi diyem

Sâyir-i ‘arş-ı berîn/ tâyir-i kudret mi diyem

3.         Gül-i gülzâr-ı safâ /bülbül-i ülfet mi diyem

Der-i deryâ-yı vefâ/ kân-ı sehâvet mi diyem

4.         Kulzüm-i lutf mı / yâ kûh-ı kerâmet mi diyem

Ni‘met-i mahz mı/ yâ ‘âleme rahmet mi diyem

5.         Bilmezem ‘aynına âfet /sana sûret mi diyem

Şaşmışam vasfda âyâ / buna hayret mi diyem

6.         Sana Ahmed mi / Muhammed mi / mahabbet mi diyem

Yoksa mahbûb-ı Hudâ / şâh-ı melâhat mı diyem

1.         Gark-ı deryâ-yı günâham / eger ey tekyegehim

Gam degül lutfunıla kim / bana neyler günehim

2.         Bulmuşam çâre-i mihrinle/ ki ey rûy-ı mehim

Feyz-i çeşminden alur  dârû / derûn-ı tebehim

3.         Kaşların şâm u ruhın / vakt-i seher secdegehim

Şâm nâlemle yanar / âhımıla subh-gehim

4.         Pây-mâl eyle bu ser-geşteni/ kim hâk-ı rehim

Dolanam başına göster yüzün/ ey serv-i sehim

5.         Olmasun dîde-i ter / gayra olursa nigehim

Kalmışam mahz-ı tereddüde/ ki ey pâdişehim

6.         Sana Ahmed mi / Muhammed mi / mahabbet mi diyem

Yoksa mahbûb-ı Hudâ / şâh-ı melâhat mı diyem

1.         İştiyâkın giceler / ‘âşıkı bîdâr eyler

Mest çeşmin hevesi / mâil-i dîdâr eyler

2.         Kâkülün tâlib-i sevdânı / hevâdâr eyler

Dili şehdâb-ı lebin  / zevki şeker-hâr eyler

3.         İltifâtın nazar ehlini / haber-dâr eyler

Mey-i sermest gözün / gãfili hüşyâr eyler

4.         Gamzen erbâb-ı dili /  sâhib-i esrâr eyler

Tûtî-i tab‘ı lebin şevki / şeker-hâr eyler

5.         İdemem vasf seni / ‘aşk-ı şirînkâr eyler

Tab‘-ı ter ey gül-i ter / şevk-ıla tekrâr eyler

6.         Sana Ahmed mi / Muhammed mi / mahabbet mi diyem

Yoksa mahbûb-ı Hudâ / şâh-ı melâhat mı diyem

1.         Tab‘-ı Hassânıma her şâ‘iri /yeksân dimezem

Sıfatın söylerem er korkarım/ âsân dimezem

2.         Sana Kur’an dimese / men sene insân dimezem

‘ Ârızın mushaf-ı Mevlâ /nice Kur’an dimezem

3.         Sana cân virmeyene  /sâhib-i îmân dimezem

Cân nedir kim anı ey büt /sene kurbân dimezem

4.         Cân fedâ olmasa / kurbânın olam cân dimezem

Gayrı peykân-ı gamın derdime / dermân dimezem

5.         Seyf-i Mevlâ kaşına / yay-ı Nerîmân dimezem

Âşikãre diyirem  / bu sözi pinhân dimezem

6.         Sana Ahmed mi / Muhammed mi / mahabbet mi diyem

Yoksa mahbûb-ı Hudâ / şâh-ı melâhat mı diyem

1          Ne gam Ahmed-i muhtâr / ki gam-hârımdır

Râh-ı sevdâda Muhammed / ki mededkârımdır

2          Dem-be-dem şîr-i mahabbet / ki hevâdârımdır

‘Aşk-ı mahbûb-ı Hudâ kim /  heme dem yârımdır

3          Hıdmet-i şâh-ı melâhat / ki güzel kârımdır

Medhin ey dilber-i zîbâ / şirîn ezkârımdır

4.         Deheninden ne diyem / cân gibi esrârımdır

Vasf-ı şehdâb-ı lebin / bâ‘is-i eş‘ârımdır

5.         La‘line virmege cân / şevk-ıla efkârımdır

Şeş-der-i hayret-i sevdâda / bu güftârımdır

6.         Sana Ahmed mi /Muhammed mi / mahabbet diyem

Yoksa mahbûb-ı Hudâ  /şâh-ı melâhat mı diyem

1          ‘Ârızın Mîr Nigârî / ki temâşâ eyler

İltifât eylemez agyâra / tehâşâ eyler

2          Gül-i gülzâra nazar eylemez / hâşâ eyler

Gülşen-i ‘aşkını ey gonçe / ki me’vâ eyler

3.         Mest ü lâ yu‘kal özin / bülbül-i şeydâ eyler

Meyl-i serv eylemez / ol kãmet-i bâlâ eyler

4.         Reh-güzârında özin / bî-ser ü bî-pâ eyler

Hâk-i râh-ı kademin / ol ki musallâ eyler

5.         Şîşe-i çeşmimi / ol kühl-i mücellâ eyler

Senden ey mâh seher ü şâm / temennâ eyler

6.         Sana Ahmed mi / Muhammed mi / mahabbet mi diyem

Yoksa mahbûb-ı Hudâ / şâh-ı melâhat mı diyem

Mir Hamza Nigarî

Hamza Nigari Amasya Kültürünü Araştırma Merkezi

Amasya Üniversitesi

 

MİR HAMZA HAKKINDA YAZImir HAMZA HAKKKINDA YAZI

MİR HAMZA NİGARİ  SEMPOZYUM ÖZETİ  BİLDİRİ BELGESİ-ÖRNEĞİ

BİLDİRİ BELGESİ-ÖRNEĞİ MİR HAMZA

MİR HAMZA NİGARİ SEMPOZYUNU HAKKINDA GÖRÜŞLER

MİR HAMZA NİGARİ SEPOZYUMU BİLDİRİLERİ LİSTESİ

nigari-fuzuli-karşılaştırma-BİLDİRİ-SON-ŞEKLİ3

Posted in Makalelerim | Leave a comment

LALE DEVRİ KİTAP

LALE DEVRİ KİTAP

makale yer demir gök bakır şiirleri

file:///C:/Users/ACER/Downloads/5000079755-5000108616-1-PB.pdf

LALE DEVRİ HAKKINDA YAZDIĞIM

NEVŞEHİRLİ DAMAT İBRAHİM PAŞA İÇİN YAZILAN LALE DEVRİ KASİDELERİ ADLI KİTABIM SAGE YAYINLARINDAN ÇIKTI.

idefix’te satılmakta:

http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=D33GXNJSQ0V8R5NWTCF0&searchstring=lale devri

Posted in Makalelerim | Leave a comment

MİHRİ HATUN HAKKINDA

MİHRİ DİVANI

MİHRİ DİVAN TEZMİHRİ DİVANI SOOOONN

TARİH PROJESİ

MİHRİ HATUN TÜBİTAK PROJE SUNU

MİHRİ HATUN PROJESİ SOOOOONN RAPOR

Proje rapdru MİHRİ HATUN PROJE

örnek proje proje özeti mihri   PROJE ÖZETİ (mİHRİ HATUN)

Proje_Planı-PROJE PLANI (mihri hatun)

 ŞEHİR YÜZLÜ ADAMLAR   mihri hatun hakkında bir deneme

Posted in Makalelerim | Leave a comment

DİL BİLGİSİ HİLELERİ

EK FİİLİN HİKAYESİ

Günlerden bir gün fiiller tatile çıkmışlar. Bütün fiiller Bodrum’da eğlenirken insanlar YÜKLEM yokluğundan konuşamaz olmuş.

Bunun üzerine isimler bir arayışa girmişler.  Aramışlar, taramışlar sonunda tatile gitmemiş bir fiil bulmuşlar. Bu fiil yaşlı ve yorgunmuş. zaten bu yüzden diğerleri ile Bodrum’a gitmemiş. Adı da  i-mek fiili imiş.

Diğer adı ek fiil olan bu ihtiyar fiil, isimlerin yoğun isteği ve baskısı üzerine onlara yardımcı olmak zorunda kalır. Fakat bir şartı vardır: “Dokuz kipin hepsinde çekim yapamam, sadece dört kip seçin. ”

İsimler dokuz kipi bir torbaya koyup çekiliş  yapar. Çekilişte ” -di , -miş, -se,- dir ” çıkar.

-imek fiili bunların başına gelir ve idi, imiş, ise, dir şiklini alır.

Annem hemşire idi.

Annem hemşire imiş.

Annem heşire ise…

Annem hemşire!dir. (Dikkat: hemşire!yim/ hemşire!sin/ hemşire!dir…)

Unutmayınız, bütün isim cümleleri “ek-fiil” alır. Aksi halde yüklem olamazlardı.

Yaşlı ek-fiil oh, bu işten de kurtuldum, artık rahatça köşeme çekilip uyurum dediği anda bir ses duyar. Bu ses iki sevgiliden gelmektedir. Birleşik ve Zaman adlı iki sevgili bir türlü bir  araya gelemedikleri için ağlayıp durmaktadır.

İhtiyar ek-fiil bunları da birleştirmedikçe rahat edemeyeceğini anlar. Onların da arasına girip bir birlerine kavuşmalarını sağlar.

Böylece basit zaman ile  hikayesi (-di), rivayeti (-miş), şartı (-se) bir araya gelebilmiş.

Ama bunda da -dır’ı eksik bırakır.

Geliyor      idi

Geliyor     imiş

Geliyor    ise

Geliyordur (birleşik zaman değildir!!!!!!!!!!!!!!!)

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. :) ))

Ek fiil ile ilgili size son bir hile daha söyleyeyim:

Tüm isim cümleleri ek fiil almıştır…. Bu kadar basit!

Bu onun annesiymiş.  (anne yüklem olarak kullanılan bir isim değil mi? İş bitti. Bu cümlede  ek fiil kullanıldıııııııııııı.)

Bir de birleşik zamanlı fiillerde hiç düşünmeden ek fiil vardııııııııııııııır, denebilir.

Eve doğru gelmekteydi.    mekte(yor)+ di  =mekteydi  / mekte i-di

FİİLLERDE ÇATIYA ÇIKALIM MI?

HAYDİ ÇATIYA ÇIKIYORUZ:)

ÖZNE ÇATISI                                                                                                        NESNE ÇATISI

BU ÇATININ

ÖZNE KİREMİTLERİ                                                     NESNE KİREMİTLERİ
ETKEN                                                                              GEÇİŞLİ

EDİLGEN                                                                          GEÇİŞSİZ

DÖNÜŞLÜ                                                                         OLDURGAN

İŞTEŞ                                                                                  ETTİRGEN

MANTIK AYNI: Bir binanın çatısı ve kiremitleri varsa fiillerin de çatısı ve kiremidi vardır.

Özneye göre çatıda ÖZNE VAR MI, YOK MU, ÖZNENİN YAPTIĞI KENDİNE DÖNÜYOR MU? gibi sorular söz konusudur.

ETKEN FİİLLER ÖZNE ALIR: Ali camı kırdı. O camı kırdı.

EDİLGEN FİİLLER ÖZNE ALMAZ (BAŞKASI TARAFINDAN İŞ YAPILIR.) (-l  ve -n  ekine dikkat!)

Cam kırıldı. (kim kırdı? başkası tarafından.)

Gemi görüldü. (başkası tarafından.)     Kadın dövüldü. (başkası tarafından.)

DÖNÜŞLÜ FİİLLERDE ( YAPILAN İŞ YAPANA DÖNER. ) (-l  ve -n  ekine dikkat!) (KENDİ KENDİNE FORMÜLÜ İŞLER.)

Kadın dövünüyordu. (kendi kendine)

Gemi göründü. (kendi kendine)

İŞTEŞ FİİLLER YA BİRLİKTE YA DA KARŞILIKLI YAPILIR (-ş ekine dikkat!)

Kuşlar uçuştu. (birlikte)

Öğrencilerle selamlaştık. (karşılıklı) (Ben onları selamladım, onlar da beni selamladı. )

Nesneye göre çatıda FİİL NESNE ALIYOR MU ALMIYOR MU? sorusu önemlidir.

GEÇİŞLİ FİİLLERDE NEYİ SORUSUNA, ONU CEVABI ALINIR.

Yıkılan evi gördüm. (neyi gördüm? onu gördüm)

TÜRK DİLİ DERS NOTLARI

TÜRK DİLİ                                       METİN HAKVERDİOĞLU

Atatürk’ün Türkçenin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılmasını istemesinin en önemli nedeni Dilin, bir toplumda düşünce birliğini yarattığını ve o toplumun ulusal benliğini kazanmasında en etkili araç olduğunu bilmesidir.

Yazı dilinin Kalıcı olması özelliği toplumun kültürel birikimlerini kuşaktan kuşağa taşımasına yol açmıştır.

Lehçe ya da ağız denilen dil birliklerinin oluşması dilin şu temel özelliğiyle açıklanabilir: Dilin gelişen ve değişen canlı bir varlık olmasıyla

Genel dilin toplumsal çevreye, yaşa ve kültür düzeyine, mesleklere bağlı olarak kullanılması özel dillerin ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

Konuşma dili kişiden kişiye farklılıklar gösterir, sese dayanan bir eylemdir, El yüz hareketleri konuşmaya doğallık katar, dilin gelişimine temel oluşturur.

Yazılı iletişim araçlarında bulunması gereken biçimsel özellikler: Yalınlık, Dengelik, Akla uygunluk, Birörneklik

Araştırma raporlarındaki şekil çeşitleri: Çizgi grafiği, Harita, Örgüt şeması, Sütun grafiği

Araştırma raporlarının giriş bölümünde Problem, Sınırlılıklar, Amaç, Önem yer alır.

Bilim dili ile argo arasında, özel dil olmaları bakımından bir benzerlik vardır.
Bireylerin toplumla olan bağlarını güçlendiren öğelerden biri de anadilidir.
Konuşma organları, anadilin ses özelliklerini yansıtacak biçimde gelişir.
Lehçe ve ağız, bir dilin değişikliğe uğramış türleridir.

Yazılı anlatımın özellikleri: Yazım kurallarına uyma gerekliliği, Yazılı anlatımın kalıcı olması, Bilimin ve kültürün gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir rol oynaması, Her dilin genel yazma kurallarının olması

Yaratıcı yazmanın gerçekleştiği alanlar: Şiir, Roman, Öykü, Destan

Bir duygunun ya da düşüncenin, zihinde tasarlanan bir konunun sözle ya da yazıyla bildirilmesine Anlatım denir.

Anadilin özellikleri: Bireylerin toplumla en güçlü bağlarını oluşturur, Bilinçaltına inen “düşünme dili”dir, Her ulusun dili o ulusa ait kişilerin ana dilidir, Anadil ulusal niteliktedir.

Uzun çizgi, karşılıklı konuşmalarda kullanılır.

Bir çizelgede bulunan öğeler: Çizelge dipnotları, İçerik, Çerçeve, Numara ve başlık

  1. A.   Dilin Özellikleri   
    B. Dilin Millet Hayatındaki Yeri ve Önemi
    C. DİLİN ÖZELLİKLERİ

    Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.” (Muharrem Ergin)

    Dil, bir anda düşünemeyeceğimiz kadar çok yönlü, değişik açılardan bakınca başka başka nitelikleri beliren, kimi sırlarını bugün de çözemediğimiz büyülü bir varlıktır” (Doğan Aksan)

    “Bir toplumu oluşturan kişilerin düşünce ve duygularının o toplumda ses ve anlam bakımından ortak ögeler ve kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü ve gelişmiş bir sistem.” (Zeynep Korkmaz)

    “Dil, insanların aralarında haberleşmelerini, duygu ve düşüncelerini, arzularını, isteklerini bir takım mesajlarla birbirlerine nakletmelerini temin eden her çeşit işaretler topluluğuna verilen isimdir.”(Ayhan Songar)

    1. Anlaşma Aracıdır :

    Dilin birinci ve asıl işlevi anlaşma aracı olmasıdır. “Ancak onun vasıtalığını yanlış anlamamak lâzımdır. Zira dil, tabiî bir vasıtadır. Gelişigüzel bir vasıta, maddî bir vasıta, gelip geçici iğreti bir vasıta, bir alet değildir. Dil, canlı bir vasıta gibidir. İnsanlara, fertlere hizmet eder; fakat insanların, fertlerin keyfine tâbi değildir. İnsanlar, onu istedikleri biçime sokamazlar, ona değişik bir şekil veremezler. Onu olduğu gibi kabul etmeğe, onun hususiyetlerine dikkat etmeğe, onun tabiatına uymağa, onun kanunlarına boyun eğmeğe mecburdurlar.”[1]

    İnsanlar aynı mekânda saatlerce, günlerce, aylarca, hatta yıllarca birlikte kalsalar bile duygu ve düşüncelerini belirtmedikleri zaman aralarında iletişim sağlanamaz. Duygular, düşünceler, istekler ancak açığa vurmak suretiyle başkalarına taşınabilir. İşte insanlar arasındaki bu iletişimi en kolay ve doğal şekliyle sağlayan, dildir.

    2. Doğallık:

    Dilin önemli özelliklerinden biri de doğal olmasıdır. Çevremizde doğal olarak nitelendirdiğimiz (ağaç, su, toprak, güneş, deniz, at… gibi) varlıkların tabiatını değiştirmek mümkün olmadığı gibi öz itibariyle dilin tabiatı da değiştirilmez. Nitekim dil yapay olsaydı, insanlar farklı farklı dillerle konuşmak ve yazmak yerine ortak bir dil yaparlar, onu kullanırlardı.[2]

    3. Kuralları Vardır:

    Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar dilin tabiatından ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse biz önce kuralları koyup bu kurallara göre konuşmuyoruz. Mevcut kuralları, dilin doğal yapısından tespit ediyoruz. Meselâ; Türkiye Türkçesinde fiilin, gelecek zamanda yapılacağını belirtmek için –acak, -ecek ekini kullanıyoruz. Bu eki değiştirmek, yeni bir ek kural ortaya atmak gibi bir tasarrufumuz olamaz.

    4. Canlıdır :

    Dil, kendi kanunları içerisinde yaşayan canlı bir varlıktır. Canlıların ortak özelliklerinden olan doğma, büyüme, gelişme gibi özellikler dil için de geçerlidir. Ahmet Haşim, dilin kelimelerini yapraklara benzetiyor. Yapraklar ilkbaharda büyümeye başlıyor; yazın hâlâ dallardadır; sonbaharda sararmaya başlıyor ve kış gelirken dökülüyor; bir anlamda ölüyor. Bunun gibi dilde de bir kelime ihtiyaçtan ortaya çıkıyor bir süre kullanılıyor ve belli bir zaman sonra kullanımdan kalkıyor. Meselâ; kağnı’nın kullanımdan kalkmasıyla birlikte kağnı kelimesi ve kağnıyı oluşturan parçaların her birine verilen adlar da kullanımdan kalkmaktadır. Yalnız bu demek değildir ki şimdi kullandığımız kelimelerin hepsi de bir gün tamamen unutulacak. Dil, gelişmesini doğal olarak gösterecektir. Ölü bir kelimeyi zorla günlük dile sokmaya çalışmak bir ölüyü diriltmeye benzer ve bir netice vermez. Meselâ, aslı Arapça olan kitab kelimesini biz kitap şeklinde kullanıyoruz. “Eski Türkçede kitabı ifade eden betik kelimesi varsa, biz bu kelimeyi niçin kullanmıyoruz” demek, dilin canlılık özelliğine uymaz.

    5. Gizli Anlaşmalar Sistemidir:

    Dilin doğuşu konusunda çeşitli teoriler ortaya atılmış ve bu teorilerle ilgili tartışmalar bugün de devam etmektedir: Acaba ilk insanlar nasıl anlaşıyorlardı? Niçin milletlerin dilleri farklı farklıdır? gibi soruların sayısı artırılabilir. Bu sorulara verilecek cevaplar da birbirinden farklı olacaktır. Şurası bir gerçektir ki bir dildeki kelimeler ve kelime dizileri konusunda o milletin bütün fertleri tarihin bilinmeyen döneminde gizli bir anlaşma yapmış gibi; kavramların, nesnelerin, eylemlerin… anlatımında aynı kelimeleri kullanırlar. Aynı nesneler farklı milletlerin dilinde farklı kelimelerle ifade edilir: Türklerin taş; Arapların hacer; Farsların seng; Rusların kamen, İngilizlerin stone demesi gibi.

    6. Milletin Ortak Malıdır:

    Milleti millet yapan unsurların başında dil yer alır. Her milletin konuştuğu dil kendi milletinin adıyla anılır: Türk-Türkçe, Rus- Rusça gibi. “Dil bazı insanların veya zümrelerin değil, bütün bir milletin ortak malıdır…O yalnız, yaşayan neslin değil, ecdadın da torunların da üzerinde hakkı olan derinliğine ve genişliğine bütün bir millet malıdır, millet emanetidir, millet mirasıdır, millet istikbâlidir.”[1]

    7. Sosyal Bir Varlıktır :

    Dilin kuralları ve söz varlığı, onun sosyalliğini gösteren özelliklerdendir. Dil, bütün yönleriyle toplumdan topluma değişiklik gösterir. Dilin yapısı, kuralları ve kelime hazinesi; milletin anlayışı, dünya görüşü ve felsefesiyle yakından ilgilidir. Bir anlamda milletin karakteri, kültürü, yaşadığı coğrafya… diline yansımaktadır. “Söz gelişi Türkçede devenin rengini gösteren bir tek deve tüyü kelimesi bulunduğu hâlde, Arapçada bu rengin ton farklarını gösteren yüze yakın kelimenin varlığından söz edilmesi; Aymara Kızılderililerinin patates çeşitlerini anlatmak için 200 ayrı kelime kullanması; Eskimoların karın yağış şekillerinden her birini ayrı kelimelerle anlatması dilin; toplumların duygu ve düşünce tarzına, sosyal durumlarına, oturdukları yerlere ve iklim şartlarına, tarihteki geçmişlerine, zaman içinde uğradıkları değişime ve gelişmelere göre, şekil ve işleyiş bakımından birbirinden ayrı biçimlenmeye uğradığını göstermektedir.”[2]

    D. DİLİN MİLLET HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

    Bir millet ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan, millî şuuru besleyen, bir millet mensubu olma hazzını veren ve bireylerini birbirine yaklaştırarak, onlar arasında birlik yaratan millet olarak, dil çok önemlidir. Öyle ki milletin varlığı, dilin varlığıyla mümkündür.
    İnsanın geçmişini öğrenmesinde, gününü yaşamasında, geleceğine yön vermesinde, kişiliğini kazanmasında, aynı dili konuşan diğer insanlarla iletişim kurmasında ve kendisini ifade etmesinde dilin çok önemli bir araç olduğu muhakkaktır. Bu bakımdan dil bir anlamda bireye hizmet eder. Ancak, ore tabiatı gereği toplu hâlde yaşamaya ihtiyaç duyar. Çevresinde kendiyle aynı değerleri paylaşan insanların bulunmasını ister. Bu ortak değerlerin oluşturulmasında, paylaşılmasında, nesilden nesile aktarılmasında, milletin varlığını devam ettirmesinde dil, çok önemli bir görevi yerine getirir. Çünkü millet olmanın birinci şartı, aynı dili konuşmaktır.

    Dil, milletin ortak kültürüyle yol alarak varlığını devam ettirir. Milleti oluşturan bireyler arasında birleştirici bir rol üstlenen dil, aynı zamanda ortak şuurun, millî şuurun ortaya çıkmasına hizmet eder. Millî birliği ve beraberliği sağlar. Dilin bu özelliği Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran; Türk halkı, Türk milletidir. Türk ore demek, Türk dili demektir. Türk dili Türk ore için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ore , geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası, bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” Sözlerinde veciz ifadesini bulmuştur.

    Millî varlığın korunmasıyla dilin korunması arasında çok sıkı bir ilgi vardır. Dilini unutmayan fakat bağımsızlığını kaybeden bir toplum milliyetini koruyor demektir. Bu toplum, bağımsızlığını kazanıp bir devlet kurarak, bir millet olarak yeniden tarih sahnesine çıkabilir. Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla Türklerin ve diğer milletlerin bağımsız birer devlet olarak yeniden tarih sahnesine çıkmaları bunun en yeni örneğidir. Tarihte bunun başka pek çok örneği vardır. Ancak dilini kaybeden milletlerin tarih sahnesinden silindikleri de bilinmektedir.

    Bir milletin dili bozulursa kültüründe sıkıntılar ortaya çıkar. Düşünce, sanat ve edebiyat alanlarında çöküntü başlar. Dil asıl işlevini (insanlar arasında anlaşma aracı olma) yerine getiremez. Kitleler birbirlerini anlayamaz ore gelir ve yavaş yavaş kopmalar başlar. Bu gerçek, tecrübeyle sabit olduğu için bir ore içten yıkma yönteminde işe ore dilden başlanır.Yeni neslin kültürel değerleri öğrenmemesi ve bireylerin, kuşakların birbiriyle sağlıklı iletişim kurmalarını engellemek için ne gerekiyorsa yapılır. Bu yüzden dil üzerinde oynanan oyunlara karşı her zaman uyanık olmak gerekir. Adres bulmada kolaylık olsun gibi bir bahaneyle meselâ; Yunus Emre Caddesi’ni 4. Cadde şeklinde değiştirmek bile kültür bakımından son derece yanlıştır. Çünkü, cadde adını rakamla ifade ettiğiniz zaman bu tabelayı okuyan kimsenin buradan caddenin numarası dışında öğrenebileceği bir şey yoktur. Fakat Yunus Emre adının yaşatılması hâlinde en azından yetişen nesil Yunus Emre’nin kim olduğunu, bu caddeye neden bu ismin verildiğini merak edecektir, öğrenmek isteyecektir ve sonuçta kendi kültüründen birşeyler bulacaktır.

    Bir milletin ruhu, karakteri, anlayışı… çoğunlukla sanatkârların ortaya koydukları eserlere yansıdığından bu yönüyle de dil, sosyal yapının ve kültürün aynası durumundadır. Dolayısıyla bu eserlerin dikkatle incelenmesi o milletin karakteri hakkında sağlam ipuçları verecektir. Gelişmiş ülkelerin kendi kültürlerini ve başka kültürleri öğrenmek için araştırmalar yaptırmalarını, bunlar için bütçelerinden önemli paylar ayırmalarını yabana atmamak lâzımdır. Her milletin kendine ore birtakım kültür özellikleri olduğu gibi milletlerin zayıf ve güçlü olduğu yönler de vardır. Kültür araştırmalarıyla bunların tespiti mümkündür. İzlenecek politikaların belirlenmesine bu araştırmalardan elde edilen veriler ışık tutmaktadır. Sömürgeci ülkeler günümüzde stratejik araştırma enstitüleri adı altında dünyanın dört bir tarafında yaptıkları araştırmalarda o ülkenin veya bölgenin etnik yapısını, özellikle de yerel dilleri gündeme getirmektedirler. Tarihte ve günümüzde bunun pek çok örneğini görmek mümkündür.Özetlemek gerekirse dil, milletin manevî gücünün aynasıdır. Bir milletin kültürel değerlerini oluşturan ve o ore ayakta tutan; edebiyatı, sanatı, bilim ve tekniği, dünya görüşü, ahlâk anlayışı, müziği… geçmişten günümüze ancak dil sayesinde aktarılmaktadır. Dolayısıyla dilin korunmasıyla millî varlığın korunmasını aynı seviyede algılamak gerekir.

    EĞİTİM VE DİL

    Bireyler dünyaya geldiği anda sosyal olmayan varlıklardır. Fakat toplum öyle bir çevredir ki, bu sosyal olmayan varlıkları, içine girdiği andan itibaren kendisine benzetmeye çalışır. Bireylerin toplumu benimsemesi yani sosyalleşmesi toplumun bekası için gereklidir. Bir toplum, bireylerine lisanını, ahlakını, estetik zevkini, ilmi mantığını, teknik vetirelerini aşılamazsa yaşayamaz.(19) Bunların bireylere aktarımında ise en etkin kurumların başında eğitim gelmektedir.

    Dil, çevremizdeki her türlü iletişim aracı ve kültür taşıyıcılarından çok daha belirgin olarak zihniyetimizin sözcüsüdür ve bu nedenle de onun belirleyici bir konumu vardır. Bilim, felsefe ve sanat eserlerinde de yapı taşı olarak ortaya çıkan ve bir çok işlevi birden gören dilin önemli özelliği, kültür taşıyıcılığıdır.(20) En sıradan bir haberi dinlerken, en sıradan bir yazıyı, gazeteyi vb. okurken insanların elinde sözlük bulundurma zorunluluğunu hisseder hale gelmesi önemli çağrışımları da beraberinde getirmektedir. Öyle ki, insanlar kimi zaman kendilerinin çok bildiğini kanıtlamak, komplekslerini tatmin etmek, kimi zaman kasıtlı olarak dilde tahribata yol açmak, kimi zaman da farkında olmadan insanların anlayamayacağı, ne olduğu belli olmayan çok değişik cümleler ya da kelimeler kullanabilmektedir. Özellikle bu tür tavırların eğitim ve öğretim faaliyetlerinde yapılması çok olumsuz etki yapmaktadır. Zaten bilmediği bir şeyleri öğrenmeye çalışan birey, üstüne birde bilmediği kelimelerle ya da anlaşılmayan cümlelerle karşılaşınca öğretilenlere tamamen yabancı kalmaktadır.

    Doktorun hastasına hastalığını anlatırken kullandığı dil, siyasetçinin seçmenini bilinçlendirirken kullandığı dil, bilim adamının-aydının insanları aydınlatırken kullandığı dil ve de eğitimcinin kitlesini eğitirken kullandığı dil kitlelere yabancı olursa yapılan gayretler boşa gitmekte, konuşanla dinleyenin birbirine yabancılaşması ortaya çıkmaktadır. Böyle olunca da haklın kendini yetiştirmesi ve geliştirmesi gerçekleşememektedir. İşte bütün bu nedenler, toplumun çağı yakalamasında olumsuz etkenler olabilmektedir. Gerçek anlamından sapmış kelimeler, yanlış kullanılan, anlamında farklılıklar ortaya çıkarılarak ifade edilen sözcükler anlatılmak istenilenin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

    Hem sağlıklı bir iletişim için, hem de Atatürk’ün üzerine titrediği ve kültürel bağımsızlığı da içine alan tam bağımsızlık için dil en temel öge olma özelliğine sahiptir. Hiç kuşkusuz millî bir eğitim için millî bir dil gereklidir. Bu nedenle de dilin millîleşmesi, halka yaklaşması amacı önde gelmelidir. Millî bir his ile dil arasında önemli bir bağ vardır. Dilin millîliği, millî hissin ortaya çıkmasını etkiler.

    Ülkemizde ilkokuldan üniversiteye kadar eğitimin her kademesinde Türkçe eğitim ve öğretimi verilmektedir. Buna rağmen, Türkçe’yi doğru ve güzel kullananların oranının gittikçe düştüğü görülmektedir. Bu ters durum, Türkçe eğitim ve öğretimindeki eksikliğin, yetersizliğin, metotsuzluğun bir sonucu olduğu kadar; kültür politikalarının, insanlarımızdaki millî şuur ve dil kültürü eksikliğinin, yabancı dil hayranlığının da bir sonucudur. Bu sonuçta, Türkçe eğitim ve öğretimi ile görevli olanların, dil ve Türkçe konusunda yeterli eğitimi alamamış televizyon programcı ve sunucularının, basının sorumluluğu herkesten fazladır.

    Atatürk “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.” Diyor. Gerçekten dil, millî varlık, millî birlik, millî duygu, bakımından son derece önemlidir. Dil meselesi, millî şuur meselesidir. Atatürk’ün Cumhuriyet rejimini yerleştirdikten sonra ilk iş olarak Türk tarihi ile birlikte Türkçe meselesine eğilmesi kültür ve dilin millet varlığı açısından önemini iyi anlayan bir devlet adamı olmasındandır. Dil, millî varlık açısından, göründüğünden daha önemlidir. Onun için millî vicdan ve sorumluluk sahibi her Türk vatandaşının Türkçe üzerine titremesi gerekir.

    “Vatanın bölünmez bütünlüğü” fikir ve inancı gibi, “dilin bozulmazlığı” üzerinde de ittifak etmeliyiz. Çünkü Yahya Kemal’in dediği gibi “Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar.(…) Vatanın gövde ve ruhu Türkçe’dir.”
    İsmail ACAR
    Balıkesir Üniversitesi

    TARIK BUĞRA’NIN TÜRKÇE SEVDASI
    Osman DÖNMEZ

    Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra, hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu alanların temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli fikirler ileri sürmüştür. Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda, belirli aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde oynanmak istenen oyunlara ve bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim adamlarına, eğitimcilerine, siyasetçilerine önemli ikazlarda bulunmuştur. Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta soylu bir duruş sahibi olabilmenin ilk ve bırakılamaz şartının bağımsız bir kafaya sahip olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini görmüştür. Bu tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de sergilediğinden, ‘öztürkçeciler’ ve dilde ‘arılaşma’yı savunanlar tarafından dışlanmıştır.

    “Türkçenin Genç Kalemler dergisiyle birlikte doğru yola girdiğini, bu yolda halkın edebiyat ve düşünce hayatıyla bütünleşmeye başladığını düşünen Tarık Buğra, Tek Parti döneminde başlayan dil ırkçılığının son derece tahrip edici neticeler doğurduğu kanaatindedir. Bunun için kendi neslinden birçok yazarı da peşinden sürükleyen ve kısırlaştıran ‘öztürkçe’ macerasından uzak durmuş, özellikle ‘kültür kelimeleri’ dediği, bugünü geçmişe bağlayan kelimelerden yazarlık hayatı boyunca vazgeçmemiştir.”1 Tarık Buğra’ya göre yalnız edebiyatta değil, diğer sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca ‘kafa’ ile ilgili faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır. Çünkü ilk çağlardan beri ‘insanın kelimelerle düşündüğü’ anlayışı, ortak bir hakikat olarak kabul görmektedir. Yakasını ‘kelime anarşisine’ kaptırmış bir eğitimle, matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de bir değişen kavramlarla ilim, felsefe ve tefekkür yapılamaz. Tarık Buğra’ya göre Türkçenin bugünkü görünüşü, dil şuurunun kaybolduğunu haber vermektedir.

    Tarık Buğra’nın Türkçeyle ilgili yazılarında söz dönüp dolaşır bir şekilde dönemin dil kurumuna gelir. Bu kurumu bir çiftliğe, kurumda görev yapanları da çiftlik ağalarına benzeten Buğra, bu kişilerin birbirlerini çok tuttuklarını, kendi anlayışlarına göre müesseseleştiklerini, dergilerinde kendi anlayışlarına göre, bilgin, sanatkâr ve münekkit yetiştirdiklerini belirtir. Bu kurumun yetiştirdiği hikâyeci, romancı ve şairlerin başarısının da dilimizi bozdukları, fakirleştirdikleri ölçüde arttığını söyler. Bir ülkenin anadili üzerinde oynanan kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine harp açması olarak değerlendiren Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik faaliyetlere acilen başlanmadığı takdirde, Türkçenin nerede ise jest, mimik ve tek heceli nidalardan, birtakım işaretlerden müteşekkil kaba bir anlaşma vasıtası hâline geleceğini söyler. Tarık Buğra arı bir dil meydana getirmek iddiasını ‘dil ırkçılığı’ ve tasfiyecilik olarak görür. Birkaç yüz kelimelik Orta Afrika ve Avustralya’daki kabile dilleri hariç, ‘arı dil’ olmadığını söyleyen Buğra, Mustafa Kemal’in son dönemlerindeki dil anlayışıyla, ‘öztürkçecilerin’ yaptıkları arasında en küçük bir ilgi bulunmadığını belirtir. Buğra, Mustafa Kemal’in dilde girilen çıkmazın farkına vardığını Falih Rıfkı’ya söylediği şu sözle hatırlatır: “Çocuk, çıkmaza girilmiştir. Türkçeyi bu çıkmazda bırakamayız, tabiî yola gireceğiz.” Tarık Buğra, ‘Atatürk ve Türkçe’ başlıklı 10 Kasım 1974 tarihli Tercüman gazetesinde yayımlanan yazısında, kuruluş yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün 1934 ve 1937 yıllarında ‘Türk Dili Araştırma Kurumu’na gönderdiği iki mesajına yer verir. Aynı kuruma, üç yıl arayla, aynı gâye için gönderilen bu iki farklı mesajda, Atatürk’ün dil konusuna bakışını net bir şekilde okumak mümkündür.

    Atatürk’ün 26 Eylül 1934 tarihli mesajı şöyledir: “Dil bayramından ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeliğinden, ulusal kurumlardan kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım.”

    Atatürk’ün 26 Eylül 1937 tarihli mesajı ise şöyledir: “Dil bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumu’nun hakkımdaki duygularını bildiren telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.”

    Tarık Buğra, Servet-i Fünûn edebiyatının dilde yaptıklarıyla ‘öztürkçecilerin’ dilde yaptıklarını birbirine benzetir. Buğra’ya göre her iki grup da iktidara karşı mücadelesini devleti ve devletin temellerini yıkacak şekilde yürütmüştür. Tarık Buğra, ‘öztürkçecilerin’ dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla dili bir kelimeler ambarı sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu cümlelerle ortaya koyar Tarık Buğra: “Öyle bir cümle yazarsınız ki, içinde bir tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız ki, bütün kelimeleri aba en ced Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de var. Bu yüzden de yapmak istedikleri veya yapacakları şey -düpedüz- Türk düşünce ve sanat hayatını, kitaplarını ateşe vermekten, yani Timur veya Hülâgû barbarlığından, Vandallığından (eski kültür ve sanat eserlerini yakıp yıkma düşünce ve davranışı) başka bir şey olmuyor.” Bu düşüncesini şöyle bir örnekle anlatmak ister Buğra: “Değiştirin ‘aşk’ kelimesini -veya unutturun- Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan bugüne kadar yazılmış birçok büyük mısraı, yazarlarıyla birlikte öldürdünüz demektir. Romanlar, hikâyeler, ilim eserleri ve piyesler de caba.” Tarık Buğra Servet-i Fünûncuları mücadelelerinde ‘öztürkçecilerden’ daha samimi bulur. Çünkü Servet-i Fünuncular bu mücadeleyi kaybettiklerinde, kaybedecekleri bir ‘Sis’ bir ‘Aşk-ı Memnû’ları vardır. Arıcıların ise kaybedeceği bir şey yoktur. Bazıları zaten mirasyedidir, bazıları da sırf kitapları baltalamak için kitap çıkarmıştır. Tarık Buğra, 4 Nisan 1969 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısına ‘öztürkçecileri’ kastederek “Kiralık Kâtiller” başlığını koyar ve yazısını şöyle bitirir: “Sözün kısası bu arıcılar, bu öztürkçeciler başka hiçbir şey değil, kiralık kâtillerdir: kitaplarımızı kundaklamak için tutulmuş – veya kandırılmış- kiralık kâtiller. Ne kadar usta ve üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için tutulmuş – veya kandırılmış- kâtiller. (…) Yuf olsun bu oyunu -oynayanlara ve oynatanlara değil- uykulu gözlerle seyreden sanatçılara ve devlet sorumlularına. Onlar bu ‘yuf’tan yakalarını kurturamayacaklardır. Şimdi ve yarın. Tarih de yapışacaktır yakalarına onların.”

    Tarık Buğra kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de dikkatleri çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl bölücülük yaptıklarını Buğra şöyle anlatır: “Şehir mi diyeceksiniz, kent mi? Şehir dediniz mi, gericisiniz, Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız. Kent deyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana olursunuz.” Bu sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler Buğra; çünkü ortada kötü ve sarsak bir eğitimin av hâline getirdiği milyonlarca genç ve Türkiye’nin yarınları vardır. ‘Şehir’ kelimesini atıp onun yerine ‘kent’i koyarak Türkçeyi yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil yapacaklarının söyleyenleri ‘zibidi’ olarak niteleyen Buğra, ‘kent’ kelimesinin arıcıların iddia ettiği gibi, Türkçe olmadığını belirterek asıl ‘şehir’in Türkçe olduğunu söyler. Şehir kelimesini unutmakla ne kaybedeceğimize dâir küçük bir zihin yolculuğu yaptırır: “Biz de biliyoruz ‘şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hatta köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama ‘şehir’ kelimesini bir kere gömdük mü Tanpınar’ın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz ‘Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında (1966 yılında Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen depremi kastediyor) kaybolup gitmişe döner. Siz şimdi ‘Hayal Şehir’den tutun da ‘Şehir Kâhya’sından Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir bile kalmaz elimizde.” Tarık Buğra’ya göre “bir kelimenin ölümünü beklemeden fırına atmak, o kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak” demektir. Tarık Buğra, kelimelerin temsilciliklerini yaptıkları hakikatlere de dikkatleri çeker ve tarihine, kültürüne, medeniyet ve sanatına yabancı olanların bu hakikatleri yıkmaya kalkışacağını söyler: “Böyleleri için Malazgirt herhangi bir ova, Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden bir şehir, Sakarya da rastgele bir ırmaktır. İşte bu kültürsüzlük, bu soysuzluktur ki, kelimeleri kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar, böylece de ‘kent’i şehir, ‘koşul’u şart, Farsça ‘zor’dan zorlama ‘zorunluk’ ucûbesini mecburiyet yerine koymaktan çekinmiyor.”

    Tarık Buğra, “Anadil bile kavga sebebi, bölünme sebebi yapıldıktan sonra millî birlik dediğimiz yaşama ve gelişme şansına ürpermeden bakmak elden gelir mi?” diye sorar. Dildeki parçalanmışlığın millî birlikteki parçalanmışlığa sebep olabileceğine işaret eder. Ona göre Türkçenin bugün aldığı darbeler, yarının yaralarıdır. Tarık Buğra dilde oynanan oyunların belirli bir gâyeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü bu işi yapanlar; ‘sebep, bütün, şiir, hikâye, millet, şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat…’ gibi aralarında özbeöz Türkçeleri de bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir. Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz bırakmaktır. Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin öldürülüşü demektir. Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır: “Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: birbirinin seviyelerini, zenginliklerini, soyluluklarını sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millîleştirir.”

    Dilde arıcılık düşüncesindekilerin kültür kelimelerine saldırmasına rağmen, gelişen teknolojinin bir neticesi olarak dile giren yabancı kelimelere gecikmiş olarak karşılık bulmaya kalkışmasını bir samimiyetsizlik olarak görür. Karşılık bulmaya çalıştıkları kelimeler ‘otobüs’ kelimesinde olduğu gibi köylere kadar ulaşmıştır, öyle veya böyle binlerce yazıya girmiştir. Bu tür teknolojinin getirdiği kelimelere hemen karşılık bulunması gerektiğini belirten Tarık Buğra, bu hususta Fransa Dil Akademisi’nin bir faaliyetine dikkatleri çeker: “Amerika ilk atom denemesini yaptığı zaman, haberi alan Fransız Dil Akademisi, vaktin gece olmasına rağmen toplandı ve bu hâdisenin getireceği ve getirdiği terimlerin Fransızca karşılıklarını bulmak, bu işi de onlar halka intikal etmeden yapmak kararı aldı.” Tarık Buğra yabancı kelimelerin alışkanlık hâline gelmeden Türkçe karşılıklarının bulunmasını ister. Dilin korunması ve kendi gücüyle gelişmesi için bu önemlidir. Tarık Buğra, ‘bütün, hep, hepsi, her’ kelimelerinin hepsinin ‘tüm’le karşılanmaya çalışıldığının altını çizerek dildeki nüansların yok edilmeye çalışıldığını belirtir. Nüansların ve deyim ayrıntılarının kaybolmasıyla kafanın yozlaşacağını, çölleşeceğini söyler. Dille ilgili yazılarında, bir televizyon programında kendisine yöneltilen, ‘Hakikatin yerine gerçeği koysak ne kaybederiz?’ sorusunu sık sık hatırlatan Buğra, bu soruya verdiği ‘Hakikati kaybederiz!’ cevabını tekrarlamaktan zevk duyar gibidir. Başka bir yazısında, ‘hakikat’ ile ‘gerçek’ kelimeleri arasındaki nüansın altını şöyle çizer: “Bir dil ırkçılığı psikozu içinde, gerçeğe sırt çeviren bir eğitim, büyük bir ihtimalle, hakikat ile bağlantı kurması çok zor insanlar yetiştirmeye mahkûm düşecektir; yani insan öğütecektir.’

    “Türkçe, Türkçe, elbette her şeyden önce ve doğru yol tutulana kadar Türkçe. İnsanlarımızdan bilgi, düşünce ve seviye beklemeye ancak ondan sonra hakkımız olabilir.” diyen Tarık Buğra, dilin dokunulmazlığını kurtarmak mecburiyetinde olduğumuzu belirtir. Bu olmadıkça akademi ve üniversitelerin unvan dağıtmaktan başka bir fonksiyonlarının kalmayacağını söyler. Çünkü bozuk dil, bozuk düşünce üretilmesi demektir. Tarık Buğra, Türkçenin kullanımı hususunda dönemin TRT’sini de tenkit eder. Ona göre bu kurum, dili bozmaya uğraşanlarla ortak hareket etmektedir. TRT’nin ‘Anayasa’ dilini kullandığı iddia edilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenlere göre, anayasa diline uymak sadece TRT’nin değil, bütün herkesin boyun borcudur. Hâlbuki Buğra bunun bir samimiyetsizlik olduğunu belirtir. Bu iddiasına bazı misaller getirir: “Başta ‘neşir ve ilân’ tarihi yazılıdır. Sonra ‘neşir’ birden bakarsınız ‘yayın’ olmuş. Demek ki, TRT neşir dese de, ilân veya kanun dese de Anayasa diline aykırı konuşmuş olmayacak.”

    Tarık Buğra, dilde oynanan oyunlar yüzünden, dünün hikâyecilerinin, şâirlerinin ve ilim adamlarının bize çivi yazısının yazarları gibi yabancılaştığını, onları anlamak için sadeleştirme faaliyetlerinin başladığını, hâlbuki Fransızların dünün büyük yazarlarının eserlerini bugün hiç sadeleştirmeye gitmeden anladıklarını belirtir. Bu tür oyunlarla nesillerin birbirine yabancılaştıklarına ve bunun neticesinde kültür kopukluğu meydana geldiğine işaret eder. Ayrıca Buğra, üç-beş yılda bir sözlük değiştirmeyi, lisan sahibi olmamakla eşdeğer bulur ve bu şekildeki bir hareketi, ihanet olarak görür. Türkçenin alınyazısının soylu edebiyatçılarla, sözde edebiyatçıların, yani üçkâğıtçıların arasındaki gizli savaşın neticesine göre çizileceğini söyleyen Buğra, dilin korunması yönünde bazı tekliflerde bulunur. Meselâ dil şuurunun oluşturulması için önemli eserler, okullarda okutulmalıdır. Alfabeden kaynaklanan telâffuz hatalarını düzeltmek için, Türkçeyi güzel kullananların konuşmaları kaydedilerek okullara dağıtılmalıdır. Türkçeyi koruma kanunu acilen çıkarılmalıdır. Böylece yabancı isimlerle açılmış işyerlerinin önüne geçilmiş olur. Dil ile ilgileri bulunmayanların, özellikle siyasetçilerin, dile el atmalarını karşı çıkılmalıdır. Tarık Buğra, üniversitelerin dilin bozulmaya çalışılması karşısında tepkisiz kalmasını, dil idraksizliği olarak yorumlar ve bu idraksizliğin içinde seviyesizliğin, iptidâîliğin, barbarlığın ve bütün unsurlarıyla medeniyet idraksizliğinin olduğunu söyler. Tarık Buğra kendisinin de ‘hâkim’ yerine ‘yargıç’ gibi uydurukça kelimeler kullandığı yönünde gelen tepkilere ise, ‘Sıkışık zamanlarda o veya bu şekilde kontrol gücümüzü kaybedebiliyoruz.’ diye cevap verir. Bunun aslında vahim bir durum olduğunu, çünkü bu işin açık kapı bırakmaya gelmeyeceğini belirtir. Dilin asıl değerinin ve medeniyet birimi sayılışının ‘yazı’ sayesinde olduğunu söyleyen Buğra, büyük sanat adamlarının dili nasıl zenginleştirdiğini Montaigne’den yaptığı iktibasla anlatır: “Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilik getirmekten çok, onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni ‘sözcükler’ getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirir; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.” Buğra, Montaigne’in yeni yazarların yaptığına ışık tutan cümlelerine de yer verir yazısının ilerleyen bölümlerinde: “Zamanımızın yazarlarına bakınca, bu işin herkesin harcı olamadığı anlaşılıyor (…) Yenilik oldu mu bayılıyorlar; işe yarayıp yaramadığı umurlarında değil: yeni bir kelime kullanabilmek hevesiyle eskisini atıyorlar. Çoğunda da attıkları kelime yenisinden daha kuvvetli, daha diri oluyor.” Dilini kaybeden bir milletin ayakta duramayacağını, devletlerin sağlamlık derecesinin millî dilin sağlamlık derecesine göre anlaşılabileceğini söyleyen Tarık Buğra, kendinden asırlar önce yaşamış olan Konfüçyüs’le aynı noktada birleşir. Konfüçyüs dil ile bir milletin geleceği arasında ne güzel münasebet kurar: “Bir memleketin idaresini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç şüphesiz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, kelimeler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilmezse, vazife ve hizmetler gerektiği gibi yapılamaz. Vazife ve hizmetin gerektiği şekilde yapılmadığı yerlerde âdet, kaide ve kültür bozulur. Âdet, kaide ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar mühim değildir.”

    Tarık Buğra’nın bir zamanlar korunması ve sahip çıkılması için çırpındığı Türkçenin bugünkü durumu nedir? Bu mesele çok ciddi araştırmalar isteyen bir husustur. Ancak görünen odur ki, durum pek de iç açıcı değildir. Çünkü bugün, 40-50 yıl önce yazılmış eserleri anlamakta oldukça zorlanan bir lise ve üniversite gençliği var. Türkçenin dünya üzerinde tekrar söz sahibi olması, milletimizin bilimde ve teknikte aldığı yolla eşdeğer olacaktır. Bir milletin yeryüzünde var olmasıyla dili arasındaki münasebeti düşünecek olursak, dilimizin dünyada hak ettiği yere gelebilmesi ve geniş bir alanda konuşulabilmesi için, önce sağlam bir dil şuuruna sahip olmamız, ardından da dilimizi her türlü ilmî araştırmayı ifade edebilecek şekilde zenginleştirmemiz ve işlememiz gerekiyor. Bunun için de hakiki şâirlere, hikâyecilere, romancılara ve ilim adamlarına ihtiyacımız var.
    _______________

    Dipnot
    1- Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.88, Ötüken yay., İstanbul. 1995.

    Kaynaklar
    1- Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken yay., İstanbul, 2002.
    2- Tarık Buğra, Politika Dışı, Ötüken yay., İstanbul, 1992.
    3- Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, Ötüken yay., İstanbul, 1990

    Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi
    1) Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi
    2) Türk Dilinin Gelişmesi ve Tarihi Devirleri.
    3) Türk Dilinin Tarihi Dönemleri
    - Eski Türkçe Dönemi
    - Orta Türkçe Dönemi
    - Yeni Türkçe Dönemi
    - Modern Türkçe Dönemi
    4) Türk Yazı Dilinin Tarihi GelişimiTÜRK DİLİNİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
    1. Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi
    2. Türk Dilinin Gelişmesi ve Tarihi Devirleri.
    a. Eski Türkçe Dönemi
    b. Orta Türkçe Dönemi
    c. Yeni Türkçe Dönemi
    d. Modern Türkçe Dönemi

    3. Türk Yazı Dilinin Tarihi Gelişimi

    A. YAPILARINA GÖRE DİLLER
    B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER

    A. YAPILARINA GÖRE DİLLER

    a. Tek Heceli Diller

    Bu gruptaki dillerde, kelimeler, bir heceden oluşmaktadır. Cümleyi meydana getiren kelimeler, ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Bu dillerde kelimenin görevi cümle içindeki sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için çok zengin bir vurgu ve tonlama sistemi vardır. Kelime çeşitleri özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine göre hem isim , hem sıfat, hem fiil, hem edat,… olabilmektedir. Çince, Tibetçe, Bazı Himalaya, Afrika dilleriyle Endenozya dilleri ve Vietnam dili gibi.

    b. Eklemeli Diller

    Bu gruptaki dillerde tek veya çok heceli kelime kökleriyle ekler vardır. Bu dillerde, kelime köklerinden yeni kelimeler türetilirken veya kelimelerin geçici durumları yapılırken kelime köklerine ekler getirilir. Türetme veya çekim sırasında kökte bir değişme olmaz. Köklerle ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir. Anlam ve görev değişikliği yapan ekler kelime sonuna getirildiği gibi kelime başına getirilen ekler de vardır. Türkçemiz bu grubun en belirgin örneğidir. Dilimizde ön ekler olmadığı hâlde kelime sonuna getirilen eklerde bir zenginlik ve çeşitlilik vardır. Bu özelliğiyle dilimiz, sondan eklemeli bir dildir. Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca, Fince ve Samoyetçe gibi.

    c. Çekimli Diller

    Çekimli dillerde de kelime kökleriyle ekler vardır. Fakat yeni kelimeler türetilirken veya çekim yapılırken kelime kökünde değişiklikler olur. Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir ses, bir işaret bulunmaz.

    İngilizce’deki Almanca’daki
    Uzanmak : lie / lay / lain,
    Yapmak : fiilinin do / did / done,
    Gitmek : go / went / gone; atmak, fırlatmak : werfen / warf / geworfen;

    Yardımcı fiil (sein) : bin, ist, sind, war, waren

    Arapça gibi çekimli dillerin bazılarında ise kökteki ünlüler değişirken türetilen yeni kelimeyle kök arasındaki ilgiyi koruyan bir bağ, kendisini hissettirir. Çekimli dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni kelimeler türetilir. Aynı kökten olan ders, medrese, müderris, tedrisat kelimelerinde d, r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı gramer unsurları değişmektedir.

    B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER

    Köken bakımından birbirine yakın, aynı kaynaktan çıkan akraba diller dil ailelerini oluştururlar. Dillerin birbirleriyle bir dil ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri araştırılır. Bir dil ailesindeki dillerin kökenini oluşturan ana dile ait metinler pek bulunmasa da gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan ana dilden ortaya çıktığını göstermektedir. Bir ana dile ait metinler olmasa bile, bu ana dilin bir çok özelliğini, kendisinden türeyen, ailedeki dilleri birbirleriyle karşılaştırarak tespit etmek mümkündür.

    Dil ailesi ifadesi, dillerin köken akrabalığını belirtmeye yarar. Bu terim, akraba dilleri konuşan milletlerin aynı soydan geldikleri anlamını taşımaz. “Aynı soydan gelen ve dilleri akraba olan milletler bulunduğu gibi, ırk bakımından birbirleri ile hiçbir ilişkisi bulunmayan fakat aralarında kültür ilişkisi ve kültür bağı görülen milletler de vardır. Nitekim, Hint – Avrupa dil ailesi içinde yer alan diller, birbirleri ile soy bağı bulunmayan birçok millet tarafından konuşulmaktadır. Bu diller herhangi bir soy ve ırk birliğine bağlı olmaksızın, temelde ortak bir ana dile dayanan, birbirinden türemiş; fakat zaman içinde değişip başkalaşmış olan dillerdir. Fransız ve Rumen dillerinin Lâtinceden türemiş olmaları gibi.

    Aynı dil ailesinden gelen diller arasındaki akrabalık da derece derecedir. Bir ana dilin ayrı ayrı kollarından gelen diller, İngilizce ile Farsçada olduğu gibi uzak akrabalardır. Aynı ana dilin aynı dalından gelen kollar ise Almanca ve İngilizcede olduğu gibi yakın akrabalardır.”7[2]

    Köken Akrabalığına Dayanan Belli Başlı Dil Aileleri Şunlardır:

    A. HİNT – AVRUPA DİLLERI AİLESİ:

    1. Avrupa Kolu:

    a. Germen Dilleri: İngilizce, Almanca, Felemenkçe, İskandinav dilleri.
    b. Roman Dilleri: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence. Bu kolun ana dili, Lâtincedir.
    c. İslâv Dilleri: Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca.
    d. Yunanca, Litvanca, Arnavutça ve Keltçe, Hint- Avrupa dil ailesinin Avrupa kolundaki diğer dillerdendir.

    2. Asya Kolu:

    Bu kolda Hint – İran dilleri yer almaktadır: Tarihî Sanskritçe ile başlıca Hint dilleri; eski, orta ve yeni Farsça, Ermenicedir.
    B. HAMİ – SAMİ DİLLERİ AİLESİ:

    a. Sami dilleri: Arapça, İbranice, Aramca, eski Suriye, eski Tunus dilleri, Habeş – Zenci dilleri ve ölü bir dil olan Akadca.
    b. Mısır dilleri: Eski Mısır dili, Kıptî dili
    c. Libya ve Berber dilleri: Libya’da konuşulan dil, çağdaş Berber lehçesi.

    C. Çin – Tibet Dilleri Ailesi: Çin ve Tibet dilleri bu dil ailesini oluşturur.

    D. Bantu Dil Ailesi : Orta ve Güney Afrika’da konuşulan Bantu dilleri.

    E. Kafkas Dilleri : Abaza, Çerkez, Çeçen, Lezgi, Gürcü, Lâz dilleri. Bu dillerde ses sistemleri ve iç yapıları bakımından öteki dil ailelerine göre büyük farklılıklar vardır.

    F. URAL – ALTAY DİL AİLESİ:

    Ural kolunu oluşturan bu dil ailesi kendi içinde iki kola ayrılır:
    a. Fin – Ugur kolu: Fince, Lapça, Macarca, Ugurca.
    b. Samoyet kolu: Samoyet dilleri.

    Altay Dil Ailesi: Bu dil ailesinde Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca, vardır. Altayistik çerçevesindeki çalışmalarda Korece ve Japoncanın da bu dil ailesinden olduğu düşünülmektedir. Korecenin Altay dilleriyle akrabalığına kesinleşmiş gözüyle bakılmakla birlikte Japoncanın akrabalığı henüz kesinleşmemiştir.

    Altay dil ailesinin ortak özellikleri şöyle özetlenebilir:

    1. Bu gruptaki dillerin hepsi yapı yönüyle eklemeli dildir.
    2. Ön ekler (artikeller) yoktur.
    3. Kelime türetme ve çekim son eklerle yapılırken köklerde değişme olmaz. Eklerdeki zenginlik ve çeşitlilik dikkat çekicidir.
    4. Söz diziminde yardımcı unsurlar (tamlayanlar, belirtenler) önce, asıl unsurlar (tamlananlar, belirtilenler) sonra gelir: insanlık hâli, sözün doğrusu. Mustafa, türkü söylerken kendinden geçiyordu.

    Sıfatlar isimlerden önce kullanılır. yeşil ördek, anlayışlı öğrenci, kahraman ordu. Sayı bildiren kelimelerden sonra çokluk eki kullanılmaz:, beş kardeş, üç kafadar, bin konut.

    Cümleler, cümleyi oluşturan unsurların ilgisi bakımından, gelişmekte olan düşüncelerin akla geliş sırasına göre değil, tamamlanmış bir düşüncenin düzenli bir hiyerarşisi şeklinde kurulur.

    5. Bu dillerde gramatik cinsiyet yoktur. Bu sebeple cümlelerde cinsiyet farkından kaynaklanan değişiklik yapılmaz: Müdür – müdire, memur – memure, Halit – Halide; he – she gibi.
    6. Soru eki vardır.
    7. Aynı şekilden kaynaklandığı saptanan ortak ekler vardır. Türkçe ile Moğolca arasında bu ortaklık daha belirgindir.
    8. Altay dilleri ses özeliklerine göre karşılaştırıldığı zaman birtakım ortaklıklar görülmektedir. Bunlardan en belirgin olanı, ünlü uyumudur. Kelime başında l, r ve ñ ünsüzlerinin bulunmaması diğer bir ortaklıktır.

    Türkçe, dünya dilleri arasında yapı yönüyle sondan eklemeli diller grubunda; köken bakımından da Ural – Altay dil grubunun Altay dilleri ailesinde yer almaktadır.

    Ural – Altay dilleri, diğer dil aileleri gibi sağlam bir aile oluşturmazlar. Bu gruptaki diller arasındaki yakınlık, köken akrabalığından ziyade yapı yönüyle benzerlik şeklinde ortaya çıktığı için sınıflandırmanın dil ailesi yerine dil grubu olarak yapılması görüşü benimsenmektedir.
    Ural grubu dilleri konusunda derinlemesine yapılan araştırmalar, bu gruptaki dillerin akrabalığını kesinleştirmektedir. Doerfer, Nemeth, Bang, Clauson gibi bilginler, Altay dil ailesine giren dillerin köken akrabalığından ziyade kültür akrabalığı üzerinde dururken Menges, Poppe, Räsänen ve Ramstedt gibi bilginler araştırmalarına dayanarak bu diller arasındaki köken akrabalığını ispatlanmış sayarlar.

    Bir dilin konuşma dili ve yazı dili olmak üzere iki yönü vardır. Özel bir çalışmayla günlük dile ait konuşma metinleri tespit edilmediği sürece konuşma dilinin tarihî gelişimi, inceleme alanı dışında kalır. Ancak günümüzün teknik imkânlarıyla video kasetlerine, ses bantlarına, CD, VCD ve DVD’lere kaydedilen konuşmalar, ileri bir tarihte konuşma diliyle ilgili çalışmalara malzeme oluşturabilir. Yazı dilinin tarihî gelişimi ise, ancak o dile ait yazılı metinlerle takip edilebilir. Metinlerle takip edilemeyen dönemden öncesi için birtakım tahminlerde bulunmak mümkün olmakla birlikte kesin bilgi vermek zordur.

    Konuşma Dili
    Konuşma dili, günlük hayatta diğer insanlarla iletişim kurmak için konuşurken kullandığımız dildir. Bu dil, doğal olduğu için konuşurken cümlemizin kurallı olup olmadığına, kelimelerin doğru sıralanıp sıralanmadığına, söyleyişin doğru olup olmadığına pek dikkat etmeyiz. Bu sebeple zaman içinde, bölgeden bölgeye değişen birtakım söyleyiş farklılıkları ve kelime farklılıkları ortaya çıkar. Bu farklılıkların tarihî süreç içinde, bölgelere göre geçirdiği maceradan o dilin lehçeleri ortaya çıkar.

    Lehçe
    Bir dilin değişik bölgelerde, aynı dil grubuna dahil kişiler tarafından konuşulan değişik biçimidir. Lehçede kelime farklılıkları, ses ve yapı yönüyle ayrılıklar bulunur. Türkçe, diğer dillere göre oldukça geniş bir alanda çok hareketli bir macera geçirdiği için Türkçenin yirmi civarında lehçesi vardır. Türkçenin tarihî lehçeleri olan Yakutça ve Çuvaşça bugünkü lehçelerle -ayrı bir dil olduklarını düşündürecek kadar- çok büyük farklılıklar gösterirler. Türkmence, Özbekçe, Gagavuzca, Kazakça, vb. Türkçenin bugünkü lehçelerindendir.

    Türk dili, lehçelerine göre;
    a. Oğuz – Türkmen grubu (Güney – Batı Türkçesi)
    b. Kıpçak grubu (Kuzey – Batı Türkçesi)
    c. Karluk grubu (Kuzey – Doğu Türkçesi) olmak üzere üç ana grup oluşturur. Bu ana gruplara dahil lehçeler birbirlerinin yakın dalları oldukları için anlaşmada çok büyük farklılıklar görülmez. Aynı grupta yer alan Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi buna örnek olarak gösterilebilir.
    Ağız

    Bir dil veya lehçenin yakın zamanda ayrılmış, bölgeden bölgeye veya şehirden şehire sadece söyleyiş farklılıkları gösteren küçük kollarıdır. Ağızlardaki ayrılıklar çoğu zaman söyleyişten öteye gitmez. Bölge ağzına özgü kelimelerin sayısı, dilin bütün söz varlığı düşünüldüğü zaman fazla bir yer tutmaz. Konuşmada görülen bu durum, zaten yazı diline de yansıtılmaz.
    Konya şivesi, Erzurum lehçesi, Urfa şivesi gibi adlandırmalar yanlıştır.
    Doğrusu; Konya ağzı, Erzurum ağzı, Urfa ağzı şeklindedir.

    Yazı Dili

    Yazı dili, adından anlaşılacağı üzere yazıda kullanılan dildir. Dilde birliği, anlaşma kolaylığını sağlamak için kullanılan kitap dilidir, kültür dilidir, edebî dildir. Konuşma dilinin her bölgenin doğal, günlük dili olmasına karşılık yazı dili, okuma yazmada kullanılan ortak dildir.

    TÜRK DİLİNİN TARİHİ DÖNEMLERİ

    Dil tarihi uzmanları, Türk dilinin tarihî gelişimini dönemlere ayırırken metinlerle takip edilen dönemden öncesi için birbirinden az çok farklı ayrımlar ve adlandırmalar yaparlar. Bu farklılıkları bir kenara bırakarak Türk dilinin tarihî dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:
    1. Altay Dil Birliği Dönemi: Türkçenin Altay dillerinden (Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca) henüz ayrılmadığı karanlık bir dönem olarak değerlendirilir.
    2. En Eski Türkçe Dönemi: Türkçenin bağımsız bir dil olarak ana Altaycadan ayrıldığı dönem olarak kabul edilmektedir.
    3. İlk Türkçe Dönemi: Hun, Avar, Hazar, Bulgar dillerinin Türkçeden henüz ayrılmadığı dönem olarak gösterilir.
    Türkçenin karanlık çağlarına ait dönemleri ana hatlarıyla bu şekildedir. Bundan sonraki dönemlere ait metinler, yazılı kaynaklar olduğu için dilimizin tarihî gelişimi sağlıklı bir şekilde izlenebilmektedir. Türkçenin metinlerle takip edilebilen bu dönemleri sırasıyla şöyledir:

    ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ (6.–13. yüzyıllar arası)

    Türkçenin belgelerle takip edilen ilk dönemi olup 13. yüzyıla kadar olan zamanı içine alır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba katıldığında hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir. Dilin gramer özelliklerini, tarihî gelişimini tespit için düzenli ve bol metinlerin olduğu bu dönemde bütün Türkler, Türkçenin bu ilk yazı dilini kullanmışlardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler; Köktürk, Uygur ve Karahanlı metinleri olarak üç grupta toplanır:

    a) Köktürk metinleri
    Köktürklerin kendi icadı olan Köktürk alfabesiyle taşlar (bengü taşlar*) üzerine yazılan metinlerdir. Bir kısmı çeşitli albüm ve dergilerde tanıtılan, bir kısmı ise henüz yayınlanmamış irili ufaklı bu metinlerin sayısı 250’den fazladır. Bengü taşların en meşhurları Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir. Metin itibariyle daha uzun ve kapsamlı olan bu yazıtlar dışında Köktürk çağına ait diğer bengü taşlar şunlardır: Çoyrın, Hoytu Tamir, Nalayha, Talas, Hangiday, İhe-Nûr, Köl İç Çor (İhe-Huşotu), İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Altun Tamgan Tarkan (İhe-Aşete), Mahan Kağan (Bugut).
    Bunlardan “Çoyrın bengü taşının 687-692 yılları arasında dikildiği tahmin edilmektedir. Eğer bu tahmin doğruysa, altı satırlık bu taş, Türkçe yazılmış olan ve Köktürk harflerinin kullanılmış bulunduğu ilk metin olmaktadır.” [1] Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar dikkatlerin yeni bir malzeme üzerinde toplanmasına sebep olmuştur: Kazakistanda Esik kurganından çıkan bakır tas üzerindeki Köktürk işaretli kısa yazının okunuşu doğrulanırsa Türk yazı dilinin belgeleri Çoyrın bengü taşından 1200 yıl kadar daha önceye gidecek demektir.
    İleri bir tarihte belki yeni malzemeler ortaya çıkabilir. Ancak bugün itibariyle bu döneme ait en önemli belgeler hiç şüphesiz Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların bulunması ve yazısının 1893’te Danimarkalı V. Thomsen tarafından çözülerek okunması, Türk dili araştırmaları için dönüm noktasıdır.

    b) Uygur metinleri
    Köktürk devleti yıkıldıktan sonra tarih sahnesinde Uygurları görürüz. Yeni bir din arayışıyla Budizm’i benimseyen Uygurlar, Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla taş ve kâğıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmışlardır. Doğu Türkistan’daki kazılarda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu, dinî nitelikli olmakla beraber aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili olanlar da vardır. En önemlileri şunlardır:

    Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz Yükmek’te Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker.
    Altun Yaruk (Altın Işık): Sıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur.* Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini içerir. Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi (Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi), Dantipali Beğ hikâyesi (Maiyetindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beğini Dantipali Beğ öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Beğ’i yutar.) ve Çaştani Beğ hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Beğ’in mücadelesi)dir.

    Irk Bitig (Fal Kitabı): Köktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır.

    Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade): Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır.

    c) Karahanlı metinleri

    Eski Türkçenin Karahanlı dönemine ait başlıca eserleri şunlardır:

    Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi): Yusuf Has Hâcib, 1069-1070 yılında 6645 beyit olarak yazdığı bu eserinde devlet, adalet, insan ve aklı temsil eden dört sembolik kişiyi birbirleriyle konuşturarak insanlara iki cihanda mesut olmanın yolunu göstermiştir. Siyasetname niteliğindeki eserde, ideal bireylerden oluşan bir toplum ve devlet göz önünde canlandırılmıştır. Millî kültürle İslâm kültürünün ustalıkla birleştirildiği bu eser Tabgaç Buğra Karahan’ın iltifatına mazhar olmuş ve yazarına da Has Hâciplik* unvanını kazandırmıştır. Kutadgu Bilig, İslâmlığın etkisindeki Türk edebiyatının ilk ürünüdür. Dil ve edebiyat tarihi yanında kültür tarihi bakımından da en önemli kaynaklardan biridir.

    Dîvânü Lûgati’t-Türk : Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türk dilinin üstünlüğünü göstermek amacıyla Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072’de yazılmaya başlanan ve 1077 yılında halife Ebü’l Kasım Abdullah’a sunulan bu eser, ansiklopedik bir Türk dili sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmud, Türkçeden Arapçaya sözlük tertibinde hazırladığı eserinde madde başı kelimeleri açıklarken kendi derlediği deyimlerden, savlardan (atasözleri), koşuklardan (koşmalar) örnekler de vermiştir. Aynı zamanda, halk edebiyatının ilk ürünleri de ilk defa böyle bir eserde derlenmiştir. Türk toplum hayatından örneklerin de bulunduğu Dîvânü Lûgati’t-Türk, 11. yüzyıl Orta Asya Türk dünyasının en sağlam dil mirası olmasının yanında Türk kültürü ve medeniyetinin eşsiz kaynaklarından biridir.

    Atabetü’l-Hakayık : (Gerçeklerin Eşiği): Dinî ve tasavvufî konuların anlatıldığı bu eserin Edib Ahmet tarafından 12. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir. Kitapta; bilginin yararı, cahilliğin zararı, dili tutmanın önemi, cimriliğin kötülüğü, cömertliğin iyiliği, alçak gönüllüğünün güzelliği, kibrin kötülüğü gibi konular işlenmiştir. Eser bu bakımdan öğretici bir özelliğe sahiptir.

    Divân-ı Hikmet : Hoca Ahmet Yesevî’nin şiirlerine hikmet, bu şiirlerin toplandığı defterlere Divân-ı Hikmet denmektedir. Bu eserdeki şiirlerin hepsi, Hoca Ahmet Yesevî’ye ait değildir. Kitapta, öğretici yönü ağır basan manzumeler vardır. Hoca Ahmet Yesevî, Türklerin İslâmı daha iyi tanımalarına hizmet etmiş, yaşadığı dönemde birleştirci bir rol üstlenmiş, Hacı Bektâşı Velilerin Yunus Emrelerin, Mahdum Kuluların yetişmesine vesile olmuştur.

    ORTA TÜRKÇE DÖNEMİ (13.–15. yüzyıllar arası)

    Eski Türkçeyle yeni Türkçeyi birbirine bağlayan geçiş dönemidir. Bu dönemde bütün Orta Asya’da kullanılan Türkçeye, Ortak Türkçe, Müşterek Orta Asya Türkçesi adları da verilmiştir. “Orta-Asya Türk dünyası, XII. yüzyılda başlayan bazı kaynaşma, karışma ve ayrışmaların sonucu olarak, yavaş yavaş Türk dilinin genel yapısında birtakım değişme ve gelişmelere sahne olmuştur. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına ortam hazırlamıştır. Böyle bir oluşum ve dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm bölgesidir. Bu bölge, dil tarihimizde, bir yandan Karahanlı Türkçesi ile Harezm Türkçesini birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görürken, bir yandan da Eski Türkçenin yeni şartlar altında devamını sağlayan ve Doğu Türkçesini başlatan Çağataycanın oluşmasına ortam hazırlamıştır. Edebî gelenek bakımından, Harezm’in kuzeyindeki Altınordu-Kıpçak Türkçesi de Harezm Türkçesine dayandığı için bölgenin Kıpçak Türkçesinin ayrı bir kol hâline gelişinde de büyük katkısı vardır. Horasan ve İran’dan batıya doğru yol alarak XIII. yüzyılda Oğuz Türkçesi temelinde yeni bir kol oluşturan Türk yazı dilinin ilk belirtileri ve filizlenmesi de yine bu bölgede başlamıştır denebilir.

    Görülüyor ki, Harezm bölgesinde kurulup gelişmiş olan Harezm Türkçesi, XIII. yüzyıla kadar biribirinin devamı niteliğinde tek kol hâlinde ilerleyen Türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak temelinde yeni dallanmalarına kaynaklık etmiştir. Bu dallanmanın gerekli kıldığı şartlara elverişli bir ortam hazırlamıştır… Esasen bu devir Türkçesine Orta Türkçe denmesinin sebebi de Eski Türkçe ile Yeni Türk dili kolları arasında bir geçiş devresi niteliği taşımasındandır. Bu bakımdan Türk dili tarihindeki yeri önemlidir.” [2]

    Türk dili ve Türk kültüründe önemli değişmelerin olduğu bu dönem, Harezm Türkçesi ile temsil edilir. Harezm Türkçesi, 13. ve 14. yüzyıllarda Batı Türkistandaki yazı diline verilen isimdir. Edebî gelenekler bakımından Karahanlı Türkçesine dayanan bu yazı dili, Oğuz ve Kıpçak lehçelerinden de etkilenmiştir.

    Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine geçiş olarak değerlendirilen bu dönemde, dil tarihi bakımından önemli eserler yazılmıştır. Bu dönemin dil yadigârlarını Harezm Türkçesi ve Kıpçak Türkçesi olmak üzere iki grupta değerlendirmek de mümkündür. Bunlardan başlıcaları aşağıda kısaca anılmıştır:

    Harezm Türkçesinin Yadigârlari:

    Mukaddimetü’l – Edeb: Dîvânü Lûgati’t-Türk’ten sonra Orta Türkçe döneminin en zengin söz varlığına sahip bu eser, Zemahşerî tarafından 1127-1144 yılları arasında pratik bir sözlük tertibinde yazılarak Harizmşah Atsız’a sunulmuştur.

    Kısasü’l – Enbiyâ: Rabguzî tarafından bir yılda yazılarak 710 (1310)’da Emir Nasrüddin Tok Buğa’ya sunulan bu eserde; Kur’anıkerim’de adı geçen peygamberlere ait kıssaların yanı sıra Hz. Muhammed, dört halife, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e ait menkıbeler de vardır.

    Muînü’l – Mürid: Arapça bilmeyen Türkmenlere İslâm fıkhını ve tasavvufu öğretmek amacıyla İslâm mahlaslı bir şair tarafından 1313 yılında yazılan 900 beyitlik manzum bir eserdir.

    Muhabbetnâme: 1353’te Harezmî tarafından yazılan manzum bir eserdir.

    Nehcü’l – Ferâdis: Kerderli Mahmut tarafından 1358’de yazılmış, kırk hadis tercümesi niteliğinde dinî, ahlâkî bir eserdir. Sade bir dille kaleme alınan bu eser, Harezm Türkçesinin nesir alanındaki güzel örneklerinden biridir.
    Anonim Kur’an Tefsiri bu döneme ait diğer bir eserdir.

    Kipçak Türkçesinin Yadigârlari:

    Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus): İtalyan tüccarlar ve Alman rahipler tarafından derlendiği tahmin edilen, Hristiyanlığa ait ilâhileri, bilmeceleri Türkçe – Almanca – Lâtince – Farsça sözlük parçalarını içine alan ve anonim bir eser olan Kodeks Kumanikus, Kıpçakça için olduğu kadar Türk dili tarihi için de önemli bir kaynaktır. Eserdeki 1303 tarihi eserin yazılış tarihi mi yoksa istinsah tarihi mi olduğu bilinmemektedir.

    Tercümanü Türkî ve Arabî: Konyalı Halil b. Muhammed b. Yusuf tarafından 1245’te Mısır’da yazılmış veya istinsah edilmiş bir lügat – gramerdir. Mısır’da yazılan Kıpçakça eserler içinde –şimdilik- tarihi bilinenlerin en eskisidir.

    Kitâbü’l-İdrâk li Lisânü’l-Etrâk: Türkçenin bilinen ilk grameridir. Esirü’d-din Ebû-Hayyan tarafından 1312’de yazılmıştır.

    Husrev ü Şirin: Nizamî’nin aynı adlı eserinin Türk edebiyatındaki ilk tercümesidir. 1341’de Kutb tarafından yazılmıştır. Kıpçak Türkçesinin temel kaynaklarından biridir.

    Gülistan Tercümesi: Sadî’nin Gülistan adlı Farsça eserinden Saraylı Seyf’in yaptığı tercümedir.

    Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lûgati’t-Türkiyye: Yazılış tarihi kesin belli olmayan Kıpçak gramerlerinden biridir.

    El-Kavaninü’l-Külliye li Zabti’l-Lûgati’t-Türkiyye: Kıpçakçanın önemli gramerlerinden olan bu eserin de yazarı bilinmemektedir.

    YENİ TÜRKÇE DÖNEMİ (15.–20. yüzyıllar arası)

    Orta Türkçe dönemindeki Türk lehçelerinin, edebiyatlarının gelişerek devam ettiği dönemdir. Bu dönemi, dil bilgisi yapısı bakımından belli farklılıklar olmakla birlikte Orta Türkçe Dönemi’nden kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değildir. Ancak Türkçenin dış etkiler sebebiyle bazı değişikliklere uğradığı zamanlar bu dönem içinde değerlendirilebilir.
    Bu dönemde bir tarafta Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçeleri, Harezm Türkçesi ve onun devamı niteliğinde olan ve geçmişteki ses ve yapı bilgisi özelliklerini koruyan Çağatay Türkçesi gelişmesinini sürdürürken diğer tarafta Anadolu Selçuklularıyla birlikte Oğuz ağzı yazı dili olmaya başlamış ve kısa sürede büyük gelişmeler göstererek Türkçeninin ikinci büyük, edebî yazı dili olmuştur.
    Milâttan önceki yüzyıllarda Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa içlerine kadar uzanan Türk göçleri, milâttan sonraki yüzyıllarda da devam ederek 15. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu göçlerle birlikte birtakım siyasî gelişmeler de yaşanmış, yeni kültür merkezleri kurulmaya başlamış, Türk yazı dilinde dallanmalar ortaya çıkmış, Kuzey-Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi denen lehçeler grubu teşekkül etmiştir.

    MODERN TÜRKÇE DÖNEMİ

    20. yüzyıldan itibaren bugünü de içine alan bütün Türk bölgelerinde devam eden Türkçedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de çok geniş bir alanda oldukça hareketli bir görünüm arz eden Türkçe, günümüzde yirmiye yakın yazı diliyle varlığını devam ettirmektedir. (Geniş bilgi için Türkçenin Bugünkü Durumu ve Yayılma Alanları konusuna bakınız.)

    TÜRK YAZI DİLİNİN TARİHî GELİŞİMİ

    Türkler, 6. yüzyıldan itibaren değişik bölgelerde, farklı alfabelerle yazılı dil yadigârları bırakmışlardır. Bu eserlerde din, alfabe, konu… gibi farklılıkların yanında kullanılan malzemede de çeşitlilik vardır. Bunların bazıları taşlar üzerine, bazıları ağaç kütüklerine, bazıları derilere, kâğıtlara yazılmıştır.

    ESKİ TÜRKÇE

    Köktürkler döneminden itibaren yazılı metinlerle takip edilen ve gelişmesini 13. yüzyıla kadar tek yazı dili olarak sürdüren Türkçedir. Bu dönemde Türkçenin yayılma alanı ana hatlarıyla kuzeyde Yenisey ırmağı çevresinden ve Moğolistan’dan başlayıp Doğu Türkistan’ın güney sınırına; doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölü ve Hazar denizine kadar olan bölgeyi içine alan Orta Asyadır. Eski Türkçe; Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemlerini içine alır. Birbirinden ayrı bölgelerde yeni kültür merkezleri kuran bütün Türkler, hangi boydan olurlarsa olsunlar hep bu yazı dilini kullanmışlardır.
    Dil bilgisi yapısı bakımından Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında önemsiz bir iki fark dışında değişiklik olmamakla birlikte bu dönemde birbirinin yerine geçen ve birbiri ardından kurulan Türk devletlerinde Türkçeye, devletin girdiği yeni medeniyet dairesinden yabancı kelimeler girmiştir. Meselâ, Köktürklerden sonra yeni bir medeniyet ve din arayışı içinde olan Uygur Türklerinin söz varlığında, Sanskritçe kelimeler, Budizm ve Manihaizme ait Türkçe kelimeler görülmektedir. Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra ise Türkçeye, Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler girmiş, bunun yanında Türkçeden Müslümanlıkla ilgili yeni kelimeler (yapı bilgisinde değişikliğe gitmeden) türetilmiştir. Bunlar dışındaki söz varlığı ise ortaktır.

    11. yüzyıla kadar Altaylardan Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, hatta Orta Avrupa ve Balkanlara doğru giden Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ve İran devletlerinin de ortadan kalkmasıyla 11. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak bugünkü Azerbaycan, İran üzerinden Anadolu’ya doğru yönelmeye başlamışlardır. Sonunda 13. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu hâline gelmiştir. Türklerin batıda Anadolu’ya, kuzeyde Karadeniz’in kuzeyi ve batısına kadar yayılmaları, buralarda yeni kültür merkezleri oluşturmaları, o bölge halkının ağzı ile eserler yazmaları sonucunda Türk yazı dili çeşitlenerek yayıldığı bölgelere göre biri Kuzey – Doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi olmak üzere iki kola ayrıldı. 13. yüzyılda Türkçenin ikinci bir yazı dili ortaya çıktığı için bu yüzyıl Türkçenin bir dönüm noktası olarak da değerlendirilir.

    KUZEY – DOĞU TÜRKÇESİ
    Orta Türkçe döneminde, Eski Türkçenin bir devamı olarak 13. ve 14. yüzyıllarda Orta Asya ile Hazar denizinin kuzeyindeki Türkler arasında kullanılan yazı dilidir. Eski Türkçenin bir çok izlerini taşımakla birlikte yeni Türkçenin özellikleri de yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.
    Kuzey ve Doğu Türkçesi arasındaki farkların giderek artmasıyla bu yazı dili, 15. yüzyılda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak iki kolda gelişmesini sürdürmüştür:
    a) Kuzey Türkçesi
    Kıpçak Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak da adlandırılan Kuzey Türkçesi, Hazar denizinin kuzeyinden batıya doğru yayılan Türklerin kullandıkları yazı dilidir. Aslında bu yazı dilinin Doğu Türkçesi yazı dilinden pek de farklı bir yanı yoktur. Ancak Kazan ve çevresinde bilhassa 18. ve 19. yüzyıllarda gelişme göstermiştir. Bu dönemde tarihî yazı dilini kullanan Türk gruplarının yavaş yavaş edebî dillerine kendi ağızlarından kelimeler kattıklarını görürüz. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işde birlik.” uranı* ile yayımladığı Tercüman gazetesi Kazan Türkçesini İstanbul ve Taşkent Türkçeleriyle birleştirmeyi amaçlamıştır. Bugünkü Kazan Tatarlarının, Kırgızların ve Kazakların dilleri Kuzey Türkçesinin önde gelen kollarındandır.
    b) Doğu Türkçesi
    Harezm-Kıpçak Türkçesinin bir devamı olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar gelişmesini sürdüren, Orta Asya (yani Doğu) Türklüğünün yazı dilidir. Çağatayca olarak da adlandırılan bu yazı dili, Sekkakî, Lütfî, Gedâî, Ali Şir Nevâyî, Hüseyin Baykara, Şiban Han, Muhammed Salih; Babür; Ebulgazi Bahadır Han gibi şair ve yazarlar tarafından temsil edilir.
    “Klâsik devir Çağatay edebiyatının olduğu kadar, bütün Türk edebiyatının da en önemli şahsiyetleri

 

Dil Bilgisinin Bölümleri

Ses Bilgisi
- Türkçede Sesler ve Sınıflandırılması.
- Türkçenin Ses Özellikleri
A. DİL BİLGİSİNİN BÖLÜMLERİ

Bir dili, seslerinden kelime gruplarına ve cümlelerine varıncaya kadar bütün yönleriyle inceleyen, bunların kurallarını belirleyen bilim dalına dil bilgisi veya gramer denmektedir. Bütün bilim dalları gibi geniş bir araştırma alanı olan dil bilgisi de kendi içerisinde bölümlere ayrılmıştır. Dil bilgisinin bölümlerinden;

1. Ses bilgisi (fonetik) : Dilin seslerini, bunlar arasındaki ilgileri, ses olaylarını;
2. Yapı bilgisi (morfoloji) : Kelime ve kelime çeşitlerinin köklerini, eklerini, yapısını ve görevini;
3. Cümle bilgisi (sentaks) : Kelimelerin birbirleriyle olan ilgilerini ve cümleleri;
4. Anlam bilgisi (semantik) : Kelime ve kelime gruplarının anlamlarını, dildeki anlam olaylarını;
5. Köken bilgisi (etimoloji) : Kelimelerin kaynağını, hangi dilden alındığını, inceler.

Dilin bölümlerini, kesin çizgilerle sınırlamak mümkün olmadığı gibi bunları birbirinden tamamen bağımsız olarak değerlendirmek de imkânsızdır. Özellikle anlam bilgisi, köken bilgisi ve yapı bilgisinin birbiriyle iç içe olması sebebiyle; anlam bilgisi ve köken bilgisi, yapı bilgisinin içinde değerlendirilir. Dil bilgisinin genellikle ses bilgisi, yapı bilgisi ve cümle bilgisi olarak üç bölümde incelenmesinin sebebi de budur.
Dil bilgisi ve dil bilimi terimleri ayrı kavramları ifade ettiği için bu terimlerini birbirinin yerine kullanmamaya dikkat etmek gerekir.

B. SES BİLGİSİ

Ses bilgisi (fonetik); bir dilin seslerini, boğumlanma noktalarını, boğumlanma özellikleri vb. bakımından inceleyen dil bilimi koludur.

Ses : Bir dil bilgisi terimi olarak ses; dilin parçalanamayan en küçük birimidir, temel taşıdır. Dilin, seslerden meydana gelen bir varlık olduğu, dilde asıl olanın konuşma olduğu, yazının sonradan ortaya çıktığı hatırlanırsa sesin dilin temelini oluşturmadaki önemi daha kolay kavranacaktır. Yalnız başına anlamı olmayan sesler birleşerek heceleri, heceler birleşerek kelimeleri, kelimeler de bir araya gelerek cümleyi oluşturur.

Seslerin oluşumu : Konuşma sesi, akciğerlerden itilen havanın; nefes borusu, gırtlak, ağız boşluğu ve burundan geçerek dışarı çıkarken çıkış yolu üzerindeki organların (hançere, boğaz, ses telleri, küçük dil, geniz, damak, dil, dişler, burun kanalı, dudaklar) birbirine yaklaşıp uzaklaşması, daralıp açılması, yatık veya dik şekiller alması sonucunda oluşur.
İnsan hançeresi tarafından belli bir kalıba dökülerek çıkarılan konuşma sesi dışındaki sesler, işlenmemiş, ham seslerdir. İnsan hançeresinin imkânları sınırlı olduğu için ancak sınırlı sayıda şekilli ses çıkarılabilir. Çeşitli dillerdeki seslerin birbirine benzerliği yanında bazı sesler, bazı diller veya diller grubu için tipiktir: Türkçe için ı, ñ (nazal n), ö, ş, ü; Arapça için ayın ve dad gibi. “ç, ı, ö, ş, ü” Türkçeye özgü harfler olduğu için internet ortamında bunlara en çok benzeyen harfler (c, i, o, s, u) kullanılmaktadır. Ancak Türkçe harfleri destekleyen yeni programlar da yavaş yavaş yaygınlaşmaktadır.

Her dilin kendine özgü sesleri vardır. Çocukken, dillenme devresinde işitilen sesler yavaş yavaş taklit edilmeye başlanır ve hançere buna göre olgunlaşır. Bu dönem geçtikten sonra sesleri şekillendirmek güçleşir. Dilsiz veya lâl dediğimiz kişilerin konuşamama problemi işitme engelli olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunlar, duyamadıkları için sesleri taklit yoluyla biçimlendirme becerisi gösteremezler. Yabancı bir dil, olgunluk döneminde öğrenilirken de o dile ait seslerin tam manasıyla çıkarılamamasındaki sebep budur.

Mahallî ağız özelliklerini, ilköğretim çağında edebî dile ve yazı diline uydurma işi tamamlanmazsa sonraki yıllarda bu iş oldukça zorlaşacak ve bunun için özel bir gayret gerekecektir.

SES – HARF ILGISI VE ALFABE :

Sesin yazıdaki işareti, harftir. Türkçede ses ile harf arasında birebir ilgi vardır. Bir ses yazıda bir harfle gösterilirken, bir harfin okunuşunda da bir ses çıkarılır. Yani a, b, c, d gibi sesler yazıda birer harfle gösterilir. Almanca’daki ş sesinin, yazıda sch harfleriyle gösterilmesi gibi bir durum Türkçede yoktur. Meselâ, Türk kelimesinde T-ü-r-k olmak üzere dört ses, dolayısıyla dört harf vardır. Dilde esas olan sestir. Aynı ses, farklı alfabelerde farklı harflerle gösterilebilir. Değişen ses değil, harftir. Köktürk alfabesinden bugün kullandığımız alfabeye gelinceye kadar değiştirdiğimiz her yazı sisteminde aynı sesi başka başka şekillerle yazmamız, dilin temelinin ses olduğunu gösteren güzel bir örnektir.

Bir dile ait seslerin yazıdaki işaretleri olan harflerinin belli bir sıraya konmuş bütünü alfabe adını alır. Alfabe terimi, α (alfa), β (beta) harfleriyle başlayan Yunan alfabesinin ilk iki harfinden ortaya çıkmıştır. Arap alfabesinin ilk harfi (elif), ikinci harfi (ba) olduğu için eski yazıda elifba terimi tercih edilmiştir. Bugün bazı dilciler, aynı mantıktan yola çıkarak alfabe yerine abece terimini kullanmaktadırlar.

Milletlerin öğretim ve yayın hayatında kullandıkları ve resmen kabul ettikleri yazı sistemi, resmî alfabe adını alır. Resmî alfabelerde şekil kalabalığını ortadan kaldırmak için çoğu zaman birbirine yakın sesler birleştirilerek harf sayısı en az seviyeye indirilir, kolaylık sağlanmaya çalışılır. Dolayısıyla resmî alfabeler, dildeki bütün sesleri göstermezler. Dil uzmanları, dilin bütün seslerini göstermek için resmî alfabede bulunmayan ilave işaretleri de içine alan zenginleştirilmiş alfabe kullanırlar. Bu alfabeye ilmî alfabe, çeviri yazı alfabesi veya transkripsiyon alfabesi denir. Transkripsiyon alfabesi, bütün sesleri gösterme imkânı tanıdığı için özellikle çevri yazıda ve ağız araştırmalarına ait metinlerde kullanılır.

İlmî yazıların bazılarında ise transkripsiyon yerine transliterasyon kullanılır. Transliterasyon, yabancı yazıların okunuşları dikkate alınmadan harf harf aktarılması, harf çevirisi demektir.

Uyarı: Q, x, w harfleri Türkiye Türkçesinde olmadığı için bunlar Türkçe kelimelerin yazımında kullanılmamalı; “ve” yerine & işareti asla tercih edilmemelidir.

C. TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ SES OLAYLARI

Kelimelerde zamana ve sahaya bağlı olarak sürekli değişmelerin, gelişmelerin olması dilin canlılığının bir göstergesidir. Dil durağan değil, dinamik bir yapıya sahiptir. Dilin söz varlığını oluşturan kelimelerdeki sesler, heceleri ve kelimeleri oluştururken tarihî süreç içerisinde düşerler, yer değiştirirler, türerler, başka seslere benzerler. İşte bütün bunlar, ses olayları başlığı altında incelenir. Dilde ses olayları, çeşitli sebeplerden kaynaklanır. Bunlardan başlıcaları aşağıda özetlenmiştir:

Ses Olaylarının Sebepleri :

1. Dilin ses özellikleri: Türkçede kelime sonunda b, c, d, g sesleri olmadığı için Arapça kitâb kelimesi Türkçeye kitap şeklinde geçmiştir. Uzun ünlü olmadığı için de â ünlüsü kısalarak normal a’ya dönüşmüştür.

2. Başka seslerin etkisi: Bazı sesler, yanlarındaki diğer seslere etki ederek onları kendilerine benzetirler, değiştirirler. Meselâ, anbar kelimesindeki b sesi, yanındaki n’ye etki ederek onu, kendisi gibi dudak ünsüzü olan (m) yapmıştır. Böylece kelime, ambar şekline dönüşmüştür.

Yaşıl kelimesinin yeşil’e dönüşmesinin sebebi, y ve ş seslerinin inceltici etkisidir.

3. Vurgu: Türkçede orta hece vurgusu genellikle zayıf olduğu için bu hecedeki ünlüler bazen daralır bazen de düşerler: Tasarıla> tasarla, besileme> besleme, yalınız > yalnız vb. gibi.

4. Zayıf sesler: ğ, h, ı, l, n, r, y, z sesleri zayıf sesler olduğu için bazı ses olaylarına sebep olurlar: ağabey > âbi, hastahane > hastane, pek iyi > peki, bir daha> bi daha, soğan> soan, uğur> uur, ınanmak > inanmak.

5. Söyleyiş güçlüğü ve kakofoni: Bazı seslerin yan yana gelmesi söyleyiş güçlüğüne veya kakofoniye sebep olur. Bu durumda bazı ses olayları olur: büyükcek > büyücek, küçükçük > küçücük, ufakcık > ufacık.

Ses olaylarının sebebini, dildeki en az emek yasasına bağlamak mümkündür.

D. TÜRKÇEDE SESLER VE SINIFLANDIRILMASI

1 Kasım 1928’de kabul edilen resmî alfabede Türkiye Türkçesinin sesleri 29 harfle (a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ, h, i, ı, j, k, l, m, n, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, y, z) gösterilmektedir. Ancak Arapçadan, Farsçadan ve batı dillerinden Türkçeye girerek Türkçeleşen kelimelerdeki sesler de bu sayıya eklendiğinde Türkiye Türkçesinde kullanılan seslerin sayısı 40’a yaklaşmaktadır. Yukarıdaki transkripsiyon alfabesi, bu konuda bir fikir verecektir. Türkçede olmayan sesler çıkarıldığında bu sayının azalacağı muhakkaktır.
Resmî alfabede, dilde kolaylık sağlama sebebiyle birbirine yakın seslerden tek harfle gösterilenleri kapı – kelebek; hayâĺ – halı; gezi – galip – kapağı – bebeğe; seni – senin elini gibi kelimelerin söylenişinde sezmek mümkündür. Örneklerde, koyu yazılan seslerin birbirinden farklı sesler olduğuna dikkat ediniz.
Sesler, ses geçidinin açık veya kapalı olmasına göre ünlü (sesli, vokal) ve ünsüz (sessiz, konsonant) olmak üzere ikiye ayrılır:
ÜNLÜLER :
Oluşumları sırasında herhangi bir takıntıya uğramayan, sedalarını sadece ses tellerinin titreşiminden alan seslerdir. a, e, ı, i o, ö, u, ü Türkçedeki ünlülerdir. Bu sesler, dört ölçüye göre sınıflandırılır:
1. Oluşum noktalarına göre: Ağzın gerisinde, dilin arka tarafında oluşan a, ı, o, u sesleri art (kalın) ünlülerdir. Dilin öne sürülmesiyle ağzın ön kısmında oluşan e, i, ö, ü sesleri de ön (ince) ünlülerdir.
2. Dudakların durumuna göre: Oluşumunda dudakların yuvarlak şekil aldığı, büzülmeye uğradığı o, ö, u, ü sesleri yuvarlak ünlülerdir. Oluşumunda dudakların açık kaldığı a, e, ı, i sesleri düz ünlülerdir.
3. Ağız boşluğunun durumuna göre: Oluşumu sırasında ağız boşluğunun geniş olduğu a, e, o, ö sesleri geniş; ağız boşluğunun dar olduğu ı, i, u, ü sesleri dar ünlülerdir.
4. Sesin süreklilik derecesine göre: Söylenişi sürekli olan ünlüler uzun ünlülerdir. Söylenişi bir anda (kısa sürede) olan ünlüler kısa ünlülerdir. Türkiye Türkçesinde uzun ünlülere (ā, ê, î, ū, û) Arapça ve Farsçadan dilimize giren kelimelerde rastlanır. Yakut ve Türkmen Türkçelerinde görülen uzun ünlüler ise ana Türkçeden kalmadır. Türkiye Türkçesindeki ünlüler kısadır.

Ünlüleri bir tabloda şöyle gösterebiliriz:

Düz Yuvarlak
Geniş Dar Geniş Dar
Art (kalın) A I O U
Ön (ince) E İ Ö Ü
ÜNSÜZLER

Oluşumları sırasında ses yolunda (ses telleri, küçük dil, dil, damak, dişler ve dudaklarda) bir engelle karşılaşan, takıntıya uğrayan seslerdir. Oluşum noktalarının çokluğu sebebiyle bütün dillerde ünsüzlerin sayısı ünlülerden fazladır. Türkçede de alfabede gösterilen 29 sesten 21’i ünsüzdür. (b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, l, m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z)

Ünsüzler, takıntılı sesler olduğu için tek başlarına söylenemezler, tek başlarına hece ve kelime olamazlar. Dillerdeki ünsüz sesler, tek başlarına söylenemediği için önüne veya arkasına bir ünlü getirilerek telaffuz edilirler: ef, el, es, en; ce, de, fe, ge gibi. Dilimizdeki ünsüz sesler ise, tek tek söylenirken Türkçenin ses özelliği ve yapısı dikkate alınarak be, ce, çe, de, fe, ga, ge, ha (he, hı), je, ka (ke), le, me, ne, pe, re, se, şe, te, ve, ye, ze şeklinde söylenmelidir. N harfini en, m harfini em, h harfini aş veya eyç, s’yi es, r’yi ar şeklinde okumak yanlıştır. Özellikle Türkçe kısaltmaları okurken buna dikkat etmek gerekir. Türkçe olmadığı için BBC kısaltması bi bi si; CNN kısaltması si en en şeklinde okunabilir ama Has Bilgi Birikim kısaltmasını (HBB) eyç bi bi; Nergis Televizyonu kısaltmasını (NTV) en ti vi; Türkiye kısaltmasını (TR) ti ar; televizyon kısaltmasını (TV) ti vi şeklinde söylemek de yanlıştır.

Ünsüzler, tonlu – tonsuz oluşlarına göre, temas derecelerine göre ve oluşum noktalarına göre sınıflandırılır:
1. Tonlu – tonsuz oluşlarına göre: Oluşumları sırasında ses tellerini titreştiren b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z sesleri tonlu (sedalı, yumuşak); bunların dışında kalan ve ses tellerini titreştirmeyen ç, f, h, k, p, s, ş, t sesleri tonsuzdur. Tonlu ünsüzlerin tonsuz ünsüzler içinde karşılığı olanlar vardır. Bunlar aşağıdaki tabloda alt alta gelecek şekilde gösterilmiştir. l m n r y ünsüzlerinin ise tonsuz karşılıkları yoktur. Bunlar ayrı bir grup oluşturlar.
2. Temas derecelerine göre: b, c, ç, d, g, k, p, t ünsüzlerinin oluşumu sırasında işleyen organlar birbirine tam temasla hava yolunu kapatarak, geçit vermedikleri için bu sesler, akciğerden gelen havanın, önüne çıkan engeli aşmasıyla (patlamayla) oluşur. Hışırtı veya fısırtı halinde sürekli olarak söylenemeyen bu sesler, süreksiz (patlayıcı) ünsüzlerdir.
f, ğ, h, j, l, m, n, r, s, ş, v, y, z ünsüzlerinin oluşumu sırasında ise ses yolundaki organlar birbirlerine tam temas etmezler. Hava akımının geçişi için az çok bir aralık olur. Bu sesler, hışırtı veya mırıltı (ssss…, şşşşş…, mmmm…,) şeklinde sürekli söylenmeye uygun olduğu için sürekli ünsüzler olarak adlandırılır.
İçinde sürekli ünsüzlerin bulunduğu (peçete, çaput, ketçap, açıkta gibi) bazı sözlerde, söz öbeklerinde çıkakları yakın seslerin art arda gelmesi sonucu söyleyişin güçlüğe uğraması kulağı rahatsız eder. Buna kakofoni de denir. Bu tarzdaki kelimeler, bestelenmeye pek uygun değildir.
Tonlu – tonsuz oluşlarına göre ve temas derecelerine göre ünsüzleri bir tabloda şöyle gösterebiliriz:

Süreksiz Sürekli
Tonsuz (sert, sedasız,) p ç t k f h s ş
Tonlu (yumuşak, sedalı) b c d g v ğ z j l m n r y

3. Oluşum noktalarına göre ünsüzler: Ünsüzler, ses yolundaki oluşum yerlerine göre önden arkaya doğru da sınıflandırılır.

Ünsüzler, tek tek dikkatli bir şekilde söylenirse, bunların nerede ve nasıl oluştukları pratik bir biçimde tespit edilebilir.

E. TÜRKÇENİN SES ÖZELLİKLERİ

1. Türkçeyi diğer dillerden ayıran özelliklerin başında ses uyumları gelir. Türkçede dört çeşit ses uyumu vardır:
a. Büyük ünlü uyumu (Kalınlık-incelik, artlık-önlük uyumu)

Kelimedeki ünlülerin, artlık-önlük (kalınlık-incelik) bakımından gösterdiği uyumdur. Türkçe kelimelerde art (kalın) ünlü (a, ı, o, u) taşıyan heceleri, art ünlülü; ön (ince) ünlü (e, i, ö, ü) taşıyan heceleri de ön ünlülü heceler takip eder: anlayışınızdan, soyunuz; sevgisiyle, güzelliğinizden.

Örneklere dikkat edilirse Türkçe bir kelimedeki ünlülerin hepsi ya art ya ön olmaktadır. Bu sebeple Türkçe kelimeler, art sıradan ünlü taşıyan kelimeler ve ön sıradan ünlü taşıyan kelimeler olmak üzere iki gruba ayrılır. Art sıradan ünlü taşıyan kelimelere art ünlülü; ön sıradan ünlü taşıyan kelimelere ön ünlülü ekler gelmesi bu uyum sebebiyledir: ordu-lar, yiğit-ler; sor-gu, bil-gi.

Türkçede artlık-önlük uyumu her devir ve her sahada çok sağlam olduğu hâlde, aşağıda sıralanan bazı istisnaları vardır:
Ø Aslî şekilleri artlık-önlük uyumuna uyduğu hâlde çeşitli ses olaylarıyla uyum dışında kalan kelimeler: elma < alma, anne < ana, dahi <takı, hani < kanı, hangi < kangı, inanmak < inanmak, kardeş < karındaş, şişman < şışman.
Ø -daş, -ken, -ki, -layın /-leyin, -mtırak, -yor ekleri : dindaş, azken, çokken, iyiyken, yoldaki, onunki, akşamleyin, sabahleyin, yeşilimtırak, biliyor.
b. Küçük ünlü uyumu (düzlük-yuvarlaklık uyumu)

Türkçe kelimelerdeki ünlülerin düzlük-yuvarlaklık bakımından gösterdiği uyumdur.
Düzlük uyumu: Kelimenin ilk hecesindeki düz ünlüyü (a, ı / e, i) sonraki hecede düz ünlü takip eder: açık, sıcak; sevgi, ince.
a → a, ı e → e, i ı → ı, a i → i, e
Yuvarlaklık uyumu: Kelimenin ilk hecesindeki yuvarlak ünlüleri (o, u, ö, ü), sonraki hecede dar yuvarlak (u / ü) veya düz geniş ünlülü heceler (a / e) takip eder: oduncular, unutulmayanlar, gözlerin, gülümse.
o → u, a ö → ü, e u → u, a ü → ü, e
Açıklamaya dikkat edilirse o ve ö ünlülerinin kelimenin sadece ilk hecesinde bulunabileceği anlaşılır.
Özellikle dudak ve diş-dudak ünsüzleri (b, m, p, f, v) avuç, çamur, karpuz, kavun, kavurma, yağmur gibi örneklerde de görüldüğü gibi yuvarlaklaşmaya sebep olurlar. Bu uyum, kalınlık-incelik uyumu kadar sağlam değildir. Anadolu ağızlarında bu gibi kelimeler düzlük – yuvarlaklık uyumuna uydurulur: avıç, çamır, karpız, kavın, kavırma, yağmır.

Uyarı: Türkçe kelimelerde a, ı düz ünlülerinden sonra e, i düz ünlüleri; o, u yuvarlak ünlülerinden sonra ö, ü yuvarlak ünlüleri gelemez. “Anne, elma gibi kelimeler kalınlık-incelik uyumuna uymaz ama düzlük-yuvarlaklık uyumuna uyar.” açıklaması yanlıştır.

Ünlü uyumlarında bir ünlü, kendinden bir önceki ünlüye uymaktadır. Meselâ, sormadı kelimesinde o’dan sonra a’nın gelmesi yuvarlaklık uyumuyla; a’dan sonra ı’nın gelmesi düzlük uyumuyla ilgilidir.

Birleşik kelimelerde, ünlü uyumları aranmaz:
delikanlı, gecekondu, Bakırköy, demirbaş, hanımeli, yelkovan.
c. Ünsüz uyumu
Türkçe kelimelerde tonlu (sedalı) ünsüzler (b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z) tonlu ünsüzlerle; tonsuz (sedasız) ünsüzler (ç, f, h, k, p, s, ş, t) tonsuz ünsüzlerle yan yana gelebilir. Buna ünsüz uyumu veya ünsüz benzeşmesi denir.
aş-çı, at-kı, iş-çi, taş-tan, Türk-çe.
d. Ünlü-ünsüz uyumu
Türkçe kelimelerde art damak ünsüzlerinin art (kalın) ünlülerle (a, ı, o, u); ön damak ünsüzlerinin ön (ince) ünlülerle (e, i, ö, ü) aynı hecede bulunmasından ortaya çıkan bir uyumdur. Yani, a, ı, o, u ünlüleri g, k, ĺ ünsüzleriyle; e, i, ö, ü ünlüleri ġ, k, l ünsüzleriyle aynı hecede bulunmazlar. Bozgun, kuzgun, kapı, kırağı, tatlı; görüntü, gezi, güneşlik kelimelerinin söylenişine dikkat edilirse g, ğ, k, l seslerinin buradaki örneklerde aynı sesler olmadığı sezilebilir.

2. Türkçede o, ö ünlüleri (-yor eki dışında) sadece ilk hecede bulunur. İlk hece dışında o, ö sesleri olan kelimeler yabancı asıllıdır:
balkon, biyografi, fizyoloji, konsol, konsültasyon, monitör, otomobil, profesör, traktör.

3. Türkçede uzun ünlü yoktur. İçinde uzun ünlü bulunan kelimeler yabancı asıllıdır: câhil, mâvi, millî, nâhoş, perîşân, şâir, târîh, vazîfe.

Bazı ses olaylarıyla ortaya çıkan â < ağa, âbi < ağabey, pekî < pek iyi, ile vârolmak, yârın kelimeleri istisnadır.

4. İnce a ve ince l sesleri yoktur: harften, hakikate, saati, sıhhatli, şefkâtini; alkollü, hâlâ, hayâl, normalde, plân. Örneklere dikkat edilirse kelimelere getirilen eklerin ünlü uyumuna uymadığı görülür.

5. Arapçadaki ayın ve hemze sesleri, Türkçede olmadığı için bunlar söylenmez, düşürülür. Bu seslerden önce ünlü olması durumunda ünlü, uzun okunur: bāzen, mānā, mēmur, şāir,tēsir, yâni. Arapçadan alınan kelimelerdeki ayın ve hemze kesme işaretiyle gösterilir. Ancak anlam karışıklığı olmayacak kelimelerde bunların kesmeyle yazılmasından -son zamanlarda- vazgeçilmiştir: san’at, ma’nâ, meb’ûs, me’mûr, neş’e, te’sîr, te’sîs > sanat, mana, mebus, memur, neşe, tesir, tesis.

6. Dilimizde iki ünlü yan yana gelmediği için ünlüyle biten kelimeler, ünlüyle başlayan ekler aldığı zaman araya y koruyucu ünsüzü girer: iki – y – e, soru – y – u, bekle – y – en, söyle – y –ecek.

Yan yana iki ünlünün bulunduğu kelimeler alınmadır: aile, ait, fail, fiil, muamele, şair, şiir, reis vb. gibi.

7. Türkçe bir hecede ancak bir ünlü bulunur. Aynı hecede iki ünlünün bulunduğu kelimeler alınmadır: kau-çuk, kua-för, koo-peratif, sua-re.

8. Kelime kökünde ikiz ünsüz (şedde) yan yana bulunmaz:
dikkat, himmet, şedde, bakkal, dükkan, millet, teşekkür.

Anne (<ana), belli, bellemek, elli (<elig) kelimeleri istisnadır.

9. Kelime kökünde ikiden fazla ünsüz yan yana gelmez:
Elektrik, kontrol, quartz, sfenks, strateji, thyssen…gibi kelimeler batı kaynaklı dillerden alınmadır. Türkçe, sertlik gibi örneklerde yan yana gelen üç ünsüzden ikisinin kelime köküne, üçüncüsünün eke ait olduğuna dikkat ediniz.

10. Türkçe heceler ve kelimeler iki ünsüzle başlamaz: blok, bravo, grup, klâsik, kral, kontrat, spor, stop, stres, plâj, program, tren,…gibi kelimeler, başka dillerden alınmadır. Ağızlarda bu iki ünsüz arasında bir ünlü türetilir:
kıral, sipor, tiren,…

11. Türkçede kelime başında c, ğ, l, m, n, ñ, r, z sesleri bulunmaz. Çocuk dili kelimeleriyle (cici, mama, meme, ninni,…) nine ve ne ile ne’den yapılan kelimeler (nasıl (<ne asıl), ne, neden, nere, nereden, nereye, nice, niçin, nine, nitelik kelimeleri istisna oluşturur.

Alınma kelimelere örnekler: cam, can, cehennem, lâf, limonata, lira, makine, marul, metal, naylon, nohut, numara, reçel, romantik, rol, vakum, vaziyet, vazo, zaman, zarar, zor, zeytin.

12. Türkçe kelimelerin sonunda b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz. Alıntı kelimelerdeki bu sesler sert karşılıkları olan p, ç, t, k ünsüzlerine çevrilir: Ahenk (< âheng), fert (< ferd), ihraç (< ihrâc), kitap (< kitâb), kalp (<kalb), levent (< levend).

Kelimenin ünlüyle başlayan bir ek alması hâlinde sert ünsüzler yumuşayarak eski şekline döner: ihtiyâc > ihtiyaç > ihtiyacı; mektûb > mektup > mektuba, reng > renk > rengi gibi.

Ad, sac, od, öd gibi kelimeler istisnadır.

13. Türkçede f, h, j, v sesleri bulunmaz: Fal, film, filiz, fizik; hakikat, hamur, havlu, jeton, jüri, pijama, plâj; vicdan, vida gibi kelimeler alınmadır. Yabancı dillerden alınan kelimelerde görülen j sesi halk ağzında c olarak söylenir. Türkçe kelimelerdeki v sesi, ya b’den, ya g/ğ’dan değişmiştir ya da vur- örneğinde olduğu gibi türemiştir: öfke (<öbke), yufka (< yubka); dahi (< takı), han (< kan), hatun (< katun), hani (< kanı); ev (< eb), var- (< bar-), ver- (< bir) döv- (< döğ-) vur- (<ur-), ev (< eb).

14. Hece ve kelime sonunda, aşağıdaki ünsüz çiftleri dışında ünsüz grupları bulunmaz:
-lç, -lk, -lp, -lt: ölç; ilk, kalk; alp, kulp; alt, bunalt, salt.
-nç, -nk, -nt: dinç, genç, gülünç, sevinç; denk; ant, kunt.
-rç, -rk, -rp, -rs, -rt: sürç, burç; bark, görk, Türk; sarp, serp; sars, pars, ters;art, kart, kurt, ört, yırt, yurt,yoğurt.
-st: ast, üst.

Aşk, arş, çift, disk, felç, film, fötr, harf, lüks, misk, modernizm, popülizm, risk, şevk, tolerans gibi kelimeler, Türkçenin bu ses özelliğine uymayan alınma kelimelerdir.

Arapçadan ve batı dillerinden alınan kelimelerden bu ses özelliğine uymayanlar, araya bir ünlü getirilmek suretiyle Türkçeye uydurulmuştur. Bunlara ünlüyle başlayan bir ek veya kelime gelirse türetilen ünlüler düşer: akıl (< akl) – aklı, fikir (<fikr) – fikre, ömür (<ömr) – ömrü, seyir (<seyr) – seyret-, şükür (< şükr) – şükretmek; film (< film), lüküs (< lüks), moderin (< modern).

15. “ı” ünlüsü Türkçeye özgüdür. Batı dillerinin pek çoğunda, Arapçada ve Farsçada ı yoktur: Çıkış, ılık, sıcak, yıldırım, yıldız gibi kelimeler Türkçedir.

16. Tabiat taklidi kelimeler için ses özellikleri açısından herhangi bir sınırlama yoktur. Bunlar hangi sesle başlarsa başlasın, içinde hangi ses bulunursa bulunsun Türkçe kabul edilir: dank, fıs fıs, fingirti, fiskos, fokurtu, hışırtı, hoppala, horultu, lak lak, lıkır lıkır, melemek, miyavlamak, oh, öf, püf, püfür püfür, rap rap, şırıl şırıl, vıdı vıdı, vızır vızır, zırıl zırıl, zonklamak.

17. Çocuk dili kelimelerinde de ses özellikleri aranmaz: baba, bibi, cici, dede, lala, kaka, nene, mama, meme,…
Türkçeye, diğer dillerden giren kelimelerin pek çoğu bu ses özelliklerinden birine veya birkaçına uymaz. Dolayısıyla Türkçenin ses özelliklerini bilenler, sözlüğe bakmadan kelimenin Türkçe olup olmadığını (tesadüfen uyanlar dışında) kolaylıkla anlayabilirler. Aşağıdaki kelimeler, karşılarında sıralanan sebeplerden dolayı Türkçe değildir:

Vilâyet : 1. Ünlü uyumu yok.
2. â uzun ünlüsü var.
3. v sesi var.

Monitör : 1. Başta m sesi var.
2. Ünlü uyumu yok.
3. İlk heceden sonra ö sesi gelmiştir.

Heyecân: 1. h sesi var.
2. Ünlü uyumu yok.
3. Uzun ünlü var.

İMLÂ KURALLARI VE UYGULAMASI
1. Seslerle İlgili Kurallar
2. Eklerle İlgili Kurallar
3. Kelimelerle İlgili Kurallar
4. Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler

İMLÂ KURALLARI VE UYGULAMASI
İmlâ, kelimelerin ve dil birliklerinin yazımı demektir. Türk imlâsında sese (söyleyişe) bağlı bir imlâ düzeni benimsenmiş olmakla birlikte imlâ konusundaki tartışmalar henüz bitmiş değildir. 1929’da Dil Encümeni tarafından hazırlanan İmlâ Lûgati’nden Türk Dil Kurumu tarafından 2000 yılında yayınlanan İmlâ Kılavuzu’na kadar yazımda epeyce değişiklikler yapılmıştır. Bu macerayı İmlâ Kılavuzu’nun sunuş kısmından okuyabilirsiniz. Burada, tartışmaya girmeden, eğitimde birlik olmalı ilkesinden yola çıkarak, Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan ve son baskısı 2000 yılında yapılan İmlâ Kılavuzu’nun kurallar bölümü; ana hatlarıyla, öğretimde kolaylık sağlayacağı düşüncesiyle, başlıklar halinde özetlenmiş ve kurallara uygun birkaç örnek ilâve edilmiştir:

SESLERLE İLGİLİ KURALLAR :

1. Bugünkü Türkiye Türkçesinde kökeni Türkçe olan kelimelerin sonunda tonlu b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz: ağaç, ak, büyük, ip, ot, saç, yurt.

Dilimizdeki alıntılar da hac, şad, yad gibi birkaç örnek dışında, kelime sonunda yumuşama kuralına uymuştur: kitap (<kitab), muhtaç (<muhtac), cilt (<cild), ahenk (<aheng). Bu gibi alıntılar ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında sert sessizler yumuşar:

Sebep > sebebi, Kitap > kitaba, Cilt > cildi, Renk > rengi.

2. Düz, geniş ünlüyle (a ,e) biten fiiller şimdiki zaman çekimi dışında daralmaz.
Beklemek bekliyor,
Anlamak anlamıyor,
saklamak saklıyor.
Söylemek söylüyor

YANLIŞ DOĞRU
anlıyan anlayan
gözlüyecek gözleyecek
geliyim geleyim
söyliyeyim söyleyeyim
ağlıyayım ağlayayım
başlıyayım başlayayım
yatırıyım yatırayım

3. Uzun ünlüler, belli durumlar dışında yazıda gösterilmez :
adalet (ada:let),
işaret (işa:ret),
kaide (ka:ide).
DÜZELTME İŞARETİ
4. Düzeltme (^) işareti aşağıdaki durumlarda kullanılır:

a. Nispet î’sinin belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır.

Türk askeri (iyelik eki). Komutan, asker-i çağırıyor. (Belirtme hâli eki – kimi/neyi) Askerî okul (askere ait, askerle ilgili)

İslam dini
Dinî bilgiler

Fizik ilmi Atatürk’ün resmi
İlmî tartışmalar Resmî kuruluşlar

resmî, insanî, ciddî, mizahî, idarî, iktisadî, meslekî, fizikî.

b. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen “a” ve “u” sesleri üzerine düzeltme işareti konur:
mezkûr, sükûn, sükût mekân mahkûm kâfir hikâye tezgâh gâvur dergâh, yadigâr, ordugâh, karargâh, imkân, dükkân, kâğıt, sükût, evlât, billûr, üslûp, ahlâk, ilân.

Hakkâri, Elâzığ İslâhiye Lâdik Lâpseki Kâzım, Halûk, Lâle, Nalân, Kâmil

Batı kökenli kelimelerde de “L” ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için kullanılır:
plâk, plâj, plân, reklâm.

c. Yazılışları aynı, anlamları ve okunuşları farklı olan kelimeleri ayırmada kullanılır:

adem (yokluk)
âdem (insan)

adet (sayı)
âdet (alışkanlık, gelenek)

aşık (ayak bileğindeki kemik)
âşık (seven,tutkun)

dahi (bile)
dâhi ( deha sahibi,yaratıcı gücü olan)

hal (pazar yeri,çözme)
hâl (durum)

hala (babanın kız kardeşi)
hâlâ (henüz)

kar (bir yağış şekli)
kâr (kazanç)

nar (bir meyve)
nâr (ateş)

şura (şu yer)
şûra (danışma kurulu)

yar (uçurum)
yâr (sevgili)

5. Alıntı kelimelerde “s” ünsüzünden sonra gelen “b” sesi ünsüz benzeşmesine uğrayarak “p”ye dönüşür ve “p” ile yazılır:
ispat, kispet, müspet, nispet, tespih, tespit.

6. Dilimize Farsçadan geçen “–dar” ekindeki “d” sesi sert ünsüzlerden sonra ünsüz benzeşmesine uğrayarak “t” olur:
minnettar, silâhtar, taraftar.

Arapçadan geçen Hayrettin, Seyfettin, Necmettin gibi özel adlarda da “d” sesi “t”ye dönmüştür.

EKLERLE İLGİLİ KURALLAR

1. Soru eki her zaman ayrı yazılır:
Öğreniyor musunuz? Ölür müsün, öldürür müsün? Kalem mi? İnsanlık öldü mü?

2. “-ki” aitlik eki ünlü uyumlarına uymaz ve daima bitişik yazılır:
Yarınki, akşamki, yoldaki, yazıdaki, Turgut’unki.

Birkaç örnekte ünlü uyumlarına uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü.

3. “-ma /-me” fiilden isim yapma eki ile biten kelimeler -a, -e, -ı, -i ekleriyle genişletildiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer:
kazanma-y-a, okuma-y-a, sevme-y-i.

-mak / -mek ile bitenlere ise -a, -e, -ı, -i eklerinden biri gelirse -k ünsüzü yumuşar: yazmak-a > yazmağa, okumak-a > okumağa. Ancak günümüzde y’li yazılışa doğru güçlü bir eğilim vardır.

4. “-ken” (<iken) eki büyük ünlü uyumuna uymaz. Getirildiği kelimenin ünlüleri kalın da olsa, ekin ünlüsü ince kalır :
okurken, yazarken, durgunken, başlarken.

5. “i”- ek-fiili ayrı yazıldığında ünlü uyumlarına uymaz :
okuyor idik, çalışacak imişiz, yorgun ise.

Ancak, imek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır: bakıyordu, süslenecekmiş, neyse, güzelmiş, alırsa.

6. “ki” bağlacı her zaman ayrı yazılır :
Demek ki, bilmem ki,
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki! (Orhan Veli)

7. –da/-de bağlacı ayrı yazılır. Bu bağlacın ayrı yazılacağı çoğu kişi tarafından biliniyor ancak bulunma hâli ekiyle karıştırılıyor. Bunları şöyle ayırt edebiliriz:
ü Bağlaç olan -da/de’nin -ta / -te şekli yoktur.

ü Bir isim, hâl eklerinden sadece birini alabilir. Kelimede hâl eklerinden biri varsa bunu takip eden –da/-de bağlaçtır ve ayrı yazılmalıdır: Bu soruyu da bildi. Size de selâmı var.

ü Hâl eki çıkarılacak olursa belirgin bir şekilde, cümlede kopukluk olur.

ü “ya” sözüyle kullanılan “da” mutlaka ayrı yazılır (ya da). Araba ya da otomobil, ne bulursan tut.

KELİMELERLE İLGİLİ KURALLAR

Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri, kelime birleştirmesidir. Kelime birleştirmesi yoluyla kurulan sözlere birleşik kelime adı verilir. Bu terim için bileşik kelime denilmesi yanlıştır.

İmlâmızla ilgili tereddütlerin çoğu, kelimelerin ayrı mı, bitişik mi yazılacağı bahsinden kaynaklanmaktadır. Ayrı ve bitişik yazılan kelimeler için uzunca bir açıklama yapmak yerine pratik bir kaç kural vererek ana hatlarıyla bu bölümü özetleyeceğiz:

ü Birleşme sırasında anlam kaymasına uğrayan birleşik kelimeler, bitişik yazılır:
hanımeli, kaynanadili, dokuztaş (oyun), deveboynu (boru).
ü Birleşme sırasında ses olayı görülen birleşik kelimeler bitişik yazılır:
kayın ata > kaynata, sütlü aş > sütlaç, ne için > niçin, emir etmek > emretmek, sabır etmek > sabretmek, kayıp olmak > kaybolmak.
Reddetmek, hissetmek, reddolunmak, affetmek, zannetmek, hiss > his, his-etmek >hissetmek.

1. BİTİŞİK YAZILAN BİRLEŞİK KELİMELER

Birleşik kelimelerden bitişik yazılanlara bitişik kelime diyoruz. Birleşik kelimelerden hangilerinin bitişik yazılacağı aşağıda özetlenmiştir :

a. Kurallı birleşik fiiller bitişik yazılır:
alıverdi, düşeyazdı, bakakaldılar, anlayabilirseniz, yazabilirsiniz.

b. Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır:
Aslanağzı, keçisakalı, keçiboynuzu, karagöz (balık), balıkgözü (halka), sıçandişi (dikiş), kadınbudu (köfte), dilberdudağı(tatlı), acemborusu (bitki), kuşyemi (bitki), beştaş (oyun), camgüzeli (bitki), yalıçapkını (kuş), Samanyolu (yıldız kümesi), Demirkazık (yıldız), ayşekadın (fasulye), hafızali (üzüm), karafatma (böcek).

c. –an /-en, -r / -ar / -er, ve –maz / -mez ekleriyle kurulmuş sıfat-fiil gruplarından kalıplaşmış birleşik kelimeler gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
ağaçkakan, çöpçatan, oyunbozan, saçkıran, gökdelen, akımtoplar, betonkarar, çoksatar, sanatsever, tekerçalar (cd), uçaksavar, kuşkonmaz, varyemez, töretanımaz, değerbilmez.

d. -dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu / -tü ) ekiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır:
albastı, ciğerdeldi, gecekondu, günindi, kolbastı, imambayıldı, mirasyedi, zıpçıktı, toprakbastı, şıpsevdi.

e. Her iki ögesi de –dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu/ -tü) veya –r / -ar / -er eklerini almış ve kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır:
dedikodu, kaptıkaçtı, oldubitti, biçerdöver, uyurgezer, okuryazar, yanardöner, yüzergezer.

f. Hayvan, bitki, organ ve çeşitli nesne adlarıyla kurulan ve içinde renklerden birinin adı veya renk sözü geçmeyen renk adları bitişik yazılır:
baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, devetüyü, fildişi, vişneçürüğü.

g. Renk adlarıyla kurulan ve bitki, hayvan veya hastalık türlerinden birini gösteren birleşik kelimeler bitişik yazılır:
akağaç, akkavak, akmantar, karadut, karaçalı, alabalık, karakuş, bozayı, beyazsinek, sarıçiçek.

h. Somut olarak yer bildirmeyen üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
akşamüstü, ayaküstü, bayramüstü, ikindiüzeri, olağanüstü, sırtüstü, suçüstü, yüzüstü.

i. Somut olarak yer bildirmeyen alt sözüyle kurulan birleşik kelimeler de bitişik yazılır:
ayakaltı, bilinçaltı, gözaltı, şuuraltı.

j. İki veya daha çok kelimenin birleşmesinden oluşmuş kişi adları, soyadları, lâkaplar ve Türkçe yer adları bitişik yazılır:
Alper, Birol, Gülseren; Atatürk, Adıvar, Tanpınar;Tepedelenli Ali Paşa; Çanakkale, Pınarbaşı, Beşiktaş, Yenişehir, Batıkent, Çengelköy, İncesu, Acıgöl.

k. Şahıs adları ve unvanlarından oluşmuş mahalle, meydan, köy vb. yer ve kuruluş adlarındaki unvan grubu ; unvan kelimesi sonda ise, gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
Abidinpaşa, Bayrampaşa, Necatibey (Caddesi), Gaziosmanpaşa (Üniversitesi).

l. Ara yönleri belirten kelimeler bitişik yazılır:
güneybatı, güneydoğu, kuzeydoğu,kuzeybatı

m. Senet, çek vb. ticarî belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır:
“yediyüzyirmibeşmilyonaltmışsekizbinsekizyüzo n” lira.

n. Her iki ögesi de aslî anlamını koruduğu halde yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olarak bitişik yazılan kelimeler de vardır:

ü Baş sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları:
başkomutan, başyazar, başfiyat, başrol, başköşe, başparmak, başkent, başçavuş, başeser.

ü Başı kelimesiyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları:
aşçıbaşı, binbaşı, onbaşı, çarkçıbaşı, ustabaşı, yüzbaşı..

ü Oğlu, oğulları, kızı sözleriyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları:
Caferoğlu, Topaloğlu, Osmanoğulları, çapanoğlu, dayıoğlu, eloğlu, hinoğluhin, teyzekızı.

ü Ağa, bey, efendi, hanım, nine vb. sözlerle kurulan birleşik kelimeler:
ağababa, ağabey, beyefendi, efendibaba, hanımanne, hanımefendi, hacıağa.

ü Açıortay, ağırbaşlı, akarsu, akaryakıt, anamal, anaokulu, anapara, anayasa, atasözü, aybaşı, babaanne, basmakalıp, başörtü, birdenbire, bozkır, bugün, buzdolabı, delikanlı, erbaş, gökyüzü, ilkbahar, ilkokul, ilköğretim, ipucu, milletvekili, tıpkıbasım, topyekûn, vazgeçmek, yarıçap, yarımada, yeryüzü, yüzyıl gibi kelime ve deyimler de gelenekleşmiş ve yaygınlaşmış olarak bitişik yazılır.

ü Biraz, birazı, birkaç, birkaçı, birtakım, birçok, birçoğu, hiçbir, hiçbiri, herhangi kelimeleri de bitişik yazılır.

o. Hane kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
çayhane, dershane, eczahane, hastahane, postahane, pastahane, yemekhane. Bu sözlerde geçen hane kelimesindeki h’nin yazılmaması yanlıştır.

p. Perver, perest, zade ve name kelimeleriyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
vatanperver, hayalperest, Resulzade, dayızade, beyanname, Oğuzname, Battalname.

q. Kanunda bitişik geçen veya bitişik olarak tescil ettirilen kuruluş adları bitişik yazılır:
İçişleri, Dışişleri, Genelkurmay, Yükseköğretim.

r. oto, tele, matik ögeleriyle kurulan alıntılar da bitişik yazılır:
otobiyografi, otomobil, otogar, otopark, telekart, telekız, telefon, bankamatik.

2. AYRI YAZILAN BİRLEŞİK KELİMELER

a. Deyimler ayrı yazılır:
göze girmek, etekleri zil çalmak, ağzı kulaklarına varmak.

b. İkilemeler ayrı yazılır:
bata çıka, yavaş yavaş, güle oynaya, çoluk çocuk, ev bark, konu komşu, eş dost, kitap mitap, süklüm püklüm, soy sop.

c. Yardımcı fiillerle kurulan birleşik fillerde ses olayı olmuyorsa ayrı yazılır:
arz etmek, adam olmak, dans etmek, soracak olmak, not etmek, oyun etmek, sağır olmak, yok olmak, yardım etmek, yarış etmek.

d. Birleşme sırasında kelimelerden hiçbiri anlam değişikliğine uğramıyorsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır:

ü Hayvan türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
ada balığı, ardıç kuşu, tarla kuşu, bal arısı, Pekin ördeği.

ü Bitki türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
çörek otu, acı ot, yayla çiçeği, yumru kök, kuş üzümü, dağ armudu, Japon gülü, kuru fasulye, kuru incir, yaban gülü.

ü Nesne, eşya ve alet adlarından biriyle kurulanlar:
bakır taşı, dikili taş, Arap sabunu, el kitabı, alt geçit, toplu iğne, dolma kalem, yemek masası, yapma çiçek. yatak örtüsü.

ü Yol ve ulaşımla ilgili birleşik kelimeler:
Arnavut kaldırımı, çevre yolu, deniz yolu, kara yolu, keçi yolu.

ü Durum, olgu ve olay bildiren sözlerden biriyle kurulanlar:
açık oturum, ana dili, dil birliği, baş ağrısı, çıkış yolu, iş bölümü, masa başı, sofra başı, ses uyumu, yer çekimi.

ü Bilim ve bilgi sözleriyle kurulanlar:
anlam bilimi, gök bilimi, dil bilgisi, halk bilimi, ses bilgisi.

ü Yuvar ve küre sözleriyle kurulanlar:
ışık küre, yarı küre, ağır küre, hava yuvarı, göz yuvarı, ısı yuvarı.

ü Yiyecek, içecek adlarından biriyle kurulanlar:
balık yağı, Urfa kebabı, dil peyniri, tas kebabı, İnegöl köftesi, havuçlu kek, çiğ köfte, maden suyu, vişne suyu, işkembe çorbası, koz helvası, kesme şeker, çiğ köfte, dolma biber, kuru yemiş, süzme yoğurt.

ü Gök cisimleri:
Çoban yıldızı, kuyruklu yıldız, gök kuşağı, gök taşı.

ü Organ veya organ yerine geçen sözlerden biriyle kurulanlar:
aç göz, sulu göz, bel kemiği, takma bacak, gaga burun, kuru kafa, karga burun.

ü Benzetme yoluyla insanın bir niteliğini anlatmak üzere bitki, hayvan ve nesne adlarıyla kurulan birleşik kelimeler:
ağır top, çetin ceviz, eksik etek, sağmal inek, deli balta, çöpsüz üzüm, eski toprak.

ü Zamanla ilgili birleşik kelimeler:
bağ bozumu, gece yarısı,gün ortası, hafta başı, hafta sonu, ay sonu, yıl sonu.

e. –r / -ar / -er, -maz / -mez ve –an / -en ekleriyle kurulan sıfat tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ayrı yazılır:
bakar kör, çalar saat, çıkar yol, döner kapı, döner kebap, güler yüz, yazar kasa, çıkmaz sokak, görünmez kaza, tükenmez kalem, uçan daire, uçan top.

f. Renk sözü veya renklerden birinin adıyla kurulmuş isim tamlaması yapısındaki renk adları ayrı yazılır:
bakır rengi, kül rengi, portakal rengi, ten rengi, gece mavisi, limon sarısı, boncuk mavisi, duman rengi,Çingene pembesi.

g. Yer adlarında kullanılan Batı, Doğu, Güney, Kuzey, Kuzeybatı, Kuzeydoğu, Güneydoğu, Güneybatı, Aşağı, Orta, Yukarı, Küçük, Büyük, Eski, Yeni, İç, Yakın, Uzak gibi kelimeler ayrı yazılır:
Orta Asya, Uzak Doğu, Güneydoğu Anadolu, İç Erenköy, Küçük Çamlıca, Büyük Menderes, Aşağı Ayrancı, Yeni Kızılelma.

h. Yer adları :
Yunus Emre Mahallesi, Bahçelievler Mahallesi, Sakarya ırmağı,Van Gölü, İstanbul Boğazı, Erciyes dağı, Ağrı Dağı, İzmir Körfezi, Nene Hatun Caddesi.

i. Şahıs adlarından oluşmuş mahalle, bulvar, cadde, sokak, ilçe, köy vb. yer ve kuruluş adlarında sondaki unvanlar hariç, şahıs adları ayrı yazılır:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Sütçü İmam Üniversitesi, Koca Mustafapaşa.

j. Şehirlere sonradan verilen unvanlar ayrı yazılır:
Kahraman Maraş, Gazi Antep, Gazi Magosa, Şanlı Urfa.

k. Ev, ocak, yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır:
aş evi, bakım evi, radyo evi, ordu evi, öğretmen evi, yayın evi, aile ocağı, Türk Ocağı, sağlık ocağı, öğrenci yurdu, yetiştirme yurdu.

l. Ara, dış, öte, sıra sözlerinin sona getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
milletler arası, devletler arası, uluslar arası, yasa dışı, din dışı, fizik ötesi, mor ötesi, olağan dışı, aklı sıra, ardı sıra.

m. Somut olarak yer belirten üst sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
arka üstü, böbrek üstü, sırt üstü, tepe üstü.

n. Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, sağ, sol, peşin, bir, iki, tek, çok, çift sözlerinin başa getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
alt yapı, alt yazı, ana bilim dalı, ana fikir, ana vatan, ön lisans, ön söz, art niyet, yan cümle, iç kulak, dış gezi, orta öğrenim, büyük anne, büyük şehir, peşin fikir, çok hücreli.

o. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır:
bin dokuz yüz yirmi altı, yetmiş sekiz, kırk bir.

p. Kanunda bitişik yazılanlar dışında kuruluş adları ayrı yazılır:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Devlet Malzeme Ofisi, Türk Dil Kurumu, Yüksek Seçim Kurulu, Emekli Sandığı, Atatürk Orman Çiftliği.

q. Türk devlet ve topluluklarındaki özel adlar ünlüler bakımından Türkiye Türkçesindeki söylenişine göre yazılır:
Azerbaycan, Bakû, Semerkant, İslâm Kerimov.

r. Ünsüzlerin yazılışında özgünlük korunur:
Saparmurad Niyazov.

Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler
KAYNAK : TDK
A. Cümle büyük harfle başlar:
Ak akçe kara gün içindir.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. (Atatürk)

Cümle içinde tırnak veya yay ayraç içine alınan cümleler büyük harfle başlar ve sonlarına uygun noktalama işareti (nokta, soru, ünlem) konur:
Atatürk, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diyor.
Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

Ancak iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri büyük harfle başlamaz:
Bir zamanlar -bu zamanlar çok da uzak değildir, bundan on, on iki yıl önce- Türk saltanatının maddi sınırları uçsuz bucaksız denilecek kadar genişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

İki noktadan sonra gelen cümleler büyük harfle başlar:
Menfaat sandalyeye benzer: Başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan yükseltir. (Cenap Şahabettin)

Ancak iki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralandığında bu örnekler büyük harfle başlamaz:
Bu eskiliği siz de çok evde görmüşsünüzdür: duvarlarda çiviler, çivi yerleri, lekeler… (Memduh Şevket Esendal)

UYARI: Rakamla başlayan cümlelerde rakamdan sonra gelen kelime büyük harfle başlamaz: 2005 yılında Türk Dil Kurumunun 73. yılını kutladık.

UYARI: Örnek niteliğindeki kelimelerle başlayan cümlede de ilk harf büyük yazılır:
“Banka, bütçe, devlet, fındık, kanepe, menekşe, şemsiye” gibi yüzlerce kelime, kökenleri yabancı olmakla birlikte artık dilimizin malı olmuştur. “Et-, ol-” fiilleri, dilimizde en sık kullanılan yardımcı fiillerdir.

B. Dizeler büyük harfle başlar:
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi;
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. (Muhibbi)

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. (Mehmet Akif Ersoy)

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik. (Yahya Kemal Beyatlı)

C. Levhalar ve açıklama yazıları büyük harfle başlar:
Giriş, Çıkış, Müdür, Vezne, Başkan, Doktor, Otobüs Durağı, Dolmuş Durağı, Şehirler Arası Telefon, III. Kat, IV. Sınıf, I. Blok.

Cümle içerisinde sayılardan sonra gelen kelimeler küçük harfle başlar.

D. Bilim dallarında kullanılan terimlerin büyük harfle yazılışı, ilgili dallardaki uygulamaya bağlıdır:
Canis canis, Caris caris, Ardea alba, Populus alba, Prunus domestica, Pinus silvestris.

E. Kitap, bildiri, makale vb.nde ana başlıkta bulunan kelimelerin tamamı, alt başlıkta bulunan kelimelerin ise yalnızca ilk harfleri büyük olarak yazılır.
F. Kitap, dergi vb.nde bulunan resim, çizelge, tablo vb.nin altında yer alan açıklayıcı yazılar büyük harfle başlar

G. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar:
29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Ekim 1923, 28 Aralık 1982′de göreve başladı. Lale festivali 25 Haziranda başlayacak.
1919 senesi Mayısının 19′uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

Belirli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar:
Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.

H. Özel adlar büyük harfle başlar:

1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar:
Mustafa Kemal Atatürk,

Takma adlar da büyük harfle başlar:
Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), Demirtaş (Ziya Gökalp), Tarhan (Ömer Seyfettin),

2. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar, lakaplar, meslek ve rütbe adları büyük harfle başlar:
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Kaymakam Erol Bey, Sayın Prof. Dr. Hasan Eren, Hamdi Bey, Mustafa Efendi,

Akrabalık bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz:
Tülay abla, Ayşe teyze, Fatma nine, Kemal dayı, Saim amca, Ali enişte.

Akrabalık bildiren kelimeler başa geldiğinde lakap yerine kullanıldığı için büyük harfle başlar: Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.

Bazı tarihî ve menkıbevi şahsiyetlerde ise akrabalık bildiren kelime sonda olduğu hâlde unvan değeri kazandığı ve özel ada dâhil olduğu için büyük harfle yazılır:
Gül Baba, Susuz Dede, Adile Hala, Gülsüm Bacı, Sultan Ana.

Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, mevki, unvan bildiren kelimeler de büyük harfle başlar:
Sayın Bakan, Sayın Başkan, Sayın Rektör, Sayın Vali,

Hitap kelimeleri de büyük harfle başlar:
Sevgili Kardeşim, Aziz Dostum, Değerli Arkadaşım,

3. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar:
Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir.

4. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar:
Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Karakeçili, Hacımusalı.

5. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar:
Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça, Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.

6. Devlet adları büyük harfle başlar:
Türkiye Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Azerbaycan Cumhuriyeti.

7. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını bildiren sözler büyük harfle başlar:
Müslümanlık, Müslüman; Hristiyanlık, Hristiyan; Musevilik, Musevi; Budizm, Budist; Hanefilik, Hanefi; Malikilik, Maliki; Protestanlık, Protestan; Katoliklik, Katolik.

8. Din ve mitoloji ile ilgili özel adlar büyük harfle başlar:
Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele.

Ancak tanrı kelimesi özel ad olarak kullanılmadığında küçük harfle başlar:
Eski Yunan tanrıları. Bazı dinî terimlerin küçük harfle başlaması gelenekleşmiştir:
cennet, cehennem, uçmak, tamu, peygamber, sırat köprüsü.

9. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar:
Merkür, Neptün, Plüton, Halley, Dünya,Güneş, Ay vb.

UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri gezegen anlamı dışında kullanıldığında küçük harfle başlar.

10. Yer adları (kıta, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak, semt vb.) büyük harfle başlar:
Asya, Avrupa, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Yakın Doğu; Ankara,

UYARI: Doğu ve batı sözleri yön bildirdiğinde küçük olarak yazılır:
Bursa’nın doğusu. Bu sözler düşünce, hayat tarzı, politika vb. anlamlar bildirdiğinde ise büyük olarak yazılır: Batı medeniyeti, Doğu mistisizmi vb.

Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz vb. tür bildiren ikinci isimler büyük harfle başlar:
Ağrı Dağı, Aral Gölü, Çanakkale Boğazı,

UYARI: Özel ada dâhil olmayıp tamlama kuran şehir, il, ilçe, bucak, belde, köy vb. sözler küçük harfle başlar:
Konya ili, Etimesgut ilçesi, Taflan köyü vb.

Mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Yıldız Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi, Karaköy Meydanı, Zafer Meydanı, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Ziya Gökalp Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı, Fevzi Çakmak Sokağı, İnkılap Sokağı, Reşat Nuri Sokağı, Türk Ocağı Sokağı.

UYARI: Yer bildiren özel isimlerde de kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman, kelime başında büyük harf kullanılır:
Hisar’dan, Boğaz’dan, Bulvar’dan.

11. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar:
Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, İshakpaşa Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Alanya Kalesi, Galata Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Zafer Abidesi, Bilge Kağan Anıtı.

12. Kurum, kuruluş ve kurul adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Çocuk Esirgeme Kurumu, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Anadolu Kulübü, Mavi Köşe Bakkaliyesi; Türk Ocağı, Yeşilay Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu, Danışma Kurulu, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı; Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

13. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Medeni Kanun, Borçlar Hukuku (kanun), Atatürk Uluslararası Barış Ödülü Tüzüğü, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği.

UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, merkez, bakanlık, üniversite, fakülte, bölüm, kanun, tüzük, yönetmelik vb.ni bildiren kelimeler, belli bir kurum vb. kastedildiğinde büyük harfle başlar:
Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Son aylarda Kurum, yazım konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir. 2876 sayılı Kanun bu yıl yeniden gözden geçiriliyor. Bu madde Yönetmelik’in 4’üncü maddesine aykırı düşmektedir.

14. Kitap, dergi, gazete ve sanat eserlerinin (tablo, heykel, müzik) her kelimesi büyük harfle başlar:
Nutuk, Safahat, Kendi Gök Kubbemiz, Anadolu Notları, Sinekli Bakkal; Türk Dili, Türk Kültürü, Varlık; Resmî Gazete, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Yeni Yüzyıl, Yeni Asır; Saraydan Kız Kaçırma, Onuncu Yıl Marşı.

UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz:
Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.

UYARI: Büyük harflerin kullanıldığı yerlerde bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır:
Mai ve Siyah, Suç ve Ceza, Leyla ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Dünyaya İkinci Geliş yahut Sır İçinde Esrar, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe, Ben de Yazdım.

15. Millî ve dinî bayramlarla bayram niteliği kazanmış günlerin adları büyük harfle başlar:
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Nevruz Bayramı, Anneler Günü, Öğretmenler Günü, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü, 14 Mart Tıp Bayramı, Hıdırellez.

Kurultay, bilgi şöleni, açık oturum vb. toplantıların adlarında her kelime büyük harfle başlar:
V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı, Manas Bilgi Şöleni.

16. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar:
Kurtuluş Savaşı, Millî Mücadele, Cilalı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Servetifünun Dönemi, Tanzimat Dönemi.

UYARI: Tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar:
divan şiiri, divan edebiyatı, halk şiiri, halk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, Türk dili, Türk sanat müziği, Türk halk müziği, tekke edebiyatı.

17. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar:
Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Konyalı, Bursalı.

UYARI: Özel ad kendi anlamı dışında yeni bir anlam kazanmışsa büyük harfle başlamaz:
acem (Türk müziğinde bir perde), hicaz (Türk müziğinde bir makam), nihavent (Türk müziğinde bir makam), amper (elektrik akımında şiddet birimi), jul (fizikte iş birimi), donkişotluk (gereği yokken kahramanlık göstermeye kalkışmak).

UYARI: Para birimleri büyük harfle başlamaz: avro, dinar, dolar, lira, yeni kuruş, liret.

UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz.

UYARI: Müzikte kullanılan makam ve tür adları büyük harfle başlamaz:
acemaşiran, acembuselik, bayati, hicazkâr, türkü, varsağı, bayatı.

18. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar:
Antep fıstığı, Brüksel lahanası, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi
Mürâcaat : 1. Ünlü uyumu yok.
2. Başta m sesi var.
3. İki ünlü yan yana gelmiştir.
4. Uzun ünlü var.

İMLÂ KURALLARI VE UYGULAMASI

1. Seslerle İlgili Kurallar
2. Eklerle İlgili Kurallar
3. Kelimelerle İlgili Kurallar
4. Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler

İMLÂ KURALLARI VE UYGULAMASI
İmlâ, kelimelerin ve dil birliklerinin yazımı demektir. Türk imlâsında sese (söyleyişe) bağlı bir imlâ düzeni benimsenmiş olmakla birlikte imlâ konusundaki tartışmalar henüz bitmiş değildir. 1929’da Dil Encümeni tarafından hazırlanan İmlâ Lûgati’nden Türk Dil Kurumu tarafından 2000 yılında yayınlanan İmlâ Kılavuzu’na kadar yazımda epeyce değişiklikler yapılmıştır. Bu macerayı İmlâ Kılavuzu’nun sunuş kısmından okuyabilirsiniz. Burada, tartışmaya girmeden, eğitimde birlik olmalı ilkesinden yola çıkarak, Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan ve son baskısı 2000 yılında yapılan İmlâ Kılavuzu’nun kurallar bölümü; ana hatlarıyla, öğretimde kolaylık sağlayacağı düşüncesiyle, başlıklar halinde özetlenmiş ve kurallara uygun birkaç örnek ilâve edilmiştir:

SESLERLE İLGİLİ KURALLAR :

1. Bugünkü Türkiye Türkçesinde kökeni Türkçe olan kelimelerin sonunda tonlu b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz: ağaç, ak, büyük, ip, ot, saç, yurt.

Dilimizdeki alıntılar da hac, şad, yad gibi birkaç örnek dışında, kelime sonunda yumuşama kuralına uymuştur: kitap (<kitab), muhtaç (<muhtac), cilt (<cild), ahenk (<aheng). Bu gibi alıntılar ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında sert sessizler yumuşar:

Sebep > sebebi, Kitap > kitaba, Cilt > cildi, Renk > rengi.

2. Düz, geniş ünlüyle (a ,e) biten fiiller şimdiki zaman çekimi dışında daralmaz.
Beklemek bekliyor,
Anlamak anlamıyor,
saklamak saklıyor.
Söylemek söylüyor

YANLIŞ DOĞRU
anlıyan anlayan
gözlüyecek gözleyecek
geliyim geleyim
söyliyeyim söyleyeyim
ağlıyayım ağlayayım
başlıyayım başlayayım
yatırıyım yatırayım

3. Uzun ünlüler, belli durumlar dışında yazıda gösterilmez :
adalet (ada:let),
işaret (işa:ret),
kaide (ka:ide).
DÜZELTME İŞARETİ
4. Düzeltme (^) işareti aşağıdaki durumlarda kullanılır:

a. Nispet î’sinin belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır.

Türk askeri (iyelik eki). Komutan, asker-i çağırıyor. (Belirtme hâli eki – kimi/neyi) Askerî okul (askere ait, askerle ilgili)

İslam dini
Dinî bilgiler

Fizik ilmi Atatürk’ün resmi
İlmî tartışmalar Resmî kuruluşlar

resmî, insanî, ciddî, mizahî, idarî, iktisadî, meslekî, fizikî.

b. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen “a” ve “u” sesleri üzerine düzeltme işareti konur:
mezkûr, sükûn, sükût mekân mahkûm kâfir hikâye tezgâh gâvur dergâh, yadigâr, ordugâh, karargâh, imkân, dükkân, kâğıt, sükût, evlât, billûr, üslûp, ahlâk, ilân.

Hakkâri, Elâzığ İslâhiye Lâdik Lâpseki Kâzım, Halûk, Lâle, Nalân, Kâmil

Batı kökenli kelimelerde de “L” ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için kullanılır:
plâk, plâj, plân, reklâm.

c. Yazılışları aynı, anlamları ve okunuşları farklı olan kelimeleri ayırmada kullanılır:

adem (yokluk)
âdem (insan)

adet (sayı)
âdet (alışkanlık, gelenek)

aşık (ayak bileğindeki kemik)
âşık (seven,tutkun)

dahi (bile)
dâhi ( deha sahibi,yaratıcı gücü olan)

hal (pazar yeri,çözme)
hâl (durum)

hala (babanın kız kardeşi)
hâlâ (henüz)

kar (bir yağış şekli)
kâr (kazanç)

nar (bir meyve)
nâr (ateş)

şura (şu yer)
şûra (danışma kurulu)

yar (uçurum)
yâr (sevgili)

5. Alıntı kelimelerde “s” ünsüzünden sonra gelen “b” sesi ünsüz benzeşmesine uğrayarak “p”ye dönüşür ve “p” ile yazılır:
ispat, kispet, müspet, nispet, tespih, tespit.

6. Dilimize Farsçadan geçen “–dar” ekindeki “d” sesi sert ünsüzlerden sonra ünsüz benzeşmesine uğrayarak “t” olur:
minnettar, silâhtar, taraftar.

Arapçadan geçen Hayrettin, Seyfettin, Necmettin gibi özel adlarda da “d” sesi “t”ye dönmüştür.

EKLERLE İLGİLİ KURALLAR

1. Soru eki her zaman ayrı yazılır:
Öğreniyor musunuz? Ölür müsün, öldürür müsün? Kalem mi? İnsanlık öldü mü?

2. “-ki” aitlik eki ünlü uyumlarına uymaz ve daima bitişik yazılır:
Yarınki, akşamki, yoldaki, yazıdaki, Turgut’unki.

Birkaç örnekte ünlü uyumlarına uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü.

3. “-ma /-me” fiilden isim yapma eki ile biten kelimeler -a, -e, -ı, -i ekleriyle genişletildiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer:
kazanma-y-a, okuma-y-a, sevme-y-i.

-mak / -mek ile bitenlere ise -a, -e, -ı, -i eklerinden biri gelirse -k ünsüzü yumuşar: yazmak-a > yazmağa, okumak-a > okumağa. Ancak günümüzde y’li yazılışa doğru güçlü bir eğilim vardır.

4. “-ken” (<iken) eki büyük ünlü uyumuna uymaz. Getirildiği kelimenin ünlüleri kalın da olsa, ekin ünlüsü ince kalır :
okurken, yazarken, durgunken, başlarken.

5. “i”- ek-fiili ayrı yazıldığında ünlü uyumlarına uymaz :
okuyor idik, çalışacak imişiz, yorgun ise.

Ancak, imek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır: bakıyordu, süslenecekmiş, neyse, güzelmiş, alırsa.

6. “ki” bağlacı her zaman ayrı yazılır :
Demek ki, bilmem ki,
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki! (Orhan Veli)

7. –da/-de bağlacı ayrı yazılır. Bu bağlacın ayrı yazılacağı çoğu kişi tarafından biliniyor ancak bulunma hâli ekiyle karıştırılıyor. Bunları şöyle ayırt edebiliriz:
ü Bağlaç olan -da/de’nin -ta / -te şekli yoktur.

ü Bir isim, hâl eklerinden sadece birini alabilir. Kelimede hâl eklerinden biri varsa bunu takip eden –da/-de bağlaçtır ve ayrı yazılmalıdır: Bu soruyu da bildi. Size de selâmı var.

ü Hâl eki çıkarılacak olursa belirgin bir şekilde, cümlede kopukluk olur.

ü “ya” sözüyle kullanılan “da” mutlaka ayrı yazılır (ya da). Araba ya da otomobil, ne bulursan tut.

KELİMELERLE İLGİLİ KURALLAR

Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri, kelime birleştirmesidir. Kelime birleştirmesi yoluyla kurulan sözlere birleşik kelime adı verilir. Bu terim için bileşik kelime denilmesi yanlıştır.

İmlâmızla ilgili tereddütlerin çoğu, kelimelerin ayrı mı, bitişik mi yazılacağı bahsinden kaynaklanmaktadır. Ayrı ve bitişik yazılan kelimeler için uzunca bir açıklama yapmak yerine pratik bir kaç kural vererek ana hatlarıyla bu bölümü özetleyeceğiz:

ü Birleşme sırasında anlam kaymasına uğrayan birleşik kelimeler, bitişik yazılır:
hanımeli, kaynanadili, dokuztaş (oyun), deveboynu (boru).
ü Birleşme sırasında ses olayı görülen birleşik kelimeler bitişik yazılır:
kayın ata > kaynata, sütlü aş > sütlaç, ne için > niçin, emir etmek > emretmek, sabır etmek > sabretmek, kayıp olmak > kaybolmak.
Reddetmek, hissetmek, reddolunmak, affetmek, zannetmek, hiss > his, his-etmek >hissetmek.

1. BİTİŞİK YAZILAN BİRLEŞİK KELİMELER

Birleşik kelimelerden bitişik yazılanlara bitişik kelime diyoruz. Birleşik kelimelerden hangilerinin bitişik yazılacağı aşağıda özetlenmiştir :

a. Kurallı birleşik fiiller bitişik yazılır:
alıverdi, düşeyazdı, bakakaldılar, anlayabilirseniz, yazabilirsiniz.

b. Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır:
Aslanağzı, keçisakalı, keçiboynuzu, karagöz (balık), balıkgözü (halka), sıçandişi (dikiş), kadınbudu (köfte), dilberdudağı(tatlı), acemborusu (bitki), kuşyemi (bitki), beştaş (oyun), camgüzeli (bitki), yalıçapkını (kuş), Samanyolu (yıldız kümesi), Demirkazık (yıldız), ayşekadın (fasulye), hafızali (üzüm), karafatma (böcek).

c. –an /-en, -r / -ar / -er, ve –maz / -mez ekleriyle kurulmuş sıfat-fiil gruplarından kalıplaşmış birleşik kelimeler gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
ağaçkakan, çöpçatan, oyunbozan, saçkıran, gökdelen, akımtoplar, betonkarar, çoksatar, sanatsever, tekerçalar (cd), uçaksavar, kuşkonmaz, varyemez, töretanımaz, değerbilmez.

d. -dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu / -tü ) ekiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır:
albastı, ciğerdeldi, gecekondu, günindi, kolbastı, imambayıldı, mirasyedi, zıpçıktı, toprakbastı, şıpsevdi.

e. Her iki ögesi de –dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu/ -tü) veya –r / -ar / -er eklerini almış ve kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır:
dedikodu, kaptıkaçtı, oldubitti, biçerdöver, uyurgezer, okuryazar, yanardöner, yüzergezer.

f. Hayvan, bitki, organ ve çeşitli nesne adlarıyla kurulan ve içinde renklerden birinin adı veya renk sözü geçmeyen renk adları bitişik yazılır:
baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, devetüyü, fildişi, vişneçürüğü.

g. Renk adlarıyla kurulan ve bitki, hayvan veya hastalık türlerinden birini gösteren birleşik kelimeler bitişik yazılır:
akağaç, akkavak, akmantar, karadut, karaçalı, alabalık, karakuş, bozayı, beyazsinek, sarıçiçek.

h. Somut olarak yer bildirmeyen üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
akşamüstü, ayaküstü, bayramüstü, ikindiüzeri, olağanüstü, sırtüstü, suçüstü, yüzüstü.

i. Somut olarak yer bildirmeyen alt sözüyle kurulan birleşik kelimeler de bitişik yazılır:
ayakaltı, bilinçaltı, gözaltı, şuuraltı.

j. İki veya daha çok kelimenin birleşmesinden oluşmuş kişi adları, soyadları, lâkaplar ve Türkçe yer adları bitişik yazılır:
Alper, Birol, Gülseren; Atatürk, Adıvar, Tanpınar;Tepedelenli Ali Paşa; Çanakkale, Pınarbaşı, Beşiktaş, Yenişehir, Batıkent, Çengelköy, İncesu, Acıgöl.

k. Şahıs adları ve unvanlarından oluşmuş mahalle, meydan, köy vb. yer ve kuruluş adlarındaki unvan grubu ; unvan kelimesi sonda ise, gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
Abidinpaşa, Bayrampaşa, Necatibey (Caddesi), Gaziosmanpaşa (Üniversitesi).

l. Ara yönleri belirten kelimeler bitişik yazılır:
güneybatı, güneydoğu, kuzeydoğu,kuzeybatı

m. Senet, çek vb. ticarî belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır:
“yediyüzyirmibeşmilyonaltmışsekizbinsekizyüzo n” lira.

n. Her iki ögesi de aslî anlamını koruduğu halde yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olarak bitişik yazılan kelimeler de vardır:

ü Baş sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları:
başkomutan, başyazar, başfiyat, başrol, başköşe, başparmak, başkent, başçavuş, başeser.

ü Başı kelimesiyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları:
aşçıbaşı, binbaşı, onbaşı, çarkçıbaşı, ustabaşı, yüzbaşı..

ü Oğlu, oğulları, kızı sözleriyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları:
Caferoğlu, Topaloğlu, Osmanoğulları, çapanoğlu, dayıoğlu, eloğlu, hinoğluhin, teyzekızı.

ü Ağa, bey, efendi, hanım, nine vb. sözlerle kurulan birleşik kelimeler:
ağababa, ağabey, beyefendi, efendibaba, hanımanne, hanımefendi, hacıağa.

ü Açıortay, ağırbaşlı, akarsu, akaryakıt, anamal, anaokulu, anapara, anayasa, atasözü, aybaşı, babaanne, basmakalıp, başörtü, birdenbire, bozkır, bugün, buzdolabı, delikanlı, erbaş, gökyüzü, ilkbahar, ilkokul, ilköğretim, ipucu, milletvekili, tıpkıbasım, topyekûn, vazgeçmek, yarıçap, yarımada, yeryüzü, yüzyıl gibi kelime ve deyimler de gelenekleşmiş ve yaygınlaşmış olarak bitişik yazılır.

ü Biraz, birazı, birkaç, birkaçı, birtakım, birçok, birçoğu, hiçbir, hiçbiri, herhangi kelimeleri de bitişik yazılır.

o. Hane kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
çayhane, dershane, eczahane, hastahane, postahane, pastahane, yemekhane. Bu sözlerde geçen hane kelimesindeki h’nin yazılmaması yanlıştır.

p. Perver, perest, zade ve name kelimeleriyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
vatanperver, hayalperest, Resulzade, dayızade, beyanname, Oğuzname, Battalname.

q. Kanunda bitişik geçen veya bitişik olarak tescil ettirilen kuruluş adları bitişik yazılır:
İçişleri, Dışişleri, Genelkurmay, Yükseköğretim.

r. oto, tele, matik ögeleriyle kurulan alıntılar da bitişik yazılır:
otobiyografi, otomobil, otogar, otopark, telekart, telekız, telefon, bankamatik.

2. AYRI YAZILAN BİRLEŞİK KELİMELER

a. Deyimler ayrı yazılır:
göze girmek, etekleri zil çalmak, ağzı kulaklarına varmak.

b. İkilemeler ayrı yazılır:
bata çıka, yavaş yavaş, güle oynaya, çoluk çocuk, ev bark, konu komşu, eş dost, kitap mitap, süklüm püklüm, soy sop.

c. Yardımcı fiillerle kurulan birleşik fillerde ses olayı olmuyorsa ayrı yazılır:
arz etmek, adam olmak, dans etmek, soracak olmak, not etmek, oyun etmek, sağır olmak, yok olmak, yardım etmek, yarış etmek.

d. Birleşme sırasında kelimelerden hiçbiri anlam değişikliğine uğramıyorsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır:

ü Hayvan türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
ada balığı, ardıç kuşu, tarla kuşu, bal arısı, Pekin ördeği.

ü Bitki türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
çörek otu, acı ot, yayla çiçeği, yumru kök, kuş üzümü, dağ armudu, Japon gülü, kuru fasulye, kuru incir, yaban gülü.

ü Nesne, eşya ve alet adlarından biriyle kurulanlar:
bakır taşı, dikili taş, Arap sabunu, el kitabı, alt geçit, toplu iğne, dolma kalem, yemek masası, yapma çiçek. yatak örtüsü.

ü Yol ve ulaşımla ilgili birleşik kelimeler:
Arnavut kaldırımı, çevre yolu, deniz yolu, kara yolu, keçi yolu.

ü Durum, olgu ve olay bildiren sözlerden biriyle kurulanlar:
açık oturum, ana dili, dil birliği, baş ağrısı, çıkış yolu, iş bölümü, masa başı, sofra başı, ses uyumu, yer çekimi.

ü Bilim ve bilgi sözleriyle kurulanlar:
anlam bilimi, gök bilimi, dil bilgisi, halk bilimi, ses bilgisi.

ü Yuvar ve küre sözleriyle kurulanlar:
ışık küre, yarı küre, ağır küre, hava yuvarı, göz yuvarı, ısı yuvarı.

ü Yiyecek, içecek adlarından biriyle kurulanlar:
balık yağı, Urfa kebabı, dil peyniri, tas kebabı, İnegöl köftesi, havuçlu kek, çiğ köfte, maden suyu, vişne suyu, işkembe çorbası, koz helvası, kesme şeker, çiğ köfte, dolma biber, kuru yemiş, süzme yoğurt.

ü Gök cisimleri:
Çoban yıldızı, kuyruklu yıldız, gök kuşağı, gök taşı.

ü Organ veya organ yerine geçen sözlerden biriyle kurulanlar:
aç göz, sulu göz, bel kemiği, takma bacak, gaga burun, kuru kafa, karga burun.

ü Benzetme yoluyla insanın bir niteliğini anlatmak üzere bitki, hayvan ve nesne adlarıyla kurulan birleşik kelimeler:
ağır top, çetin ceviz, eksik etek, sağmal inek, deli balta, çöpsüz üzüm, eski toprak.

ü Zamanla ilgili birleşik kelimeler:
bağ bozumu, gece yarısı,gün ortası, hafta başı, hafta sonu, ay sonu, yıl sonu.

e. –r / -ar / -er, -maz / -mez ve –an / -en ekleriyle kurulan sıfat tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ayrı yazılır:
bakar kör, çalar saat, çıkar yol, döner kapı, döner kebap, güler yüz, yazar kasa, çıkmaz sokak, görünmez kaza, tükenmez kalem, uçan daire, uçan top.

f. Renk sözü veya renklerden birinin adıyla kurulmuş isim tamlaması yapısındaki renk adları ayrı yazılır:
bakır rengi, kül rengi, portakal rengi, ten rengi, gece mavisi, limon sarısı, boncuk mavisi, duman rengi,Çingene pembesi.

g. Yer adlarında kullanılan Batı, Doğu, Güney, Kuzey, Kuzeybatı, Kuzeydoğu, Güneydoğu, Güneybatı, Aşağı, Orta, Yukarı, Küçük, Büyük, Eski, Yeni, İç, Yakın, Uzak gibi kelimeler ayrı yazılır:
Orta Asya, Uzak Doğu, Güneydoğu Anadolu, İç Erenköy, Küçük Çamlıca, Büyük Menderes, Aşağı Ayrancı, Yeni Kızılelma.

h. Yer adları :
Yunus Emre Mahallesi, Bahçelievler Mahallesi, Sakarya ırmağı,Van Gölü, İstanbul Boğazı, Erciyes dağı, Ağrı Dağı, İzmir Körfezi, Nene Hatun Caddesi.

i. Şahıs adlarından oluşmuş mahalle, bulvar, cadde, sokak, ilçe, köy vb. yer ve kuruluş adlarında sondaki unvanlar hariç, şahıs adları ayrı yazılır:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Sütçü İmam Üniversitesi, Koca Mustafapaşa.

j. Şehirlere sonradan verilen unvanlar ayrı yazılır:
Kahraman Maraş, Gazi Antep, Gazi Magosa, Şanlı Urfa.

k. Ev, ocak, yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır:
aş evi, bakım evi, radyo evi, ordu evi, öğretmen evi, yayın evi, aile ocağı, Türk Ocağı, sağlık ocağı, öğrenci yurdu, yetiştirme yurdu.

l. Ara, dış, öte, sıra sözlerinin sona getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
milletler arası, devletler arası, uluslar arası, yasa dışı, din dışı, fizik ötesi, mor ötesi, olağan dışı, aklı sıra, ardı sıra.

m. Somut olarak yer belirten üst sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
arka üstü, böbrek üstü, sırt üstü, tepe üstü.

n. Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, sağ, sol, peşin, bir, iki, tek, çok, çift sözlerinin başa getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
alt yapı, alt yazı, ana bilim dalı, ana fikir, ana vatan, ön lisans, ön söz, art niyet, yan cümle, iç kulak, dış gezi, orta öğrenim, büyük anne, büyük şehir, peşin fikir, çok hücreli.

o. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır:
bin dokuz yüz yirmi altı, yetmiş sekiz, kırk bir.

p. Kanunda bitişik yazılanlar dışında kuruluş adları ayrı yazılır:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Devlet Malzeme Ofisi, Türk Dil Kurumu, Yüksek Seçim Kurulu, Emekli Sandığı, Atatürk Orman Çiftliği.

q. Türk devlet ve topluluklarındaki özel adlar ünlüler bakımından Türkiye Türkçesindeki söylenişine göre yazılır:
Azerbaycan, Bakû, Semerkant, İslâm Kerimov.

r. Ünsüzlerin yazılışında özgünlük korunur:
Saparmurad Niyazov.

Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler
KAYNAK : TDK
A. Cümle büyük harfle başlar:
Ak akçe kara gün içindir.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. (Atatürk)

Cümle içinde tırnak veya yay ayraç içine alınan cümleler büyük harfle başlar ve sonlarına uygun noktalama işareti (nokta, soru, ünlem) konur:
Atatürk, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diyor.
Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

Ancak iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri büyük harfle başlamaz:
Bir zamanlar -bu zamanlar çok da uzak değildir, bundan on, on iki yıl önce- Türk saltanatının maddi sınırları uçsuz bucaksız denilecek kadar genişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

İki noktadan sonra gelen cümleler büyük harfle başlar:
Menfaat sandalyeye benzer: Başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan yükseltir. (Cenap Şahabettin)

Ancak iki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralandığında bu örnekler büyük harfle başlamaz:
Bu eskiliği siz de çok evde görmüşsünüzdür: duvarlarda çiviler, çivi yerleri, lekeler… (Memduh Şevket Esendal)

UYARI: Rakamla başlayan cümlelerde rakamdan sonra gelen kelime büyük harfle başlamaz: 2005 yılında Türk Dil Kurumunun 73. yılını kutladık.

UYARI: Örnek niteliğindeki kelimelerle başlayan cümlede de ilk harf büyük yazılır:
“Banka, bütçe, devlet, fındık, kanepe, menekşe, şemsiye” gibi yüzlerce kelime, kökenleri yabancı olmakla birlikte artık dilimizin malı olmuştur. “Et-, ol-” fiilleri, dilimizde en sık kullanılan yardımcı fiillerdir.

B. Dizeler büyük harfle başlar:
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi;
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. (Muhibbi)

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. (Mehmet Akif Ersoy)

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik. (Yahya Kemal Beyatlı)

C. Levhalar ve açıklama yazıları büyük harfle başlar:
Giriş, Çıkış, Müdür, Vezne, Başkan, Doktor, Otobüs Durağı, Dolmuş Durağı, Şehirler Arası Telefon, III. Kat, IV. Sınıf, I. Blok.

Cümle içerisinde sayılardan sonra gelen kelimeler küçük harfle başlar.

D. Bilim dallarında kullanılan terimlerin büyük harfle yazılışı, ilgili dallardaki uygulamaya bağlıdır:
Canis canis, Caris caris, Ardea alba, Populus alba, Prunus domestica, Pinus silvestris.

E. Kitap, bildiri, makale vb.nde ana başlıkta bulunan kelimelerin tamamı, alt başlıkta bulunan kelimelerin ise yalnızca ilk harfleri büyük olarak yazılır.
F. Kitap, dergi vb.nde bulunan resim, çizelge, tablo vb.nin altında yer alan açıklayıcı yazılar büyük harfle başlar

G. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar:
29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Ekim 1923, 28 Aralık 1982′de göreve başladı. Lale festivali 25 Haziranda başlayacak.
1919 senesi Mayısının 19′uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

Belirli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar:
Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.

H. Özel adlar büyük harfle başlar:

1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar:
Mustafa Kemal Atatürk,

Takma adlar da büyük harfle başlar:
Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), Demirtaş (Ziya Gökalp), Tarhan (Ömer Seyfettin),

2. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar, lakaplar, meslek ve rütbe adları büyük harfle başlar:
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Kaymakam Erol Bey, Sayın Prof. Dr. Hasan Eren, Hamdi Bey, Mustafa Efendi,

Akrabalık bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz:
Tülay abla, Ayşe teyze, Fatma nine, Kemal dayı, Saim amca, Ali enişte.

Akrabalık bildiren kelimeler başa geldiğinde lakap yerine kullanıldığı için büyük harfle başlar: Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.

Bazı tarihî ve menkıbevi şahsiyetlerde ise akrabalık bildiren kelime sonda olduğu hâlde unvan değeri kazandığı ve özel ada dâhil olduğu için büyük harfle yazılır:
Gül Baba, Susuz Dede, Adile Hala, Gülsüm Bacı, Sultan Ana.

Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, mevki, unvan bildiren kelimeler de büyük harfle başlar:
Sayın Bakan, Sayın Başkan, Sayın Rektör, Sayın Vali,

Hitap kelimeleri de büyük harfle başlar:
Sevgili Kardeşim, Aziz Dostum, Değerli Arkadaşım,

3. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar:
Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir.

4. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar:
Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Karakeçili, Hacımusalı.

5. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar:
Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça, Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.

6. Devlet adları büyük harfle başlar:
Türkiye Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Azerbaycan Cumhuriyeti.

7. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını bildiren sözler büyük harfle başlar:
Müslümanlık, Müslüman; Hristiyanlık, Hristiyan; Musevilik, Musevi; Budizm, Budist; Hanefilik, Hanefi; Malikilik, Maliki; Protestanlık, Protestan; Katoliklik, Katolik.

8. Din ve mitoloji ile ilgili özel adlar büyük harfle başlar:
Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele.

Ancak tanrı kelimesi özel ad olarak kullanılmadığında küçük harfle başlar:
Eski Yunan tanrıları. Bazı dinî terimlerin küçük harfle başlaması gelenekleşmiştir:
cennet, cehennem, uçmak, tamu, peygamber, sırat köprüsü.

9. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar:
Merkür, Neptün, Plüton, Halley, Dünya,Güneş, Ay vb.

UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri gezegen anlamı dışında kullanıldığında küçük harfle başlar.

10. Yer adları (kıta, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak, semt vb.) büyük harfle başlar:
Asya, Avrupa, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Yakın Doğu; Ankara,

UYARI: Doğu ve batı sözleri yön bildirdiğinde küçük olarak yazılır:
Bursa’nın doğusu. Bu sözler düşünce, hayat tarzı, politika vb. anlamlar bildirdiğinde ise büyük olarak yazılır: Batı medeniyeti, Doğu mistisizmi vb.

Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz vb. tür bildiren ikinci isimler büyük harfle başlar:
Ağrı Dağı, Aral Gölü, Çanakkale Boğazı,

UYARI: Özel ada dâhil olmayıp tamlama kuran şehir, il, ilçe, bucak, belde, köy vb. sözler küçük harfle başlar:
Konya ili, Etimesgut ilçesi, Taflan köyü vb.

Mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Yıldız Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi, Karaköy Meydanı, Zafer Meydanı, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Ziya Gökalp Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı, Fevzi Çakmak Sokağı, İnkılap Sokağı, Reşat Nuri Sokağı, Türk Ocağı Sokağı.

UYARI: Yer bildiren özel isimlerde de kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman, kelime başında büyük harf kullanılır:
Hisar’dan, Boğaz’dan, Bulvar’dan.

11. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar:
Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, İshakpaşa Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Alanya Kalesi, Galata Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Zafer Abidesi, Bilge Kağan Anıtı.

12. Kurum, kuruluş ve kurul adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Çocuk Esirgeme Kurumu, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Anadolu Kulübü, Mavi Köşe Bakkaliyesi; Türk Ocağı, Yeşilay Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu, Danışma Kurulu, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı; Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

13. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Medeni Kanun, Borçlar Hukuku (kanun), Atatürk Uluslararası Barış Ödülü Tüzüğü, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği.

UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, merkez, bakanlık, üniversite, fakülte, bölüm, kanun, tüzük, yönetmelik vb.ni bildiren kelimeler, belli bir kurum vb. kastedildiğinde büyük harfle başlar:
Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Son aylarda Kurum, yazım konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir. 2876 sayılı Kanun bu yıl yeniden gözden geçiriliyor. Bu madde Yönetmelik’in 4’üncü maddesine aykırı düşmektedir.

14. Kitap, dergi, gazete ve sanat eserlerinin (tablo, heykel, müzik) her kelimesi büyük harfle başlar:
Nutuk, Safahat, Kendi Gök Kubbemiz, Anadolu Notları, Sinekli Bakkal; Türk Dili, Türk Kültürü, Varlık; Resmî Gazete, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Yeni Yüzyıl, Yeni Asır; Saraydan Kız Kaçırma, Onuncu Yıl Marşı.

UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz:
Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.

UYARI: Büyük harflerin kullanıldığı yerlerde bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır:
Mai ve Siyah, Suç ve Ceza, Leyla ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Dünyaya İkinci Geliş yahut Sır İçinde Esrar, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe, Ben de Yazdım.

15. Millî ve dinî bayramlarla bayram niteliği kazanmış günlerin adları büyük harfle başlar:
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Nevruz Bayramı, Anneler Günü, Öğretmenler Günü, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü, 14 Mart Tıp Bayramı, Hıdırellez.

Kurultay, bilgi şöleni, açık oturum vb. toplantıların adlarında her kelime büyük harfle başlar:
V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı, Manas Bilgi Şöleni.

16. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar:
Kurtuluş Savaşı, Millî Mücadele, Cilalı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Servetifünun Dönemi, Tanzimat Dönemi.

UYARI: Tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar:
divan şiiri, divan edebiyatı, halk şiiri, halk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, Türk dili, Türk sanat müziği, Türk halk müziği, tekke edebiyatı.

17. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar:
Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Konyalı, Bursalı.

UYARI: Özel ad kendi anlamı dışında yeni bir anlam kazanmışsa büyük harfle başlamaz:
acem (Türk müziğinde bir perde), hicaz (Türk müziğinde bir makam), nihavent (Türk müziğinde bir makam), amper (elektrik akımında şiddet birimi), jul (fizikte iş birimi), donkişotluk (gereği yokken kahramanlık göstermeye kalkışmak).

UYARI: Para birimleri büyük harfle başlamaz: avro, dinar, dolar, lira, yeni kuruş, liret.

UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz.

UYARI: Müzikte kullanılan makam ve tür adları büyük harfle başlamaz:
acemaşiran, acembuselik, bayati, hicazkâr, türkü, varsağı, bayatı.

18. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar:
Antep fıstığı, Brüksel lahanası, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi

NOKTALAMA İŞARETLERI VE UYGULAMASI

-Nokta, Virgül, Noktalı Virgül, İki Nokta-Üç Nokta
-Soru İş.,Ünlem İş.,Kısa ve Uzun Çizgi, Eğik Çizgi
-Tırnak İş.,Denden İş.,Yay ve Köşeli Ayraç,Kesme İş.
-Kısaltmalar

Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZCAN
NOKTALAMA İŞARETLERİNİN ORTAYA ÇIKMASI

Noktalama işaretlerinin tarihi, dil bilgini Aristophanes ile başlar. Bununla birlikte düzenli olarak kullanımı, XVI. yüzyılda matbaanın bulunuşu ile gerçekleşmiştir. XIX. yüzyılda ise, genelleşerek kesin kurallara bağlanmıştır.

Bizim edebiyatımızda, noktalama işaretleri, ancak Avrupa’yı tanıdıktan sonra, XIX. yüzyıldan itibaren görülmeye başlamıştır. İlk olarak Şinasi, Şair Evlenmesi (1859) adlı tiyatro oyununun başında iki işaretten söz etmektedir: “Mu’tarıza ( ) içinde bulunan kelâm hâli târif içindir. Şöyle bir hatt-ı ufkî – söz başına delâlet eder. Nokta, sözün nihayetine alâmet olur”. Şemsettin Sami de, Kamus-ı Türkî adlı sözlüğünde iki noktaya (noktateyn; virgüle (,), fasıla demektedir.

Önceleri düzyazı metinlerinde kullanılan noktalama işaretlerinin, şiirde kullanılmadığını görüyoruz. Başlangıçta, hem şiir hem düzyazı yazan edebiyatçılarımız, noktalama işaretlerini, düzyazı metinlerinde kullanmışlar, bununla beraber şiir halinde yazdıkları metinlerde noktalama işaretlerini kullanmamışlardır. Sonraları şiirlerde de başarı ile noktalama işaretlerinin kullanıldığı görülmektedir. Örneğin Recaizâde Mahmut Ekrem, hem Araba Sevdası adlı romanında, hem de Zemzeme, Pejmürde gibi şiir kitaplarında bu işaretlere özen göstermiş ve yerli yerinde kullanmıştır. Servet-i Fünûn döneminde, Tevfik Fikret’in şiirlerinde, noktalama işaretlerinin özenle kullanıldığını görmekteyiz.

Cumhuriyet döneminde, noktalama işaretleri daha çok önemsenmiş sayıları ve türleri arttırılmıştır.

Duygu ve düşünceleri daha açık ifade etmek, cümlenin yapısını ve duraklama noktalarını belirlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, sözün vurgu ve ton gibi özelliklerini belirtmek üzere kullanılan özel işaretlere noktalama işaretleri denir. Noktalama işaretleri, anlamı aydınlatır, yanlış anlaşılmaların önüne geçer, okumayı kolaylaştırır.

A. NOKTA (.)

1. Cümlenin sonuna konur :
Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulmuştur.
Türk’üm.

2. Kısaltmaların sonuna konur:
Prof., Cad., T.(Türkçe), Ar. (Arapça).

Ancak, büyük harflerin kullanılmasıyla yapılan kısaltmalardan sonra nokta kullanılmaz:
TDK (Türk Dil Kurumu), TBMM, cm (santimetre), g (gram), l (litre).

3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için kullanılır:
3.(üçüncü), II. Mehmet, 2. Cadde, 20. Sokak, XV. yüzyıl.
4. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra kullanılır:
I. 1. A. a. II. 2. B. b.

5. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
29.5.1453, 29.X.1923.

Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adlarından önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453.

6. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
Tren 09.15’te kalktı.
Saat ve dakika sayılarını ayırmak için kesinlikle iki nokta işareti kullanılmaz.

7. Bibliyografik künyelerin sonuna konur:
Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara, 1960.

8. Üçlü gruplara ayrılarak yazılan büyük sayılarda gruplar arasına konur:
16.551.000, 22.465.660

9. Matematikte çarpı işareti yerine kullanılır: 4.5=20.

B. VİRGÜL ( , )

1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime grupları arasına konur:
Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sıcak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (H. Edip, Kalp Ağrısı)

Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller
Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller. (F. Nafiz)

2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için kullanılır:
Umduk, bekledik, düşündük. Geldim, gördüm, yendim.
Fakat yol otomobillere yasak olduğundan o da herkes gibi tramvaya biner, kimse kendisine dikkat etmez. (F. Rıfkı Atay, Denizaşırı)

3. Cümlede özel olarak vurgulanması gereken ögelerden sonra konur:
Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. ( Atatürk)

4. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan ögeleri belirtmek için konur:
Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi, koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti.
(Y. Kadri, Panoroma)

5. Cümle içinde ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için konur:
Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

6. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına konur:
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

İkilemelerde kelimeler arasına herhangi bir işaret konmaz.

7. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerden sonra konur: Datça’ya yarın gideceğim, dedi.

8. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bildiren hayır, yok, yoo, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, baş üstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur:
Peki, gideriz. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.
Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor.
9. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime gruplarıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek için kullanılır:
Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)
Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

10. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:
Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)
Sayın Başkan, Sevgili kardeşim,

11. Yazışmalarda, başvurulan makamın adından sonra konur:
Fatih Üniversitesi Rektörlüğüne,

12. Yazışmalarda, yer adlarını tarihlerden ayırmak için konur:
Konya, 25 Eylül 2000

13. Sayıların yazılışında, kesirleri ayırmak için konur: 38,6 (otuz sekiz tam onda altı).
Sayıların kesirli kısımları ayırmak için araya nokta işareti konmaz. Bu şekildeki sayılar usulüne göre okunmalıdır: 6,7 (altı onda yedi).

14. Bibliyografik künyelerde yazar, eser, basım evi vb. maddelerden sonra konur:
Atay, Falih Rıfkı, Tuna Kıyıları, Remzi Kitap Evi, İstanbul 1938.
Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz.

UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:
Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşekkürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

UYARI: Metin içinde tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:
Hem gider hem ağlar.
Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)
Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.
Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.
Ne kız verir ne dünürü küstürür.

UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:
İmlamız, lisanımız düzelince lisanımız da kafamız düzelince düzelecek, çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamında zarf-fiil görevinde kullanılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:
Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal )
Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:
Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)
Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

UYARI: Metin içinde zarf-fiil ekleriyle oluşturulmuş kelimelerden sonra virgül konmaz:

Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)
Ancak yemekte bir karara varıp arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu. (Samim Kocagöz)

C. NOKTALI VİRGÜL ( ; )

1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur:
Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:
Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum. Sabahtan beri bekliyorum; ne gelen var, ne giden. İş işten geçti; artık gelse de olur, gelmese de.

3. Virgülle ayrılmış örnekleri farklı örneklerden ayırmak için konur:
Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; İstanbul, Londra, Bakû.

4. Kendilerinden evvelki cümleyle ilgi kuran ancak, yalnız, fakat, lâkin, çünkü, yoksa, bundan dolayı, binaenaleyh, sonuç olarak, bununla birlikte, öyleyse vb. cümle başı bağlaçlarından önce konur:
Halis bir şiir fena okunabilir; lâkin sahte bir şiir iyi okunamaz. (Yahya Kemal Beyatlı)

Bir millet ordusunu kaybedebilir, bağımsızlığını da kaybedebilir; fakat dilini sakladıkça, o millet yaşıyor demektir. (N. Atsız)

Sıralı cümleler arasında ancak, fakat, çünkü vb. cümle başı bağlayıcılarından önce yazar, araya nokta, virgül, noktalı virgül koymakta serbesttir. Bu husus, yazarın üslûptaki tercihiyle ilgilidir.

D. İKİ NOKTA ( : ) – ÜÇ NOKTA ( … )

1. Kendisinden sonra örnek verilecek cümlenin sonuna konur: Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

Yeni harfler alındıktan sonra eski yazı ile bir tek kelime bile yazmayan iki kişi görmüşümdür: Atatürk ve İnönü! (Falih Rıfkı Atay, Çankaya)

2. Kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur:
Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük (Yahya Kemal)

3. Kütüphanecilik alanında yazar adı ile eser başlığı arasına konur: Yahya Kemal Beyatlı: Kendi Gök Kubbemiz.

4. Ses biliminde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, i:cat.

5. Edebî eserlerdeki karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişinin adından sonra konur:
Bilge Kağan: Türklerim, işitin!
Üstten gök çökmedikçe
Alttan yer delinmedikçe
Ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

Koro : Göğe erer başımız
Başınla senin!

Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye
Gece uyumadım, gündüz oturmadım. (A. Turan Oflazoğlu)

6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7.

E. ÜÇ NOKTA ( … )

1. Tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:
Ne çare ki, çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveriyordu da, bu yanı…
(Tarık Buğra, Dönemeçte)

2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten ötürü açıklanmak istenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur:
Kılavuzu karga olanın burnu b…tan çıkmaz.

3. Alıntılarda; başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konur:
Mümtaz, bu dükkâna bakarken hiç farkında olmadan Mallarmé’nin mısraını hatırladı: “Meçhul bir felâketten buraya düşmüş…” (A. Hamdi Tanpınar, Huzur)

Alınmayan kelime ve bölümlerin yerine parantez içinde üç nokta konması da mümkündür.

4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun muhayyilesine bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:
Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altındaki dağlar, korular, beyaz yalılar… Ve bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havaî hakikati gibi uçan martı sürüleri… (Ömer Seyfettin, Bahar ve Kelebekler)
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı… (Faruk Nafiz Çamlıbel, Sanat)

5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:
Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:
-Koca Ali… Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin, Diyet)

6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevaplarda kullanılır:
― Yabancı yok!
― Kimsin?
― Ali…
― Hangi Ali?
― …
― Sen misin, Ali usta?
― Benim!… (Ömer Seyfettin, Diyet)

Türk imlâsında iki nokta yan yana kullanılmaz.

Uyarı: İki nokta üst üste şeklinde bir adlandırma yanlıştır.

F. SORU İŞARETI (?)

1. Soru bildiren cümle veya sözlerin sonuna konur:
Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer? (Ahmet Haşim)

2. Bilinmeyen yer, tarih vb. durumlar için kullanılır:
Yunus Emre (1240?-1320), (Doğum yeri:?).

3. Bir bilginin şüpheyle karşılandığı veya kesin olmadığı durumlarda yay ayraç (parantez) içinde soru işareti kullanılır:
Ankara’dan Konya’ya 1,5 (?) saatte gitmiş.
1496 (?) yılında doğan Fuzulî …
Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklar’dan mı? (Yahya Kemal)
Ruhunu karatan neydi, yağmur mu yağıyordu; yoksa şimşekler mi çakıyordu?

Uyarı: mı / mi eki -ınca / -ince anlamında zarf-fiil işleviyle kullanıldığı zaman soru işareti kullanılmaz:
Akşam oldu mu sürüler döner.

UYARI : Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklar’dan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

G. ÜNLEM İŞARETI (!)

1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümlelerin sonuna konur:
Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

Gurbet o kadar acı
Ki ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı
Hepsi başka biçimde! (Kemalettin Kamu)

Hava ne kadar da sıcak!
Aşk olsun!
Ne kadar akıllı adamlar var!

2. Seslenme,hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal)
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabileceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

3. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:
İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş(!)
Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

H. KISA ÇİZGİ (- )

1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:
Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-
mem. (Sait Faik)

2. Ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için kullanılır:
Örnek olsun diye -örnek istemez ya- söylüyorum.

3. Dil bilgisinde kökleri ve ekleri ayırmak için konur:
al-ış, dur-ak.

4. Dil bilgisinde fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır:
al-, oku-, yazdır-, okut-, bil-, sevdir-, anla-…

5. Dil bilgisinde eklerin başına konur:
-den, -lık, -ış, -t, -m, -sı, -ak…

6. Dil bilgisinde heceleri göstermek için kullanılır:
a-raş-tır-ma.
7. Kelimeler arasında “-den… –a, ve, ile, ilâ, arasında” anlamlarını vermek üzere kullanılır:
Türkçe-Fransızca Sözlük, Aydın-İzmir yolu, Ankara-İstanbul uçak seferleri, Türk-Alman ilişkileri, 10.30-11.30, 2000-2001 öğretim yılı.

8. Bazı terim ve kuruluş adlarında kelimeler arasına konur:
sıfat-fiil, zarf-fiil, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi.

9. Adres yazarken semt ile şehir arasına konur:
Kurtuluş-ANKARA

10. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır:
50-30=20

İ. UZUN ÇİZGİ ( – )
Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.
-Yoo, güvercinlerime dokunmayınız, dedi. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Uyarı: Konuşmalar tırnak içinde verildiği zaman uzun çizgi kullanılmaz.

J. EĞIK ÇİZGİ ( / )

1. Şiirlerden yapılan alıntılarda, mısraların yan yana yazılması gereken durumlarda mısraları belirlemek için kullanılır:Ne sen ,ne ben / Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ / Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ / Olan bu mâî deniz. (Ahmet Haşim)

2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına konur: Altay Sokağı, Nu:21/6

3. Adres yazarken semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı, Nu:21/6 Kurtuluş/ANKARA

4. Dil bilgisinde eklerin farklı şekillerini göstermek için kullanılır:-a /-e, -an /-en, -madan / -meden.

5. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70 / 2=35

K. TIRNAK İŞARETİ (” “)

1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır:
Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Aynen alınmayan söz ve yazılar tırnak içine alınmaz.

2. Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınır:
Bugünlerde “iyi bir iş” arıyordu.
Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınmadan koyu yazılarak veya altı çizilerek de gösterilebilir:
Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

3. Kitapların ve yazıların adları ve başlıkları tırnak içine alınır: Yahya Kemal’in bazı şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adı altında çıktı. (A.H. Tanpınar)
“İmlâ Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

Uyarı:Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz.

L. TEK TIRNAK IŞARETI ( ‘ ’ )

1. Tırnak içinde verilen ve yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü belirtmek için kullanılır: Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

UYARI : Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:
“Akıl yaşta değil baştadır.” atasözü yüzyılların tecrübesinden süzülüp gelen bir gerçeği ifade etmiyor mu?
“İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI : Uzun alıntılarda her paragraf ayrı ayrı tırnak içine alınır.

2. Dil yazılarında verilen örneğin anlamını göstermek için kullanılır:
Göktürk Anıtları’nda geçen, fakat günümüze ulaşmayan bazı örnekler: bodun ‘millet, kavim’, sab ‘söz’, eçü apa ‘ecdat, atalar’, tüketi ‘tamamen, bütünüyle’

UYARI : Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz:
Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”unu okudunuz mu?

M. DENDEN İŞARETI ( ” )

1. Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta yazılması gelen aynı sözlerin veya söz gruplarının tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:
a. Etken fiil
b. Edilgen ″
c. Dönüşlü ″
d. İşteş ″

N. YAY VE KÖŞELI AYRAÇ ( [ ] )YAY AYRAÇ (())

1. Cümlenin yapısıyla doğrudan doğruya ilgili olmayan açıklamalar için kullanılır:
Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (N. Ataç)

Uyarı: Hakkında açıklama yapılan söze ait ek, ayraç kapandıktan sonra yazılır:
Yunus Emre (1240-1320)’nin…

2. Tiyatro eserlerinde konuşanın hareketlerini, durumunu açıklamak ve göstermek için kullanılır:
İhtiyar ─ (Yavaş yavaş Kaymakama yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın…
Kaymakam ─ (hiddetle) Ne olacak baba… (Reşat Nuri Güntekin, İstiklâl)

3. Alıntıların aktarıldığı eseri veya yazarı göstermek için kullanılır:
Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Safahat)

4. Alıntılarda, başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

5. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır.

6. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını göstermek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır.

7. Bir yazının maddelerini gösteren rakam ve harflerden sonra kapama ayracı konur:
I) 1) A) a) II) 2) B) b)
O. KÖŞELI AYRAÇ ( [ ] )

1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır.

2. Bibliyografik künyelere ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [ Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet 1922.

3. Bilimsel çalışmalarda, metinde bulunmayan veya silinmiş olan,fakat araştırmacı tarafından tamamlanan bölümler köşeli ayraç içine alınır:
Babam kağan öldüğünde küçük kardeşim Kül-tegin ye[di yaşında kaldı...]

P. KESME İŞARETI ( ‘ )

1. Özel adlara getirilen iyelik ve hâl eklerini ayırmak için konur:
Fatih Sultan Mehmet’e, Atatürk’üm, Yunus Emre’yi, Türk’e, Türkiye’m, Kâzım Karabekir’i, Türkiye’de, Anadolu’dan, Ziya Gökalp Bulvarı’nda, Çankaya Köşkü’ne, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Van Gölü’ne, Ağrı Dağı’nın ;Kiralık Konak’ta, Sinekli Bakkal’ı…

Ancak aşağıda belirtilen özel adlardan sonra kesme işareti kullanılmaz:
a) Kurum ve kuruluş adları: Türk Dil Kurumundan, Selçuk Üniversitesi Rektörlüğüne.
b) Akım, çağ ve dönem adları: Eski Çağın, Millî Edebiyat Akımının.
c) Kişi adlarından sonra kullanılan unvanlar: Mustafa Kemal Paşaya, Zeynep Hanıma, Ayhan Beyden, Ahmet Mithat Efendinin.
ç) Ay ve gün adları: 29 Ekime…, 30 Ağustos Çarşambadan sonra.
d) Deyimlerde geçen özel adlar: Allaha emanet, Alinin külâhını Veliye, Velinin külâhını Aliye.

Uyarı: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz.

Uyarı: Yabancı özel adlar dışındaki özel adlara getirilen yapım ekleri ve çokluk eki kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Ahmetler, Avrupalı, Konyalı, Kayserili.

Bu eklerden sonra da kesme işareti kullanılmaz:
Türkleşmekte, Türklüğün, Türkçenin, Türkçeye, Müslümanlıkta, Hrıstiyanlıktan.

2. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için:
TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, TV’ye.

Uyarı: Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır:
kg’dan, cm’yi, mm’den ; BDT’ye, THY’de, TRT’den.

Ancak kısaltması büyük harflerle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır:
ASELSAN’da, BOTAŞ’ın, NATO’dan, UNESCO’ya.

Sonunda nokta bulunan kısaltmalar kesmeyle ayrılmaz. Bu tür kısaltmalarda ek noktadan sonra ve kelimenin okunuşuna uygun olarak yazılır: vb.leri, mad.si, Alm.dan.

3. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur:
1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat, 7,65’lik.

4. Seslerin vezin dolayısıyla şiirde veya konuşma sırasında düştüğünü göstermek için konur:
N’oldu, n’apalım, n’eylesin.

5. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri göstermek için konur:
A’dan Z’ye kadar, b’nin m’ye dönüşmesi; -sız, -siz’le yapılan yeni isimler.

6. Özel isimlerden sonra yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığı taktirde kesme işareti yay ayraçtan sonra konur:
Yunus Emre (1240-1320)’nin, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’nin.

7. Bazı alıntı kelimelerde Türkçeye aykırı ses ve hece yapısını göstermek için kesme işareti konur: an’ane, sun’i, kur’a, cür’et, kat’iyet, mel’un, meş’ale, mes’ul, cem’i, nev’i.

Uyarı: “&” işareti İngilizceye özgüdür. Türkçede “ve” için böyle bir işaret kullanılamaz.

1. Aşağıda sıralanan özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır:

a. Kişi adları, soyadları ve takma adlar:
Atatürk’üm, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se.

UYARI : Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Çiçek, Halit, Mehmet, Mesut, Murat, Özbek, Recep, Yiğit, Bosna-Hersek, Gaziantep, Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Çeliği, Çiçeği, Halidi, Mehmedi, Mesudu, Muradı, Özbeği, Recebi, Yiğidi, Bosna-Herseği, Gaziantebi, Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

UYARI: Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan sonra konur: Yunus Emre (1240?-1320)’nin, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’nin.

Ancak cins isimler için yapılan açıklamalarda yay ayraçtan sonra doğal olarak kesme işaretine gerek yoktur:
İmek fiili (ek fiil)nin geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

UYARI : Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz.

b. Millet, boy, oymak adları:
Türk’üm, Alman’sınız, İngiliz’den, Rus’muş, Oğuz’un, Kazak’a, Kırgız’ım, Özbek’e, Karakeçili’nin, Hacımusalı’ya.

c. Devlet adları:
Türkiye Cumhuriyeti’ni, Osmanlı Devleti’ndeki, Amerika Birleşik Devletleri’ne, Azerbaycan Cumhuriyeti’nden.

d. Din ve mitoloji ile ilgili özel adlar:
Allah’ın, Tanrı’ya, Cebrail’den, Zeus’u.

e. Kıta, deniz, nehir, göl, dağ, boğaz, geçit, yayla; ülke, bölge, il, ilçe, köy, semt, bulvar, cadde, sokak vb. coğrafyayla ilgili yer adları:
Asya’nın, Marmara Denizi’nden, Akdeniz’i, Meriç Nehri’ne, Van Gölü’ne, Ağrı Dağı’nın, Çanakkale Boğazı’nın, Zigana Geçidi’nden, Uzunyayla’ya, Türkiye’dir, İç Anadolu’da, Doğu Anadolu’ya, Ankara’ymış, Sungurlu’ya, Ziya Gökalp Bulvarı’ndan, Yıldız Mahallesi’ne, Taksim Meydanı’ndan, Reşat Nuri Sokağı’na.

UYARI: Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan.

f. Gök bilimiyle ilgili adlar:
Jüpiter’den, Venüs’ü, Halley’in, Merih’e, Büyükayı’da, Yedikardeş’ten, Samanyolu’nda.

g. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. adları:
Dolmabahçe Sarayı’nın, Çankaya Köşkü’ne, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Ankara Kalesi’nden, Horozlu Han’ın, Galata Köprüsü’nün, Bilge Kağan Abidesi’nde, Çanakkale Şehitleri Anıtı’na.

h. Kitap, dergi, gazete ve sanat eseri (tablo, heykel, müzik vb.) adları:
Nutuk’ta, Safahat’tan, Kiralık Konak’ta, Sinekli Bakkal’ı, Hürriyet’te, Resmî Gazete’de, Onuncu Yıl Marşı’nı, Yunus Emre Oratoryosu’nu, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü.

i. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelge adları:
Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Medeni Kanun’un, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü Tüzüğü’nde, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’nin.

UYARI: Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi… Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre… vb.

j. Hayvanlara verilen özel adlar:
Sarıkız’ın, Karabaş’a, Pamuk’u, Minnoş’tan.

UYARI: Kurum, kuruluş, kurul ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığına, Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Mavi Köşe Bakkaliyesinden, Gimanın.

UYARI : Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün.

2. Kişi adlarından sonra gelen saygı sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur:
Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya vb.

UYARI: Unvanlardan sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Cumhurbaşkanınca, Başbakanca, Türk Dil Kurumu Başkanına göre vb.

3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur:
TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye.

UYARI : Sonunda nokta bulunan kısaltmalarla üs işaretli kısaltmalar kesmeyle ayrılmaz. Bu tür kısaltmalarda ek noktadan ve üs işaretinden sonra, kelimenin ve üs işaretinin okunuşuna uygun olarak yazılır: vb.leri, Alm.dan, İng.yi; cm³e (santimetre küpe), m²ye (metre kareye), 64ten (altı üssü dörtten).

4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur:
1985′te, 8′inci madde, 2′nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik.
1919 senesi Mayısının 19′uncu günü Samsun’a çıktım. (Mustafa Kemal Atatürk)

5. Şiirde seslerin ölçü dolayısıyla düştüğünü göstermek için kesme işareti kullanılır:
Bir ok attım karlı dağın ardına
Düştü n’ola sevdiğimin yurduna
İl yanmazken ben yanarım derdine
Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

6. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, b’nin m’ye dönüşmesi, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.

UYARI: Akım, çağ ve dönem adlarından sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Eski Çağın, Yükselme Döneminin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına
KISALTMALAR

Kısaltmalarda herkesçe uyulan, genel bir sistem bulunmamakla birlikte dilimizde bazı esasların yerleştiği de görülmektedir. Kısaltmalarla ilgili bu esasları şöyle gösterebiliriz:

1. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarının kısaltmaları genellikle her kelimenin ilk harfinin büyük olarak yazılmasıyla yapılır:
TBMM, TDK (Türk Dil Kurumu), TK (Türk Kültürü), GD (güneydoğu).

Ancak bazı kısaltmalarda, kısaltmanın akılda kalabilmesi için yeni bir kelime türetme amacıyla bazen özellikle son kelimenin birkaç harfinin kısaltmaya alındığı görülür:
İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği), SEKA (Selüloz ve Kâğıt Sanayii Kurumu), TÖMER (Türkçe Öğretim Merkezi.

Büyük harflerle yapılan kısaltmalarda genellikle nokta kullanılmaz. Ancak bazı örneklerde nokta konulması gelenekleşmiştir:
M.Ö., P.K.(Posta Kutusu), T.C.(Türkiye Cumhuriyeti)

2. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarıyla element ve ölçülerin dışında kalan kelime veya kelime gruplarının kısaltılmasında, ilk harfle birlikte kelimeyi oluşturan temel harfler (genellikle ünsüzler) dikkate alınır. Kısaltılan kelime veya kelime grubu, özel ad, unvan veya rütbe ise ilk harf büyük; cins ismi ise ilk harf küçük olur:
İng.(İngilizce), Alb. (Albay), Kocatepe Mah.,kim. (kimya), sf. (sıfat), çev. (çeviren).

Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır:
kg’dan, cm’yi, THY’de, TV’den.

3. Ancak kısaltması büyük harfle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır:
ASELSAN’da, BOTAŞ’ın, NATO’dan, UNESCO’ya.

************************************************** *************
YANLIŞ CÜMLELER :
Çok güzel dediğim kız döndü,bana baktı. (yanlış)
Çok güzel dediğim kız döndü , bana baktı. (yanlış)
Arkadaşlarımla buluşmak için moda’da yürüyordum ki, çok güzel 1 kız gördüm (yanlış)
Çok güzel bir kızdı, benim girlfriendim olmasını isterdim. (yanlış)
Arkadaşlarımla buluşmak yerine o kızla oturmayı ve sevgi ile bana bakmasını isterdim. (yanlış)

O kızda aynı şeyleri ister miydi acaba? (yanlış)
Sanırım kapı da duran kırmızı araba onun du. (yanlış)

Birden gördümki araba aslında erkek arkadaşınındı. (yanlış)

“şey” daima ayrı yazılır.
bir şey, her şey

bir diğer önemli kelime “her”
herhangi ve herhalde hariç diğerleri ayrı yazılır. her zaman, her gün, her biri, her dem, her halükarda.

“şu”
şuara bitişik diğerleri ayrı.

“bir” daima ayrı yazılır. yalnız birçok bitişik yazılır.
bir anda, bir ara, bir an, bir elden, herhangi bir.

pek çok, pek çoğu diye yazılır.

bir diğer önemli nokta: herkes

haletiruhiye, tebdilimekan bitişik yazılır.

ayrıca birleşik fiillerde eğer ses değişmesi(ses düşmesi, ses türemesi) olursa bitişik diğer hallerde ayrı yazılır.
fark etmek, affetmek(ses türemesi) gibi.

bir diğer karıştırılan kelimeler yanlış ve yalnız. bunu ezberleyemiyorum karıştırıyorum diyorsanız:
yanlış, yanılmaktan geliyor. yalnız, yalından.

şu halde kimse bizden türkçe öğretmeni olmamızı beklemiyor ama bunca yaşa gelip de bazı şeyleri bilmemek gerçekten ayıp. ben de bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; ama gidip de herkez yazmıyorum, gidiyomusun da yazmıyorum. bu kadar basit şeylerde hata yapan top olsun!

Aşağıdaki cümlelerden hangisinin sonundaki
noktalama işareti yanlış kullanılmıştır?

A) Gece, ayı hilal şeklinde gördüm.
B) Bu iş iki ayda zor biter.
C) Ay, ne sevimli bir çocuksun.
D) Yüzü ay gibi parlıyordu.

Yanlış: “Tatile çıkmadan önce otel de yerimizi ayırttık.”

Yanlış: “Bunun doğru olmadığını sende biliyorsun.”

Yanlış: “Geç olsunda, güç olmasın.”

Yanlış: “Maçı izledimi ki, yorum yapıyor?”

Yanlış: “Urfa’da Oxford vardıda bizmi gitmedik?”

Yanlış: “Tabii ki de”
“Tabii ki” (burada “de” tümüyle gereksiz ve yanlış)

Yanlış: “Ama ben okula gittim ki!”
Doğru: “Ama ben okula gittim!” (Türkçe’de “ki”, anlamı vurgulamak için ancak olumsuz ifadelerde kullanılır, olumlularda değil. “Ama ben okula gitmedim ki!”)

Yanlış: “Ne bugün ne de başka bir zaman, böyle bir şey söylemedim.”
Doğru: “Ne bugün ne de başka bir zaman, böyle bir şey söyledim.” (Bu kalıpta, olumsuzluk vurgusunu zaten “ne …. ne de ….” şablonu verir. Yüklemin olumsuz kullanılmasıysa yanlıştır ve anlamı bütünüyle tersine çevirir.)

Bir örnek daha: “Babam ne liseye ne üniversiteye gitmedi.”
Doğrusu, “Babam ne liseye ne de üniversiteye gitti” olacak.

Yanlış: “Akdeniz’in doyumsuz güzellikteki sahilleri”
Doğru: “Akdeniz’in tadına doyum olmaz güzellikteki sahilleri” ya da “Akdeniz’in, güzelliğine doyum olmayan sahilleri” benzeri bir ifade kullanılmalıydı. “Doyumsuz” ile “doyum olmayan” bütünüyle farklı anlamlara sahiptir ve “doyumsuz”, “tatminsiz” demektir.

Yanlış: “Dünya 1968′li yıllarda büyük çalkantılar yaşadı.”
Doğru: “Dünya 1960′lı yıllarda büyük çalkantılar yaşadı”, “Dünya altmışlarda büyük çalkantılar yaşadı” ya da “Dünya 1968′de büyük çalkantılar yaşadı” biçiminde ifade edilmeli. “1968′li yıllar”, “1987′li yıllar” diye bir şey yoktur. “Altmışlı yıllar” ya da “1960′lı yıllar” ifadeleri, 1960′dan 1969′a dek uzanan on yıllık dönemi (İngilizce’de “decade”) anlatmak için kullanılır. 1968 ya da 1987, 2 vb ise belli bir yıldır ve bir tanedir; “1968′li yıllar” olmaz.

Internet marifetiyle yaygınlaştırdığı hatalar: “Aşağılamak” yerine “aşşaalamak”; “Hava bayağı sıcak” yerine “Hava bayaa sıcak” gibi.

• “Yahu” yerine “yaw”, “yow”, “yaa” gibi söyleniş biçiminden yola çıkarak biçimi bozulmuş sözcükler.

Küçük resimlere pek itibar etmemeli. Dilimize zarar veriyor. Afadedeki güzellikleri silip süpürüyor. Amerikan filmlerinde insanları şartlandırmak için kahkaha efektlerinin yer alması gibi bir şey

Yapım Ekleri ve Uygulaması

1) İsimden İsim Yapım Ekleri
2) İsimden Fiil Yapım Ekleri

Türkçede ekler, yapım ekleri ve çekim ekleri olmak üzere iki grupta toplanır:

Yapım Ekleri

Türkçede, yeni kelimeler türetmenin vazgeçilmez unsurlardan biri yapım ekleridir. Yapım ekleri, kelime köklerine ve gövdelerine gelerek dilin anlatım yeteneğini genişleten, dili zenginleştiren yeni kelimelerin türetilmesinde görev alırlar. Türetme, kökteki anlamla ilgi kurularak bir düzen içinde dilin kanunlarına göre gerçekleştirilir. Matematik gibi kuralları çok sağlam olan dilimizde esasen her köke her türlü ek getirilebilir. Ancak dil mantığı buna izin vermez. Yapım eklerinin türetme görevi dışında kelimeye kattığı anlam incelikleri de vardır. Bu yüzden bir ek, aynı türden bütün kelimelere getirilmez.

Türetme görevini üstlenen yapım ekleri, aynı derecede işlek değildir. Meselâ, fiil köklerine gelerek fiil isimleri (mastar) yapan -mak, -mek eki istisnasız bütün fiillere gelirken fiilden isim yapan -van eki yay-van gibi bir iki örnekte görülür. İşlek olmayan ve daha çok bazı kelimelerde kalıplaşmış olarak bulunan bu tipteki ekler, yeni kelimeler türetmeye pek elverişli değildir.

İsme getirilen yapım eki, fiile getirilmez. Yazılışları, söylenişleri aynı olan yapım eklerini karıştırmamak gerekir. Türetilen kelime isme ait bir çekim eki alıyorsa kelimeye getirilen son yapım eki, isim yapma ekidir. Kelime, fiile ait bir çekim eki alıyorsa kelimedeki son yapım eki, fiil yapmıştır. Bu ayrımı cümlede kullanış biçiminden de anlamak mümkündür: sür-ü-den kelimesinde -ü eki fiilden isim yapmıştır. Kelime isme dönüşmeseydi ayrılma (-den) hâli eki getirilemezdi. sür-ü-dü-k örneğinde ise -ü eki fiilden fiil yapmıştır.

Bir eke ait birden fazla biçimin bulunması (bazı istisnalar dışında) Türkçedeki eklerin genellikle ünlü ve ünsüz uyumlarına uymasından kaynaklanmaktadır: -dır, -dir, -dur, -dür; -tır, -tir, -tur, -tür.

Çekim eklerinde (bir-i-si, hep-i-si gibi bazı istisnalar dışında) aynı gruptan iki veya daha fazla ek üst üste gelemez. Ancak yapım ekleri için böyle bir sınırlama yoktur: yaz-dır-t-tır-ı-l-an.

Türkçenin Yapım Ekleri;
1. İsimden isim yapma ekleri,
2. İsimden fiil yapma ekleri,
3. Fiilden fiil yapma ekleri,
4. Fiilden isim yapma ekleri olmak üzere dört gruba ayrılır.

İSİMDEN İSİM YAPMA EKLERİ

İsim tabanlarından yeni anlamlı başka isimler türetmede kullanılan eklerdir. İşlek olarak kullanılanlardan bazıları aşağıda örnekleriyle birlikte sıralanmıştır:

1. -lık, -lik, -luk, -lük

a. Yer isimleri yapar: orman-lık, saman-lık, taş-lık, zeytin-lik, kum-luk, odun-luk, çöp-lük, gül-lük, kömür-lük vb.
Dut-luk, Et-lik, İncir-lik, Yumurta-lık. (Burada özel isim olarak kullanılmıştır.)

b. Sıfatlar yapar: ay-lık (ücret), baklava-lık (un), bayram-lık (elbise), dolma-lık (biber), gömlek-lik (kumaş), hediye-lik (eşya), mevsim-lik (iş) vb.

c. Alet, araç, gereç isimleri yapar: baş-lık, kulak-lık, sabah-lık, diz-lik, gece-lik, gelin-lik, sebze-lik, buz-luk, tuz-luk, yağmur-luk, ön-lük vb. (çaydan-lık, iğneden-lik, yağdan-lık örneklerinde ise –lık ile aynı işlevdeki Farsça –dan ekinden sonra gelmiştir.)

d. Meslek ve meslek aşaması gösteren adlar yapar: avukat-lık, işçi-lik, demirci-lik, kılavuz-luk, gözlükçü-lük; asistan-lık, binbaşı-lık, doçent-lik, general-lik vb.

e. Rütbe ve makam isimleri yapar: bakan-lık, başkan-lık, kaymakam-lık, komutan-lık, vali-lik, müdür-lük, rektör-lük vb.

f. Soyut isimler ve durum isimleri yapar: aç-lık, arkadaş-lık, ayrı-lık, çocuk-luk, delikanlı-lık, erkek-lik, genç-lik, güven-lik, güzel-lik, ihtiyar-lık, iyi-lik, kadın-lık, kardeş-lik, koca-lık, temiz-lik, vicdansız-lık, yolcu-luk vb.

g. Sayı isimlerinden sonra o sayının toplu olarak bulunduğunu bildiren isimler yapar: altı-lık, beş-lik, bin-lik, on-luk, dört-lük, yüz-lük vb.

h. Renk isimlerine getirilince, o rengin yaygın olarak bulunduğunu bildiren isimler yapar: beyaz-lık, kara-lık, kırmızı-lık, mavi-lik, mor-luk vb.

i. Ana-lık, baba-lık, evlat-lık, oğul-luk gibi kelimelerde üveylik anlamı katar.

j. Bağlılık ve özellik anlamı katan adlar yapar: akılcı-lık, sağcı-lık, devrimci-lik, gerici-lik, milliyetçi-lik, solcu-luk, toplumcu-luk, Atatürkçü-lük vb.

k. Aç-lık tok-luk, az-lık çok-luk, bağ-lık bahçe-lik, var-lık yok-luk, bir-lik beraber-lik, dir-lik düzen-lik, gül-lük gülistan-lık örneklerindeki gibi ikilemeler yapar.

l. Getirildiği isme, çokluk veya topluluk anlamı katar: ağaç-lık, çalı-lık, çam-lık, çayır-lık, kavak-lık, orman-lık, vişne-lik, söğüt-lük vb.

2. -lı, -li, -lu, -lü

a. Sıfat yapar: anlayış-lı (arkadaş), sayı-lı (gün), bilgi-li (öğretmen), gölge-li (yer), renk-li (kâğıt), bulut-lu (hava), gül-lü (bahçe) vb. gibi.

b. Bir yere aitlik, bağlılık anlamı katar: Asya-lı, bura-lı, Konya-lı, Kayseri-li, lise-li, mahalle-li, doğu-lu, Selçuk-lu, köy-lü, üniversite-li vb.

c. Yaygın olarak kullanılmayan kök ve gövdelerle kalıplaşmış olarak, sıfat görevli kelimelerde bulunur: acık-lı, alım-lı, danışık-lı, paha-lı, tutar-lı giz-li, elveriş-li, sevgi-li, yer-li, top-lu, us-lu, söz-lü vb.

d. İkileme kurar: al-lı yeşil-li, an-lı şan-lı, bel-li baş-lı, sağ-lı sol-lu, der-li top-lu, gece-li gündüz-lü, iç-li dış-lı, iri-li ufak-lı vb.

İkilemeler kuran -lı, -li, -lu, -lü ekinin eski biçimi de böyledir. Fakat diğer örneklerdeki ekin eski şekli -lıg, -lig, -lug, -lüg olup başka bir ektir: tat-lıg > tat-lı, küç-lüg > güç-lü örneklerindeki gibi.

3. -sız -siz, -suz, -süz

Olumsuz anlam taşıyan adlar, sıfatlar, zarflar yapar: ahlâk-sızlık, ar-sız, hır-sız, ök-süz (annesiz), tel-siz; bağım-sız (ülke), görgü-süz (adam); kimse-siz (yaşıyor), tutar-sız (davranıyor) vb.

Bu ekle, ikilemeler de yapılır: borç-suz harç-sız, ipsiz sap-sız, iş-siz güç-süz, kayıt-sız şart-sız, ses-siz ses-siz, tat-sız tuz-suz, yer-siz yurt-suz vb.

4. -cı, -ci, -cu, -cü; -çı, -çi, -çu, -çü
Meslek, alışkanlık, taraftarlık isimleri yapar:
araba-cı, bilgisayar-cı, cam-cı, iz-ci, koru-cu, göz-cü, balık-çı, kitap-çı, diş-çi, iş-çi, simit-çi, tost-çu, gözlük-çü; şaka-cı, yalan-cı, geri-ci, kin-ci, kader-ci, sol-cu, uyku-cu, barış-çı, fırsat-çı, halk-çı, inat-çı, yaltak-çı, milliyet-çi, Türk-çü vb.

5. -cık, -cik, -cuk, -cük; -çık, -çik, -çuk, -çük

a. Küçültme, azlık, acıma, sevgi, şefkat bildiren adlar yapar: ada-cık, az(ı)-cık, adam-cık, ağaç-çık, anneciğim (anne-cik-im), Ayhan-cığım, boru-cuk, dere-cik, kadın-cık, kedi-cik, kimse-cik, küçü(k)-cük, teyzeciğim (teyze-cik-im), yavru-cuk, yumuşa-cık (yumuşak-çık), zavallı-cık..

b. Hastalık isimleri yapar: arpa-cık, yılan-cık, kızamık-çık, pamuk-çuk.

c. Bitki isimleri yapar: kızıl-cık, dil-cik, gelin-cik…

d. Organ isimleri yapar: elma-cık (kemiği), karın-cık, badem-cik, kese-cik, köprü-cük (kemiği), kapak-çık…

e. Hayvan isimleri yapar: sığır-cık, tatar-cık…

f. Alet isimleri yapar: dağar-cık, iğne-cik, maymun-cuk, dip-çik…

g. Yer isimleri yapar: Ayva-cık, Çınar-cık, Germen-cik, Harman-cık, Ova-cık, Yaka-cık, Göl-cük…

6. -ca, -ce, -ça, -çe

a. Özellikle sıfatlara ve zarflara çekim eki gibi gelerek asıl işlevi olan eşitlik, benzerlik, görelik, nispet gibi anlamları kazandırır: adam-ca, akıl-ca, ala-ca, bu-n-ca, çılgın-ca, filan-ca, kısa-ca, sarı-ca, soy-ca, yakın-ca, aile-ce, ben-ce, bilgi-ce, bölüm-ce, deli-ce, ekşi-ce, güzel-ce, iyi-ce, kendi-n-ce, siz-ce, çocuk-ça, yaş-ça, açık-ça, ak-ça, adet-çe, geniş-çe, gök-çe…
b. Ayrı-ca, başlı-ca, doğru-ca, düşman-ca, kolay-ca, böyle-ce, erken-ce, gizli-ce, ön-ce, sert-çe, çabuk-ça, hoş-ça, yavaş-ça örneklerindeki gibi adlardan, sıfatlardan bazen de zamirlerden sonra gelerek zarf yapar.

c. Dil ve lehçe isimleri yapar: Alman-ca, İngiliz-ce, Arap-ça, Fars-ça, Rus-ça, Türk-çe; Çuvaş-ça, Yakut-ça…

d. Yer isimleri yapar: Çamlı-ca, Çatal-ca, Çukur-ca, Kozlu-ca, Kumlu-ca, Sapan-ca, Yarım-ca, Derin-ce, Düz-ce, Sütlü-ce, Yeni-ce…

e. Doğrudan doğruya isimler ve sıfatlar yapar: o-n-ca, ılı-ca, kokar-ca; ala-ca (karga), aptal-ca (söz), Kara-ca (Ali) gibi.

7. -daş, -deş, -taş, -teş

Eşlik, ortaklık, bağlılık, aitlik bildiren isimler yapar: adaş (<ad- daş), anlam-daş, arka-daş, çağ-daş, gönül-daş, kardeş (<karın-daş), sır-daş, soy-daş, ülkü-daş, yol-daş, öz-deş, yön-deş, denk-taş, emek-taş, yurt-taş, kök-teş, ses-teş.

8. -ncı, -nci, -ncu, -ncü

Sıralama ve derece bildiren isimler yapar: altı-ncı, bir-i-nci, elli-nci, iki-nci, son-u-ncu, üç-ü-ncü, yüz-ü-ncü gibi.

9. -ar, -er; -şar, -şer

Asıl sayı adlarından üleştirme sayıları yapar. Ünsüzle biten sayılara -ar, -er; ünlüyle biten sayılara -şar, -şer biçimi getirilir: kırk-ar, on-ar, beş-er, bir-er, üç-er; altı-şar, iki-şer, yedi-şer gibi.

10. -sal, -sel

Yapı olarak yanlış olmasına rağmen –sal, -sel eki bugün yaygın olarak kullanılmaktadır. Bilim eseri yerine bilimsel eser, kamu alanı yerine kamusal alan gibi yanlış kullanmalar tercih edilmektedir.

Günümüzde nispet ifade eden î ekinin yerine -l ( doğa-l, özne-l, yasa-l), -al, -el (ulus-al, söz-el) ve –sal, -sel (sayı-sal, bölge-sel) ekleri de kullanılmaktadır. Türkçedeki batı kökenli kelimelerde de nisbet î’si yerine –k eki de (sosyoloji-k, biyoloji-k) kullanılmaktadır.

-sal, -sel eki açı-sal, anıt-sal, doğru-sal, duygu-sal, hayvan-sal, kalıt-sal, kara-sal, kut-sal, onur-sal, tarım-sal, yapı-sal, birey-sel, bitki-sel, bölge-sel, çizgi-sel, evren-sel, gelenek-sel örneklerinde görüldüğü gibi sıkça kullanılmaktadır. Ancak yapı olarak yanlış olan bu şekli yaygın örneklerinin dışında kullanmamaya özen göstermek gerekir.

Bunlardan başka, getirildiği isme değişik anlamlar katan ve sınırlı sayıda örnekte rastlanan isimden isim yapma ekleri de vardır. İsimden türemiş isimler hakkında fikir vermesi düşüncesiyle bunların çoğu aşağıda örnekleriyle birlikte verilmiştir:

-aç, -eç (boz-aç, kır-aç, top-aç), -ak, -ek (baş-ak, sol-ak, top-ak, ben-ek),-an, -en (oğulan>oğlan kız-an, er-en), -cıl, -cil, -cul,-cül; -çıl, -çil, -çul, -çül (tavşan-cıl, ben-cil, ev-cil, ölüm-cül, balık-çıl, kır-çıl, et-çil,ot-çul), -cileyin (ben-cileyin, sen-cileyin), -ç (ana-ç, ata-ç, baba-ç), -gıl, -gil, -gül, -kıl, -kil) (Ali-gil, dayım-gil, kır-kıl, iç-kil, dört-gül), -ka, -ge (baş-ka, öz-ge), -kan, -ken (baş-kan, er-ken), -kek (er-kek), -man, -men (ak-man, ata-man, kara-man, konuk-man, yal-man, dik-men, evci-men, gök-men, köle-men, küçük-men> küçü-men, köse-men, öz-men), -la (kış-la-g>kış-la, yay-la-g>yay-la), -lak, -lek (av-lak, kış-lak, kuş-lak, ot-lak, su-lak, ev-lek), -leyin (akşam-leyin, gece-leyin, sabah-leyin), -msı, -msi, -msu,-msü (acı-msı, ağac-ı-msı, kırmızı-msı, sarı-msı, tatlı-msı, tepe-msi, ekşi-msi, yeşil-i-msi, mor-u-msu), -mtırak (ekşi-mtırak, acı-mtırak, sarı-mtırak, mavi-mtırak, yeşili-mtırak), -rak, -rek (acı-rak, kısa-rak, tatlı-rak, iri-rek), -sak, -sek (bağır-sak, kur-sak, dir-sek, tüm-sek), -sı, -si, -su, -sü (kadın-sı, erkek-si, çocuk-su), -şın, -şin (ak-şın, kara-şın, sarı-şın gök-şin), -t (eş-i-t, yaş-ı-t), -z (altı-z, beş-i-z, dörd-ü-z, iki-z, üç-ü-z)

İSİMDEN FİİL YAPMA EKLERİ

İsim kök ve gövdelerinden fiiller yapmak için kullanılan bu eklerin ayrı ayrı işlevleri yoktur. Hepsinin ortak işlevi, isimleri fiilleştirmek olduğu için türetilen fiilin anlamını ekler değil kök veya gövde konumunda olan isimler belirler. Bunlardan çok kullanılanları örnekleriyle aşağıda gösterilmiştir:

1. -la-, -le-

İsim soylu kelimelerden fiil gövdesi kurar: ak-la-, av-la-, bağ-la-, baş-la-, nokta-la-, suç-la-, ucuz-la-, yaz-la, yok-la-, yol-la-, ateş-le-, belge-le-, dem-le-, demir-le-, diş-le-, giz-le-, kilit-le-, mim-le, ter-le-, ütü-le-; çat-la-, çın-la-, gür-le-, hav-la-, üf-le- vb. gibi.

Bu ekle yapılan fiillerden bazıları bugün bu şekliyle kullanılmazlar. -n-, -ş-, -t- fiilden fiil yapma ekleriyle genişletilmiş olarak yeni bir ek görüntüsüyle ortaya çıkarlar: can-lan-, dik-len-, yaş-lan-, bol-laş-, dinç-leş-, iyi-leş-, makine-leş-, Türkçe-leş-, kir-let- vb. gibi.

Bazı dilciler bu özellik sebebiyle eki, -lan-, -len-; -laş-, -leş-; -lat-, -let- biçiminde de gösterirler.

2. -al-, -el-

İsim kökleri ve gövdelerinden genellikle dönüşlü çatıda fiiller kurar: az-al-, boş-al-, bun-al-, dar-al-, kör-el-, yön-el- gibi

3. -l-

İşlevi, -al- / -el- ekiyle aynıdır: doğru-l-, duru-l-, ince-l-, kısa-l-, sivri-l- vb.

4. -a-, -e-:

İsim soylu kelimelerden fiil gövdeleri kurar: ad-a-, benz-e- (<beniz-e-), boş-a-, kan-a-, oy(u)n-a-, tür-e-, tün-e- (tün: gece), yaş-a- vb.

İsimden fiil yapan ve sınırlı kullanım alanı olan diğer ekler (bazı örnekleriyle) şöyle sıralanabilir: -ar-, -er- (ağ-ar-, baş-ar-, mor-ar-, on-ar-, ev-er-, göğ-er-); -da-, -de- (çatır-da-, fısıl-da-, horul-da-, ışıl-da-, kütür-de- ); -k- (aç-ı-k->ac-ı-k-, bir-i-k-, geç-i-k->gec-i-k-, göz-ü-k-); -kır-, -kir-, -kur-, -kür- (fış-kır-, hıç-kır-, kış-kır-t-, püs-kür-, tü-kür-); -msa-,-mse- (az-ı-msa-, ben-i-mse-, kötü-mse, küçükümse> küçü-mse-); -r- (deli-r-);-sa-, -se- (buğa-sa-, aygır-sa-, su-sa-, umur-sa, mühim-se-, garip-se-, önem-se-).

FİİLDEN FİİL YAPMA EKLERİ

Fiil kök ve gövdelerinden, yeni fiiller türetmek için kullanılan, sayıca az fakat işlek eklerdir.
1. -l-

Dönüşlülük, edilgenlik ve bilinmezlik ifade eden fiiller yapar: boğ-u-l-, büz-ü-l-, üz-ü-l-, yor-u-l-; an-ı-l-, bas-ı-l-, duy-u-l-, gönder-i-l-, kaz-ı-l-, kıy-ı-l-, öv-ü-l-, sar-ı-l-, sök-ü-l-, ver-i-l-, yaz-ı-l-, yüz-ü-l- gibi.

Sonu ünlüyle ve l ünsüzüyle biten fiiller -l- ekini almazlar.

2. -ma-, -me-

Getirildiği bütün fiil kök ve gövdelerine olumsuzluk anlamı katar: duy-ma-, kaç-ma-, sor-ma-, uyu-ma-, yat-ma-, bil-me-, çek-me-, gör-me- vb. gibi.

3. -n-
Dönüşlülük ifade eden fiiller yapar: bak-ı-n-, çek-i-n-, giy-i-n, yet-i-n-…
Dönüşlülük ifade eden -n- ile edilgenlik, bilinmezlik yapan –n- birbirine karıştırılmamalıdır. Bunlar şekil bakımından aynı fakat işlev bakımından farklıdır:

Dönüşlülük Edilgenlik, bilinmezlik
ara-n- (Çok arandı.) ara-n- (Her yer arandı.)
sil-i-n- (Silinmiş, kurulanmış.) sil-i-n- (Tahta silindi.)
yıka-n- (Ali yıkandı.) yıka-n- (Araba yıkandı.)

4. -r-

Fiillere, yaptırma ve oldurma anlamı katan, geçişsiz fiilleri geçişli yapan eklerden biridir. Sonu ünlüyle biten fiillere gelmez. Daha çok, sonu ç, ğ, p, ş, t, y ünsüzleriyle biten tek heceli fiillere gelir: aş-ı-r-, bit-i-r-, doğ-u-r-, duy-u-r-, geç-i-r-, piş-i-r- vb.

5. -ş- :

Fiil tabanlarından işteş ve dönüşlü çatıda * fiiller yapar: at-ı-ş-, bak-ı-ş-, dön-ü-ş-, döv-ü-ş-, gör-ü-ş-, gül-ü-ş-, kalk-ı-ş-, kok-u-ş-, sev-i-ş-, sık-ı-ş- gibi.

6. -t-

Ettirgen çatı kuran çok işlek bir ektir: acı-t-, az-ı-t-, benze-t-, boya-t-, düzel-t-, kapa-t-, kuru-t-, oku-t-, öde-t, sür-t-, uza-t-, ürk-ü-t-,yüksel-t- gibi.

7. -dır-, -dir-, -dur-, -dür-; -tır-, -tir-, -tur-, -tür-

Çok işlek eklerden biridir. Ettirgen çatılı fiiller yapar. Ünlüyle biten tek heceli fiillerle ünsüzle biten bütün fiillere getirilebilir:kay-dır-, yaz-dır-, yıl-dır-, bil-dir-, de-dir-, giy-dir-, sez-dir-, sin-dir-, ver-dir-, ye-dir-, don-dur-, gül-dür-, yüz-dür-; aç-tır-, as-tır-, bık-tır-, tart-tır-, çek-tir-, koş-tur-, öp-tür-, tüt-tür- vb.

Yukarıdakilere göre az işlek olan, fiilden fiil yapma eklerinin diğerleri ise örnekleriyle birlikte şunlardır: -a-, -e- (bul-a-, dol-a-, tık-a-); -ala-, -ele- (dur-ala-, kak-ala-, kov-ala-, şaş-ala-, ov-ala- eş-ele-, gez-ele-, it-ele-, silk-ele-, tep-ele-);-ar-/-er- (kop-ar-, çık-ar-); -ı-, -ü- (kaz-ı-, sür-ü-); -k- (dol-u-k-, kan-ı-k-; bur-k-, kal-k-, sil-k-); -p- (kır-p-, ser-p-)…

FİİLDEN İSİM YAPMA EKLERİ

Fiil kök ve gövdelerinden, isimler yapmakta kullanılan eklerdir. Bu eklerin sayıca çok ve işlek olması, Türkçenin fiilden isim yapmaya elverişli bir dil olduğunun da göstergesidir.

1. -gan, -gen; -kan, -ken

Alışkanlık, özellik, aşırılık anlamı katar: atıl-gan, alış-kan, kay-gan, sıkıl-gan, sürün-gen; çalış-kan, somurt-kan, yalıt-kan, değiş-ken, üret-ken gibi.

2. -gı, -gi, -gu, -gü; -kı, -ki, -ku, -kü

Kullanım alanı çok geniş olan eklerden biridir. Fiilin gösterdiği hareketle ilgili türlü nesneleri, kavramları karşılar. Alet isimleri de yapar: al-gı, çal-gı, sar-gı, say-gı, bil-gi, der-gi, ez-gi, ser-gi, ver-gi, kur-gu, sor-gu, vur-gu, gör-gü, ör-gü, sür-gü; at-kı, bas-kı, biç-ki, bit-ki, seç-ki, iliş-ki, kes-ki, tut-ku, düş-kü, küs-kü vb.

3. -gın, -gin, -gun, -gün; -kın, -kin, -kun, -kün

Aşırılık anlamı taşıyan ve genellikle sıfat gibi kullanılan isimler türetir: az-gın, dal-gın, bez-gin, bil-gin, boz-gun, ol-gun, yor-gun, üz-gün; yat-kın, bit-kin, et-kin, geç-kin, piş-kin, seç-kin, tut-kun, küs-kün gibi.

4. -ı, -i, -u, -ü

Olan, yapan veya yapılanı karşılayan isimler türeten işlek bir ektir: an-ı, başar-ı, bat-ı, çarp-ı, kaz-ı, say-ı, sık-ı, yaz-ı, beğen-i, bildir-i, diz-i, gez-i, doğ-u, dol-u, kork-u, pus-u, sor-u, sun-u, öl-ü, ört-ü gibi.

5. -ıcı, -ici, -ucu, -ücü

Meslek ya da özellik bildiren isimler yapar: ak-ıcı, al-ıcı, bak-ıcı, kurtar-ıcı, yaz-ıcı, çek-ici, gez-ici, tüket-ici, üret-ici, ver-ici, boğ-ucu, oku-y-ucu, soğut-ucu, tut-ucu, güldür-ücü, sür-ücü gibi.

6. -ış, -iş, -uş, -üş *

Sayılı birkaç fiil dışında bütün fiil köklerine ve gövdelerine gelebilen işlek eklerden biridir. Kalıcı isimler de yapar: al-ış, anla-y-ış, bak-ış, davran-ış, sat-ış, yağ-ış, yaratıl-ış, gir-iş, söyle-y-iş, ver-iş, doğ-uş, duy-uş, sun-uş, gör-üş.

7. -k

Fiil kök ve gövdelerinden genellikle sıfat görevinde kullanılan kelimeler türeten işlek eklerden biridir: aç-ı-k, birleş-i-k, boz-u-k, del-i-k, dile-k, don-u-k, ez-i-k, göç-ü-k, iste-k, kes-i-k, kır-ı-k, sök-ü-k, tara-k, uyuş-u-k, yan-ı-k, yerleş-i-k. vb.

8. -m

Kalıcı isimler yapan işlek eklerdendir: al-ı-m, bak-ı-m, bas-ı-m, bil-i-m, çek-i-m, çiz-i-m, doğ-u-m, eğit-i-m, ek-i-m, geç-i-m, giy-i-m, iç-i-m, öl-ü-m, sar-ı-m, sat-ı-m, seç-i-m, sun-u-m, tak-ı-m, tanı-m, tad-ı-m, tüket-i-m, uçur-u-m, üret-i-m, ver-i-m, yud-u-m vb.

9. -ma, -me

Bütün fiil kök ve gövdelerine getirilebilir. Asıl görevi, iş isimleri yapmaktır: oku-ma, sula-ma, soruştur-ma, bekle-me, git-me, gez-me, görüş-me.

As-ma, ayaklan-ma, bas-ma, danış-ma, doku-ma, dol-ma, dondur-ma, kavur-ma, tamla-ma, tonla-ma, yak-ma, yaz-ma, yokla-ma, besle-me, böl-me, bütünle-me, dik-me, iç-me, sür-me örneklerindeki gibi kalıcı isimler de yapar.

10. -mak, -mek

Türkçedeki bütün fiil kökleri ve gövdelerine gelir. Asıl görevi, fiil isimleri yapmaktır: aç-mak, ağla-mak, kaz-mak, ofla-mak, utan-mak, yalvar-mak, bil-mek, derle-mek, gül-mek vb.
Ayrıca çak-mak, kay-mak, tok-mak, ek-mek, il-mek, ye-mek örneklerinde olduğu gibi az sayıda kalıcı isimler de yapar.

11. -tı, -ti, -tu, -tü

Genellikle yansıma tabanlarından ve dönüşlü çatı kuran eklerden sonra gelerek isimler türetir: cayır-tı, cızır-tı, çatır-tı, gıcır-tı, homur-tu, gümbür-tü, kütür-tü; alın-tı, bunal-tı, çarpın-tı, çıkın-tı, kabar-tı, karar-tı, kaşın-tı, kızar-tı, sığın-tı, sıkın-tı, uzan-tı, belir-ti, öden-ti, tiksin-ti, ürper-ti, doğrul-tu, görün-tü, vb. Fiile gelen örneklerde bu eki -ntı, -nti, -ntu, -ntü olarak da düşünebiliriz.

Yukarıda sıralanan fiilden isim yapma ekleri, diğerlerine göre örnekleri çok olan işlek eklerdir. Bunların dışında sınırlı sayıda örnekte rastlanan ve diğerlerine göre daha az işlek olan fiilden isim yapma ekleri de vardır.

Bunlar, aşağıda alfabetik düzende sıralanmıştır:

-a, -e : doğ-a, sap-a, oy-a, yar-a, diz-e, geç-e, gel-e, sür-e…
-ağan, -eğen : dur-ağan, ol-ağan, yat-ağan, gez-eğen..
-ak, -ek : barın-ak, bat-ak, bıç-ak, dur-ak, kaç-ak, kay-ak, kon-ak, sap-ak, tut-ak, yat-ak,
dön-ek, sür-ek, ürk-ek…
-alak, -elek : as-alak, yat-alak, çök-elek.
-amak, -emek : bas-amak, kaç-amak, tut-amak…
-anak, -enek: ol-anak, tut-anak, gel-enek, gör-enek, kes-enek, seç-enek.
-ca, -ce: sakın-ca, dinlen-ce, düşün-ce, eğlen-ce, güven-ce, söylen-ce…
-ç: gülün-ç, iğren-ç, inan-ç, kılın-ç, kıskan-ç, korkun-ç, sevin-ç, usan-ç. Eskiden sadece –n-’li
çatılara gelen bu ek günümüzde ünlüyle biten fiillere de getirilmektedir: bağla-ç, imle-ç,
tümle-ç.
-aç, -eç: kaldır-aç, sark-aç, say-aç, büyüt-eç, gül-eç, sür-eç…
-dı, -di, -du, -dü; -tı, -ti, -tu, -tü: imambayıl-dı, hünkarbeğen-di, şıpsev-di, gecekon-du,
ayakbas-tı, külbas-tı, piş-ti, eltieltiyeküs-tü…
-ga, -ge: dal-ga, yon-ga, bil-ge, böl-ge, diz-ge, göster-ge, sömür-ge, süpür-ge, öner-ge…
-gaç, -geç; -kaç, -keç: solun-gaç, utan-gaç, il-geç, süz-geç, üşen-geç, yüz-geç, kıs-kaç…
-gıç, -giç, -guç, -güç: başlan-gıç, dal-gıç, bil-giç, sor-guç…
-maca, -mece : at-ma-ca, bul-ma-ca, koş-ma-ca, bil-me-ce, çek-me-ce, düz-me-ce, kes-me-
ce, seç-me-ce…
-maç, -meç: al-maç, bula-maç, çığırt-maç, kar-maç, kurut-maç, sık-maç, yak-maç,yanılt-
maç, yırt-maç, böl-meç, de-meç…
-man, -men: az-man, danış-man, okut-man, öğret-men, say-man, seç-men, yaz-man,
yönet-men…
-mık, -mik, -muk, -mük: kıy-mık, il-mik, kus-muk, soy-muk…
-n: ak-ı-n, bas-ı-n, diz-i-n, gel-i-n, say-ı-n, tüt-ü-n, yay-ı-n, yığ-ı-n…
-t : an-ı-t, bin-i-t, dik-i-t, geç-i-t, kes-i-t, öğ-ü-t, um-u-t, kon-u-t, taşı-t, yak-ı-t, yap-ı-t, yaz-ı-t…

Buram, tutam, çatal, dolanbaç>dolambaç, saklanbaç>saklambaç, göçeri, uçarı, ışıl, kaypak,
sürünceme, tutsak, yağmur, yayvan kelimelerinde koyu yazılan ekler ise (neredeyse) bu
örneklerle sınırlıdır.

1. Ek, Kök, gövde nedir?

2. -mak/-mek her yere, van eki bazen (yayvan)

3. İsme getirilen yapım eki, fiile getirilmez.

4. Yazılışları aynı ama karıştırma
Sürmek – sürümek
Sürüden – sürüdüm TÜRK DİLİ DERSİNE

HOŞ GELDİNİZ
İSİMDEN İSİM YAPMA EKLERİ
LIK
saman-lık
bayramlık
buzluk
demircilik
rektörlük
temizlik
yüzlük
babalık, evlatlık
açlık, tokluk

LI
Bilgili, renkli
Konyalı, köylü
Yerli, sözlü
Sağlı-sollu

SIZ
Ahlaksız

CI
Bilgisayarcı, camcı

CIK
Kedicik,
Kızamıkçık, pamukçuk
Gelincik, kızılcık
Köprücük, bademcik

CA
Adamca, güzelce – nispet katar
Düşmanca, yavaşça – zarf yaptı.
Romence, İngilizce
Çukurca, Çamlıca

DAŞ
Özdeş, soydaş

NCI
İkinci, yirminci

AR
İkişer, yirmişer

SAL
Bitkisel,

İSİMDEN FİİL YAPMA EKLERİ
LA
Terle, ütüle

AL
Boşal
Azal

L
Doğrul, incel

A
Boşa, kana

AR
Kızar, başar

YAZIM YANLIŞLARI

Ø İnsanoğlu ana dilini konuşmayı çevresinde duyduğu seslere anlam vererek öğrenir.

Ø Yazım yanlışlarına dikkat etmek sadece Türkçe öğretmenlerinin işi değildir.

ana dili
dil bilgisi
dizüstü bilgisayar
birkaç
bir çok
her şey – bir şey     şey‘ sözcüğünün her zaman ayrı yazılması gerekir.
ya da
şarj
katliam – katliyam
iri yarı – iriyarı
hiçbir

Sözcüğün yanlış kullanımı Doğrusu (!)

neden olmak
(Bu başarıya ulaşmama o neden oldu) Neden olmak olumsuzluk içerir.
(Bu başarıya ulaşmamı o sağladı.)
(Bu duruma düşmeme o neden oldu.)
tekrardan tekrar veya yeniden

MERAK ETME ATA’M, DİLİN VE TARİHİN ÖNEMİNİ ANLADIK. ONLARA MUTLAKA SAHİP ÇIKACAĞIZ.

RESİMLER
Efendim, artık dükkanlarımıza koyacak Türkçe isim bulamıyoruz
Gel vatandaş gel… Alış-veriş megaymış. O ne demekse?…

Sormakta bir sakınca görmüyorum. Outlet ne demek?… Kendi memleketimizde yabancı olduk!…
Afedersiniz. Acaba burası Türkiye mi???

KAYNAK:

TDK Sitesi

http://www.edubilim.com/forum/turk_dili_ders_notlari-t15037 

TÜRK DİLİ DERS NOTLARI

TÜRK DİLİ                                       METİN HAKVERDİOĞLU

Atatürk’ün Türkçenin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılmasını istemesinin en önemli nedeni Dilin, bir toplumda düşünce birliğini yarattığını ve o toplumun ulusal benliğini kazanmasında en etkili araç olduğunu bilmesidir.

Yazı dilinin Kalıcı olması özelliği toplumun kültürel birikimlerini kuşaktan kuşağa taşımasına yol açmıştır.

Lehçe ya da ağız denilen dil birliklerinin oluşması dilin şu temel özelliğiyle açıklanabilir: Dilin gelişen ve değişen canlı bir varlık olmasıyla

Genel dilin toplumsal çevreye, yaşa ve kültür düzeyine, mesleklere bağlı olarak kullanılması özel dillerin ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

Konuşma dili kişiden kişiye farklılıklar gösterir, sese dayanan bir eylemdir, El yüz hareketleri konuşmaya doğallık katar, dilin gelişimine temel oluşturur.

Yazılı iletişim araçlarında bulunması gereken biçimsel özellikler: Yalınlık, Dengelik, Akla uygunluk, Birörneklik

Araştırma raporlarındaki şekil çeşitleri: Çizgi grafiği, Harita, Örgüt şeması, Sütun grafiği

Araştırma raporlarının giriş bölümünde Problem, Sınırlılıklar, Amaç, Önem yer alır.

Bilim dili ile argo arasında, özel dil olmaları bakımından bir benzerlik vardır.
Bireylerin toplumla olan bağlarını güçlendiren öğelerden biri de anadilidir.
Konuşma organları, anadilin ses özelliklerini yansıtacak biçimde gelişir.
Lehçe ve ağız, bir dilin değişikliğe uğramış türleridir.

Yazılı anlatımın özellikleri: Yazım kurallarına uyma gerekliliği, Yazılı anlatımın kalıcı olması, Bilimin ve kültürün gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir rol oynaması, Her dilin genel yazma kurallarının olması

Yaratıcı yazmanın gerçekleştiği alanlar: Şiir, Roman, Öykü, Destan

Bir duygunun ya da düşüncenin, zihinde tasarlanan bir konunun sözle ya da yazıyla bildirilmesine Anlatım denir.

Anadilin özellikleri: Bireylerin toplumla en güçlü bağlarını oluşturur, Bilinçaltına inen “düşünme dili”dir, Her ulusun dili o ulusa ait kişilerin ana dilidir, Anadil ulusal niteliktedir.

Uzun çizgi, karşılıklı konuşmalarda kullanılır.

Bir çizelgede bulunan öğeler: Çizelge dipnotları, İçerik, Çerçeve, Numara ve başlık

 

 

A.   Dilin Özellikleri   
B. Dilin Millet Hayatındaki Yeri ve Önemi
C. DİLİN ÖZELLİKLERİ

Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.” (Muharrem Ergin)

Dil, bir anda düşünemeyeceğimiz kadar çok yönlü, değişik açılardan bakınca başka başka nitelikleri beliren, kimi sırlarını bugün de çözemediğimiz büyülü bir varlıktır” (Doğan Aksan)

“Bir toplumu oluşturan kişilerin düşünce ve duygularının o toplumda ses ve anlam bakımından ortak ögeler ve kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü ve gelişmiş bir sistem.” (Zeynep Korkmaz)

“Dil, insanların aralarında haberleşmelerini, duygu ve düşüncelerini, arzularını, isteklerini bir takım mesajlarla birbirlerine nakletmelerini temin eden her çeşit işaretler topluluğuna verilen isimdir.”(Ayhan Songar)

1. Anlaşma Aracıdır :

Dilin birinci ve asıl işlevi anlaşma aracı olmasıdır. “Ancak onun vasıtalığını yanlış anlamamak lâzımdır. Zira dil, tabiî bir vasıtadır. Gelişigüzel bir vasıta, maddî bir vasıta, gelip geçici iğreti bir vasıta, bir alet değildir. Dil, canlı bir vasıta gibidir. İnsanlara, fertlere hizmet eder; fakat insanların, fertlerin keyfine tâbi değildir. İnsanlar, onu istedikleri biçime sokamazlar, ona değişik bir şekil veremezler. Onu olduğu gibi kabul etmeğe, onun hususiyetlerine dikkat etmeğe, onun tabiatına uymağa, onun kanunlarına boyun eğmeğe mecburdurlar.”[1]

İnsanlar aynı mekânda saatlerce, günlerce, aylarca, hatta yıllarca birlikte kalsalar bile duygu ve düşüncelerini belirtmedikleri zaman aralarında iletişim sağlanamaz. Duygular, düşünceler, istekler ancak açığa vurmak suretiyle başkalarına taşınabilir. İşte insanlar arasındaki bu iletişimi en kolay ve doğal şekliyle sağlayan, dildir.

2. Doğallık:

Dilin önemli özelliklerinden biri de doğal olmasıdır. Çevremizde doğal olarak nitelendirdiğimiz (ağaç, su, toprak, güneş, deniz, at… gibi) varlıkların tabiatını değiştirmek mümkün olmadığı gibi öz itibariyle dilin tabiatı da değiştirilmez. Nitekim dil yapay olsaydı, insanlar farklı farklı dillerle konuşmak ve yazmak yerine ortak bir dil yaparlar, onu kullanırlardı.[2]

3. Kuralları Vardır:

Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar dilin tabiatından ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse biz önce kuralları koyup bu kurallara göre konuşmuyoruz. Mevcut kuralları, dilin doğal yapısından tespit ediyoruz. Meselâ; Türkiye Türkçesinde fiilin, gelecek zamanda yapılacağını belirtmek için –acak, -ecek ekini kullanıyoruz. Bu eki değiştirmek, yeni bir ek kural ortaya atmak gibi bir tasarrufumuz olamaz.

4. Canlıdır :

Dil, kendi kanunları içerisinde yaşayan canlı bir varlıktır. Canlıların ortak özelliklerinden olan doğma, büyüme, gelişme gibi özellikler dil için de geçerlidir. Ahmet Haşim, dilin kelimelerini yapraklara benzetiyor. Yapraklar ilkbaharda büyümeye başlıyor; yazın hâlâ dallardadır; sonbaharda sararmaya başlıyor ve kış gelirken dökülüyor; bir anlamda ölüyor. Bunun gibi dilde de bir kelime ihtiyaçtan ortaya çıkıyor bir süre kullanılıyor ve belli bir zaman sonra kullanımdan kalkıyor. Meselâ; kağnı’nın kullanımdan kalkmasıyla birlikte kağnı kelimesi ve kağnıyı oluşturan parçaların her birine verilen adlar da kullanımdan kalkmaktadır. Yalnız bu demek değildir ki şimdi kullandığımız kelimelerin hepsi de bir gün tamamen unutulacak. Dil, gelişmesini doğal olarak gösterecektir. Ölü bir kelimeyi zorla günlük dile sokmaya çalışmak bir ölüyü diriltmeye benzer ve bir netice vermez. Meselâ, aslı Arapça olan kitab kelimesini biz kitap şeklinde kullanıyoruz. “Eski Türkçede kitabı ifade eden betik kelimesi varsa, biz bu kelimeyi niçin kullanmıyoruz” demek, dilin canlılık özelliğine uymaz.

5. Gizli Anlaşmalar Sistemidir:

Dilin doğuşu konusunda çeşitli teoriler ortaya atılmış ve bu teorilerle ilgili tartışmalar bugün de devam etmektedir: Acaba ilk insanlar nasıl anlaşıyorlardı? Niçin milletlerin dilleri farklı farklıdır? gibi soruların sayısı artırılabilir. Bu sorulara verilecek cevaplar da birbirinden farklı olacaktır. Şurası bir gerçektir ki bir dildeki kelimeler ve kelime dizileri konusunda o milletin bütün fertleri tarihin bilinmeyen döneminde gizli bir anlaşma yapmış gibi; kavramların, nesnelerin, eylemlerin… anlatımında aynı kelimeleri kullanırlar. Aynı nesneler farklı milletlerin dilinde farklı kelimelerle ifade edilir: Türklerin taş; Arapların hacer; Farsların seng; Rusların kamen, İngilizlerin stone demesi gibi.

6. Milletin Ortak Malıdır:

Milleti millet yapan unsurların başında dil yer alır. Her milletin konuştuğu dil kendi milletinin adıyla anılır: Türk-Türkçe, Rus- Rusça gibi. “Dil bazı insanların veya zümrelerin değil, bütün bir milletin ortak malıdır…O yalnız, yaşayan neslin değil, ecdadın da torunların da üzerinde hakkı olan derinliğine ve genişliğine bütün bir millet malıdır, millet emanetidir, millet mirasıdır, millet istikbâlidir.”[1]

7. Sosyal Bir Varlıktır :

Dilin kuralları ve söz varlığı, onun sosyalliğini gösteren özelliklerdendir. Dil, bütün yönleriyle toplumdan topluma değişiklik gösterir. Dilin yapısı, kuralları ve kelime hazinesi; milletin anlayışı, dünya görüşü ve felsefesiyle yakından ilgilidir. Bir anlamda milletin karakteri, kültürü, yaşadığı coğrafya… diline yansımaktadır. “Söz gelişi Türkçede devenin rengini gösteren bir tek deve tüyü kelimesi bulunduğu hâlde, Arapçada bu rengin ton farklarını gösteren yüze yakın kelimenin varlığından söz edilmesi; Aymara Kızılderililerinin patates çeşitlerini anlatmak için 200 ayrı kelime kullanması; Eskimoların karın yağış şekillerinden her birini ayrı kelimelerle anlatması dilin; toplumların duygu ve düşünce tarzına, sosyal durumlarına, oturdukları yerlere ve iklim şartlarına, tarihteki geçmişlerine, zaman içinde uğradıkları değişime ve gelişmelere göre, şekil ve işleyiş bakımından birbirinden ayrı biçimlenmeye uğradığını göstermektedir.”[2]

D. DİLİN MİLLET HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

Bir millet ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan, millî şuuru besleyen, bir millet mensubu olma hazzını veren ve bireylerini birbirine yaklaştırarak, onlar arasında birlik yaratan millet olarak, dil çok önemlidir. Öyle ki milletin varlığı, dilin varlığıyla mümkündür.
İnsanın geçmişini öğrenmesinde, gününü yaşamasında, geleceğine yön vermesinde, kişiliğini kazanmasında, aynı dili konuşan diğer insanlarla iletişim kurmasında ve kendisini ifade etmesinde dilin çok önemli bir araç olduğu muhakkaktır. Bu bakımdan dil bir anlamda bireye hizmet eder. Ancak, ore tabiatı gereği toplu hâlde yaşamaya ihtiyaç duyar. Çevresinde kendiyle aynı değerleri paylaşan insanların bulunmasını ister. Bu ortak değerlerin oluşturulmasında, paylaşılmasında, nesilden nesile aktarılmasında, milletin varlığını devam ettirmesinde dil, çok önemli bir görevi yerine getirir. Çünkü millet olmanın birinci şartı, aynı dili konuşmaktır.

Dil, milletin ortak kültürüyle yol alarak varlığını devam ettirir. Milleti oluşturan bireyler arasında birleştirici bir rol üstlenen dil, aynı zamanda ortak şuurun, millî şuurun ortaya çıkmasına hizmet eder. Millî birliği ve beraberliği sağlar. Dilin bu özelliği Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran; Türk halkı, Türk milletidir. Türk ore demek, Türk dili demektir. Türk dili Türk ore için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ore , geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası, bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” Sözlerinde veciz ifadesini bulmuştur.

Millî varlığın korunmasıyla dilin korunması arasında çok sıkı bir ilgi vardır. Dilini unutmayan fakat bağımsızlığını kaybeden bir toplum milliyetini koruyor demektir. Bu toplum, bağımsızlığını kazanıp bir devlet kurarak, bir millet olarak yeniden tarih sahnesine çıkabilir. Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla Türklerin ve diğer milletlerin bağımsız birer devlet olarak yeniden tarih sahnesine çıkmaları bunun en yeni örneğidir. Tarihte bunun başka pek çok örneği vardır. Ancak dilini kaybeden milletlerin tarih sahnesinden silindikleri de bilinmektedir.

Bir milletin dili bozulursa kültüründe sıkıntılar ortaya çıkar. Düşünce, sanat ve edebiyat alanlarında çöküntü başlar. Dil asıl işlevini (insanlar arasında anlaşma aracı olma) yerine getiremez. Kitleler birbirlerini anlayamaz ore gelir ve yavaş yavaş kopmalar başlar. Bu gerçek, tecrübeyle sabit olduğu için bir ore içten yıkma yönteminde işe ore dilden başlanır.Yeni neslin kültürel değerleri öğrenmemesi ve bireylerin, kuşakların birbiriyle sağlıklı iletişim kurmalarını engellemek için ne gerekiyorsa yapılır. Bu yüzden dil üzerinde oynanan oyunlara karşı her zaman uyanık olmak gerekir. Adres bulmada kolaylık olsun gibi bir bahaneyle meselâ; Yunus Emre Caddesi’ni 4. Cadde şeklinde değiştirmek bile kültür bakımından son derece yanlıştır. Çünkü, cadde adını rakamla ifade ettiğiniz zaman bu tabelayı okuyan kimsenin buradan caddenin numarası dışında öğrenebileceği bir şey yoktur. Fakat Yunus Emre adının yaşatılması hâlinde en azından yetişen nesil Yunus Emre’nin kim olduğunu, bu caddeye neden bu ismin verildiğini merak edecektir, öğrenmek isteyecektir ve sonuçta kendi kültüründen birşeyler bulacaktır.

Bir milletin ruhu, karakteri, anlayışı… çoğunlukla sanatkârların ortaya koydukları eserlere yansıdığından bu yönüyle de dil, sosyal yapının ve kültürün aynası durumundadır. Dolayısıyla bu eserlerin dikkatle incelenmesi o milletin karakteri hakkında sağlam ipuçları verecektir. Gelişmiş ülkelerin kendi kültürlerini ve başka kültürleri öğrenmek için araştırmalar yaptırmalarını, bunlar için bütçelerinden önemli paylar ayırmalarını yabana atmamak lâzımdır. Her milletin kendine ore birtakım kültür özellikleri olduğu gibi milletlerin zayıf ve güçlü olduğu yönler de vardır. Kültür araştırmalarıyla bunların tespiti mümkündür. İzlenecek politikaların belirlenmesine bu araştırmalardan elde edilen veriler ışık tutmaktadır. Sömürgeci ülkeler günümüzde stratejik araştırma enstitüleri adı altında dünyanın dört bir tarafında yaptıkları araştırmalarda o ülkenin veya bölgenin etnik yapısını, özellikle de yerel dilleri gündeme getirmektedirler. Tarihte ve günümüzde bunun pek çok örneğini görmek mümkündür.Özetlemek gerekirse dil, milletin manevî gücünün aynasıdır. Bir milletin kültürel değerlerini oluşturan ve o ore ayakta tutan; edebiyatı, sanatı, bilim ve tekniği, dünya görüşü, ahlâk anlayışı, müziği… geçmişten günümüze ancak dil sayesinde aktarılmaktadır. Dolayısıyla dilin korunmasıyla millî varlığın korunmasını aynı seviyede algılamak gerekir.

EĞİTİM VE DİL

Bireyler dünyaya geldiği anda sosyal olmayan varlıklardır. Fakat toplum öyle bir çevredir ki, bu sosyal olmayan varlıkları, içine girdiği andan itibaren kendisine benzetmeye çalışır. Bireylerin toplumu benimsemesi yani sosyalleşmesi toplumun bekası için gereklidir. Bir toplum, bireylerine lisanını, ahlakını, estetik zevkini, ilmi mantığını, teknik vetirelerini aşılamazsa yaşayamaz.(19) Bunların bireylere aktarımında ise en etkin kurumların başında eğitim gelmektedir.

Dil, çevremizdeki her türlü iletişim aracı ve kültür taşıyıcılarından çok daha belirgin olarak zihniyetimizin sözcüsüdür ve bu nedenle de onun belirleyici bir konumu vardır. Bilim, felsefe ve sanat eserlerinde de yapı taşı olarak ortaya çıkan ve bir çok işlevi birden gören dilin önemli özelliği, kültür taşıyıcılığıdır.(20) En sıradan bir haberi dinlerken, en sıradan bir yazıyı, gazeteyi vb. okurken insanların elinde sözlük bulundurma zorunluluğunu hisseder hale gelmesi önemli çağrışımları da beraberinde getirmektedir. Öyle ki, insanlar kimi zaman kendilerinin çok bildiğini kanıtlamak, komplekslerini tatmin etmek, kimi zaman kasıtlı olarak dilde tahribata yol açmak, kimi zaman da farkında olmadan insanların anlayamayacağı, ne olduğu belli olmayan çok değişik cümleler ya da kelimeler kullanabilmektedir. Özellikle bu tür tavırların eğitim ve öğretim faaliyetlerinde yapılması çok olumsuz etki yapmaktadır. Zaten bilmediği bir şeyleri öğrenmeye çalışan birey, üstüne birde bilmediği kelimelerle ya da anlaşılmayan cümlelerle karşılaşınca öğretilenlere tamamen yabancı kalmaktadır.

Doktorun hastasına hastalığını anlatırken kullandığı dil, siyasetçinin seçmenini bilinçlendirirken kullandığı dil, bilim adamının-aydının insanları aydınlatırken kullandığı dil ve de eğitimcinin kitlesini eğitirken kullandığı dil kitlelere yabancı olursa yapılan gayretler boşa gitmekte, konuşanla dinleyenin birbirine yabancılaşması ortaya çıkmaktadır. Böyle olunca da haklın kendini yetiştirmesi ve geliştirmesi gerçekleşememektedir. İşte bütün bu nedenler, toplumun çağı yakalamasında olumsuz etkenler olabilmektedir. Gerçek anlamından sapmış kelimeler, yanlış kullanılan, anlamında farklılıklar ortaya çıkarılarak ifade edilen sözcükler anlatılmak istenilenin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

Hem sağlıklı bir iletişim için, hem de Atatürk’ün üzerine titrediği ve kültürel bağımsızlığı da içine alan tam bağımsızlık için dil en temel öge olma özelliğine sahiptir. Hiç kuşkusuz millî bir eğitim için millî bir dil gereklidir. Bu nedenle de dilin millîleşmesi, halka yaklaşması amacı önde gelmelidir. Millî bir his ile dil arasında önemli bir bağ vardır. Dilin millîliği, millî hissin ortaya çıkmasını etkiler.

Ülkemizde ilkokuldan üniversiteye kadar eğitimin her kademesinde Türkçe eğitim ve öğretimi verilmektedir. Buna rağmen, Türkçe’yi doğru ve güzel kullananların oranının gittikçe düştüğü görülmektedir. Bu ters durum, Türkçe eğitim ve öğretimindeki eksikliğin, yetersizliğin, metotsuzluğun bir sonucu olduğu kadar; kültür politikalarının, insanlarımızdaki millî şuur ve dil kültürü eksikliğinin, yabancı dil hayranlığının da bir sonucudur. Bu sonuçta, Türkçe eğitim ve öğretimi ile görevli olanların, dil ve Türkçe konusunda yeterli eğitimi alamamış televizyon programcı ve sunucularının, basının sorumluluğu herkesten fazladır.

Atatürk “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.” Diyor. Gerçekten dil, millî varlık, millî birlik, millî duygu, bakımından son derece önemlidir. Dil meselesi, millî şuur meselesidir. Atatürk’ün Cumhuriyet rejimini yerleştirdikten sonra ilk iş olarak Türk tarihi ile birlikte Türkçe meselesine eğilmesi kültür ve dilin millet varlığı açısından önemini iyi anlayan bir devlet adamı olmasındandır. Dil, millî varlık açısından, göründüğünden daha önemlidir. Onun için millî vicdan ve sorumluluk sahibi her Türk vatandaşının Türkçe üzerine titremesi gerekir.

“Vatanın bölünmez bütünlüğü” fikir ve inancı gibi, “dilin bozulmazlığı” üzerinde de ittifak etmeliyiz. Çünkü Yahya Kemal’in dediği gibi “Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar.(…) Vatanın gövde ve ruhu Türkçe’dir.”
İsmail ACAR
Balıkesir Üniversitesi

TARIK BUĞRA’NIN TÜRKÇE SEVDASI
Osman DÖNMEZ

Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra, hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu alanların temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli fikirler ileri sürmüştür. Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda, belirli aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde oynanmak istenen oyunlara ve bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim adamlarına, eğitimcilerine, siyasetçilerine önemli ikazlarda bulunmuştur. Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta soylu bir duruş sahibi olabilmenin ilk ve bırakılamaz şartının bağımsız bir kafaya sahip olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini görmüştür. Bu tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de sergilediğinden, ‘öztürkçeciler’ ve dilde ‘arılaşma’yı savunanlar tarafından dışlanmıştır.

“Türkçenin Genç Kalemler dergisiyle birlikte doğru yola girdiğini, bu yolda halkın edebiyat ve düşünce hayatıyla bütünleşmeye başladığını düşünen Tarık Buğra, Tek Parti döneminde başlayan dil ırkçılığının son derece tahrip edici neticeler doğurduğu kanaatindedir. Bunun için kendi neslinden birçok yazarı da peşinden sürükleyen ve kısırlaştıran ‘öztürkçe’ macerasından uzak durmuş, özellikle ‘kültür kelimeleri’ dediği, bugünü geçmişe bağlayan kelimelerden yazarlık hayatı boyunca vazgeçmemiştir.”1 Tarık Buğra’ya göre yalnız edebiyatta değil, diğer sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca ‘kafa’ ile ilgili faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır. Çünkü ilk çağlardan beri ‘insanın kelimelerle düşündüğü’ anlayışı, ortak bir hakikat olarak kabul görmektedir. Yakasını ‘kelime anarşisine’ kaptırmış bir eğitimle, matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de bir değişen kavramlarla ilim, felsefe ve tefekkür yapılamaz. Tarık Buğra’ya göre Türkçenin bugünkü görünüşü, dil şuurunun kaybolduğunu haber vermektedir.

Tarık Buğra’nın Türkçeyle ilgili yazılarında söz dönüp dolaşır bir şekilde dönemin dil kurumuna gelir. Bu kurumu bir çiftliğe, kurumda görev yapanları da çiftlik ağalarına benzeten Buğra, bu kişilerin birbirlerini çok tuttuklarını, kendi anlayışlarına göre müesseseleştiklerini, dergilerinde kendi anlayışlarına göre, bilgin, sanatkâr ve münekkit yetiştirdiklerini belirtir. Bu kurumun yetiştirdiği hikâyeci, romancı ve şairlerin başarısının da dilimizi bozdukları, fakirleştirdikleri ölçüde arttığını söyler. Bir ülkenin anadili üzerinde oynanan kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine harp açması olarak değerlendiren Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik faaliyetlere acilen başlanmadığı takdirde, Türkçenin nerede ise jest, mimik ve tek heceli nidalardan, birtakım işaretlerden müteşekkil kaba bir anlaşma vasıtası hâline geleceğini söyler. Tarık Buğra arı bir dil meydana getirmek iddiasını ‘dil ırkçılığı’ ve tasfiyecilik olarak görür. Birkaç yüz kelimelik Orta Afrika ve Avustralya’daki kabile dilleri hariç, ‘arı dil’ olmadığını söyleyen Buğra, Mustafa Kemal’in son dönemlerindeki dil anlayışıyla, ‘öztürkçecilerin’ yaptıkları arasında en küçük bir ilgi bulunmadığını belirtir. Buğra, Mustafa Kemal’in dilde girilen çıkmazın farkına vardığını Falih Rıfkı’ya söylediği şu sözle hatırlatır: “Çocuk, çıkmaza girilmiştir. Türkçeyi bu çıkmazda bırakamayız, tabiî yola gireceğiz.” Tarık Buğra, ‘Atatürk ve Türkçe’ başlıklı 10 Kasım 1974 tarihli Tercüman gazetesinde yayımlanan yazısında, kuruluş yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün 1934 ve 1937 yıllarında ‘Türk Dili Araştırma Kurumu’na gönderdiği iki mesajına yer verir. Aynı kuruma, üç yıl arayla, aynı gâye için gönderilen bu iki farklı mesajda, Atatürk’ün dil konusuna bakışını net bir şekilde okumak mümkündür.

Atatürk’ün 26 Eylül 1934 tarihli mesajı şöyledir: “Dil bayramından ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeliğinden, ulusal kurumlardan kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım.”

Atatürk’ün 26 Eylül 1937 tarihli mesajı ise şöyledir: “Dil bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumu’nun hakkımdaki duygularını bildiren telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.”

Tarık Buğra, Servet-i Fünûn edebiyatının dilde yaptıklarıyla ‘öztürkçecilerin’ dilde yaptıklarını birbirine benzetir. Buğra’ya göre her iki grup da iktidara karşı mücadelesini devleti ve devletin temellerini yıkacak şekilde yürütmüştür. Tarık Buğra, ‘öztürkçecilerin’ dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla dili bir kelimeler ambarı sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu cümlelerle ortaya koyar Tarık Buğra: “Öyle bir cümle yazarsınız ki, içinde bir tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız ki, bütün kelimeleri aba en ced Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de var. Bu yüzden de yapmak istedikleri veya yapacakları şey -düpedüz- Türk düşünce ve sanat hayatını, kitaplarını ateşe vermekten, yani Timur veya Hülâgû barbarlığından, Vandallığından (eski kültür ve sanat eserlerini yakıp yıkma düşünce ve davranışı) başka bir şey olmuyor.” Bu düşüncesini şöyle bir örnekle anlatmak ister Buğra: “Değiştirin ‘aşk’ kelimesini -veya unutturun- Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan bugüne kadar yazılmış birçok büyük mısraı, yazarlarıyla birlikte öldürdünüz demektir. Romanlar, hikâyeler, ilim eserleri ve piyesler de caba.” Tarık Buğra Servet-i Fünûncuları mücadelelerinde ‘öztürkçecilerden’ daha samimi bulur. Çünkü Servet-i Fünuncular bu mücadeleyi kaybettiklerinde, kaybedecekleri bir ‘Sis’ bir ‘Aşk-ı Memnû’ları vardır. Arıcıların ise kaybedeceği bir şey yoktur. Bazıları zaten mirasyedidir, bazıları da sırf kitapları baltalamak için kitap çıkarmıştır. Tarık Buğra, 4 Nisan 1969 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısına ‘öztürkçecileri’ kastederek “Kiralık Kâtiller” başlığını koyar ve yazısını şöyle bitirir: “Sözün kısası bu arıcılar, bu öztürkçeciler başka hiçbir şey değil, kiralık kâtillerdir: kitaplarımızı kundaklamak için tutulmuş – veya kandırılmış- kiralık kâtiller. Ne kadar usta ve üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için tutulmuş – veya kandırılmış- kâtiller. (…) Yuf olsun bu oyunu -oynayanlara ve oynatanlara değil- uykulu gözlerle seyreden sanatçılara ve devlet sorumlularına. Onlar bu ‘yuf’tan yakalarını kurturamayacaklardır. Şimdi ve yarın. Tarih de yapışacaktır yakalarına onların.”

Tarık Buğra kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de dikkatleri çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl bölücülük yaptıklarını Buğra şöyle anlatır: “Şehir mi diyeceksiniz, kent mi? Şehir dediniz mi, gericisiniz, Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız. Kent deyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana olursunuz.” Bu sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler Buğra; çünkü ortada kötü ve sarsak bir eğitimin av hâline getirdiği milyonlarca genç ve Türkiye’nin yarınları vardır. ‘Şehir’ kelimesini atıp onun yerine ‘kent’i koyarak Türkçeyi yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil yapacaklarının söyleyenleri ‘zibidi’ olarak niteleyen Buğra, ‘kent’ kelimesinin arıcıların iddia ettiği gibi, Türkçe olmadığını belirterek asıl ‘şehir’in Türkçe olduğunu söyler. Şehir kelimesini unutmakla ne kaybedeceğimize dâir küçük bir zihin yolculuğu yaptırır: “Biz de biliyoruz ‘şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hatta köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama ‘şehir’ kelimesini bir kere gömdük mü Tanpınar’ın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz ‘Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında (1966 yılında Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen depremi kastediyor) kaybolup gitmişe döner. Siz şimdi ‘Hayal Şehir’den tutun da ‘Şehir Kâhya’sından Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir bile kalmaz elimizde.” Tarık Buğra’ya göre “bir kelimenin ölümünü beklemeden fırına atmak, o kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak” demektir. Tarık Buğra, kelimelerin temsilciliklerini yaptıkları hakikatlere de dikkatleri çeker ve tarihine, kültürüne, medeniyet ve sanatına yabancı olanların bu hakikatleri yıkmaya kalkışacağını söyler: “Böyleleri için Malazgirt herhangi bir ova, Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden bir şehir, Sakarya da rastgele bir ırmaktır. İşte bu kültürsüzlük, bu soysuzluktur ki, kelimeleri kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar, böylece de ‘kent’i şehir, ‘koşul’u şart, Farsça ‘zor’dan zorlama ‘zorunluk’ ucûbesini mecburiyet yerine koymaktan çekinmiyor.”

Tarık Buğra, “Anadil bile kavga sebebi, bölünme sebebi yapıldıktan sonra millî birlik dediğimiz yaşama ve gelişme şansına ürpermeden bakmak elden gelir mi?” diye sorar. Dildeki parçalanmışlığın millî birlikteki parçalanmışlığa sebep olabileceğine işaret eder. Ona göre Türkçenin bugün aldığı darbeler, yarının yaralarıdır. Tarık Buğra dilde oynanan oyunların belirli bir gâyeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü bu işi yapanlar; ‘sebep, bütün, şiir, hikâye, millet, şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat…’ gibi aralarında özbeöz Türkçeleri de bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir. Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz bırakmaktır. Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin öldürülüşü demektir. Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır: “Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: birbirinin seviyelerini, zenginliklerini, soyluluklarını sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millîleştirir.”

Dilde arıcılık düşüncesindekilerin kültür kelimelerine saldırmasına rağmen, gelişen teknolojinin bir neticesi olarak dile giren yabancı kelimelere gecikmiş olarak karşılık bulmaya kalkışmasını bir samimiyetsizlik olarak görür. Karşılık bulmaya çalıştıkları kelimeler ‘otobüs’ kelimesinde olduğu gibi köylere kadar ulaşmıştır, öyle veya böyle binlerce yazıya girmiştir. Bu tür teknolojinin getirdiği kelimelere hemen karşılık bulunması gerektiğini belirten Tarık Buğra, bu hususta Fransa Dil Akademisi’nin bir faaliyetine dikkatleri çeker: “Amerika ilk atom denemesini yaptığı zaman, haberi alan Fransız Dil Akademisi, vaktin gece olmasına rağmen toplandı ve bu hâdisenin getireceği ve getirdiği terimlerin Fransızca karşılıklarını bulmak, bu işi de onlar halka intikal etmeden yapmak kararı aldı.” Tarık Buğra yabancı kelimelerin alışkanlık hâline gelmeden Türkçe karşılıklarının bulunmasını ister. Dilin korunması ve kendi gücüyle gelişmesi için bu önemlidir. Tarık Buğra, ‘bütün, hep, hepsi, her’ kelimelerinin hepsinin ‘tüm’le karşılanmaya çalışıldığının altını çizerek dildeki nüansların yok edilmeye çalışıldığını belirtir. Nüansların ve deyim ayrıntılarının kaybolmasıyla kafanın yozlaşacağını, çölleşeceğini söyler. Dille ilgili yazılarında, bir televizyon programında kendisine yöneltilen, ‘Hakikatin yerine gerçeği koysak ne kaybederiz?’ sorusunu sık sık hatırlatan Buğra, bu soruya verdiği ‘Hakikati kaybederiz!’ cevabını tekrarlamaktan zevk duyar gibidir. Başka bir yazısında, ‘hakikat’ ile ‘gerçek’ kelimeleri arasındaki nüansın altını şöyle çizer: “Bir dil ırkçılığı psikozu içinde, gerçeğe sırt çeviren bir eğitim, büyük bir ihtimalle, hakikat ile bağlantı kurması çok zor insanlar yetiştirmeye mahkûm düşecektir; yani insan öğütecektir.’

“Türkçe, Türkçe, elbette her şeyden önce ve doğru yol tutulana kadar Türkçe. İnsanlarımızdan bilgi, düşünce ve seviye beklemeye ancak ondan sonra hakkımız olabilir.” diyen Tarık Buğra, dilin dokunulmazlığını kurtarmak mecburiyetinde olduğumuzu belirtir. Bu olmadıkça akademi ve üniversitelerin unvan dağıtmaktan başka bir fonksiyonlarının kalmayacağını söyler. Çünkü bozuk dil, bozuk düşünce üretilmesi demektir. Tarık Buğra, Türkçenin kullanımı hususunda dönemin TRT’sini de tenkit eder. Ona göre bu kurum, dili bozmaya uğraşanlarla ortak hareket etmektedir. TRT’nin ‘Anayasa’ dilini kullandığı iddia edilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenlere göre, anayasa diline uymak sadece TRT’nin değil, bütün herkesin boyun borcudur. Hâlbuki Buğra bunun bir samimiyetsizlik olduğunu belirtir. Bu iddiasına bazı misaller getirir: “Başta ‘neşir ve ilân’ tarihi yazılıdır. Sonra ‘neşir’ birden bakarsınız ‘yayın’ olmuş. Demek ki, TRT neşir dese de, ilân veya kanun dese de Anayasa diline aykırı konuşmuş olmayacak.”

Tarık Buğra, dilde oynanan oyunlar yüzünden, dünün hikâyecilerinin, şâirlerinin ve ilim adamlarının bize çivi yazısının yazarları gibi yabancılaştığını, onları anlamak için sadeleştirme faaliyetlerinin başladığını, hâlbuki Fransızların dünün büyük yazarlarının eserlerini bugün hiç sadeleştirmeye gitmeden anladıklarını belirtir. Bu tür oyunlarla nesillerin birbirine yabancılaştıklarına ve bunun neticesinde kültür kopukluğu meydana geldiğine işaret eder. Ayrıca Buğra, üç-beş yılda bir sözlük değiştirmeyi, lisan sahibi olmamakla eşdeğer bulur ve bu şekildeki bir hareketi, ihanet olarak görür. Türkçenin alınyazısının soylu edebiyatçılarla, sözde edebiyatçıların, yani üçkâğıtçıların arasındaki gizli savaşın neticesine göre çizileceğini söyleyen Buğra, dilin korunması yönünde bazı tekliflerde bulunur. Meselâ dil şuurunun oluşturulması için önemli eserler, okullarda okutulmalıdır. Alfabeden kaynaklanan telâffuz hatalarını düzeltmek için, Türkçeyi güzel kullananların konuşmaları kaydedilerek okullara dağıtılmalıdır. Türkçeyi koruma kanunu acilen çıkarılmalıdır. Böylece yabancı isimlerle açılmış işyerlerinin önüne geçilmiş olur. Dil ile ilgileri bulunmayanların, özellikle siyasetçilerin, dile el atmalarını karşı çıkılmalıdır. Tarık Buğra, üniversitelerin dilin bozulmaya çalışılması karşısında tepkisiz kalmasını, dil idraksizliği olarak yorumlar ve bu idraksizliğin içinde seviyesizliğin, iptidâîliğin, barbarlığın ve bütün unsurlarıyla medeniyet idraksizliğinin olduğunu söyler. Tarık Buğra kendisinin de ‘hâkim’ yerine ‘yargıç’ gibi uydurukça kelimeler kullandığı yönünde gelen tepkilere ise, ‘Sıkışık zamanlarda o veya bu şekilde kontrol gücümüzü kaybedebiliyoruz.’ diye cevap verir. Bunun aslında vahim bir durum olduğunu, çünkü bu işin açık kapı bırakmaya gelmeyeceğini belirtir. Dilin asıl değerinin ve medeniyet birimi sayılışının ‘yazı’ sayesinde olduğunu söyleyen Buğra, büyük sanat adamlarının dili nasıl zenginleştirdiğini Montaigne’den yaptığı iktibasla anlatır: “Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilik getirmekten çok, onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni ‘sözcükler’ getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirir; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.” Buğra, Montaigne’in yeni yazarların yaptığına ışık tutan cümlelerine de yer verir yazısının ilerleyen bölümlerinde: “Zamanımızın yazarlarına bakınca, bu işin herkesin harcı olamadığı anlaşılıyor (…) Yenilik oldu mu bayılıyorlar; işe yarayıp yaramadığı umurlarında değil: yeni bir kelime kullanabilmek hevesiyle eskisini atıyorlar. Çoğunda da attıkları kelime yenisinden daha kuvvetli, daha diri oluyor.” Dilini kaybeden bir milletin ayakta duramayacağını, devletlerin sağlamlık derecesinin millî dilin sağlamlık derecesine göre anlaşılabileceğini söyleyen Tarık Buğra, kendinden asırlar önce yaşamış olan Konfüçyüs’le aynı noktada birleşir. Konfüçyüs dil ile bir milletin geleceği arasında ne güzel münasebet kurar: “Bir memleketin idaresini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç şüphesiz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, kelimeler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilmezse, vazife ve hizmetler gerektiği gibi yapılamaz. Vazife ve hizmetin gerektiği şekilde yapılmadığı yerlerde âdet, kaide ve kültür bozulur. Âdet, kaide ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar mühim değildir.”

Tarık Buğra’nın bir zamanlar korunması ve sahip çıkılması için çırpındığı Türkçenin bugünkü durumu nedir? Bu mesele çok ciddi araştırmalar isteyen bir husustur. Ancak görünen odur ki, durum pek de iç açıcı değildir. Çünkü bugün, 40-50 yıl önce yazılmış eserleri anlamakta oldukça zorlanan bir lise ve üniversite gençliği var. Türkçenin dünya üzerinde tekrar söz sahibi olması, milletimizin bilimde ve teknikte aldığı yolla eşdeğer olacaktır. Bir milletin yeryüzünde var olmasıyla dili arasındaki münasebeti düşünecek olursak, dilimizin dünyada hak ettiği yere gelebilmesi ve geniş bir alanda konuşulabilmesi için, önce sağlam bir dil şuuruna sahip olmamız, ardından da dilimizi her türlü ilmî araştırmayı ifade edebilecek şekilde zenginleştirmemiz ve işlememiz gerekiyor. Bunun için de hakiki şâirlere, hikâyecilere, romancılara ve ilim adamlarına ihtiyacımız var.
_______________

Dipnot
1- Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.88, Ötüken yay., İstanbul. 1995.

Kaynaklar
1- Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken yay., İstanbul, 2002.
2- Tarık Buğra, Politika Dışı, Ötüken yay., İstanbul, 1992.
3- Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, Ötüken yay., İstanbul, 1990

Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi
1) Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi
2) Türk Dilinin Gelişmesi ve Tarihi Devirleri.
3) Türk Dilinin Tarihi Dönemleri
- Eski Türkçe Dönemi
- Orta Türkçe Dönemi
- Yeni Türkçe Dönemi
- Modern Türkçe Dönemi
4) Türk Yazı Dilinin Tarihi GelişimiTÜRK DİLİNİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
1. Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi
2. Türk Dilinin Gelişmesi ve Tarihi Devirleri.
a. Eski Türkçe Dönemi
b. Orta Türkçe Dönemi
c. Yeni Türkçe Dönemi
d. Modern Türkçe Dönemi

3. Türk Yazı Dilinin Tarihi Gelişimi

A. YAPILARINA GÖRE DİLLER
B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER

A. YAPILARINA GÖRE DİLLER

a. Tek Heceli Diller

Bu gruptaki dillerde, kelimeler, bir heceden oluşmaktadır. Cümleyi meydana getiren kelimeler, ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Bu dillerde kelimenin görevi cümle içindeki sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için çok zengin bir vurgu ve tonlama sistemi vardır. Kelime çeşitleri özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine göre hem isim , hem sıfat, hem fiil, hem edat,… olabilmektedir. Çince, Tibetçe, Bazı Himalaya, Afrika dilleriyle Endenozya dilleri ve Vietnam dili gibi.

b. Eklemeli Diller

Bu gruptaki dillerde tek veya çok heceli kelime kökleriyle ekler vardır. Bu dillerde, kelime köklerinden yeni kelimeler türetilirken veya kelimelerin geçici durumları yapılırken kelime köklerine ekler getirilir. Türetme veya çekim sırasında kökte bir değişme olmaz. Köklerle ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir. Anlam ve görev değişikliği yapan ekler kelime sonuna getirildiği gibi kelime başına getirilen ekler de vardır. Türkçemiz bu grubun en belirgin örneğidir. Dilimizde ön ekler olmadığı hâlde kelime sonuna getirilen eklerde bir zenginlik ve çeşitlilik vardır. Bu özelliğiyle dilimiz, sondan eklemeli bir dildir. Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca, Fince ve Samoyetçe gibi.

c. Çekimli Diller

Çekimli dillerde de kelime kökleriyle ekler vardır. Fakat yeni kelimeler türetilirken veya çekim yapılırken kelime kökünde değişiklikler olur. Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir ses, bir işaret bulunmaz.

İngilizce’deki Almanca’daki
Uzanmak : lie / lay / lain,
Yapmak : fiilinin do / did / done,
Gitmek : go / went / gone; atmak, fırlatmak : werfen / warf / geworfen;

Yardımcı fiil (sein) : bin, ist, sind, war, waren

Arapça gibi çekimli dillerin bazılarında ise kökteki ünlüler değişirken türetilen yeni kelimeyle kök arasındaki ilgiyi koruyan bir bağ, kendisini hissettirir. Çekimli dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni kelimeler türetilir. Aynı kökten olan ders, medrese, müderris, tedrisat kelimelerinde d, r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı gramer unsurları değişmektedir.

B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER

Köken bakımından birbirine yakın, aynı kaynaktan çıkan akraba diller dil ailelerini oluştururlar. Dillerin birbirleriyle bir dil ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri araştırılır. Bir dil ailesindeki dillerin kökenini oluşturan ana dile ait metinler pek bulunmasa da gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan ana dilden ortaya çıktığını göstermektedir. Bir ana dile ait metinler olmasa bile, bu ana dilin bir çok özelliğini, kendisinden türeyen, ailedeki dilleri birbirleriyle karşılaştırarak tespit etmek mümkündür.

Dil ailesi ifadesi, dillerin köken akrabalığını belirtmeye yarar. Bu terim, akraba dilleri konuşan milletlerin aynı soydan geldikleri anlamını taşımaz. “Aynı soydan gelen ve dilleri akraba olan milletler bulunduğu gibi, ırk bakımından birbirleri ile hiçbir ilişkisi bulunmayan fakat aralarında kültür ilişkisi ve kültür bağı görülen milletler de vardır. Nitekim, Hint – Avrupa dil ailesi içinde yer alan diller, birbirleri ile soy bağı bulunmayan birçok millet tarafından konuşulmaktadır. Bu diller herhangi bir soy ve ırk birliğine bağlı olmaksızın, temelde ortak bir ana dile dayanan, birbirinden türemiş; fakat zaman içinde değişip başkalaşmış olan dillerdir. Fransız ve Rumen dillerinin Lâtinceden türemiş olmaları gibi.

Aynı dil ailesinden gelen diller arasındaki akrabalık da derece derecedir. Bir ana dilin ayrı ayrı kollarından gelen diller, İngilizce ile Farsçada olduğu gibi uzak akrabalardır. Aynı ana dilin aynı dalından gelen kollar ise Almanca ve İngilizcede olduğu gibi yakın akrabalardır.”7[2]

Köken Akrabalığına Dayanan Belli Başlı Dil Aileleri Şunlardır:

A. HİNT – AVRUPA DİLLERI AİLESİ:

1. Avrupa Kolu:

a. Germen Dilleri: İngilizce, Almanca, Felemenkçe, İskandinav dilleri.
b. Roman Dilleri: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence. Bu kolun ana dili, Lâtincedir.
c. İslâv Dilleri: Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca.
d. Yunanca, Litvanca, Arnavutça ve Keltçe, Hint- Avrupa dil ailesinin Avrupa kolundaki diğer dillerdendir.

2. Asya Kolu:

Bu kolda Hint – İran dilleri yer almaktadır: Tarihî Sanskritçe ile başlıca Hint dilleri; eski, orta ve yeni Farsça, Ermenicedir.
B. HAMİ – SAMİ DİLLERİ AİLESİ:

a. Sami dilleri: Arapça, İbranice, Aramca, eski Suriye, eski Tunus dilleri, Habeş – Zenci dilleri ve ölü bir dil olan Akadca.
b. Mısır dilleri: Eski Mısır dili, Kıptî dili
c. Libya ve Berber dilleri: Libya’da konuşulan dil, çağdaş Berber lehçesi.

C. Çin – Tibet Dilleri Ailesi: Çin ve Tibet dilleri bu dil ailesini oluşturur.

D. Bantu Dil Ailesi : Orta ve Güney Afrika’da konuşulan Bantu dilleri.

E. Kafkas Dilleri : Abaza, Çerkez, Çeçen, Lezgi, Gürcü, Lâz dilleri. Bu dillerde ses sistemleri ve iç yapıları bakımından öteki dil ailelerine göre büyük farklılıklar vardır.

F. URAL – ALTAY DİL AİLESİ:

Ural kolunu oluşturan bu dil ailesi kendi içinde iki kola ayrılır:
a. Fin – Ugur kolu: Fince, Lapça, Macarca, Ugurca.
b. Samoyet kolu: Samoyet dilleri.

Altay Dil Ailesi: Bu dil ailesinde Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca, vardır. Altayistik çerçevesindeki çalışmalarda Korece ve Japoncanın da bu dil ailesinden olduğu düşünülmektedir. Korecenin Altay dilleriyle akrabalığına kesinleşmiş gözüyle bakılmakla birlikte Japoncanın akrabalığı henüz kesinleşmemiştir.

Altay dil ailesinin ortak özellikleri şöyle özetlenebilir:

1. Bu gruptaki dillerin hepsi yapı yönüyle eklemeli dildir.
2. Ön ekler (artikeller) yoktur.
3. Kelime türetme ve çekim son eklerle yapılırken köklerde değişme olmaz. Eklerdeki zenginlik ve çeşitlilik dikkat çekicidir.
4. Söz diziminde yardımcı unsurlar (tamlayanlar, belirtenler) önce, asıl unsurlar (tamlananlar, belirtilenler) sonra gelir: insanlık hâli, sözün doğrusu. Mustafa, türkü söylerken kendinden geçiyordu.

Sıfatlar isimlerden önce kullanılır. yeşil ördek, anlayışlı öğrenci, kahraman ordu. Sayı bildiren kelimelerden sonra çokluk eki kullanılmaz:, beş kardeş, üç kafadar, bin konut.

Cümleler, cümleyi oluşturan unsurların ilgisi bakımından, gelişmekte olan düşüncelerin akla geliş sırasına göre değil, tamamlanmış bir düşüncenin düzenli bir hiyerarşisi şeklinde kurulur.

5. Bu dillerde gramatik cinsiyet yoktur. Bu sebeple cümlelerde cinsiyet farkından kaynaklanan değişiklik yapılmaz: Müdür – müdire, memur – memure, Halit – Halide; he – she gibi.
6. Soru eki vardır.
7. Aynı şekilden kaynaklandığı saptanan ortak ekler vardır. Türkçe ile Moğolca arasında bu ortaklık daha belirgindir.
8. Altay dilleri ses özeliklerine göre karşılaştırıldığı zaman birtakım ortaklıklar görülmektedir. Bunlardan en belirgin olanı, ünlü uyumudur. Kelime başında l, r ve ñ ünsüzlerinin bulunmaması diğer bir ortaklıktır.

Türkçe, dünya dilleri arasında yapı yönüyle sondan eklemeli diller grubunda; köken bakımından da Ural – Altay dil grubunun Altay dilleri ailesinde yer almaktadır.

Ural – Altay dilleri, diğer dil aileleri gibi sağlam bir aile oluşturmazlar. Bu gruptaki diller arasındaki yakınlık, köken akrabalığından ziyade yapı yönüyle benzerlik şeklinde ortaya çıktığı için sınıflandırmanın dil ailesi yerine dil grubu olarak yapılması görüşü benimsenmektedir.
Ural grubu dilleri konusunda derinlemesine yapılan araştırmalar, bu gruptaki dillerin akrabalığını kesinleştirmektedir. Doerfer, Nemeth, Bang, Clauson gibi bilginler, Altay dil ailesine giren dillerin köken akrabalığından ziyade kültür akrabalığı üzerinde dururken Menges, Poppe, Räsänen ve Ramstedt gibi bilginler araştırmalarına dayanarak bu diller arasındaki köken akrabalığını ispatlanmış sayarlar.

Bir dilin konuşma dili ve yazı dili olmak üzere iki yönü vardır. Özel bir çalışmayla günlük dile ait konuşma metinleri tespit edilmediği sürece konuşma dilinin tarihî gelişimi, inceleme alanı dışında kalır. Ancak günümüzün teknik imkânlarıyla video kasetlerine, ses bantlarına, CD, VCD ve DVD’lere kaydedilen konuşmalar, ileri bir tarihte konuşma diliyle ilgili çalışmalara malzeme oluşturabilir. Yazı dilinin tarihî gelişimi ise, ancak o dile ait yazılı metinlerle takip edilebilir. Metinlerle takip edilemeyen dönemden öncesi için birtakım tahminlerde bulunmak mümkün olmakla birlikte kesin bilgi vermek zordur.

Konuşma Dili
Konuşma dili, günlük hayatta diğer insanlarla iletişim kurmak için konuşurken kullandığımız dildir. Bu dil, doğal olduğu için konuşurken cümlemizin kurallı olup olmadığına, kelimelerin doğru sıralanıp sıralanmadığına, söyleyişin doğru olup olmadığına pek dikkat etmeyiz. Bu sebeple zaman içinde, bölgeden bölgeye değişen birtakım söyleyiş farklılıkları ve kelime farklılıkları ortaya çıkar. Bu farklılıkların tarihî süreç içinde, bölgelere göre geçirdiği maceradan o dilin lehçeleri ortaya çıkar.

Lehçe
Bir dilin değişik bölgelerde, aynı dil grubuna dahil kişiler tarafından konuşulan değişik biçimidir. Lehçede kelime farklılıkları, ses ve yapı yönüyle ayrılıklar bulunur. Türkçe, diğer dillere göre oldukça geniş bir alanda çok hareketli bir macera geçirdiği için Türkçenin yirmi civarında lehçesi vardır. Türkçenin tarihî lehçeleri olan Yakutça ve Çuvaşça bugünkü lehçelerle -ayrı bir dil olduklarını düşündürecek kadar- çok büyük farklılıklar gösterirler. Türkmence, Özbekçe, Gagavuzca, Kazakça, vb. Türkçenin bugünkü lehçelerindendir.

Türk dili, lehçelerine göre;
a. Oğuz – Türkmen grubu (Güney – Batı Türkçesi)
b. Kıpçak grubu (Kuzey – Batı Türkçesi)
c. Karluk grubu (Kuzey – Doğu Türkçesi) olmak üzere üç ana grup oluşturur. Bu ana gruplara dahil lehçeler birbirlerinin yakın dalları oldukları için anlaşmada çok büyük farklılıklar görülmez. Aynı grupta yer alan Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Ağız

Bir dil veya lehçenin yakın zamanda ayrılmış, bölgeden bölgeye veya şehirden şehire sadece söyleyiş farklılıkları gösteren küçük kollarıdır. Ağızlardaki ayrılıklar çoğu zaman söyleyişten öteye gitmez. Bölge ağzına özgü kelimelerin sayısı, dilin bütün söz varlığı düşünüldüğü zaman fazla bir yer tutmaz. Konuşmada görülen bu durum, zaten yazı diline de yansıtılmaz.
Konya şivesi, Erzurum lehçesi, Urfa şivesi gibi adlandırmalar yanlıştır.
Doğrusu; Konya ağzı, Erzurum ağzı, Urfa ağzı şeklindedir.

Yazı Dili

Yazı dili, adından anlaşılacağı üzere yazıda kullanılan dildir. Dilde birliği, anlaşma kolaylığını sağlamak için kullanılan kitap dilidir, kültür dilidir, edebî dildir. Konuşma dilinin her bölgenin doğal, günlük dili olmasına karşılık yazı dili, okuma yazmada kullanılan ortak dildir.

TÜRK DİLİNİN TARİHİ DÖNEMLERİ

Dil tarihi uzmanları, Türk dilinin tarihî gelişimini dönemlere ayırırken metinlerle takip edilen dönemden öncesi için birbirinden az çok farklı ayrımlar ve adlandırmalar yaparlar. Bu farklılıkları bir kenara bırakarak Türk dilinin tarihî dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Altay Dil Birliği Dönemi: Türkçenin Altay dillerinden (Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca) henüz ayrılmadığı karanlık bir dönem olarak değerlendirilir.
2. En Eski Türkçe Dönemi: Türkçenin bağımsız bir dil olarak ana Altaycadan ayrıldığı dönem olarak kabul edilmektedir.
3. İlk Türkçe Dönemi: Hun, Avar, Hazar, Bulgar dillerinin Türkçeden henüz ayrılmadığı dönem olarak gösterilir.
Türkçenin karanlık çağlarına ait dönemleri ana hatlarıyla bu şekildedir. Bundan sonraki dönemlere ait metinler, yazılı kaynaklar olduğu için dilimizin tarihî gelişimi sağlıklı bir şekilde izlenebilmektedir. Türkçenin metinlerle takip edilebilen bu dönemleri sırasıyla şöyledir:

ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ (6.–13. yüzyıllar arası)

Türkçenin belgelerle takip edilen ilk dönemi olup 13. yüzyıla kadar olan zamanı içine alır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba katıldığında hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir. Dilin gramer özelliklerini, tarihî gelişimini tespit için düzenli ve bol metinlerin olduğu bu dönemde bütün Türkler, Türkçenin bu ilk yazı dilini kullanmışlardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler; Köktürk, Uygur ve Karahanlı metinleri olarak üç grupta toplanır:

a) Köktürk metinleri
Köktürklerin kendi icadı olan Köktürk alfabesiyle taşlar (bengü taşlar*) üzerine yazılan metinlerdir. Bir kısmı çeşitli albüm ve dergilerde tanıtılan, bir kısmı ise henüz yayınlanmamış irili ufaklı bu metinlerin sayısı 250’den fazladır. Bengü taşların en meşhurları Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir. Metin itibariyle daha uzun ve kapsamlı olan bu yazıtlar dışında Köktürk çağına ait diğer bengü taşlar şunlardır: Çoyrın, Hoytu Tamir, Nalayha, Talas, Hangiday, İhe-Nûr, Köl İç Çor (İhe-Huşotu), İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Altun Tamgan Tarkan (İhe-Aşete), Mahan Kağan (Bugut).
Bunlardan “Çoyrın bengü taşının 687-692 yılları arasında dikildiği tahmin edilmektedir. Eğer bu tahmin doğruysa, altı satırlık bu taş, Türkçe yazılmış olan ve Köktürk harflerinin kullanılmış bulunduğu ilk metin olmaktadır.” [1] Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar dikkatlerin yeni bir malzeme üzerinde toplanmasına sebep olmuştur: Kazakistanda Esik kurganından çıkan bakır tas üzerindeki Köktürk işaretli kısa yazının okunuşu doğrulanırsa Türk yazı dilinin belgeleri Çoyrın bengü taşından 1200 yıl kadar daha önceye gidecek demektir.
İleri bir tarihte belki yeni malzemeler ortaya çıkabilir. Ancak bugün itibariyle bu döneme ait en önemli belgeler hiç şüphesiz Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların bulunması ve yazısının 1893’te Danimarkalı V. Thomsen tarafından çözülerek okunması, Türk dili araştırmaları için dönüm noktasıdır.

b) Uygur metinleri
Köktürk devleti yıkıldıktan sonra tarih sahnesinde Uygurları görürüz. Yeni bir din arayışıyla Budizm’i benimseyen Uygurlar, Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla taş ve kâğıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmışlardır. Doğu Türkistan’daki kazılarda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu, dinî nitelikli olmakla beraber aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili olanlar da vardır. En önemlileri şunlardır:

Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz Yükmek’te Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker.
Altun Yaruk (Altın Işık): Sıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur.* Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini içerir. Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi (Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi), Dantipali Beğ hikâyesi (Maiyetindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beğini Dantipali Beğ öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Beğ’i yutar.) ve Çaştani Beğ hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Beğ’in mücadelesi)dir.

Irk Bitig (Fal Kitabı): Köktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır.

Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade): Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır.

c) Karahanlı metinleri

Eski Türkçenin Karahanlı dönemine ait başlıca eserleri şunlardır:

Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi): Yusuf Has Hâcib, 1069-1070 yılında 6645 beyit olarak yazdığı bu eserinde devlet, adalet, insan ve aklı temsil eden dört sembolik kişiyi birbirleriyle konuşturarak insanlara iki cihanda mesut olmanın yolunu göstermiştir. Siyasetname niteliğindeki eserde, ideal bireylerden oluşan bir toplum ve devlet göz önünde canlandırılmıştır. Millî kültürle İslâm kültürünün ustalıkla birleştirildiği bu eser Tabgaç Buğra Karahan’ın iltifatına mazhar olmuş ve yazarına da Has Hâciplik* unvanını kazandırmıştır. Kutadgu Bilig, İslâmlığın etkisindeki Türk edebiyatının ilk ürünüdür. Dil ve edebiyat tarihi yanında kültür tarihi bakımından da en önemli kaynaklardan biridir.

Dîvânü Lûgati’t-Türk : Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türk dilinin üstünlüğünü göstermek amacıyla Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072’de yazılmaya başlanan ve 1077 yılında halife Ebü’l Kasım Abdullah’a sunulan bu eser, ansiklopedik bir Türk dili sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmud, Türkçeden Arapçaya sözlük tertibinde hazırladığı eserinde madde başı kelimeleri açıklarken kendi derlediği deyimlerden, savlardan (atasözleri), koşuklardan (koşmalar) örnekler de vermiştir. Aynı zamanda, halk edebiyatının ilk ürünleri de ilk defa böyle bir eserde derlenmiştir. Türk toplum hayatından örneklerin de bulunduğu Dîvânü Lûgati’t-Türk, 11. yüzyıl Orta Asya Türk dünyasının en sağlam dil mirası olmasının yanında Türk kültürü ve medeniyetinin eşsiz kaynaklarından biridir.

Atabetü’l-Hakayık : (Gerçeklerin Eşiği): Dinî ve tasavvufî konuların anlatıldığı bu eserin Edib Ahmet tarafından 12. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir. Kitapta; bilginin yararı, cahilliğin zararı, dili tutmanın önemi, cimriliğin kötülüğü, cömertliğin iyiliği, alçak gönüllüğünün güzelliği, kibrin kötülüğü gibi konular işlenmiştir. Eser bu bakımdan öğretici bir özelliğe sahiptir.

Divân-ı Hikmet : Hoca Ahmet Yesevî’nin şiirlerine hikmet, bu şiirlerin toplandığı defterlere Divân-ı Hikmet denmektedir. Bu eserdeki şiirlerin hepsi, Hoca Ahmet Yesevî’ye ait değildir. Kitapta, öğretici yönü ağır basan manzumeler vardır. Hoca Ahmet Yesevî, Türklerin İslâmı daha iyi tanımalarına hizmet etmiş, yaşadığı dönemde birleştirci bir rol üstlenmiş, Hacı Bektâşı Velilerin Yunus Emrelerin, Mahdum Kuluların yetişmesine vesile olmuştur.

ORTA TÜRKÇE DÖNEMİ (13.–15. yüzyıllar arası)

Eski Türkçeyle yeni Türkçeyi birbirine bağlayan geçiş dönemidir. Bu dönemde bütün Orta Asya’da kullanılan Türkçeye, Ortak Türkçe, Müşterek Orta Asya Türkçesi adları da verilmiştir. “Orta-Asya Türk dünyası, XII. yüzyılda başlayan bazı kaynaşma, karışma ve ayrışmaların sonucu olarak, yavaş yavaş Türk dilinin genel yapısında birtakım değişme ve gelişmelere sahne olmuştur. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına ortam hazırlamıştır. Böyle bir oluşum ve dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm bölgesidir. Bu bölge, dil tarihimizde, bir yandan Karahanlı Türkçesi ile Harezm Türkçesini birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görürken, bir yandan da Eski Türkçenin yeni şartlar altında devamını sağlayan ve Doğu Türkçesini başlatan Çağataycanın oluşmasına ortam hazırlamıştır. Edebî gelenek bakımından, Harezm’in kuzeyindeki Altınordu-Kıpçak Türkçesi de Harezm Türkçesine dayandığı için bölgenin Kıpçak Türkçesinin ayrı bir kol hâline gelişinde de büyük katkısı vardır. Horasan ve İran’dan batıya doğru yol alarak XIII. yüzyılda Oğuz Türkçesi temelinde yeni bir kol oluşturan Türk yazı dilinin ilk belirtileri ve filizlenmesi de yine bu bölgede başlamıştır denebilir.

Görülüyor ki, Harezm bölgesinde kurulup gelişmiş olan Harezm Türkçesi, XIII. yüzyıla kadar biribirinin devamı niteliğinde tek kol hâlinde ilerleyen Türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak temelinde yeni dallanmalarına kaynaklık etmiştir. Bu dallanmanın gerekli kıldığı şartlara elverişli bir ortam hazırlamıştır… Esasen bu devir Türkçesine Orta Türkçe denmesinin sebebi de Eski Türkçe ile Yeni Türk dili kolları arasında bir geçiş devresi niteliği taşımasındandır. Bu bakımdan Türk dili tarihindeki yeri önemlidir.” [2]

Türk dili ve Türk kültüründe önemli değişmelerin olduğu bu dönem, Harezm Türkçesi ile temsil edilir. Harezm Türkçesi, 13. ve 14. yüzyıllarda Batı Türkistandaki yazı diline verilen isimdir. Edebî gelenekler bakımından Karahanlı Türkçesine dayanan bu yazı dili, Oğuz ve Kıpçak lehçelerinden de etkilenmiştir.

Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine geçiş olarak değerlendirilen bu dönemde, dil tarihi bakımından önemli eserler yazılmıştır. Bu dönemin dil yadigârlarını Harezm Türkçesi ve Kıpçak Türkçesi olmak üzere iki grupta değerlendirmek de mümkündür. Bunlardan başlıcaları aşağıda kısaca anılmıştır:

Harezm Türkçesinin Yadigârlari:

Mukaddimetü’l – Edeb: Dîvânü Lûgati’t-Türk’ten sonra Orta Türkçe döneminin en zengin söz varlığına sahip bu eser, Zemahşerî tarafından 1127-1144 yılları arasında pratik bir sözlük tertibinde yazılarak Harizmşah Atsız’a sunulmuştur.

Kısasü’l – Enbiyâ: Rabguzî tarafından bir yılda yazılarak 710 (1310)’da Emir Nasrüddin Tok Buğa’ya sunulan bu eserde; Kur’anıkerim’de adı geçen peygamberlere ait kıssaların yanı sıra Hz. Muhammed, dört halife, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e ait menkıbeler de vardır.

Muînü’l – Mürid: Arapça bilmeyen Türkmenlere İslâm fıkhını ve tasavvufu öğretmek amacıyla İslâm mahlaslı bir şair tarafından 1313 yılında yazılan 900 beyitlik manzum bir eserdir.

Muhabbetnâme: 1353’te Harezmî tarafından yazılan manzum bir eserdir.

Nehcü’l – Ferâdis: Kerderli Mahmut tarafından 1358’de yazılmış, kırk hadis tercümesi niteliğinde dinî, ahlâkî bir eserdir. Sade bir dille kaleme alınan bu eser, Harezm Türkçesinin nesir alanındaki güzel örneklerinden biridir.
Anonim Kur’an Tefsiri bu döneme ait diğer bir eserdir.

Kipçak Türkçesinin Yadigârlari:

Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus): İtalyan tüccarlar ve Alman rahipler tarafından derlendiği tahmin edilen, Hristiyanlığa ait ilâhileri, bilmeceleri Türkçe – Almanca – Lâtince – Farsça sözlük parçalarını içine alan ve anonim bir eser olan Kodeks Kumanikus, Kıpçakça için olduğu kadar Türk dili tarihi için de önemli bir kaynaktır. Eserdeki 1303 tarihi eserin yazılış tarihi mi yoksa istinsah tarihi mi olduğu bilinmemektedir.

Tercümanü Türkî ve Arabî: Konyalı Halil b. Muhammed b. Yusuf tarafından 1245’te Mısır’da yazılmış veya istinsah edilmiş bir lügat – gramerdir. Mısır’da yazılan Kıpçakça eserler içinde –şimdilik- tarihi bilinenlerin en eskisidir.

Kitâbü’l-İdrâk li Lisânü’l-Etrâk: Türkçenin bilinen ilk grameridir. Esirü’d-din Ebû-Hayyan tarafından 1312’de yazılmıştır.

Husrev ü Şirin: Nizamî’nin aynı adlı eserinin Türk edebiyatındaki ilk tercümesidir. 1341’de Kutb tarafından yazılmıştır. Kıpçak Türkçesinin temel kaynaklarından biridir.

Gülistan Tercümesi: Sadî’nin Gülistan adlı Farsça eserinden Saraylı Seyf’in yaptığı tercümedir.

Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lûgati’t-Türkiyye: Yazılış tarihi kesin belli olmayan Kıpçak gramerlerinden biridir.

El-Kavaninü’l-Külliye li Zabti’l-Lûgati’t-Türkiyye: Kıpçakçanın önemli gramerlerinden olan bu eserin de yazarı bilinmemektedir.

YENİ TÜRKÇE DÖNEMİ (15.–20. yüzyıllar arası)

Orta Türkçe dönemindeki Türk lehçelerinin, edebiyatlarının gelişerek devam ettiği dönemdir. Bu dönemi, dil bilgisi yapısı bakımından belli farklılıklar olmakla birlikte Orta Türkçe Dönemi’nden kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değildir. Ancak Türkçenin dış etkiler sebebiyle bazı değişikliklere uğradığı zamanlar bu dönem içinde değerlendirilebilir.
Bu dönemde bir tarafta Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçeleri, Harezm Türkçesi ve onun devamı niteliğinde olan ve geçmişteki ses ve yapı bilgisi özelliklerini koruyan Çağatay Türkçesi gelişmesinini sürdürürken diğer tarafta Anadolu Selçuklularıyla birlikte Oğuz ağzı yazı dili olmaya başlamış ve kısa sürede büyük gelişmeler göstererek Türkçeninin ikinci büyük, edebî yazı dili olmuştur.
Milâttan önceki yüzyıllarda Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa içlerine kadar uzanan Türk göçleri, milâttan sonraki yüzyıllarda da devam ederek 15. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu göçlerle birlikte birtakım siyasî gelişmeler de yaşanmış, yeni kültür merkezleri kurulmaya başlamış, Türk yazı dilinde dallanmalar ortaya çıkmış, Kuzey-Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi denen lehçeler grubu teşekkül etmiştir.

MODERN TÜRKÇE DÖNEMİ

20. yüzyıldan itibaren bugünü de içine alan bütün Türk bölgelerinde devam eden Türkçedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de çok geniş bir alanda oldukça hareketli bir görünüm arz eden Türkçe, günümüzde yirmiye yakın yazı diliyle varlığını devam ettirmektedir. (Geniş bilgi için Türkçenin Bugünkü Durumu ve Yayılma Alanları konusuna bakınız.)

TÜRK YAZI DİLİNİN TARİHî GELİŞİMİ

Türkler, 6. yüzyıldan itibaren değişik bölgelerde, farklı alfabelerle yazılı dil yadigârları bırakmışlardır. Bu eserlerde din, alfabe, konu… gibi farklılıkların yanında kullanılan malzemede de çeşitlilik vardır. Bunların bazıları taşlar üzerine, bazıları ağaç kütüklerine, bazıları derilere, kâğıtlara yazılmıştır.

ESKİ TÜRKÇE

Köktürkler döneminden itibaren yazılı metinlerle takip edilen ve gelişmesini 13. yüzyıla kadar tek yazı dili olarak sürdüren Türkçedir. Bu dönemde Türkçenin yayılma alanı ana hatlarıyla kuzeyde Yenisey ırmağı çevresinden ve Moğolistan’dan başlayıp Doğu Türkistan’ın güney sınırına; doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölü ve Hazar denizine kadar olan bölgeyi içine alan Orta Asyadır. Eski Türkçe; Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemlerini içine alır. Birbirinden ayrı bölgelerde yeni kültür merkezleri kuran bütün Türkler, hangi boydan olurlarsa olsunlar hep bu yazı dilini kullanmışlardır.
Dil bilgisi yapısı bakımından Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında önemsiz bir iki fark dışında değişiklik olmamakla birlikte bu dönemde birbirinin yerine geçen ve birbiri ardından kurulan Türk devletlerinde Türkçeye, devletin girdiği yeni medeniyet dairesinden yabancı kelimeler girmiştir. Meselâ, Köktürklerden sonra yeni bir medeniyet ve din arayışı içinde olan Uygur Türklerinin söz varlığında, Sanskritçe kelimeler, Budizm ve Manihaizme ait Türkçe kelimeler görülmektedir. Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra ise Türkçeye, Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler girmiş, bunun yanında Türkçeden Müslümanlıkla ilgili yeni kelimeler (yapı bilgisinde değişikliğe gitmeden) türetilmiştir. Bunlar dışındaki söz varlığı ise ortaktır.

11. yüzyıla kadar Altaylardan Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, hatta Orta Avrupa ve Balkanlara doğru giden Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ve İran devletlerinin de ortadan kalkmasıyla 11. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak bugünkü Azerbaycan, İran üzerinden Anadolu’ya doğru yönelmeye başlamışlardır. Sonunda 13. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu hâline gelmiştir. Türklerin batıda Anadolu’ya, kuzeyde Karadeniz’in kuzeyi ve batısına kadar yayılmaları, buralarda yeni kültür merkezleri oluşturmaları, o bölge halkının ağzı ile eserler yazmaları sonucunda Türk yazı dili çeşitlenerek yayıldığı bölgelere göre biri Kuzey – Doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi olmak üzere iki kola ayrıldı. 13. yüzyılda Türkçenin ikinci bir yazı dili ortaya çıktığı için bu yüzyıl Türkçenin bir dönüm noktası olarak da değerlendirilir.

KUZEY – DOĞU TÜRKÇESİ
Orta Türkçe döneminde, Eski Türkçenin bir devamı olarak 13. ve 14. yüzyıllarda Orta Asya ile Hazar denizinin kuzeyindeki Türkler arasında kullanılan yazı dilidir. Eski Türkçenin bir çok izlerini taşımakla birlikte yeni Türkçenin özellikleri de yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.
Kuzey ve Doğu Türkçesi arasındaki farkların giderek artmasıyla bu yazı dili, 15. yüzyılda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak iki kolda gelişmesini sürdürmüştür:
a) Kuzey Türkçesi
Kıpçak Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak da adlandırılan Kuzey Türkçesi, Hazar denizinin kuzeyinden batıya doğru yayılan Türklerin kullandıkları yazı dilidir. Aslında bu yazı dilinin Doğu Türkçesi yazı dilinden pek de farklı bir yanı yoktur. Ancak Kazan ve çevresinde bilhassa 18. ve 19. yüzyıllarda gelişme göstermiştir. Bu dönemde tarihî yazı dilini kullanan Türk gruplarının yavaş yavaş edebî dillerine kendi ağızlarından kelimeler kattıklarını görürüz. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işde birlik.” uranı* ile yayımladığı Tercüman gazetesi Kazan Türkçesini İstanbul ve Taşkent Türkçeleriyle birleştirmeyi amaçlamıştır. Bugünkü Kazan Tatarlarının, Kırgızların ve Kazakların dilleri Kuzey Türkçesinin önde gelen kollarındandır.
b) Doğu Türkçesi
Harezm-Kıpçak Türkçesinin bir devamı olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar gelişmesini sürdüren, Orta Asya (yani Doğu) Türklüğünün yazı dilidir. Çağatayca olarak da adlandırılan bu yazı dili, Sekkakî, Lütfî, Gedâî, Ali Şir Nevâyî, Hüseyin Baykara, Şiban Han, Muhammed Salih; Babür; Ebulgazi Bahadır Han gibi şair ve yazarlar tarafından temsil edilir.
“Klâsik devir Çağatay edebiyatının olduğu kadar, bütün Türk edebiyatının da en önemli şahsiyetleri

 

Dil Bilgisinin Bölümleri

Ses Bilgisi
- Türkçede Sesler ve Sınıflandırılması.
- Türkçenin Ses Özellikleri
A. DİL BİLGİSİNİN BÖLÜMLERİ

Bir dili, seslerinden kelime gruplarına ve cümlelerine varıncaya kadar bütün yönleriyle inceleyen, bunların kurallarını belirleyen bilim dalına dil bilgisi veya gramer denmektedir. Bütün bilim dalları gibi geniş bir araştırma alanı olan dil bilgisi de kendi içerisinde bölümlere ayrılmıştır. Dil bilgisinin bölümlerinden;

1. Ses bilgisi (fonetik) : Dilin seslerini, bunlar arasındaki ilgileri, ses olaylarını;
2. Yapı bilgisi (morfoloji) : Kelime ve kelime çeşitlerinin köklerini, eklerini, yapısını ve görevini;
3. Cümle bilgisi (sentaks) : Kelimelerin birbirleriyle olan ilgilerini ve cümleleri;
4. Anlam bilgisi (semantik) : Kelime ve kelime gruplarının anlamlarını, dildeki anlam olaylarını;
5. Köken bilgisi (etimoloji) : Kelimelerin kaynağını, hangi dilden alındığını, inceler.

Dilin bölümlerini, kesin çizgilerle sınırlamak mümkün olmadığı gibi bunları birbirinden tamamen bağımsız olarak değerlendirmek de imkânsızdır. Özellikle anlam bilgisi, köken bilgisi ve yapı bilgisinin birbiriyle iç içe olması sebebiyle; anlam bilgisi ve köken bilgisi, yapı bilgisinin içinde değerlendirilir. Dil bilgisinin genellikle ses bilgisi, yapı bilgisi ve cümle bilgisi olarak üç bölümde incelenmesinin sebebi de budur.
Dil bilgisi ve dil bilimi terimleri ayrı kavramları ifade ettiği için bu terimlerini birbirinin yerine kullanmamaya dikkat etmek gerekir.

B. SES BİLGİSİ

Ses bilgisi (fonetik); bir dilin seslerini, boğumlanma noktalarını, boğumlanma özellikleri vb. bakımından inceleyen dil bilimi koludur.

Ses : Bir dil bilgisi terimi olarak ses; dilin parçalanamayan en küçük birimidir, temel taşıdır. Dilin, seslerden meydana gelen bir varlık olduğu, dilde asıl olanın konuşma olduğu, yazının sonradan ortaya çıktığı hatırlanırsa sesin dilin temelini oluşturmadaki önemi daha kolay kavranacaktır. Yalnız başına anlamı olmayan sesler birleşerek heceleri, heceler birleşerek kelimeleri, kelimeler de bir araya gelerek cümleyi oluşturur.

Seslerin oluşumu : Konuşma sesi, akciğerlerden itilen havanın; nefes borusu, gırtlak, ağız boşluğu ve burundan geçerek dışarı çıkarken çıkış yolu üzerindeki organların (hançere, boğaz, ses telleri, küçük dil, geniz, damak, dil, dişler, burun kanalı, dudaklar) birbirine yaklaşıp uzaklaşması, daralıp açılması, yatık veya dik şekiller alması sonucunda oluşur.
İnsan hançeresi tarafından belli bir kalıba dökülerek çıkarılan konuşma sesi dışındaki sesler, işlenmemiş, ham seslerdir. İnsan hançeresinin imkânları sınırlı olduğu için ancak sınırlı sayıda şekilli ses çıkarılabilir. Çeşitli dillerdeki seslerin birbirine benzerliği yanında bazı sesler, bazı diller veya diller grubu için tipiktir: Türkçe için ı, ñ (nazal n), ö, ş, ü; Arapça için ayın ve dad gibi. “ç, ı, ö, ş, ü” Türkçeye özgü harfler olduğu için internet ortamında bunlara en çok benzeyen harfler (c, i, o, s, u) kullanılmaktadır. Ancak Türkçe harfleri destekleyen yeni programlar da yavaş yavaş yaygınlaşmaktadır.

Her dilin kendine özgü sesleri vardır. Çocukken, dillenme devresinde işitilen sesler yavaş yavaş taklit edilmeye başlanır ve hançere buna göre olgunlaşır. Bu dönem geçtikten sonra sesleri şekillendirmek güçleşir. Dilsiz veya lâl dediğimiz kişilerin konuşamama problemi işitme engelli olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunlar, duyamadıkları için sesleri taklit yoluyla biçimlendirme becerisi gösteremezler. Yabancı bir dil, olgunluk döneminde öğrenilirken de o dile ait seslerin tam manasıyla çıkarılamamasındaki sebep budur.

Mahallî ağız özelliklerini, ilköğretim çağında edebî dile ve yazı diline uydurma işi tamamlanmazsa sonraki yıllarda bu iş oldukça zorlaşacak ve bunun için özel bir gayret gerekecektir.

SES – HARF ILGISI VE ALFABE :

Sesin yazıdaki işareti, harftir. Türkçede ses ile harf arasında birebir ilgi vardır. Bir ses yazıda bir harfle gösterilirken, bir harfin okunuşunda da bir ses çıkarılır. Yani a, b, c, d gibi sesler yazıda birer harfle gösterilir. Almanca’daki ş sesinin, yazıda sch harfleriyle gösterilmesi gibi bir durum Türkçede yoktur. Meselâ, Türk kelimesinde T-ü-r-k olmak üzere dört ses, dolayısıyla dört harf vardır. Dilde esas olan sestir. Aynı ses, farklı alfabelerde farklı harflerle gösterilebilir. Değişen ses değil, harftir. Köktürk alfabesinden bugün kullandığımız alfabeye gelinceye kadar değiştirdiğimiz her yazı sisteminde aynı sesi başka başka şekillerle yazmamız, dilin temelinin ses olduğunu gösteren güzel bir örnektir.

Bir dile ait seslerin yazıdaki işaretleri olan harflerinin belli bir sıraya konmuş bütünü alfabe adını alır. Alfabe terimi, α (alfa), β (beta) harfleriyle başlayan Yunan alfabesinin ilk iki harfinden ortaya çıkmıştır. Arap alfabesinin ilk harfi (elif), ikinci harfi (ba) olduğu için eski yazıda elifba terimi tercih edilmiştir. Bugün bazı dilciler, aynı mantıktan yola çıkarak alfabe yerine abece terimini kullanmaktadırlar.

Milletlerin öğretim ve yayın hayatında kullandıkları ve resmen kabul ettikleri yazı sistemi, resmî alfabe adını alır. Resmî alfabelerde şekil kalabalığını ortadan kaldırmak için çoğu zaman birbirine yakın sesler birleştirilerek harf sayısı en az seviyeye indirilir, kolaylık sağlanmaya çalışılır. Dolayısıyla resmî alfabeler, dildeki bütün sesleri göstermezler. Dil uzmanları, dilin bütün seslerini göstermek için resmî alfabede bulunmayan ilave işaretleri de içine alan zenginleştirilmiş alfabe kullanırlar. Bu alfabeye ilmî alfabe, çeviri yazı alfabesi veya transkripsiyon alfabesi denir. Transkripsiyon alfabesi, bütün sesleri gösterme imkânı tanıdığı için özellikle çevri yazıda ve ağız araştırmalarına ait metinlerde kullanılır.

İlmî yazıların bazılarında ise transkripsiyon yerine transliterasyon kullanılır. Transliterasyon, yabancı yazıların okunuşları dikkate alınmadan harf harf aktarılması, harf çevirisi demektir.

Uyarı: Q, x, w harfleri Türkiye Türkçesinde olmadığı için bunlar Türkçe kelimelerin yazımında kullanılmamalı; “ve” yerine & işareti asla tercih edilmemelidir.

C. TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ SES OLAYLARI

Kelimelerde zamana ve sahaya bağlı olarak sürekli değişmelerin, gelişmelerin olması dilin canlılığının bir göstergesidir. Dil durağan değil, dinamik bir yapıya sahiptir. Dilin söz varlığını oluşturan kelimelerdeki sesler, heceleri ve kelimeleri oluştururken tarihî süreç içerisinde düşerler, yer değiştirirler, türerler, başka seslere benzerler. İşte bütün bunlar, ses olayları başlığı altında incelenir. Dilde ses olayları, çeşitli sebeplerden kaynaklanır. Bunlardan başlıcaları aşağıda özetlenmiştir:

Ses Olaylarının Sebepleri :

1. Dilin ses özellikleri: Türkçede kelime sonunda b, c, d, g sesleri olmadığı için Arapça kitâb kelimesi Türkçeye kitap şeklinde geçmiştir. Uzun ünlü olmadığı için de â ünlüsü kısalarak normal a’ya dönüşmüştür.

2. Başka seslerin etkisi: Bazı sesler, yanlarındaki diğer seslere etki ederek onları kendilerine benzetirler, değiştirirler. Meselâ, anbar kelimesindeki b sesi, yanındaki n’ye etki ederek onu, kendisi gibi dudak ünsüzü olan (m) yapmıştır. Böylece kelime, ambar şekline dönüşmüştür.

Yaşıl kelimesinin yeşil’e dönüşmesinin sebebi, y ve ş seslerinin inceltici etkisidir.

3. Vurgu: Türkçede orta hece vurgusu genellikle zayıf olduğu için bu hecedeki ünlüler bazen daralır bazen de düşerler: Tasarıla> tasarla, besileme> besleme, yalınız > yalnız vb. gibi.

4. Zayıf sesler: ğ, h, ı, l, n, r, y, z sesleri zayıf sesler olduğu için bazı ses olaylarına sebep olurlar: ağabey > âbi, hastahane > hastane, pek iyi > peki, bir daha> bi daha, soğan> soan, uğur> uur, ınanmak > inanmak.

5. Söyleyiş güçlüğü ve kakofoni: Bazı seslerin yan yana gelmesi söyleyiş güçlüğüne veya kakofoniye sebep olur. Bu durumda bazı ses olayları olur: büyükcek > büyücek, küçükçük > küçücük, ufakcık > ufacık.

Ses olaylarının sebebini, dildeki en az emek yasasına bağlamak mümkündür.

D. TÜRKÇEDE SESLER VE SINIFLANDIRILMASI

1 Kasım 1928’de kabul edilen resmî alfabede Türkiye Türkçesinin sesleri 29 harfle (a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ, h, i, ı, j, k, l, m, n, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, y, z) gösterilmektedir. Ancak Arapçadan, Farsçadan ve batı dillerinden Türkçeye girerek Türkçeleşen kelimelerdeki sesler de bu sayıya eklendiğinde Türkiye Türkçesinde kullanılan seslerin sayısı 40’a yaklaşmaktadır. Yukarıdaki transkripsiyon alfabesi, bu konuda bir fikir verecektir. Türkçede olmayan sesler çıkarıldığında bu sayının azalacağı muhakkaktır.
Resmî alfabede, dilde kolaylık sağlama sebebiyle birbirine yakın seslerden tek harfle gösterilenleri kapı – kelebek; hayâĺ – halı; gezi – galip – kapağı – bebeğe; seni – senin elini gibi kelimelerin söylenişinde sezmek mümkündür. Örneklerde, koyu yazılan seslerin birbirinden farklı sesler olduğuna dikkat ediniz.
Sesler, ses geçidinin açık veya kapalı olmasına göre ünlü (sesli, vokal) ve ünsüz (sessiz, konsonant) olmak üzere ikiye ayrılır:
ÜNLÜLER :
Oluşumları sırasında herhangi bir takıntıya uğramayan, sedalarını sadece ses tellerinin titreşiminden alan seslerdir. a, e, ı, i o, ö, u, ü Türkçedeki ünlülerdir. Bu sesler, dört ölçüye göre sınıflandırılır:
1. Oluşum noktalarına göre: Ağzın gerisinde, dilin arka tarafında oluşan a, ı, o, u sesleri art (kalın) ünlülerdir. Dilin öne sürülmesiyle ağzın ön kısmında oluşan e, i, ö, ü sesleri de ön (ince) ünlülerdir.
2. Dudakların durumuna göre: Oluşumunda dudakların yuvarlak şekil aldığı, büzülmeye uğradığı o, ö, u, ü sesleri yuvarlak ünlülerdir. Oluşumunda dudakların açık kaldığı a, e, ı, i sesleri düz ünlülerdir.
3. Ağız boşluğunun durumuna göre: Oluşumu sırasında ağız boşluğunun geniş olduğu a, e, o, ö sesleri geniş; ağız boşluğunun dar olduğu ı, i, u, ü sesleri dar ünlülerdir.
4. Sesin süreklilik derecesine göre: Söylenişi sürekli olan ünlüler uzun ünlülerdir. Söylenişi bir anda (kısa sürede) olan ünlüler kısa ünlülerdir. Türkiye Türkçesinde uzun ünlülere (ā, ê, î, ū, û) Arapça ve Farsçadan dilimize giren kelimelerde rastlanır. Yakut ve Türkmen Türkçelerinde görülen uzun ünlüler ise ana Türkçeden kalmadır. Türkiye Türkçesindeki ünlüler kısadır.

Ünlüleri bir tabloda şöyle gösterebiliriz:

Düz Yuvarlak
Geniş Dar Geniş Dar
Art (kalın) A I O U
Ön (ince) E İ Ö Ü
ÜNSÜZLER

Oluşumları sırasında ses yolunda (ses telleri, küçük dil, dil, damak, dişler ve dudaklarda) bir engelle karşılaşan, takıntıya uğrayan seslerdir. Oluşum noktalarının çokluğu sebebiyle bütün dillerde ünsüzlerin sayısı ünlülerden fazladır. Türkçede de alfabede gösterilen 29 sesten 21’i ünsüzdür. (b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, l, m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z)

Ünsüzler, takıntılı sesler olduğu için tek başlarına söylenemezler, tek başlarına hece ve kelime olamazlar. Dillerdeki ünsüz sesler, tek başlarına söylenemediği için önüne veya arkasına bir ünlü getirilerek telaffuz edilirler: ef, el, es, en; ce, de, fe, ge gibi. Dilimizdeki ünsüz sesler ise, tek tek söylenirken Türkçenin ses özelliği ve yapısı dikkate alınarak be, ce, çe, de, fe, ga, ge, ha (he, hı), je, ka (ke), le, me, ne, pe, re, se, şe, te, ve, ye, ze şeklinde söylenmelidir. N harfini en, m harfini em, h harfini aş veya eyç, s’yi es, r’yi ar şeklinde okumak yanlıştır. Özellikle Türkçe kısaltmaları okurken buna dikkat etmek gerekir. Türkçe olmadığı için BBC kısaltması bi bi si; CNN kısaltması si en en şeklinde okunabilir ama Has Bilgi Birikim kısaltmasını (HBB) eyç bi bi; Nergis Televizyonu kısaltmasını (NTV) en ti vi; Türkiye kısaltmasını (TR) ti ar; televizyon kısaltmasını (TV) ti vi şeklinde söylemek de yanlıştır.

Ünsüzler, tonlu – tonsuz oluşlarına göre, temas derecelerine göre ve oluşum noktalarına göre sınıflandırılır:
1. Tonlu – tonsuz oluşlarına göre: Oluşumları sırasında ses tellerini titreştiren b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z sesleri tonlu (sedalı, yumuşak); bunların dışında kalan ve ses tellerini titreştirmeyen ç, f, h, k, p, s, ş, t sesleri tonsuzdur. Tonlu ünsüzlerin tonsuz ünsüzler içinde karşılığı olanlar vardır. Bunlar aşağıdaki tabloda alt alta gelecek şekilde gösterilmiştir. l m n r y ünsüzlerinin ise tonsuz karşılıkları yoktur. Bunlar ayrı bir grup oluşturlar.
2. Temas derecelerine göre: b, c, ç, d, g, k, p, t ünsüzlerinin oluşumu sırasında işleyen organlar birbirine tam temasla hava yolunu kapatarak, geçit vermedikleri için bu sesler, akciğerden gelen havanın, önüne çıkan engeli aşmasıyla (patlamayla) oluşur. Hışırtı veya fısırtı halinde sürekli olarak söylenemeyen bu sesler, süreksiz (patlayıcı) ünsüzlerdir.
f, ğ, h, j, l, m, n, r, s, ş, v, y, z ünsüzlerinin oluşumu sırasında ise ses yolundaki organlar birbirlerine tam temas etmezler. Hava akımının geçişi için az çok bir aralık olur. Bu sesler, hışırtı veya mırıltı (ssss…, şşşşş…, mmmm…,) şeklinde sürekli söylenmeye uygun olduğu için sürekli ünsüzler olarak adlandırılır.
İçinde sürekli ünsüzlerin bulunduğu (peçete, çaput, ketçap, açıkta gibi) bazı sözlerde, söz öbeklerinde çıkakları yakın seslerin art arda gelmesi sonucu söyleyişin güçlüğe uğraması kulağı rahatsız eder. Buna kakofoni de denir. Bu tarzdaki kelimeler, bestelenmeye pek uygun değildir.
Tonlu – tonsuz oluşlarına göre ve temas derecelerine göre ünsüzleri bir tabloda şöyle gösterebiliriz:

Süreksiz Sürekli
Tonsuz (sert, sedasız,) p ç t k f h s ş
Tonlu (yumuşak, sedalı) b c d g v ğ z j l m n r y

3. Oluşum noktalarına göre ünsüzler: Ünsüzler, ses yolundaki oluşum yerlerine göre önden arkaya doğru da sınıflandırılır.

Ünsüzler, tek tek dikkatli bir şekilde söylenirse, bunların nerede ve nasıl oluştukları pratik bir biçimde tespit edilebilir.

E. TÜRKÇENİN SES ÖZELLİKLERİ

1. Türkçeyi diğer dillerden ayıran özelliklerin başında ses uyumları gelir. Türkçede dört çeşit ses uyumu vardır:
a. Büyük ünlü uyumu (Kalınlık-incelik, artlık-önlük uyumu)

Kelimedeki ünlülerin, artlık-önlük (kalınlık-incelik) bakımından gösterdiği uyumdur. Türkçe kelimelerde art (kalın) ünlü (a, ı, o, u) taşıyan heceleri, art ünlülü; ön (ince) ünlü (e, i, ö, ü) taşıyan heceleri de ön ünlülü heceler takip eder: anlayışınızdan, soyunuz; sevgisiyle, güzelliğinizden.

Örneklere dikkat edilirse Türkçe bir kelimedeki ünlülerin hepsi ya art ya ön olmaktadır. Bu sebeple Türkçe kelimeler, art sıradan ünlü taşıyan kelimeler ve ön sıradan ünlü taşıyan kelimeler olmak üzere iki gruba ayrılır. Art sıradan ünlü taşıyan kelimelere art ünlülü; ön sıradan ünlü taşıyan kelimelere ön ünlülü ekler gelmesi bu uyum sebebiyledir: ordu-lar, yiğit-ler; sor-gu, bil-gi.

Türkçede artlık-önlük uyumu her devir ve her sahada çok sağlam olduğu hâlde, aşağıda sıralanan bazı istisnaları vardır:
Ø Aslî şekilleri artlık-önlük uyumuna uyduğu hâlde çeşitli ses olaylarıyla uyum dışında kalan kelimeler: elma < alma, anne < ana, dahi <takı, hani < kanı, hangi < kangı, inanmak < inanmak, kardeş < karındaş, şişman < şışman.
Ø -daş, -ken, -ki, -layın /-leyin, -mtırak, -yor ekleri : dindaş, azken, çokken, iyiyken, yoldaki, onunki, akşamleyin, sabahleyin, yeşilimtırak, biliyor.
b. Küçük ünlü uyumu (düzlük-yuvarlaklık uyumu)

Türkçe kelimelerdeki ünlülerin düzlük-yuvarlaklık bakımından gösterdiği uyumdur.
Düzlük uyumu: Kelimenin ilk hecesindeki düz ünlüyü (a, ı / e, i) sonraki hecede düz ünlü takip eder: açık, sıcak; sevgi, ince.
a a, ı e e, i ı ı, a i i, e
Yuvarlaklık uyumu: Kelimenin ilk hecesindeki yuvarlak ünlüleri (o, u, ö, ü), sonraki hecede dar yuvarlak (u / ü) veya düz geniş ünlülü heceler (a / e) takip eder: oduncular, unutulmayanlar, gözlerin, gülümse.
o
u, a ö ü, e u u, a ü ü, e
Açıklamaya dikkat edilirse o ve ö ünlülerinin kelimenin sadece ilk hecesinde bulunabileceği anlaşılır.
Özellikle dudak ve diş-dudak ünsüzleri (b, m, p, f, v) avuç, çamur, karpuz, kavun, kavurma, yağmur gibi örneklerde de görüldüğü gibi yuvarlaklaşmaya sebep olurlar. Bu uyum, kalınlık-incelik uyumu kadar sağlam değildir. Anadolu ağızlarında bu gibi kelimeler düzlük – yuvarlaklık uyumuna uydurulur: avıç, çamır, karpız, kavın, kavırma, yağmır.

Uyarı: Türkçe kelimelerde a, ı düz ünlülerinden sonra e, i düz ünlüleri; o, u yuvarlak ünlülerinden sonra ö, ü yuvarlak ünlüleri gelemez. “Anne, elma gibi kelimeler kalınlık-incelik uyumuna uymaz ama düzlük-yuvarlaklık uyumuna uyar.” açıklaması yanlıştır.

Ünlü uyumlarında bir ünlü, kendinden bir önceki ünlüye uymaktadır. Meselâ, sormadı kelimesinde o’dan sonra a’nın gelmesi yuvarlaklık uyumuyla; a’dan sonra ı’nın gelmesi düzlük uyumuyla ilgilidir.

Birleşik kelimelerde, ünlü uyumları aranmaz:
delikanlı, gecekondu, Bakırköy, demirbaş, hanımeli, yelkovan.
c. Ünsüz uyumu
Türkçe kelimelerde tonlu (sedalı) ünsüzler (b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z) tonlu ünsüzlerle; tonsuz (sedasız) ünsüzler (ç, f, h, k, p, s, ş, t) tonsuz ünsüzlerle yan yana gelebilir. Buna ünsüz uyumu veya ünsüz benzeşmesi denir.
aş-çı, at-kı, iş-çi, taş-tan, Türk-çe.
d. Ünlü-ünsüz uyumu
Türkçe kelimelerde art damak ünsüzlerinin art (kalın) ünlülerle (a, ı, o, u); ön damak ünsüzlerinin ön (ince) ünlülerle (e, i, ö, ü) aynı hecede bulunmasından ortaya çıkan bir uyumdur. Yani, a, ı, o, u ünlüleri g, k, ĺ ünsüzleriyle; e, i, ö, ü ünlüleri ġ, k, l ünsüzleriyle aynı hecede bulunmazlar. Bozgun, kuzgun, kapı, kırağı, tatlı; görüntü, gezi, güneşlik kelimelerinin söylenişine dikkat edilirse g, ğ, k, l seslerinin buradaki örneklerde aynı sesler olmadığı sezilebilir.

2. Türkçede o, ö ünlüleri (-yor eki dışında) sadece ilk hecede bulunur. İlk hece dışında o, ö sesleri olan kelimeler yabancı asıllıdır:
balkon, biyografi, fizyoloji, konsol, konsültasyon, monitör, otomobil, profesör, traktör.

3. Türkçede uzun ünlü yoktur. İçinde uzun ünlü bulunan kelimeler yabancı asıllıdır: câhil, mâvi, millî, nâhoş, perîşân, şâir, târîh, vazîfe.

Bazı ses olaylarıyla ortaya çıkan â < ağa, âbi < ağabey, pekî < pek iyi, ile vârolmak, yârın kelimeleri istisnadır.

4. İnce a ve ince l sesleri yoktur: harften, hakikate, saati, sıhhatli, şefkâtini; alkollü, hâlâ, hayâl, normalde, plân. Örneklere dikkat edilirse kelimelere getirilen eklerin ünlü uyumuna uymadığı görülür.

5. Arapçadaki ayın ve hemze sesleri, Türkçede olmadığı için bunlar söylenmez, düşürülür. Bu seslerden önce ünlü olması durumunda ünlü, uzun okunur: bāzen, mānā, mēmur, şāir,tēsir, yâni. Arapçadan alınan kelimelerdeki ayın ve hemze kesme işaretiyle gösterilir. Ancak anlam karışıklığı olmayacak kelimelerde bunların kesmeyle yazılmasından -son zamanlarda- vazgeçilmiştir: san’at, ma’nâ, meb’ûs, me’mûr, neş’e, te’sîr, te’sîs > sanat, mana, mebus, memur, neşe, tesir, tesis.

6. Dilimizde iki ünlü yan yana gelmediği için ünlüyle biten kelimeler, ünlüyle başlayan ekler aldığı zaman araya y koruyucu ünsüzü girer: iki – y – e, soru – y – u, bekle – y – en, söyle – y –ecek.

Yan yana iki ünlünün bulunduğu kelimeler alınmadır: aile, ait, fail, fiil, muamele, şair, şiir, reis vb. gibi.

7. Türkçe bir hecede ancak bir ünlü bulunur. Aynı hecede iki ünlünün bulunduğu kelimeler alınmadır: kau-çuk, kua-för, koo-peratif, sua-re.

8. Kelime kökünde ikiz ünsüz (şedde) yan yana bulunmaz:
dikkat, himmet, şedde, bakkal, dükkan, millet, teşekkür.

Anne (<ana), belli, bellemek, elli (<elig) kelimeleri istisnadır.

9. Kelime kökünde ikiden fazla ünsüz yan yana gelmez:
Elektrik, kontrol, quartz, sfenks, strateji, thyssen…gibi kelimeler batı kaynaklı dillerden alınmadır. Türkçe, sertlik gibi örneklerde yan yana gelen üç ünsüzden ikisinin kelime köküne, üçüncüsünün eke ait olduğuna dikkat ediniz.

10. Türkçe heceler ve kelimeler iki ünsüzle başlamaz: blok, bravo, grup, klâsik, kral, kontrat, spor, stop, stres, plâj, program, tren,…gibi kelimeler, başka dillerden alınmadır. Ağızlarda bu iki ünsüz arasında bir ünlü türetilir:
kıral, sipor, tiren,…

11. Türkçede kelime başında c, ğ, l, m, n, ñ, r, z sesleri bulunmaz. Çocuk dili kelimeleriyle (cici, mama, meme, ninni,…) nine ve ne ile ne’den yapılan kelimeler (nasıl (<ne asıl), ne, neden, nere, nereden, nereye, nice, niçin, nine, nitelik kelimeleri istisna oluşturur.

Alınma kelimelere örnekler: cam, can, cehennem, lâf, limonata, lira, makine, marul, metal, naylon, nohut, numara, reçel, romantik, rol, vakum, vaziyet, vazo, zaman, zarar, zor, zeytin.

12. Türkçe kelimelerin sonunda b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz. Alıntı kelimelerdeki bu sesler sert karşılıkları olan p, ç, t, k ünsüzlerine çevrilir: Ahenk (< âheng), fert (< ferd), ihraç (< ihrâc), kitap (< kitâb), kalp (<kalb), levent (< levend).

Kelimenin ünlüyle başlayan bir ek alması hâlinde sert ünsüzler yumuşayarak eski şekline döner: ihtiyâc > ihtiyaç > ihtiyacı; mektûb > mektup > mektuba, reng > renk > rengi gibi.

Ad, sac, od, öd gibi kelimeler istisnadır.

13. Türkçede f, h, j, v sesleri bulunmaz: Fal, film, filiz, fizik; hakikat, hamur, havlu, jeton, jüri, pijama, plâj; vicdan, vida gibi kelimeler alınmadır. Yabancı dillerden alınan kelimelerde görülen j sesi halk ağzında c olarak söylenir. Türkçe kelimelerdeki v sesi, ya b’den, ya g/ğ’dan değişmiştir ya da vur- örneğinde olduğu gibi türemiştir: öfke (<öbke), yufka (< yubka); dahi (< takı), han (< kan), hatun (< katun), hani (< kanı); ev (< eb), var- (< bar-), ver- (< bir) döv- (< döğ-) vur- (<ur-), ev (< eb).

14. Hece ve kelime sonunda, aşağıdaki ünsüz çiftleri dışında ünsüz grupları bulunmaz:
-lç, -lk, -lp, -lt: ölç; ilk, kalk; alp, kulp; alt, bunalt, salt.
-nç, -nk, -nt: dinç, genç, gülünç, sevinç; denk; ant, kunt.
-rç, -rk, -rp, -rs, -rt: sürç, burç; bark, görk, Türk; sarp, serp; sars, pars, ters;art, kart, kurt, ört, yırt, yurt,yoğurt.
-st: ast, üst.

Aşk, arş, çift, disk, felç, film, fötr, harf, lüks, misk, modernizm, popülizm, risk, şevk, tolerans gibi kelimeler, Türkçenin bu ses özelliğine uymayan alınma kelimelerdir.

Arapçadan ve batı dillerinden alınan kelimelerden bu ses özelliğine uymayanlar, araya bir ünlü getirilmek suretiyle Türkçeye uydurulmuştur. Bunlara ünlüyle başlayan bir ek veya kelime gelirse türetilen ünlüler düşer: akıl (< akl) – aklı, fikir (<fikr) – fikre, ömür (<ömr) – ömrü, seyir (<seyr) – seyret-, şükür (< şükr) – şükretmek; film (< film), lüküs (< lüks), moderin (< modern).

15. “ı” ünlüsü Türkçeye özgüdür. Batı dillerinin pek çoğunda, Arapçada ve Farsçada ı yoktur: Çıkış, ılık, sıcak, yıldırım, yıldız gibi kelimeler Türkçedir.

16. Tabiat taklidi kelimeler için ses özellikleri açısından herhangi bir sınırlama yoktur. Bunlar hangi sesle başlarsa başlasın, içinde hangi ses bulunursa bulunsun Türkçe kabul edilir: dank, fıs fıs, fingirti, fiskos, fokurtu, hışırtı, hoppala, horultu, lak lak, lıkır lıkır, melemek, miyavlamak, oh, öf, püf, püfür püfür, rap rap, şırıl şırıl, vıdı vıdı, vızır vızır, zırıl zırıl, zonklamak.

17. Çocuk dili kelimelerinde de ses özellikleri aranmaz: baba, bibi, cici, dede, lala, kaka, nene, mama, meme,…
Türkçeye, diğer dillerden giren kelimelerin pek çoğu bu ses özelliklerinden birine veya birkaçına uymaz. Dolayısıyla Türkçenin ses özelliklerini bilenler, sözlüğe bakmadan kelimenin Türkçe olup olmadığını (tesadüfen uyanlar dışında) kolaylıkla anlayabilirler. Aşağıdaki kelimeler, karşılarında sıralanan sebeplerden dolayı Türkçe değildir:

Vilâyet : 1. Ünlü uyumu yok.
2. â uzun ünlüsü var.
3. v sesi var.

Monitör : 1. Başta m sesi var.
2. Ünlü uyumu yok.
3. İlk heceden sonra ö sesi gelmiştir.

Heyecân: 1. h sesi var.
2. Ünlü uyumu yok.
3. Uzun ünlü var.

İMLÂ KURALLARI VE UYGULAMASI
1. Seslerle İlgili Kurallar
2. Eklerle İlgili Kurallar
3. Kelimelerle İlgili Kurallar
4. Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler

İMLÂ KURALLARI VE UYGULAMASI
İmlâ, kelimelerin ve dil birliklerinin yazımı demektir. Türk imlâsında sese (söyleyişe) bağlı bir imlâ düzeni benimsenmiş olmakla birlikte imlâ konusundaki tartışmalar henüz bitmiş değildir. 1929’da Dil Encümeni tarafından hazırlanan İmlâ Lûgati’nden Türk Dil Kurumu tarafından 2000 yılında yayınlanan İmlâ Kılavuzu’na kadar yazımda epeyce değişiklikler yapılmıştır. Bu macerayı İmlâ Kılavuzu’nun sunuş kısmından okuyabilirsiniz. Burada, tartışmaya girmeden, eğitimde birlik olmalı ilkesinden yola çıkarak, Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan ve son baskısı 2000 yılında yapılan İmlâ Kılavuzu’nun kurallar bölümü; ana hatlarıyla, öğretimde kolaylık sağlayacağı düşüncesiyle, başlıklar halinde özetlenmiş ve kurallara uygun birkaç örnek ilâve edilmiştir:

SESLERLE İLGİLİ KURALLAR :

1. Bugünkü Türkiye Türkçesinde kökeni Türkçe olan kelimelerin sonunda tonlu b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz: ağaç, ak, büyük, ip, ot, saç, yurt.

Dilimizdeki alıntılar da hac, şad, yad gibi birkaç örnek dışında, kelime sonunda yumuşama kuralına uymuştur: kitap (<kitab), muhtaç (<muhtac), cilt (<cild), ahenk (<aheng). Bu gibi alıntılar ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında sert sessizler yumuşar:

Sebep > sebebi, Kitap > kitaba, Cilt > cildi, Renk > rengi.

2. Düz, geniş ünlüyle (a ,e) biten fiiller şimdiki zaman çekimi dışında daralmaz.
Beklemek bekliyor,
Anlamak anlamıyor,
saklamak saklıyor.
Söylemek söylüyor

YANLIŞ DOĞRU
anlıyan anlayan
gözlüyecek gözleyecek
geliyim geleyim
söyliyeyim söyleyeyim
ağlıyayım ağlayayım
başlıyayım başlayayım
yatırıyım yatırayım

3. Uzun ünlüler, belli durumlar dışında yazıda gösterilmez :
adalet (ada:let),
işaret (işa:ret),
kaide (ka:ide).
DÜZELTME İŞARETİ
4. Düzeltme (^) işareti aşağıdaki durumlarda kullanılır:

a. Nispet î’sinin belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır.

Türk askeri (iyelik eki). Komutan, asker-i çağırıyor. (Belirtme hâli eki – kimi/neyi) Askerî okul (askere ait, askerle ilgili)

İslam dini
Dinî bilgiler

Fizik ilmi Atatürk’ün resmi
İlmî tartışmalar Resmî kuruluşlar

resmî, insanî, ciddî, mizahî, idarî, iktisadî, meslekî, fizikî.

b. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen “a” ve “u” sesleri üzerine düzeltme işareti konur:
mezkûr, sükûn, sükût mekân mahkûm kâfir hikâye tezgâh gâvur dergâh, yadigâr, ordugâh, karargâh, imkân, dükkân, kâğıt, sükût, evlât, billûr, üslûp, ahlâk, ilân.

Hakkâri, Elâzığ İslâhiye Lâdik Lâpseki Kâzım, Halûk, Lâle, Nalân, Kâmil

Batı kökenli kelimelerde de “L” ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için kullanılır:
plâk, plâj, plân, reklâm.

c. Yazılışları aynı, anlamları ve okunuşları farklı olan kelimeleri ayırmada kullanılır:

adem (yokluk)
âdem (insan)

adet (sayı)
âdet (alışkanlık, gelenek)

aşık (ayak bileğindeki kemik)
âşık (seven,tutkun)

dahi (bile)
dâhi ( deha sahibi,yaratıcı gücü olan)

hal (pazar yeri,çözme)
hâl (durum)

hala (babanın kız kardeşi)
hâlâ (henüz)

kar (bir yağış şekli)
kâr (kazanç)

nar (bir meyve)
nâr (ateş)

şura (şu yer)
şûra (danışma kurulu)

yar (uçurum)
yâr (sevgili)

5. Alıntı kelimelerde “s” ünsüzünden sonra gelen “b” sesi ünsüz benzeşmesine uğrayarak “p”ye dönüşür ve “p” ile yazılır:
ispat, kispet, müspet, nispet, tespih, tespit.

6. Dilimize Farsçadan geçen “–dar” ekindeki “d” sesi sert ünsüzlerden sonra ünsüz benzeşmesine uğrayarak “t” olur:
minnettar, silâhtar, taraftar.

Arapçadan geçen Hayrettin, Seyfettin, Necmettin gibi özel adlarda da “d” sesi “t”ye dönmüştür.

EKLERLE İLGİLİ KURALLAR

1. Soru eki her zaman ayrı yazılır:
Öğreniyor musunuz? Ölür müsün, öldürür müsün? Kalem mi? İnsanlık öldü mü?

2. “-ki” aitlik eki ünlü uyumlarına uymaz ve daima bitişik yazılır:
Yarınki, akşamki, yoldaki, yazıdaki, Turgut’unki.

Birkaç örnekte ünlü uyumlarına uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü.

3. “-ma /-me” fiilden isim yapma eki ile biten kelimeler -a, -e, -ı, -i ekleriyle genişletildiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer:
kazanma-y-a, okuma-y-a, sevme-y-i.

-mak / -mek ile bitenlere ise -a, -e, -ı, -i eklerinden biri gelirse -k ünsüzü yumuşar: yazmak-a > yazmağa, okumak-a > okumağa. Ancak günümüzde y’li yazılışa doğru güçlü bir eğilim vardır.

4. “-ken” (<iken) eki büyük ünlü uyumuna uymaz. Getirildiği kelimenin ünlüleri kalın da olsa, ekin ünlüsü ince kalır :
okurken, yazarken, durgunken, başlarken.

5. “i”- ek-fiili ayrı yazıldığında ünlü uyumlarına uymaz :
okuyor idik, çalışacak imişiz, yorgun ise.

Ancak, imek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır: bakıyordu, süslenecekmiş, neyse, güzelmiş, alırsa.

6. “ki” bağlacı her zaman ayrı yazılır :
Demek ki, bilmem ki,
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki! (Orhan Veli)

7. –da/-de bağlacı ayrı yazılır. Bu bağlacın ayrı yazılacağı çoğu kişi tarafından biliniyor ancak bulunma hâli ekiyle karıştırılıyor. Bunları şöyle ayırt edebiliriz:
ü Bağlaç olan -da/de’nin -ta / -te şekli yoktur.

ü Bir isim, hâl eklerinden sadece birini alabilir. Kelimede hâl eklerinden biri varsa bunu takip eden –da/-de bağlaçtır ve ayrı yazılmalıdır: Bu soruyu da bildi. Size de selâmı var.

ü Hâl eki çıkarılacak olursa belirgin bir şekilde, cümlede kopukluk olur.

ü “ya” sözüyle kullanılan “da” mutlaka ayrı yazılır (ya da). Araba ya da otomobil, ne bulursan tut.

KELİMELERLE İLGİLİ KURALLAR

Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri, kelime birleştirmesidir. Kelime birleştirmesi yoluyla kurulan sözlere birleşik kelime adı verilir. Bu terim için bileşik kelime denilmesi yanlıştır.

İmlâmızla ilgili tereddütlerin çoğu, kelimelerin ayrı mı, bitişik mi yazılacağı bahsinden kaynaklanmaktadır. Ayrı ve bitişik yazılan kelimeler için uzunca bir açıklama yapmak yerine pratik bir kaç kural vererek ana hatlarıyla bu bölümü özetleyeceğiz:

ü Birleşme sırasında anlam kaymasına uğrayan birleşik kelimeler, bitişik yazılır:
hanımeli, kaynanadili, dokuztaş (oyun), deveboynu (boru).
ü Birleşme sırasında ses olayı görülen birleşik kelimeler bitişik yazılır:
kayın ata > kaynata, sütlü aş > sütlaç, ne için > niçin, emir etmek > emretmek, sabır etmek > sabretmek, kayıp olmak > kaybolmak.
Reddetmek, hissetmek, reddolunmak, affetmek, zannetmek, hiss > his, his-etmek >hissetmek.

1. BİTİŞİK YAZILAN BİRLEŞİK KELİMELER

Birleşik kelimelerden bitişik yazılanlara bitişik kelime diyoruz. Birleşik kelimelerden hangilerinin bitişik yazılacağı aşağıda özetlenmiştir :

a. Kurallı birleşik fiiller bitişik yazılır:
alıverdi, düşeyazdı, bakakaldılar, anlayabilirseniz, yazabilirsiniz.

b. Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır:
Aslanağzı, keçisakalı, keçiboynuzu, karagöz (balık), balıkgözü (halka), sıçandişi (dikiş), kadınbudu (köfte), dilberdudağı(tatlı), acemborusu (bitki), kuşyemi (bitki), beştaş (oyun), camgüzeli (bitki), yalıçapkını (kuş), Samanyolu (yıldız kümesi), Demirkazık (yıldız), ayşekadın (fasulye), hafızali (üzüm), karafatma (böcek).

c. –an /-en, -r / -ar / -er, ve –maz / -mez ekleriyle kurulmuş sıfat-fiil gruplarından kalıplaşmış birleşik kelimeler gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
ağaçkakan, çöpçatan, oyunbozan, saçkıran, gökdelen, akımtoplar, betonkarar, çoksatar, sanatsever, tekerçalar (cd), uçaksavar, kuşkonmaz, varyemez, töretanımaz, değerbilmez.

d. -dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu / -tü ) ekiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır:
albastı, ciğerdeldi, gecekondu, günindi, kolbastı, imambayıldı, mirasyedi, zıpçıktı, toprakbastı, şıpsevdi.

e. Her iki ögesi de –dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu/ -tü) veya –r / -ar / -er eklerini almış ve kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır:
dedikodu, kaptıkaçtı, oldubitti, biçerdöver, uyurgezer, okuryazar, yanardöner, yüzergezer.

f. Hayvan, bitki, organ ve çeşitli nesne adlarıyla kurulan ve içinde renklerden birinin adı veya renk sözü geçmeyen renk adları bitişik yazılır:
baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, devetüyü, fildişi, vişneçürüğü.

g. Renk adlarıyla kurulan ve bitki, hayvan veya hastalık türlerinden birini gösteren birleşik kelimeler bitişik yazılır:
akağaç, akkavak, akmantar, karadut, karaçalı, alabalık, karakuş, bozayı, beyazsinek, sarıçiçek.

h. Somut olarak yer bildirmeyen üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
akşamüstü, ayaküstü, bayramüstü, ikindiüzeri, olağanüstü, sırtüstü, suçüstü, yüzüstü.

i. Somut olarak yer bildirmeyen alt sözüyle kurulan birleşik kelimeler de bitişik yazılır:
ayakaltı, bilinçaltı, gözaltı, şuuraltı.

j. İki veya daha çok kelimenin birleşmesinden oluşmuş kişi adları, soyadları, lâkaplar ve Türkçe yer adları bitişik yazılır:
Alper, Birol, Gülseren; Atatürk, Adıvar, Tanpınar;Tepedelenli Ali Paşa; Çanakkale, Pınarbaşı, Beşiktaş, Yenişehir, Batıkent, Çengelköy, İncesu, Acıgöl.

k. Şahıs adları ve unvanlarından oluşmuş mahalle, meydan, köy vb. yer ve kuruluş adlarındaki unvan grubu ; unvan kelimesi sonda ise, gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
Abidinpaşa, Bayrampaşa, Necatibey (Caddesi), Gaziosmanpaşa (Üniversitesi).

l. Ara yönleri belirten kelimeler bitişik yazılır:
güneybatı, güneydoğu, kuzeydoğu,kuzeybatı

m. Senet, çek vb. ticarî belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır:
“yediyüzyirmibeşmilyonaltmışsekizbinsekizyüzo n” lira.

n. Her iki ögesi de aslî anlamını koruduğu halde yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olarak bitişik yazılan kelimeler de vardır:

ü Baş sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları:
başkomutan, başyazar, başfiyat, başrol, başköşe, başparmak, başkent, başçavuş, başeser.

ü Başı kelimesiyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları:
aşçıbaşı, binbaşı, onbaşı, çarkçıbaşı, ustabaşı, yüzbaşı..

ü Oğlu, oğulları, kızı sözleriyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları:
Caferoğlu, Topaloğlu, Osmanoğulları, çapanoğlu, dayıoğlu, eloğlu, hinoğluhin, teyzekızı.

ü Ağa, bey, efendi, hanım, nine vb. sözlerle kurulan birleşik kelimeler:
ağababa, ağabey, beyefendi, efendibaba, hanımanne, hanımefendi, hacıağa.

ü Açıortay, ağırbaşlı, akarsu, akaryakıt, anamal, anaokulu, anapara, anayasa, atasözü, aybaşı, babaanne, basmakalıp, başörtü, birdenbire, bozkır, bugün, buzdolabı, delikanlı, erbaş, gökyüzü, ilkbahar, ilkokul, ilköğretim, ipucu, milletvekili, tıpkıbasım, topyekûn, vazgeçmek, yarıçap, yarımada, yeryüzü, yüzyıl gibi kelime ve deyimler de gelenekleşmiş ve yaygınlaşmış olarak bitişik yazılır.

ü Biraz, birazı, birkaç, birkaçı, birtakım, birçok, birçoğu, hiçbir, hiçbiri, herhangi kelimeleri de bitişik yazılır.

o. Hane kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
çayhane, dershane, eczahane, hastahane, postahane, pastahane, yemekhane. Bu sözlerde geçen hane kelimesindeki h’nin yazılmaması yanlıştır.

p. Perver, perest, zade ve name kelimeleriyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
vatanperver, hayalperest, Resulzade, dayızade, beyanname, Oğuzname, Battalname.

q. Kanunda bitişik geçen veya bitişik olarak tescil ettirilen kuruluş adları bitişik yazılır:
İçişleri, Dışişleri, Genelkurmay, Yükseköğretim.

r. oto, tele, matik ögeleriyle kurulan alıntılar da bitişik yazılır:
otobiyografi, otomobil, otogar, otopark, telekart, telekız, telefon, bankamatik.

2. AYRI YAZILAN BİRLEŞİK KELİMELER

a. Deyimler ayrı yazılır:
göze girmek, etekleri zil çalmak, ağzı kulaklarına varmak.

b. İkilemeler ayrı yazılır:
bata çıka, yavaş yavaş, güle oynaya, çoluk çocuk, ev bark, konu komşu, eş dost, kitap mitap, süklüm püklüm, soy sop.

c. Yardımcı fiillerle kurulan birleşik fillerde ses olayı olmuyorsa ayrı yazılır:
arz etmek, adam olmak, dans etmek, soracak olmak, not etmek, oyun etmek, sağır olmak, yok olmak, yardım etmek, yarış etmek.

d. Birleşme sırasında kelimelerden hiçbiri anlam değişikliğine uğramıyorsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır:

ü Hayvan türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
ada balığı, ardıç kuşu, tarla kuşu, bal arısı, Pekin ördeği.

ü Bitki türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
çörek otu, acı ot, yayla çiçeği, yumru kök, kuş üzümü, dağ armudu, Japon gülü, kuru fasulye, kuru incir, yaban gülü.

ü Nesne, eşya ve alet adlarından biriyle kurulanlar:
bakır taşı, dikili taş, Arap sabunu, el kitabı, alt geçit, toplu iğne, dolma kalem, yemek masası, yapma çiçek. yatak örtüsü.

ü Yol ve ulaşımla ilgili birleşik kelimeler:
Arnavut kaldırımı, çevre yolu, deniz yolu, kara yolu, keçi yolu.

ü Durum, olgu ve olay bildiren sözlerden biriyle kurulanlar:
açık oturum, ana dili, dil birliği, baş ağrısı, çıkış yolu, iş bölümü, masa başı, sofra başı, ses uyumu, yer çekimi.

ü Bilim ve bilgi sözleriyle kurulanlar:
anlam bilimi, gök bilimi, dil bilgisi, halk bilimi, ses bilgisi.

ü Yuvar ve küre sözleriyle kurulanlar:
ışık küre, yarı küre, ağır küre, hava yuvarı, göz yuvarı, ısı yuvarı.

ü Yiyecek, içecek adlarından biriyle kurulanlar:
balık yağı, Urfa kebabı, dil peyniri, tas kebabı, İnegöl köftesi, havuçlu kek, çiğ köfte, maden suyu, vişne suyu, işkembe çorbası, koz helvası, kesme şeker, çiğ köfte, dolma biber, kuru yemiş, süzme yoğurt.

ü Gök cisimleri:
Çoban yıldızı, kuyruklu yıldız, gök kuşağı, gök taşı.

ü Organ veya organ yerine geçen sözlerden biriyle kurulanlar:
aç göz, sulu göz, bel kemiği, takma bacak, gaga burun, kuru kafa, karga burun.

ü Benzetme yoluyla insanın bir niteliğini anlatmak üzere bitki, hayvan ve nesne adlarıyla kurulan birleşik kelimeler:
ağır top, çetin ceviz, eksik etek, sağmal inek, deli balta, çöpsüz üzüm, eski toprak.

ü Zamanla ilgili birleşik kelimeler:
bağ bozumu, gece yarısı,gün ortası, hafta başı, hafta sonu, ay sonu, yıl sonu.

e. –r / -ar / -er, -maz / -mez ve –an / -en ekleriyle kurulan sıfat tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ayrı yazılır:
bakar kör, çalar saat, çıkar yol, döner kapı, döner kebap, güler yüz, yazar kasa, çıkmaz sokak, görünmez kaza, tükenmez kalem, uçan daire, uçan top.

f. Renk sözü veya renklerden birinin adıyla kurulmuş isim tamlaması yapısındaki renk adları ayrı yazılır:
bakır rengi, kül rengi, portakal rengi, ten rengi, gece mavisi, limon sarısı, boncuk mavisi, duman rengi,Çingene pembesi.

g. Yer adlarında kullanılan Batı, Doğu, Güney, Kuzey, Kuzeybatı, Kuzeydoğu, Güneydoğu, Güneybatı, Aşağı, Orta, Yukarı, Küçük, Büyük, Eski, Yeni, İç, Yakın, Uzak gibi kelimeler ayrı yazılır:
Orta Asya, Uzak Doğu, Güneydoğu Anadolu, İç Erenköy, Küçük Çamlıca, Büyük Menderes, Aşağı Ayrancı, Yeni Kızılelma.

h. Yer adları :
Yunus Emre Mahallesi, Bahçelievler Mahallesi, Sakarya ırmağı,Van Gölü, İstanbul Boğazı, Erciyes dağı, Ağrı Dağı, İzmir Körfezi, Nene Hatun Caddesi.

i. Şahıs adlarından oluşmuş mahalle, bulvar, cadde, sokak, ilçe, köy vb. yer ve kuruluş adlarında sondaki unvanlar hariç, şahıs adları ayrı yazılır:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Sütçü İmam Üniversitesi, Koca Mustafapaşa.

j. Şehirlere sonradan verilen unvanlar ayrı yazılır:
Kahraman Maraş, Gazi Antep, Gazi Magosa, Şanlı Urfa.

k. Ev, ocak, yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır:
aş evi, bakım evi, radyo evi, ordu evi, öğretmen evi, yayın evi, aile ocağı, Türk Ocağı, sağlık ocağı, öğrenci yurdu, yetiştirme yurdu.

l. Ara, dış, öte, sıra sözlerinin sona getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
milletler arası, devletler arası, uluslar arası, yasa dışı, din dışı, fizik ötesi, mor ötesi, olağan dışı, aklı sıra, ardı sıra.

m. Somut olarak yer belirten üst sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
arka üstü, böbrek üstü, sırt üstü, tepe üstü.

n. Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, sağ, sol, peşin, bir, iki, tek, çok, çift sözlerinin başa getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
alt yapı, alt yazı, ana bilim dalı, ana fikir, ana vatan, ön lisans, ön söz, art niyet, yan cümle, iç kulak, dış gezi, orta öğrenim, büyük anne, büyük şehir, peşin fikir, çok hücreli.

o. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır:
bin dokuz yüz yirmi altı, yetmiş sekiz, kırk bir.

p. Kanunda bitişik yazılanlar dışında kuruluş adları ayrı yazılır:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Devlet Malzeme Ofisi, Türk Dil Kurumu, Yüksek Seçim Kurulu, Emekli Sandığı, Atatürk Orman Çiftliği.

q. Türk devlet ve topluluklarındaki özel adlar ünlüler bakımından Türkiye Türkçesindeki söylenişine göre yazılır:
Azerbaycan, Bakû, Semerkant, İslâm Kerimov.

r. Ünsüzlerin yazılışında özgünlük korunur:
Saparmurad Niyazov.

Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler
KAYNAK : TDK
A. Cümle büyük harfle başlar:
Ak akçe kara gün içindir.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. (Atatürk)

Cümle içinde tırnak veya yay ayraç içine alınan cümleler büyük harfle başlar ve sonlarına uygun noktalama işareti (nokta, soru, ünlem) konur:
Atatürk, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diyor.
Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

Ancak iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri büyük harfle başlamaz:
Bir zamanlar -bu zamanlar çok da uzak değildir, bundan on, on iki yıl önce- Türk saltanatının maddi sınırları uçsuz bucaksız denilecek kadar genişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

İki noktadan sonra gelen cümleler büyük harfle başlar:
Menfaat sandalyeye benzer: Başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan yükseltir. (Cenap Şahabettin)

Ancak iki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralandığında bu örnekler büyük harfle başlamaz:
Bu eskiliği siz de çok evde görmüşsünüzdür: duvarlarda çiviler, çivi yerleri, lekeler… (Memduh Şevket Esendal)

UYARI: Rakamla başlayan cümlelerde rakamdan sonra gelen kelime büyük harfle başlamaz: 2005 yılında Türk Dil Kurumunun 73. yılını kutladık.

UYARI: Örnek niteliğindeki kelimelerle başlayan cümlede de ilk harf büyük yazılır:
“Banka, bütçe, devlet, fındık, kanepe, menekşe, şemsiye” gibi yüzlerce kelime, kökenleri yabancı olmakla birlikte artık dilimizin malı olmuştur. “Et-, ol-” fiilleri, dilimizde en sık kullanılan yardımcı fiillerdir.

B. Dizeler büyük harfle başlar:
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi;
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. (Muhibbi)

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. (Mehmet Akif Ersoy)

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik. (Yahya Kemal Beyatlı)

C. Levhalar ve açıklama yazıları büyük harfle başlar:
Giriş, Çıkış, Müdür, Vezne, Başkan, Doktor, Otobüs Durağı, Dolmuş Durağı, Şehirler Arası Telefon, III. Kat, IV. Sınıf, I. Blok.

Cümle içerisinde sayılardan sonra gelen kelimeler küçük harfle başlar.

D. Bilim dallarında kullanılan terimlerin büyük harfle yazılışı, ilgili dallardaki uygulamaya bağlıdır:
Canis canis, Caris caris, Ardea alba, Populus alba, Prunus domestica, Pinus silvestris.

E. Kitap, bildiri, makale vb.nde ana başlıkta bulunan kelimelerin tamamı, alt başlıkta bulunan kelimelerin ise yalnızca ilk harfleri büyük olarak yazılır.
F. Kitap, dergi vb.nde bulunan resim, çizelge, tablo vb.nin altında yer alan açıklayıcı yazılar büyük harfle başlar

G. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar:
29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Ekim 1923, 28 Aralık 1982′de göreve başladı. Lale festivali 25 Haziranda başlayacak.
1919 senesi Mayısının 19′uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

Belirli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar:
Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.

H. Özel adlar büyük harfle başlar:

1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar:
Mustafa Kemal Atatürk,

Takma adlar da büyük harfle başlar:
Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), Demirtaş (Ziya Gökalp), Tarhan (Ömer Seyfettin),

2. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar, lakaplar, meslek ve rütbe adları büyük harfle başlar:
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Kaymakam Erol Bey, Sayın Prof. Dr. Hasan Eren, Hamdi Bey, Mustafa Efendi,

Akrabalık bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz:
Tülay abla, Ayşe teyze, Fatma nine, Kemal dayı, Saim amca, Ali enişte.

Akrabalık bildiren kelimeler başa geldiğinde lakap yerine kullanıldığı için büyük harfle başlar: Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.

Bazı tarihî ve menkıbevi şahsiyetlerde ise akrabalık bildiren kelime sonda olduğu hâlde unvan değeri kazandığı ve özel ada dâhil olduğu için büyük harfle yazılır:
Gül Baba, Susuz Dede, Adile Hala, Gülsüm Bacı, Sultan Ana.

Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, mevki, unvan bildiren kelimeler de büyük harfle başlar:
Sayın Bakan, Sayın Başkan, Sayın Rektör, Sayın Vali,

Hitap kelimeleri de büyük harfle başlar:
Sevgili Kardeşim, Aziz Dostum, Değerli Arkadaşım,

3. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar:
Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir.

4. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar:
Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Karakeçili, Hacımusalı.

5. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar:
Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça, Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.

6. Devlet adları büyük harfle başlar:
Türkiye Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Azerbaycan Cumhuriyeti.

7. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını bildiren sözler büyük harfle başlar:
Müslümanlık, Müslüman; Hristiyanlık, Hristiyan; Musevilik, Musevi; Budizm, Budist; Hanefilik, Hanefi; Malikilik, Maliki; Protestanlık, Protestan; Katoliklik, Katolik.

8. Din ve mitoloji ile ilgili özel adlar büyük harfle başlar:
Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele.

Ancak tanrı kelimesi özel ad olarak kullanılmadığında küçük harfle başlar:
Eski Yunan tanrıları. Bazı dinî terimlerin küçük harfle başlaması gelenekleşmiştir:
cennet, cehennem, uçmak, tamu, peygamber, sırat köprüsü.

9. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar:
Merkür, Neptün, Plüton, Halley, Dünya,Güneş, Ay vb.

UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri gezegen anlamı dışında kullanıldığında küçük harfle başlar.

10. Yer adları (kıta, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak, semt vb.) büyük harfle başlar:
Asya, Avrupa, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Yakın Doğu; Ankara,

UYARI: Doğu ve batı sözleri yön bildirdiğinde küçük olarak yazılır:
Bursa’nın doğusu. Bu sözler düşünce, hayat tarzı, politika vb. anlamlar bildirdiğinde ise büyük olarak yazılır: Batı medeniyeti, Doğu mistisizmi vb.

Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz vb. tür bildiren ikinci isimler büyük harfle başlar:
Ağrı Dağı, Aral Gölü, Çanakkale Boğazı,

UYARI: Özel ada dâhil olmayıp tamlama kuran şehir, il, ilçe, bucak, belde, köy vb. sözler küçük harfle başlar:
Konya ili, Etimesgut ilçesi, Taflan köyü vb.

Mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Yıldız Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi, Karaköy Meydanı, Zafer Meydanı, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Ziya Gökalp Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı, Fevzi Çakmak Sokağı, İnkılap Sokağı, Reşat Nuri Sokağı, Türk Ocağı Sokağı.

UYARI: Yer bildiren özel isimlerde de kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman, kelime başında büyük harf kullanılır:
Hisar’dan, Boğaz’dan, Bulvar’dan.

11. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar:
Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, İshakpaşa Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Alanya Kalesi, Galata Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Zafer Abidesi, Bilge Kağan Anıtı.

12. Kurum, kuruluş ve kurul adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Çocuk Esirgeme Kurumu, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Anadolu Kulübü, Mavi Köşe Bakkaliyesi; Türk Ocağı, Yeşilay Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu, Danışma Kurulu, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı; Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

13. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Medeni Kanun, Borçlar Hukuku (kanun), Atatürk Uluslararası Barış Ödülü Tüzüğü, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği.

UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, merkez, bakanlık, üniversite, fakülte, bölüm, kanun, tüzük, yönetmelik vb.ni bildiren kelimeler, belli bir kurum vb. kastedildiğinde büyük harfle başlar:
Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Son aylarda Kurum, yazım konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir. 2876 sayılı Kanun bu yıl yeniden gözden geçiriliyor. Bu madde Yönetmelik’in 4’üncü maddesine aykırı düşmektedir.

14. Kitap, dergi, gazete ve sanat eserlerinin (tablo, heykel, müzik) her kelimesi büyük harfle başlar:
Nutuk, Safahat, Kendi Gök Kubbemiz, Anadolu Notları, Sinekli Bakkal; Türk Dili, Türk Kültürü, Varlık; Resmî Gazete, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Yeni Yüzyıl, Yeni Asır; Saraydan Kız Kaçırma, Onuncu Yıl Marşı.

UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz:
Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.

UYARI: Büyük harflerin kullanıldığı yerlerde bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır:
Mai ve Siyah, Suç ve Ceza, Leyla ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Dünyaya İkinci Geliş yahut Sır İçinde Esrar, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe, Ben de Yazdım.

15. Millî ve dinî bayramlarla bayram niteliği kazanmış günlerin adları büyük harfle başlar:
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Nevruz Bayramı, Anneler Günü, Öğretmenler Günü, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü, 14 Mart Tıp Bayramı, Hıdırellez.

Kurultay, bilgi şöleni, açık oturum vb. toplantıların adlarında her kelime büyük harfle başlar:
V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı, Manas Bilgi Şöleni.

16. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar:
Kurtuluş Savaşı, Millî Mücadele, Cilalı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Servetifünun Dönemi, Tanzimat Dönemi.

UYARI: Tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar:
divan şiiri, divan edebiyatı, halk şiiri, halk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, Türk dili, Türk sanat müziği, Türk halk müziği, tekke edebiyatı.

17. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar:
Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Konyalı, Bursalı.

UYARI: Özel ad kendi anlamı dışında yeni bir anlam kazanmışsa büyük harfle başlamaz:
acem (Türk müziğinde bir perde), hicaz (Türk müziğinde bir makam), nihavent (Türk müziğinde bir makam), amper (elektrik akımında şiddet birimi), jul (fizikte iş birimi), donkişotluk (gereği yokken kahramanlık göstermeye kalkışmak).

UYARI: Para birimleri büyük harfle başlamaz: avro, dinar, dolar, lira, yeni kuruş, liret.

UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz.

UYARI: Müzikte kullanılan makam ve tür adları büyük harfle başlamaz:
acemaşiran, acembuselik, bayati, hicazkâr, türkü, varsağı, bayatı.

18. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar:
Antep fıstığı, Brüksel lahanası, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi
Mürâcaat : 1. Ünlü uyumu yok.
2. Başta m sesi var.
3. İki ünlü yan yana gelmiştir.
4. Uzun ünlü var.

 

İMLÂ KURALLARI VE UYGULAMASI

1. Seslerle İlgili Kurallar
2. Eklerle İlgili Kurallar
3. Kelimelerle İlgili Kurallar
4. Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler

İMLÂ KURALLARI VE UYGULAMASI
İmlâ, kelimelerin ve dil birliklerinin yazımı demektir. Türk imlâsında sese (söyleyişe) bağlı bir imlâ düzeni benimsenmiş olmakla birlikte imlâ konusundaki tartışmalar henüz bitmiş değildir. 1929’da Dil Encümeni tarafından hazırlanan İmlâ Lûgati’nden Türk Dil Kurumu tarafından 2000 yılında yayınlanan İmlâ Kılavuzu’na kadar yazımda epeyce değişiklikler yapılmıştır. Bu macerayı İmlâ Kılavuzu’nun sunuş kısmından okuyabilirsiniz. Burada, tartışmaya girmeden, eğitimde birlik olmalı ilkesinden yola çıkarak, Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan ve son baskısı 2000 yılında yapılan İmlâ Kılavuzu’nun kurallar bölümü; ana hatlarıyla, öğretimde kolaylık sağlayacağı düşüncesiyle, başlıklar halinde özetlenmiş ve kurallara uygun birkaç örnek ilâve edilmiştir:

SESLERLE İLGİLİ KURALLAR :

1. Bugünkü Türkiye Türkçesinde kökeni Türkçe olan kelimelerin sonunda tonlu b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz: ağaç, ak, büyük, ip, ot, saç, yurt.

Dilimizdeki alıntılar da hac, şad, yad gibi birkaç örnek dışında, kelime sonunda yumuşama kuralına uymuştur: kitap (<kitab), muhtaç (<muhtac), cilt (<cild), ahenk (<aheng). Bu gibi alıntılar ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında sert sessizler yumuşar:

Sebep > sebebi, Kitap > kitaba, Cilt > cildi, Renk > rengi.

2. Düz, geniş ünlüyle (a ,e) biten fiiller şimdiki zaman çekimi dışında daralmaz.
Beklemek bekliyor,
Anlamak anlamıyor,
saklamak saklıyor.
Söylemek söylüyor

YANLIŞ DOĞRU
anlıyan anlayan
gözlüyecek gözleyecek
geliyim geleyim
söyliyeyim söyleyeyim
ağlıyayım ağlayayım
başlıyayım başlayayım
yatırıyım yatırayım

3. Uzun ünlüler, belli durumlar dışında yazıda gösterilmez :
adalet (ada:let),
işaret (işa:ret),
kaide (ka:ide).
DÜZELTME İŞARETİ
4. Düzeltme (^) işareti aşağıdaki durumlarda kullanılır:

a. Nispet î’sinin belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır.

Türk askeri (iyelik eki). Komutan, asker-i çağırıyor. (Belirtme hâli eki – kimi/neyi) Askerî okul (askere ait, askerle ilgili)

İslam dini
Dinî bilgiler

Fizik ilmi Atatürk’ün resmi
İlmî tartışmalar Resmî kuruluşlar

resmî, insanî, ciddî, mizahî, idarî, iktisadî, meslekî, fizikî.

b. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen “a” ve “u” sesleri üzerine düzeltme işareti konur:
mezkûr, sükûn, sükût mekân mahkûm kâfir hikâye tezgâh gâvur dergâh, yadigâr, ordugâh, karargâh, imkân, dükkân, kâğıt, sükût, evlât, billûr, üslûp, ahlâk, ilân.

Hakkâri, Elâzığ İslâhiye Lâdik Lâpseki Kâzım, Halûk, Lâle, Nalân, Kâmil

Batı kökenli kelimelerde de “L” ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için kullanılır:
plâk, plâj, plân, reklâm.

c. Yazılışları aynı, anlamları ve okunuşları farklı olan kelimeleri ayırmada kullanılır:

adem (yokluk)
âdem (insan)

adet (sayı)
âdet (alışkanlık, gelenek)

aşık (ayak bileğindeki kemik)
âşık (seven,tutkun)

dahi (bile)
dâhi ( deha sahibi,yaratıcı gücü olan)

hal (pazar yeri,çözme)
hâl (durum)

hala (babanın kız kardeşi)
hâlâ (henüz)

kar (bir yağış şekli)
kâr (kazanç)

nar (bir meyve)
nâr (ateş)

şura (şu yer)
şûra (danışma kurulu)

yar (uçurum)
yâr (sevgili)

5. Alıntı kelimelerde “s” ünsüzünden sonra gelen “b” sesi ünsüz benzeşmesine uğrayarak “p”ye dönüşür ve “p” ile yazılır:
ispat, kispet, müspet, nispet, tespih, tespit.

6. Dilimize Farsçadan geçen “–dar” ekindeki “d” sesi sert ünsüzlerden sonra ünsüz benzeşmesine uğrayarak “t” olur:
minnettar, silâhtar, taraftar.

Arapçadan geçen Hayrettin, Seyfettin, Necmettin gibi özel adlarda da “d” sesi “t”ye dönmüştür.

EKLERLE İLGİLİ KURALLAR

1. Soru eki her zaman ayrı yazılır:
Öğreniyor musunuz? Ölür müsün, öldürür müsün? Kalem mi? İnsanlık öldü mü?

2. “-ki” aitlik eki ünlü uyumlarına uymaz ve daima bitişik yazılır:
Yarınki, akşamki, yoldaki, yazıdaki, Turgut’unki.

Birkaç örnekte ünlü uyumlarına uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü.

3. “-ma /-me” fiilden isim yapma eki ile biten kelimeler -a, -e, -ı, -i ekleriyle genişletildiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer:
kazanma-y-a, okuma-y-a, sevme-y-i.

-mak / -mek ile bitenlere ise -a, -e, -ı, -i eklerinden biri gelirse -k ünsüzü yumuşar: yazmak-a > yazmağa, okumak-a > okumağa. Ancak günümüzde y’li yazılışa doğru güçlü bir eğilim vardır.

4. “-ken” (<iken) eki büyük ünlü uyumuna uymaz. Getirildiği kelimenin ünlüleri kalın da olsa, ekin ünlüsü ince kalır :
okurken, yazarken, durgunken, başlarken.

5. “i”- ek-fiili ayrı yazıldığında ünlü uyumlarına uymaz :
okuyor idik, çalışacak imişiz, yorgun ise.

Ancak, imek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır: bakıyordu, süslenecekmiş, neyse, güzelmiş, alırsa.

6. “ki” bağlacı her zaman ayrı yazılır :
Demek ki, bilmem ki,
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki! (Orhan Veli)

7. –da/-de bağlacı ayrı yazılır. Bu bağlacın ayrı yazılacağı çoğu kişi tarafından biliniyor ancak bulunma hâli ekiyle karıştırılıyor. Bunları şöyle ayırt edebiliriz:
ü Bağlaç olan -da/de’nin -ta / -te şekli yoktur.

ü Bir isim, hâl eklerinden sadece birini alabilir. Kelimede hâl eklerinden biri varsa bunu takip eden –da/-de bağlaçtır ve ayrı yazılmalıdır: Bu soruyu da bildi. Size de selâmı var.

ü Hâl eki çıkarılacak olursa belirgin bir şekilde, cümlede kopukluk olur.

ü “ya” sözüyle kullanılan “da” mutlaka ayrı yazılır (ya da). Araba ya da otomobil, ne bulursan tut.

KELİMELERLE İLGİLİ KURALLAR

Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri, kelime birleştirmesidir. Kelime birleştirmesi yoluyla kurulan sözlere birleşik kelime adı verilir. Bu terim için bileşik kelime denilmesi yanlıştır.

İmlâmızla ilgili tereddütlerin çoğu, kelimelerin ayrı mı, bitişik mi yazılacağı bahsinden kaynaklanmaktadır. Ayrı ve bitişik yazılan kelimeler için uzunca bir açıklama yapmak yerine pratik bir kaç kural vererek ana hatlarıyla bu bölümü özetleyeceğiz:

ü Birleşme sırasında anlam kaymasına uğrayan birleşik kelimeler, bitişik yazılır:
hanımeli, kaynanadili, dokuztaş (oyun), deveboynu (boru).
ü Birleşme sırasında ses olayı görülen birleşik kelimeler bitişik yazılır:
kayın ata > kaynata, sütlü aş > sütlaç, ne için > niçin, emir etmek > emretmek, sabır etmek > sabretmek, kayıp olmak > kaybolmak.
Reddetmek, hissetmek, reddolunmak, affetmek, zannetmek, hiss > his, his-etmek >hissetmek.

1. BİTİŞİK YAZILAN BİRLEŞİK KELİMELER

Birleşik kelimelerden bitişik yazılanlara bitişik kelime diyoruz. Birleşik kelimelerden hangilerinin bitişik yazılacağı aşağıda özetlenmiştir :

a. Kurallı birleşik fiiller bitişik yazılır:
alıverdi, düşeyazdı, bakakaldılar, anlayabilirseniz, yazabilirsiniz.

b. Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır:
Aslanağzı, keçisakalı, keçiboynuzu, karagöz (balık), balıkgözü (halka), sıçandişi (dikiş), kadınbudu (köfte), dilberdudağı(tatlı), acemborusu (bitki), kuşyemi (bitki), beştaş (oyun), camgüzeli (bitki), yalıçapkını (kuş), Samanyolu (yıldız kümesi), Demirkazık (yıldız), ayşekadın (fasulye), hafızali (üzüm), karafatma (böcek).

c. –an /-en, -r / -ar / -er, ve –maz / -mez ekleriyle kurulmuş sıfat-fiil gruplarından kalıplaşmış birleşik kelimeler gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
ağaçkakan, çöpçatan, oyunbozan, saçkıran, gökdelen, akımtoplar, betonkarar, çoksatar, sanatsever, tekerçalar (cd), uçaksavar, kuşkonmaz, varyemez, töretanımaz, değerbilmez.

d. -dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu / -tü ) ekiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır:
albastı, ciğerdeldi, gecekondu, günindi, kolbastı, imambayıldı, mirasyedi, zıpçıktı, toprakbastı, şıpsevdi.

e. Her iki ögesi de –dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu/ -tü) veya –r / -ar / -er eklerini almış ve kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır:
dedikodu, kaptıkaçtı, oldubitti, biçerdöver, uyurgezer, okuryazar, yanardöner, yüzergezer.

f. Hayvan, bitki, organ ve çeşitli nesne adlarıyla kurulan ve içinde renklerden birinin adı veya renk sözü geçmeyen renk adları bitişik yazılır:
baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, devetüyü, fildişi, vişneçürüğü.

g. Renk adlarıyla kurulan ve bitki, hayvan veya hastalık türlerinden birini gösteren birleşik kelimeler bitişik yazılır:
akağaç, akkavak, akmantar, karadut, karaçalı, alabalık, karakuş, bozayı, beyazsinek, sarıçiçek.

h. Somut olarak yer bildirmeyen üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
akşamüstü, ayaküstü, bayramüstü, ikindiüzeri, olağanüstü, sırtüstü, suçüstü, yüzüstü.

i. Somut olarak yer bildirmeyen alt sözüyle kurulan birleşik kelimeler de bitişik yazılır:
ayakaltı, bilinçaltı, gözaltı, şuuraltı.

j. İki veya daha çok kelimenin birleşmesinden oluşmuş kişi adları, soyadları, lâkaplar ve Türkçe yer adları bitişik yazılır:
Alper, Birol, Gülseren; Atatürk, Adıvar, Tanpınar;Tepedelenli Ali Paşa; Çanakkale, Pınarbaşı, Beşiktaş, Yenişehir, Batıkent, Çengelköy, İncesu, Acıgöl.

k. Şahıs adları ve unvanlarından oluşmuş mahalle, meydan, köy vb. yer ve kuruluş adlarındaki unvan grubu ; unvan kelimesi sonda ise, gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
Abidinpaşa, Bayrampaşa, Necatibey (Caddesi), Gaziosmanpaşa (Üniversitesi).

l. Ara yönleri belirten kelimeler bitişik yazılır:
güneybatı, güneydoğu, kuzeydoğu,kuzeybatı

m. Senet, çek vb. ticarî belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır:
“yediyüzyirmibeşmilyonaltmışsekizbinsekizyüzo n” lira.

n. Her iki ögesi de aslî anlamını koruduğu halde yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olarak bitişik yazılan kelimeler de vardır:

ü Baş sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları:
başkomutan, başyazar, başfiyat, başrol, başköşe, başparmak, başkent, başçavuş, başeser.

ü Başı kelimesiyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları:
aşçıbaşı, binbaşı, onbaşı, çarkçıbaşı, ustabaşı, yüzbaşı..

ü Oğlu, oğulları, kızı sözleriyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları:
Caferoğlu, Topaloğlu, Osmanoğulları, çapanoğlu, dayıoğlu, eloğlu, hinoğluhin, teyzekızı.

ü Ağa, bey, efendi, hanım, nine vb. sözlerle kurulan birleşik kelimeler:
ağababa, ağabey, beyefendi, efendibaba, hanımanne, hanımefendi, hacıağa.

ü Açıortay, ağırbaşlı, akarsu, akaryakıt, anamal, anaokulu, anapara, anayasa, atasözü, aybaşı, babaanne, basmakalıp, başörtü, birdenbire, bozkır, bugün, buzdolabı, delikanlı, erbaş, gökyüzü, ilkbahar, ilkokul, ilköğretim, ipucu, milletvekili, tıpkıbasım, topyekûn, vazgeçmek, yarıçap, yarımada, yeryüzü, yüzyıl gibi kelime ve deyimler de gelenekleşmiş ve yaygınlaşmış olarak bitişik yazılır.

ü Biraz, birazı, birkaç, birkaçı, birtakım, birçok, birçoğu, hiçbir, hiçbiri, herhangi kelimeleri de bitişik yazılır.

o. Hane kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
çayhane, dershane, eczahane, hastahane, postahane, pastahane, yemekhane. Bu sözlerde geçen hane kelimesindeki h’nin yazılmaması yanlıştır.

p. Perver, perest, zade ve name kelimeleriyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
vatanperver, hayalperest, Resulzade, dayızade, beyanname, Oğuzname, Battalname.

q. Kanunda bitişik geçen veya bitişik olarak tescil ettirilen kuruluş adları bitişik yazılır:
İçişleri, Dışişleri, Genelkurmay, Yükseköğretim.

r. oto, tele, matik ögeleriyle kurulan alıntılar da bitişik yazılır:
otobiyografi, otomobil, otogar, otopark, telekart, telekız, telefon, bankamatik.

2. AYRI YAZILAN BİRLEŞİK KELİMELER

a. Deyimler ayrı yazılır:
göze girmek, etekleri zil çalmak, ağzı kulaklarına varmak.

b. İkilemeler ayrı yazılır:
bata çıka, yavaş yavaş, güle oynaya, çoluk çocuk, ev bark, konu komşu, eş dost, kitap mitap, süklüm püklüm, soy sop.

c. Yardımcı fiillerle kurulan birleşik fillerde ses olayı olmuyorsa ayrı yazılır:
arz etmek, adam olmak, dans etmek, soracak olmak, not etmek, oyun etmek, sağır olmak, yok olmak, yardım etmek, yarış etmek.

d. Birleşme sırasında kelimelerden hiçbiri anlam değişikliğine uğramıyorsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır:

ü Hayvan türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
ada balığı, ardıç kuşu, tarla kuşu, bal arısı, Pekin ördeği.

ü Bitki türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
çörek otu, acı ot, yayla çiçeği, yumru kök, kuş üzümü, dağ armudu, Japon gülü, kuru fasulye, kuru incir, yaban gülü.

ü Nesne, eşya ve alet adlarından biriyle kurulanlar:
bakır taşı, dikili taş, Arap sabunu, el kitabı, alt geçit, toplu iğne, dolma kalem, yemek masası, yapma çiçek. yatak örtüsü.

ü Yol ve ulaşımla ilgili birleşik kelimeler:
Arnavut kaldırımı, çevre yolu, deniz yolu, kara yolu, keçi yolu.

ü Durum, olgu ve olay bildiren sözlerden biriyle kurulanlar:
açık oturum, ana dili, dil birliği, baş ağrısı, çıkış yolu, iş bölümü, masa başı, sofra başı, ses uyumu, yer çekimi.

ü Bilim ve bilgi sözleriyle kurulanlar:
anlam bilimi, gök bilimi, dil bilgisi, halk bilimi, ses bilgisi.

ü Yuvar ve küre sözleriyle kurulanlar:
ışık küre, yarı küre, ağır küre, hava yuvarı, göz yuvarı, ısı yuvarı.

ü Yiyecek, içecek adlarından biriyle kurulanlar:
balık yağı, Urfa kebabı, dil peyniri, tas kebabı, İnegöl köftesi, havuçlu kek, çiğ köfte, maden suyu, vişne suyu, işkembe çorbası, koz helvası, kesme şeker, çiğ köfte, dolma biber, kuru yemiş, süzme yoğurt.

ü Gök cisimleri:
Çoban yıldızı, kuyruklu yıldız, gök kuşağı, gök taşı.

ü Organ veya organ yerine geçen sözlerden biriyle kurulanlar:
aç göz, sulu göz, bel kemiği, takma bacak, gaga burun, kuru kafa, karga burun.

ü Benzetme yoluyla insanın bir niteliğini anlatmak üzere bitki, hayvan ve nesne adlarıyla kurulan birleşik kelimeler:
ağır top, çetin ceviz, eksik etek, sağmal inek, deli balta, çöpsüz üzüm, eski toprak.

ü Zamanla ilgili birleşik kelimeler:
bağ bozumu, gece yarısı,gün ortası, hafta başı, hafta sonu, ay sonu, yıl sonu.

e. –r / -ar / -er, -maz / -mez ve –an / -en ekleriyle kurulan sıfat tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ayrı yazılır:
bakar kör, çalar saat, çıkar yol, döner kapı, döner kebap, güler yüz, yazar kasa, çıkmaz sokak, görünmez kaza, tükenmez kalem, uçan daire, uçan top.

f. Renk sözü veya renklerden birinin adıyla kurulmuş isim tamlaması yapısındaki renk adları ayrı yazılır:
bakır rengi, kül rengi, portakal rengi, ten rengi, gece mavisi, limon sarısı, boncuk mavisi, duman rengi,Çingene pembesi.

g. Yer adlarında kullanılan Batı, Doğu, Güney, Kuzey, Kuzeybatı, Kuzeydoğu, Güneydoğu, Güneybatı, Aşağı, Orta, Yukarı, Küçük, Büyük, Eski, Yeni, İç, Yakın, Uzak gibi kelimeler ayrı yazılır:
Orta Asya, Uzak Doğu, Güneydoğu Anadolu, İç Erenköy, Küçük Çamlıca, Büyük Menderes, Aşağı Ayrancı, Yeni Kızılelma.

h. Yer adları :
Yunus Emre Mahallesi, Bahçelievler Mahallesi, Sakarya ırmağı,Van Gölü, İstanbul Boğazı, Erciyes dağı, Ağrı Dağı, İzmir Körfezi, Nene Hatun Caddesi.

i. Şahıs adlarından oluşmuş mahalle, bulvar, cadde, sokak, ilçe, köy vb. yer ve kuruluş adlarında sondaki unvanlar hariç, şahıs adları ayrı yazılır:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Sütçü İmam Üniversitesi, Koca Mustafapaşa.

j. Şehirlere sonradan verilen unvanlar ayrı yazılır:
Kahraman Maraş, Gazi Antep, Gazi Magosa, Şanlı Urfa.

k. Ev, ocak, yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır:
aş evi, bakım evi, radyo evi, ordu evi, öğretmen evi, yayın evi, aile ocağı, Türk Ocağı, sağlık ocağı, öğrenci yurdu, yetiştirme yurdu.

l. Ara, dış, öte, sıra sözlerinin sona getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
milletler arası, devletler arası, uluslar arası, yasa dışı, din dışı, fizik ötesi, mor ötesi, olağan dışı, aklı sıra, ardı sıra.

m. Somut olarak yer belirten üst sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
arka üstü, böbrek üstü, sırt üstü, tepe üstü.

n. Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, sağ, sol, peşin, bir, iki, tek, çok, çift sözlerinin başa getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır:
alt yapı, alt yazı, ana bilim dalı, ana fikir, ana vatan, ön lisans, ön söz, art niyet, yan cümle, iç kulak, dış gezi, orta öğrenim, büyük anne, büyük şehir, peşin fikir, çok hücreli.

o. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır:
bin dokuz yüz yirmi altı, yetmiş sekiz, kırk bir.

p. Kanunda bitişik yazılanlar dışında kuruluş adları ayrı yazılır:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Devlet Malzeme Ofisi, Türk Dil Kurumu, Yüksek Seçim Kurulu, Emekli Sandığı, Atatürk Orman Çiftliği.

q. Türk devlet ve topluluklarındaki özel adlar ünlüler bakımından Türkiye Türkçesindeki söylenişine göre yazılır:
Azerbaycan, Bakû, Semerkant, İslâm Kerimov.

r. Ünsüzlerin yazılışında özgünlük korunur:
Saparmurad Niyazov.

Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler
KAYNAK : TDK
A. Cümle büyük harfle başlar:
Ak akçe kara gün içindir.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. (Atatürk)

Cümle içinde tırnak veya yay ayraç içine alınan cümleler büyük harfle başlar ve sonlarına uygun noktalama işareti (nokta, soru, ünlem) konur:
Atatürk, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diyor.
Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

Ancak iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri büyük harfle başlamaz:
Bir zamanlar -bu zamanlar çok da uzak değildir, bundan on, on iki yıl önce- Türk saltanatının maddi sınırları uçsuz bucaksız denilecek kadar genişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

İki noktadan sonra gelen cümleler büyük harfle başlar:
Menfaat sandalyeye benzer: Başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan yükseltir. (Cenap Şahabettin)

Ancak iki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralandığında bu örnekler büyük harfle başlamaz:
Bu eskiliği siz de çok evde görmüşsünüzdür: duvarlarda çiviler, çivi yerleri, lekeler… (Memduh Şevket Esendal)

UYARI: Rakamla başlayan cümlelerde rakamdan sonra gelen kelime büyük harfle başlamaz: 2005 yılında Türk Dil Kurumunun 73. yılını kutladık.

UYARI: Örnek niteliğindeki kelimelerle başlayan cümlede de ilk harf büyük yazılır:
“Banka, bütçe, devlet, fındık, kanepe, menekşe, şemsiye” gibi yüzlerce kelime, kökenleri yabancı olmakla birlikte artık dilimizin malı olmuştur. “Et-, ol-” fiilleri, dilimizde en sık kullanılan yardımcı fiillerdir.

B. Dizeler büyük harfle başlar:
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi;
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. (Muhibbi)

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. (Mehmet Akif Ersoy)

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik. (Yahya Kemal Beyatlı)

C. Levhalar ve açıklama yazıları büyük harfle başlar:
Giriş, Çıkış, Müdür, Vezne, Başkan, Doktor, Otobüs Durağı, Dolmuş Durağı, Şehirler Arası Telefon, III. Kat, IV. Sınıf, I. Blok.

Cümle içerisinde sayılardan sonra gelen kelimeler küçük harfle başlar.

D. Bilim dallarında kullanılan terimlerin büyük harfle yazılışı, ilgili dallardaki uygulamaya bağlıdır:
Canis canis, Caris caris, Ardea alba, Populus alba, Prunus domestica, Pinus silvestris.

E. Kitap, bildiri, makale vb.nde ana başlıkta bulunan kelimelerin tamamı, alt başlıkta bulunan kelimelerin ise yalnızca ilk harfleri büyük olarak yazılır.
F. Kitap, dergi vb.nde bulunan resim, çizelge, tablo vb.nin altında yer alan açıklayıcı yazılar büyük harfle başlar

G. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar:
29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Ekim 1923, 28 Aralık 1982′de göreve başladı. Lale festivali 25 Haziranda başlayacak.
1919 senesi Mayısının 19′uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

Belirli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar:
Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.

H. Özel adlar büyük harfle başlar:

1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar:
Mustafa Kemal Atatürk,

Takma adlar da büyük harfle başlar:
Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), Demirtaş (Ziya Gökalp), Tarhan (Ömer Seyfettin),

2. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar, lakaplar, meslek ve rütbe adları büyük harfle başlar:
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Kaymakam Erol Bey, Sayın Prof. Dr. Hasan Eren, Hamdi Bey, Mustafa Efendi,

Akrabalık bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz:
Tülay abla, Ayşe teyze, Fatma nine, Kemal dayı, Saim amca, Ali enişte.

Akrabalık bildiren kelimeler başa geldiğinde lakap yerine kullanıldığı için büyük harfle başlar: Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.

Bazı tarihî ve menkıbevi şahsiyetlerde ise akrabalık bildiren kelime sonda olduğu hâlde unvan değeri kazandığı ve özel ada dâhil olduğu için büyük harfle yazılır:
Gül Baba, Susuz Dede, Adile Hala, Gülsüm Bacı, Sultan Ana.

Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, mevki, unvan bildiren kelimeler de büyük harfle başlar:
Sayın Bakan, Sayın Başkan, Sayın Rektör, Sayın Vali,

Hitap kelimeleri de büyük harfle başlar:
Sevgili Kardeşim, Aziz Dostum, Değerli Arkadaşım,

3. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar:
Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir.

4. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar:
Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Karakeçili, Hacımusalı.

5. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar:
Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça, Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.

6. Devlet adları büyük harfle başlar:
Türkiye Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Azerbaycan Cumhuriyeti.

7. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını bildiren sözler büyük harfle başlar:
Müslümanlık, Müslüman; Hristiyanlık, Hristiyan; Musevilik, Musevi; Budizm, Budist; Hanefilik, Hanefi; Malikilik, Maliki; Protestanlık, Protestan; Katoliklik, Katolik.

8. Din ve mitoloji ile ilgili özel adlar büyük harfle başlar:
Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele.

Ancak tanrı kelimesi özel ad olarak kullanılmadığında küçük harfle başlar:
Eski Yunan tanrıları. Bazı dinî terimlerin küçük harfle başlaması gelenekleşmiştir:
cennet, cehennem, uçmak, tamu, peygamber, sırat köprüsü.

9. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar:
Merkür, Neptün, Plüton, Halley, Dünya,Güneş, Ay vb.

UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri gezegen anlamı dışında kullanıldığında küçük harfle başlar.

10. Yer adları (kıta, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak, semt vb.) büyük harfle başlar:
Asya, Avrupa, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Yakın Doğu; Ankara,

UYARI: Doğu ve batı sözleri yön bildirdiğinde küçük olarak yazılır:
Bursa’nın doğusu. Bu sözler düşünce, hayat tarzı, politika vb. anlamlar bildirdiğinde ise büyük olarak yazılır: Batı medeniyeti, Doğu mistisizmi vb.

Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz vb. tür bildiren ikinci isimler büyük harfle başlar:
Ağrı Dağı, Aral Gölü, Çanakkale Boğazı,

UYARI: Özel ada dâhil olmayıp tamlama kuran şehir, il, ilçe, bucak, belde, köy vb. sözler küçük harfle başlar:
Konya ili, Etimesgut ilçesi, Taflan köyü vb.

Mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Yıldız Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi, Karaköy Meydanı, Zafer Meydanı, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Ziya Gökalp Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı, Fevzi Çakmak Sokağı, İnkılap Sokağı, Reşat Nuri Sokağı, Türk Ocağı Sokağı.

UYARI: Yer bildiren özel isimlerde de kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman, kelime başında büyük harf kullanılır:
Hisar’dan, Boğaz’dan, Bulvar’dan.

11. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar:
Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, İshakpaşa Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Alanya Kalesi, Galata Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Zafer Abidesi, Bilge Kağan Anıtı.

12. Kurum, kuruluş ve kurul adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Çocuk Esirgeme Kurumu, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Anadolu Kulübü, Mavi Köşe Bakkaliyesi; Türk Ocağı, Yeşilay Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu, Danışma Kurulu, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı; Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

13. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Medeni Kanun, Borçlar Hukuku (kanun), Atatürk Uluslararası Barış Ödülü Tüzüğü, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği.

UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, merkez, bakanlık, üniversite, fakülte, bölüm, kanun, tüzük, yönetmelik vb.ni bildiren kelimeler, belli bir kurum vb. kastedildiğinde büyük harfle başlar:
Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Son aylarda Kurum, yazım konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir. 2876 sayılı Kanun bu yıl yeniden gözden geçiriliyor. Bu madde Yönetmelik’in 4’üncü maddesine aykırı düşmektedir.

14. Kitap, dergi, gazete ve sanat eserlerinin (tablo, heykel, müzik) her kelimesi büyük harfle başlar:
Nutuk, Safahat, Kendi Gök Kubbemiz, Anadolu Notları, Sinekli Bakkal; Türk Dili, Türk Kültürü, Varlık; Resmî Gazete, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Yeni Yüzyıl, Yeni Asır; Saraydan Kız Kaçırma, Onuncu Yıl Marşı.

UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz:
Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.

UYARI: Büyük harflerin kullanıldığı yerlerde bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır:
Mai ve Siyah, Suç ve Ceza, Leyla ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Dünyaya İkinci Geliş yahut Sır İçinde Esrar, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe, Ben de Yazdım.

15. Millî ve dinî bayramlarla bayram niteliği kazanmış günlerin adları büyük harfle başlar:
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Nevruz Bayramı, Anneler Günü, Öğretmenler Günü, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü, 14 Mart Tıp Bayramı, Hıdırellez.

Kurultay, bilgi şöleni, açık oturum vb. toplantıların adlarında her kelime büyük harfle başlar:
V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı, Manas Bilgi Şöleni.

16. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar:
Kurtuluş Savaşı, Millî Mücadele, Cilalı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Servetifünun Dönemi, Tanzimat Dönemi.

UYARI: Tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar:
divan şiiri, divan edebiyatı, halk şiiri, halk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, Türk dili, Türk sanat müziği, Türk halk müziği, tekke edebiyatı.

17. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar:
Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Konyalı, Bursalı.

UYARI: Özel ad kendi anlamı dışında yeni bir anlam kazanmışsa büyük harfle başlamaz:
acem (Türk müziğinde bir perde), hicaz (Türk müziğinde bir makam), nihavent (Türk müziğinde bir makam), amper (elektrik akımında şiddet birimi), jul (fizikte iş birimi), donkişotluk (gereği yokken kahramanlık göstermeye kalkışmak).

UYARI: Para birimleri büyük harfle başlamaz: avro, dinar, dolar, lira, yeni kuruş, liret.

UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz.

UYARI: Müzikte kullanılan makam ve tür adları büyük harfle başlamaz:
acemaşiran, acembuselik, bayati, hicazkâr, türkü, varsağı, bayatı.

18. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar:
Antep fıstığı, Brüksel lahanası, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi

 

NOKTALAMA İŞARETLERI VE UYGULAMASI

-Nokta, Virgül, Noktalı Virgül, İki Nokta-Üç Nokta
-Soru İş.,Ünlem İş.,Kısa ve Uzun Çizgi, Eğik Çizgi
-Tırnak İş.,Denden İş.,Yay ve Köşeli Ayraç,Kesme İş.
-Kısaltmalar

Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZCAN
NOKTALAMA İŞARETLERİNİN ORTAYA ÇIKMASI

Noktalama işaretlerinin tarihi, dil bilgini Aristophanes ile başlar. Bununla birlikte düzenli olarak kullanımı, XVI. yüzyılda matbaanın bulunuşu ile gerçekleşmiştir. XIX. yüzyılda ise, genelleşerek kesin kurallara bağlanmıştır.

Bizim edebiyatımızda, noktalama işaretleri, ancak Avrupa’yı tanıdıktan sonra, XIX. yüzyıldan itibaren görülmeye başlamıştır. İlk olarak Şinasi, Şair Evlenmesi (1859) adlı tiyatro oyununun başında iki işaretten söz etmektedir: “Mu’tarıza ( ) içinde bulunan kelâm hâli târif içindir. Şöyle bir hatt-ı ufkî – söz başına delâlet eder. Nokta, sözün nihayetine alâmet olur”. Şemsettin Sami de, Kamus-ı Türkî adlı sözlüğünde iki noktaya (noktateyn; virgüle (,), fasıla demektedir.

Önceleri düzyazı metinlerinde kullanılan noktalama işaretlerinin, şiirde kullanılmadığını görüyoruz. Başlangıçta, hem şiir hem düzyazı yazan edebiyatçılarımız, noktalama işaretlerini, düzyazı metinlerinde kullanmışlar, bununla beraber şiir halinde yazdıkları metinlerde noktalama işaretlerini kullanmamışlardır. Sonraları şiirlerde de başarı ile noktalama işaretlerinin kullanıldığı görülmektedir. Örneğin Recaizâde Mahmut Ekrem, hem Araba Sevdası adlı romanında, hem de Zemzeme, Pejmürde gibi şiir kitaplarında bu işaretlere özen göstermiş ve yerli yerinde kullanmıştır. Servet-i Fünûn döneminde, Tevfik Fikret’in şiirlerinde, noktalama işaretlerinin özenle kullanıldığını görmekteyiz.

Cumhuriyet döneminde, noktalama işaretleri daha çok önemsenmiş sayıları ve türleri arttırılmıştır.

Duygu ve düşünceleri daha açık ifade etmek, cümlenin yapısını ve duraklama noktalarını belirlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, sözün vurgu ve ton gibi özelliklerini belirtmek üzere kullanılan özel işaretlere noktalama işaretleri denir. Noktalama işaretleri, anlamı aydınlatır, yanlış anlaşılmaların önüne geçer, okumayı kolaylaştırır.

A. NOKTA (.)

1. Cümlenin sonuna konur :
Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulmuştur.
Türk’üm.

2. Kısaltmaların sonuna konur:
Prof., Cad., T.(Türkçe), Ar. (Arapça).

Ancak, büyük harflerin kullanılmasıyla yapılan kısaltmalardan sonra nokta kullanılmaz:
TDK (Türk Dil Kurumu), TBMM, cm (santimetre), g (gram), l (litre).

3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için kullanılır:
3.(üçüncü), II. Mehmet, 2. Cadde, 20. Sokak, XV. yüzyıl.
4. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra kullanılır:
I. 1. A. a. II. 2. B. b.

5. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
29.5.1453, 29.X.1923.

Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adlarından önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453.

6. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
Tren 09.15’te kalktı.
Saat ve dakika sayılarını ayırmak için kesinlikle iki nokta işareti kullanılmaz.

7. Bibliyografik künyelerin sonuna konur:
Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara, 1960.

8. Üçlü gruplara ayrılarak yazılan büyük sayılarda gruplar arasına konur:
16.551.000, 22.465.660

9. Matematikte çarpı işareti yerine kullanılır: 4.5=20.

B. VİRGÜL ( , )

1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime grupları arasına konur:
Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sıcak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (H. Edip, Kalp Ağrısı)

Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller
Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller. (F. Nafiz)

2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için kullanılır:
Umduk, bekledik, düşündük. Geldim, gördüm, yendim.
Fakat yol otomobillere yasak olduğundan o da herkes gibi tramvaya biner, kimse kendisine dikkat etmez. (F. Rıfkı Atay, Denizaşırı)

3. Cümlede özel olarak vurgulanması gereken ögelerden sonra konur:
Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. ( Atatürk)

4. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan ögeleri belirtmek için konur:
Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi, koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti.
(Y. Kadri, Panoroma)

5. Cümle içinde ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için konur:
Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

6. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına konur:
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

İkilemelerde kelimeler arasına herhangi bir işaret konmaz.

7. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerden sonra konur: Datça’ya yarın gideceğim, dedi.

8. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bildiren hayır, yok, yoo, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, baş üstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur:
Peki, gideriz. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.
Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor.
9. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime gruplarıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek için kullanılır:
Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)
Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

10. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:
Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)
Sayın Başkan, Sevgili kardeşim,

11. Yazışmalarda, başvurulan makamın adından sonra konur:
Fatih Üniversitesi Rektörlüğüne,

12. Yazışmalarda, yer adlarını tarihlerden ayırmak için konur:
Konya, 25 Eylül 2000

13. Sayıların yazılışında, kesirleri ayırmak için konur: 38,6 (otuz sekiz tam onda altı).
Sayıların kesirli kısımları ayırmak için araya nokta işareti konmaz. Bu şekildeki sayılar usulüne göre okunmalıdır: 6,7 (altı onda yedi).

14. Bibliyografik künyelerde yazar, eser, basım evi vb. maddelerden sonra konur:
Atay, Falih Rıfkı, Tuna Kıyıları, Remzi Kitap Evi, İstanbul 1938.
Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz.

UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:
Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşekkürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

UYARI: Metin içinde tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:
Hem gider hem ağlar.
Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)
Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.
Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.
Ne kız verir ne dünürü küstürür.

UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:
İmlamız, lisanımız düzelince lisanımız da kafamız düzelince düzelecek, çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamında zarf-fiil görevinde kullanılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:
Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal )
Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:
Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)
Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

UYARI: Metin içinde zarf-fiil ekleriyle oluşturulmuş kelimelerden sonra virgül konmaz:

Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)
Ancak yemekte bir karara varıp arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu. (Samim Kocagöz)

C. NOKTALI VİRGÜL ( ; )

1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur:
Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:
Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum. Sabahtan beri bekliyorum; ne gelen var, ne giden. İş işten geçti; artık gelse de olur, gelmese de.

3. Virgülle ayrılmış örnekleri farklı örneklerden ayırmak için konur:
Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; İstanbul, Londra, Bakû.

4. Kendilerinden evvelki cümleyle ilgi kuran ancak, yalnız, fakat, lâkin, çünkü, yoksa, bundan dolayı, binaenaleyh, sonuç olarak, bununla birlikte, öyleyse vb. cümle başı bağlaçlarından önce konur:
Halis bir şiir fena okunabilir; lâkin sahte bir şiir iyi okunamaz. (Yahya Kemal Beyatlı)

Bir millet ordusunu kaybedebilir, bağımsızlığını da kaybedebilir; fakat dilini sakladıkça, o millet yaşıyor demektir. (N. Atsız)

Sıralı cümleler arasında ancak, fakat, çünkü vb. cümle başı bağlayıcılarından önce yazar, araya nokta, virgül, noktalı virgül koymakta serbesttir. Bu husus, yazarın üslûptaki tercihiyle ilgilidir.

D. İKİ NOKTA ( : ) – ÜÇ NOKTA ( … )

1. Kendisinden sonra örnek verilecek cümlenin sonuna konur: Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

Yeni harfler alındıktan sonra eski yazı ile bir tek kelime bile yazmayan iki kişi görmüşümdür: Atatürk ve İnönü! (Falih Rıfkı Atay, Çankaya)

2. Kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur:
Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük (Yahya Kemal)

3. Kütüphanecilik alanında yazar adı ile eser başlığı arasına konur: Yahya Kemal Beyatlı: Kendi Gök Kubbemiz.

4. Ses biliminde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, i:cat.

5. Edebî eserlerdeki karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişinin adından sonra konur:
Bilge Kağan: Türklerim, işitin!
Üstten gök çökmedikçe
Alttan yer delinmedikçe
Ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

Koro : Göğe erer başımız
Başınla senin!

Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye
Gece uyumadım, gündüz oturmadım. (A. Turan Oflazoğlu)

6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7.

E. ÜÇ NOKTA ( … )

1. Tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:
Ne çare ki, çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveriyordu da, bu yanı…
(Tarık Buğra, Dönemeçte)

2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten ötürü açıklanmak istenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur:
Kılavuzu karga olanın burnu b…tan çıkmaz.

3. Alıntılarda; başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konur:
Mümtaz, bu dükkâna bakarken hiç farkında olmadan Mallarmé’nin mısraını hatırladı: “Meçhul bir felâketten buraya düşmüş…” (A. Hamdi Tanpınar, Huzur)

Alınmayan kelime ve bölümlerin yerine parantez içinde üç nokta konması da mümkündür.

4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun muhayyilesine bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:
Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altındaki dağlar, korular, beyaz yalılar… Ve bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havaî hakikati gibi uçan martı sürüleri… (Ömer Seyfettin, Bahar ve Kelebekler)
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı… (Faruk Nafiz Çamlıbel, Sanat)

5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:
Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:
-Koca Ali… Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin, Diyet)

6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevaplarda kullanılır:
― Yabancı yok!
― Kimsin?
― Ali…
― Hangi Ali?
― …
― Sen misin, Ali usta?
― Benim!… (Ömer Seyfettin, Diyet)

Türk imlâsında iki nokta yan yana kullanılmaz.

Uyarı: İki nokta üst üste şeklinde bir adlandırma yanlıştır.

F. SORU İŞARETI (?)

1. Soru bildiren cümle veya sözlerin sonuna konur:
Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer? (Ahmet Haşim)

2. Bilinmeyen yer, tarih vb. durumlar için kullanılır:
Yunus Emre (1240?-1320), (Doğum yeri:?).

3. Bir bilginin şüpheyle karşılandığı veya kesin olmadığı durumlarda yay ayraç (parantez) içinde soru işareti kullanılır:
Ankara’dan Konya’ya 1,5 (?) saatte gitmiş.
1496 (?) yılında doğan Fuzulî …
Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklar’dan mı? (Yahya Kemal)
Ruhunu karatan neydi, yağmur mu yağıyordu; yoksa şimşekler mi çakıyordu?

Uyarı: mı / mi eki -ınca / -ince anlamında zarf-fiil işleviyle kullanıldığı zaman soru işareti kullanılmaz:
Akşam oldu mu sürüler döner.

UYARI : Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklar’dan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

G. ÜNLEM İŞARETI (!)

1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümlelerin sonuna konur:
Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

Gurbet o kadar acı
Ki ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı
Hepsi başka biçimde! (Kemalettin Kamu)

Hava ne kadar da sıcak!
Aşk olsun!
Ne kadar akıllı adamlar var!

2. Seslenme,hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal)
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabileceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

3. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:
İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş(!)
Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

H. KISA ÇİZGİ (- )

1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:
Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-
mem. (Sait Faik)

2. Ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için kullanılır:
Örnek olsun diye -örnek istemez ya- söylüyorum.

3. Dil bilgisinde kökleri ve ekleri ayırmak için konur:
al-ış, dur-ak.

4. Dil bilgisinde fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır:
al-, oku-, yazdır-, okut-, bil-, sevdir-, anla-…

5. Dil bilgisinde eklerin başına konur:
-den, -lık, -ış, -t, -m, -sı, -ak…

6. Dil bilgisinde heceleri göstermek için kullanılır:
a-raş-tır-ma.
7. Kelimeler arasında “-den… –a, ve, ile, ilâ, arasında” anlamlarını vermek üzere kullanılır:
Türkçe-Fransızca Sözlük, Aydın-İzmir yolu, Ankara-İstanbul uçak seferleri, Türk-Alman ilişkileri, 10.30-11.30, 2000-2001 öğretim yılı.

8. Bazı terim ve kuruluş adlarında kelimeler arasına konur:
sıfat-fiil, zarf-fiil, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi.

9. Adres yazarken semt ile şehir arasına konur:
Kurtuluş-ANKARA

10. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır:
50-30=20

İ. UZUN ÇİZGİ ( - )
Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.
-Yoo, güvercinlerime dokunmayınız, dedi. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Uyarı: Konuşmalar tırnak içinde verildiği zaman uzun çizgi kullanılmaz.

J. EĞIK ÇİZGİ ( / )

1. Şiirlerden yapılan alıntılarda, mısraların yan yana yazılması gereken durumlarda mısraları belirlemek için kullanılır:Ne sen ,ne ben / Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ / Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ / Olan bu mâî deniz. (Ahmet Haşim)

2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına konur: Altay Sokağı, Nu:21/6

3. Adres yazarken semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı, Nu:21/6 Kurtuluş/ANKARA

4. Dil bilgisinde eklerin farklı şekillerini göstermek için kullanılır:-a /-e, -an /-en, -madan / -meden.

5. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70 / 2=35

K. TIRNAK İŞARETİ (” “)

1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır:
Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Aynen alınmayan söz ve yazılar tırnak içine alınmaz.

2. Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınır:
Bugünlerde “iyi bir iş” arıyordu.
Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınmadan koyu yazılarak veya altı çizilerek de gösterilebilir:
Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

3. Kitapların ve yazıların adları ve başlıkları tırnak içine alınır: Yahya Kemal’in bazı şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adı altında çıktı. (A.H. Tanpınar)
“İmlâ Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

Uyarı:Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz.

L. TEK TIRNAK IŞARETI ( ‘ ’ )

1. Tırnak içinde verilen ve yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü belirtmek için kullanılır: Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

UYARI : Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:
“Akıl yaşta değil baştadır.” atasözü yüzyılların tecrübesinden süzülüp gelen bir gerçeği ifade etmiyor mu?
“İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI : Uzun alıntılarda her paragraf ayrı ayrı tırnak içine alınır.

2. Dil yazılarında verilen örneğin anlamını göstermek için kullanılır:
Göktürk Anıtları’nda geçen, fakat günümüze ulaşmayan bazı örnekler: bodun ‘millet, kavim’, sab ‘söz’, eçü apa ‘ecdat, atalar’, tüketi ‘tamamen, bütünüyle’

UYARI : Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz:
Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”unu okudunuz mu?

M. DENDEN İŞARETI ( ” )

1. Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta yazılması gelen aynı sözlerin veya söz gruplarının tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:
a. Etken fiil
b. Edilgen ″
c. Dönüşlü ″
d. İşteş ″

N. YAY VE KÖŞELI AYRAÇ ( [ ] )YAY AYRAÇ (())

1. Cümlenin yapısıyla doğrudan doğruya ilgili olmayan açıklamalar için kullanılır:
Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (N. Ataç)

Uyarı: Hakkında açıklama yapılan söze ait ek, ayraç kapandıktan sonra yazılır:
Yunus Emre (1240-1320)’nin…

2. Tiyatro eserlerinde konuşanın hareketlerini, durumunu açıklamak ve göstermek için kullanılır:
İhtiyar (Yavaş yavaş Kaymakama yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın…
Kaymakam
(hiddetle) Ne olacak baba… (Reşat Nuri Güntekin, İstiklâl)

3. Alıntıların aktarıldığı eseri veya yazarı göstermek için kullanılır:
Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Safahat)

4. Alıntılarda, başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

5. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır.

6. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını göstermek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır.

7. Bir yazının maddelerini gösteren rakam ve harflerden sonra kapama ayracı konur:
I) 1) A) a) II) 2) B) b)
O. KÖŞELI AYRAÇ ( [ ] )

1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır.

2. Bibliyografik künyelere ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [ Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet 1922.

3. Bilimsel çalışmalarda, metinde bulunmayan veya silinmiş olan,fakat araştırmacı tarafından tamamlanan bölümler köşeli ayraç içine alınır:
Babam kağan öldüğünde küçük kardeşim Kül-tegin ye[di yaşında kaldı...]

P. KESME İŞARETI ( ‘ )

1. Özel adlara getirilen iyelik ve hâl eklerini ayırmak için konur:
Fatih Sultan Mehmet’e, Atatürk’üm, Yunus Emre’yi, Türk’e, Türkiye’m, Kâzım Karabekir’i, Türkiye’de, Anadolu’dan, Ziya Gökalp Bulvarı’nda, Çankaya Köşkü’ne, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Van Gölü’ne, Ağrı Dağı’nın ;Kiralık Konak’ta, Sinekli Bakkal’ı…

Ancak aşağıda belirtilen özel adlardan sonra kesme işareti kullanılmaz:
a) Kurum ve kuruluş adları: Türk Dil Kurumundan, Selçuk Üniversitesi Rektörlüğüne.
b) Akım, çağ ve dönem adları: Eski Çağın, Millî Edebiyat Akımının.
c) Kişi adlarından sonra kullanılan unvanlar: Mustafa Kemal Paşaya, Zeynep Hanıma, Ayhan Beyden, Ahmet Mithat Efendinin.
ç) Ay ve gün adları: 29 Ekime…, 30 Ağustos Çarşambadan sonra.
d) Deyimlerde geçen özel adlar: Allaha emanet, Alinin külâhını Veliye, Velinin külâhını Aliye.

Uyarı: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz.

Uyarı: Yabancı özel adlar dışındaki özel adlara getirilen yapım ekleri ve çokluk eki kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Ahmetler, Avrupalı, Konyalı, Kayserili.

Bu eklerden sonra da kesme işareti kullanılmaz:
Türkleşmekte, Türklüğün, Türkçenin, Türkçeye, Müslümanlıkta, Hrıstiyanlıktan.

2. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için:
TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, TV’ye.

Uyarı: Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır:
kg’dan, cm’yi, mm’den ; BDT’ye, THY’de, TRT’den.

Ancak kısaltması büyük harflerle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır:
ASELSAN’da, BOTAŞ’ın, NATO’dan, UNESCO’ya.

Sonunda nokta bulunan kısaltmalar kesmeyle ayrılmaz. Bu tür kısaltmalarda ek noktadan sonra ve kelimenin okunuşuna uygun olarak yazılır: vb.leri, mad.si, Alm.dan.

3. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur:
1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat, 7,65’lik.

4. Seslerin vezin dolayısıyla şiirde veya konuşma sırasında düştüğünü göstermek için konur:
N’oldu, n’apalım, n’eylesin.

5. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri göstermek için konur:
A’dan Z’ye kadar, b’nin m’ye dönüşmesi; -sız, -siz’le yapılan yeni isimler.

6. Özel isimlerden sonra yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığı taktirde kesme işareti yay ayraçtan sonra konur:
Yunus Emre (1240-1320)’nin, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’nin.

7. Bazı alıntı kelimelerde Türkçeye aykırı ses ve hece yapısını göstermek için kesme işareti konur: an’ane, sun’i, kur’a, cür’et, kat’iyet, mel’un, meş’ale, mes’ul, cem’i, nev’i.

Uyarı: “&” işareti İngilizceye özgüdür. Türkçede “ve” için böyle bir işaret kullanılamaz.

1. Aşağıda sıralanan özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır:

a. Kişi adları, soyadları ve takma adlar:
Atatürk’üm, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se.

UYARI : Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Çiçek, Halit, Mehmet, Mesut, Murat, Özbek, Recep, Yiğit, Bosna-Hersek, Gaziantep, Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Çeliği, Çiçeği, Halidi, Mehmedi, Mesudu, Muradı, Özbeği, Recebi, Yiğidi, Bosna-Herseği, Gaziantebi, Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

UYARI: Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan sonra konur: Yunus Emre (1240?-1320)’nin, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’nin.

Ancak cins isimler için yapılan açıklamalarda yay ayraçtan sonra doğal olarak kesme işaretine gerek yoktur:
İmek fiili (ek fiil)nin geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

UYARI : Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz.

b. Millet, boy, oymak adları:
Türk’üm, Alman’sınız, İngiliz’den, Rus’muş, Oğuz’un, Kazak’a, Kırgız’ım, Özbek’e, Karakeçili’nin, Hacımusalı’ya.

c. Devlet adları:
Türkiye Cumhuriyeti’ni, Osmanlı Devleti’ndeki, Amerika Birleşik Devletleri’ne, Azerbaycan Cumhuriyeti’nden.

d. Din ve mitoloji ile ilgili özel adlar:
Allah’ın, Tanrı’ya, Cebrail’den, Zeus’u.

e. Kıta, deniz, nehir, göl, dağ, boğaz, geçit, yayla; ülke, bölge, il, ilçe, köy, semt, bulvar, cadde, sokak vb. coğrafyayla ilgili yer adları:
Asya’nın, Marmara Denizi’nden, Akdeniz’i, Meriç Nehri’ne, Van Gölü’ne, Ağrı Dağı’nın, Çanakkale Boğazı’nın, Zigana Geçidi’nden, Uzunyayla’ya, Türkiye’dir, İç Anadolu’da, Doğu Anadolu’ya, Ankara’ymış, Sungurlu’ya, Ziya Gökalp Bulvarı’ndan, Yıldız Mahallesi’ne, Taksim Meydanı’ndan, Reşat Nuri Sokağı’na.

UYARI: Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan.

f. Gök bilimiyle ilgili adlar:
Jüpiter’den, Venüs’ü, Halley’in, Merih’e, Büyükayı’da, Yedikardeş’ten, Samanyolu’nda.

g. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. adları:
Dolmabahçe Sarayı’nın, Çankaya Köşkü’ne, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Ankara Kalesi’nden, Horozlu Han’ın, Galata Köprüsü’nün, Bilge Kağan Abidesi’nde, Çanakkale Şehitleri Anıtı’na.

h. Kitap, dergi, gazete ve sanat eseri (tablo, heykel, müzik vb.) adları:
Nutuk’ta, Safahat’tan, Kiralık Konak’ta, Sinekli Bakkal’ı, Hürriyet’te, Resmî Gazete’de, Onuncu Yıl Marşı’nı, Yunus Emre Oratoryosu’nu, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü.

i. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelge adları:
Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Medeni Kanun’un, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü Tüzüğü’nde, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’nin.

UYARI: Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi… Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre… vb.

j. Hayvanlara verilen özel adlar:
Sarıkız’ın, Karabaş’a, Pamuk’u, Minnoş’tan.

UYARI: Kurum, kuruluş, kurul ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığına, Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Mavi Köşe Bakkaliyesinden, Gimanın.

UYARI : Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün.

2. Kişi adlarından sonra gelen saygı sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur:
Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya vb.

UYARI: Unvanlardan sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Cumhurbaşkanınca, Başbakanca, Türk Dil Kurumu Başkanına göre vb.

3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur:
TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye.

UYARI : Sonunda nokta bulunan kısaltmalarla üs işaretli kısaltmalar kesmeyle ayrılmaz. Bu tür kısaltmalarda ek noktadan ve üs işaretinden sonra, kelimenin ve üs işaretinin okunuşuna uygun olarak yazılır: vb.leri, Alm.dan, İng.yi; cm³e (santimetre küpe), m²ye (metre kareye), 64ten (altı üssü dörtten).

4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur:
1985′te, 8′inci madde, 2′nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik.
1919 senesi Mayısının 19′uncu günü Samsun’a çıktım. (Mustafa Kemal Atatürk)

5. Şiirde seslerin ölçü dolayısıyla düştüğünü göstermek için kesme işareti kullanılır:
Bir ok attım karlı dağın ardına
Düştü n’ola sevdiğimin yurduna
İl yanmazken ben yanarım derdine
Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

6. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, b’nin m’ye dönüşmesi, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.

UYARI: Akım, çağ ve dönem adlarından sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Eski Çağın, Yükselme Döneminin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına
KISALTMALAR

Kısaltmalarda herkesçe uyulan, genel bir sistem bulunmamakla birlikte dilimizde bazı esasların yerleştiği de görülmektedir. Kısaltmalarla ilgili bu esasları şöyle gösterebiliriz:

1. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarının kısaltmaları genellikle her kelimenin ilk harfinin büyük olarak yazılmasıyla yapılır:
TBMM, TDK (Türk Dil Kurumu), TK (Türk Kültürü), GD (güneydoğu).

Ancak bazı kısaltmalarda, kısaltmanın akılda kalabilmesi için yeni bir kelime türetme amacıyla bazen özellikle son kelimenin birkaç harfinin kısaltmaya alındığı görülür:
İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği), SEKA (Selüloz ve Kâğıt Sanayii Kurumu), TÖMER (Türkçe Öğretim Merkezi.

Büyük harflerle yapılan kısaltmalarda genellikle nokta kullanılmaz. Ancak bazı örneklerde nokta konulması gelenekleşmiştir:
M.Ö., P.K.(Posta Kutusu), T.C.(Türkiye Cumhuriyeti)

2. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarıyla element ve ölçülerin dışında kalan kelime veya kelime gruplarının kısaltılmasında, ilk harfle birlikte kelimeyi oluşturan temel harfler (genellikle ünsüzler) dikkate alınır. Kısaltılan kelime veya kelime grubu, özel ad, unvan veya rütbe ise ilk harf büyük; cins ismi ise ilk harf küçük olur:
İng.(İngilizce), Alb. (Albay), Kocatepe Mah.,kim. (kimya), sf. (sıfat), çev. (çeviren).

Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır:
kg’dan, cm’yi, THY’de, TV’den.

3. Ancak kısaltması büyük harfle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır:
ASELSAN’da, BOTAŞ’ın, NATO’dan, UNESCO’ya.

************************************************** *************
YANLIŞ CÜMLELER :
Çok güzel dediğim kız döndü,bana baktı. (yanlış)
Çok güzel dediğim kız döndü , bana baktı. (yanlış)
Arkadaşlarımla buluşmak için moda’da yürüyordum ki, çok güzel 1 kız gördüm (yanlış)
Çok güzel bir kızdı, benim girlfriendim olmasını isterdim. (yanlış)
Arkadaşlarımla buluşmak yerine o kızla oturmayı ve sevgi ile bana bakmasını isterdim. (yanlış)

O kızda aynı şeyleri ister miydi acaba? (yanlış)
Sanırım kapı da duran kırmızı araba onun du. (yanlış)

Birden gördümki araba aslında erkek arkadaşınındı. (yanlış)

“şey” daima ayrı yazılır.
bir şey, her şey

bir diğer önemli kelime “her”
herhangi ve herhalde hariç diğerleri ayrı yazılır. her zaman, her gün, her biri, her dem, her halükarda.

“şu”
şuara bitişik diğerleri ayrı.

“bir” daima ayrı yazılır. yalnız birçok bitişik yazılır.
bir anda, bir ara, bir an, bir elden, herhangi bir.

pek çok, pek çoğu diye yazılır.

bir diğer önemli nokta: herkes

haletiruhiye, tebdilimekan bitişik yazılır.

ayrıca birleşik fiillerde eğer ses değişmesi(ses düşmesi, ses türemesi) olursa bitişik diğer hallerde ayrı yazılır.
fark etmek, affetmek(ses türemesi) gibi.

bir diğer karıştırılan kelimeler yanlış ve yalnız. bunu ezberleyemiyorum karıştırıyorum diyorsanız:
yanlış, yanılmaktan geliyor. yalnız, yalından.

şu halde kimse bizden türkçe öğretmeni olmamızı beklemiyor ama bunca yaşa gelip de bazı şeyleri bilmemek gerçekten ayıp. ben de bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; ama gidip de herkez yazmıyorum, gidiyomusun da yazmıyorum. bu kadar basit şeylerde hata yapan top olsun!

Aşağıdaki cümlelerden hangisinin sonundaki
noktalama işareti yanlış kullanılmıştır?

A) Gece, ayı hilal şeklinde gördüm.
B) Bu iş iki ayda zor biter.
C) Ay, ne sevimli bir çocuksun.
D) Yüzü ay gibi parlıyordu.

Yanlış: “Tatile çıkmadan önce otel de yerimizi ayırttık.”

Yanlış: “Bunun doğru olmadığını sende biliyorsun.”

Yanlış: “Geç olsunda, güç olmasın.”

Yanlış: “Maçı izledimi ki, yorum yapıyor?”

Yanlış: “Urfa’da Oxford vardıda bizmi gitmedik?”

Yanlış: “Tabii ki de”
“Tabii ki” (burada “de” tümüyle gereksiz ve yanlış)

Yanlış: “Ama ben okula gittim ki!”
Doğru: “Ama ben okula gittim!” (Türkçe’de “ki”, anlamı vurgulamak için ancak olumsuz ifadelerde kullanılır, olumlularda değil. “Ama ben okula gitmedim ki!”)

Yanlış: “Ne bugün ne de başka bir zaman, böyle bir şey söylemedim.”
Doğru: “Ne bugün ne de başka bir zaman, böyle bir şey söyledim.” (Bu kalıpta, olumsuzluk vurgusunu zaten “ne …. ne de ….” şablonu verir. Yüklemin olumsuz kullanılmasıysa yanlıştır ve anlamı bütünüyle tersine çevirir.)

Bir örnek daha: “Babam ne liseye ne üniversiteye gitmedi.”
Doğrusu, “Babam ne liseye ne de üniversiteye gitti” olacak.

Yanlış: “Akdeniz’in doyumsuz güzellikteki sahilleri”
Doğru: “Akdeniz’in tadına doyum olmaz güzellikteki sahilleri” ya da “Akdeniz’in, güzelliğine doyum olmayan sahilleri” benzeri bir ifade kullanılmalıydı. “Doyumsuz” ile “doyum olmayan” bütünüyle farklı anlamlara sahiptir ve “doyumsuz”, “tatminsiz” demektir.

Yanlış: “Dünya 1968′li yıllarda büyük çalkantılar yaşadı.”
Doğru: “Dünya 1960′lı yıllarda büyük çalkantılar yaşadı”, “Dünya altmışlarda büyük çalkantılar yaşadı” ya da “Dünya 1968′de büyük çalkantılar yaşadı” biçiminde ifade edilmeli. “1968′li yıllar”, “1987′li yıllar” diye bir şey yoktur. “Altmışlı yıllar” ya da “1960′lı yıllar” ifadeleri, 1960′dan 1969′a dek uzanan on yıllık dönemi (İngilizce’de “decade”) anlatmak için kullanılır. 1968 ya da 1987, 2 vb ise belli bir yıldır ve bir tanedir; “1968′li yıllar” olmaz.

Internet marifetiyle yaygınlaştırdığı hatalar: “Aşağılamak” yerine “aşşaalamak”; “Hava bayağı sıcak” yerine “Hava bayaa sıcak” gibi.

• “Yahu” yerine “yaw”, “yow”, “yaa” gibi söyleniş biçiminden yola çıkarak biçimi bozulmuş sözcükler.

Küçük resimlere pek itibar etmemeli. Dilimize zarar veriyor. Afadedeki güzellikleri silip süpürüyor. Amerikan filmlerinde insanları şartlandırmak için kahkaha efektlerinin yer alması gibi bir şey

 

 

Yapım Ekleri ve Uygulaması

1) İsimden İsim Yapım Ekleri
2) İsimden Fiil Yapım Ekleri

Türkçede ekler, yapım ekleri ve çekim ekleri olmak üzere iki grupta toplanır:

Yapım Ekleri

Türkçede, yeni kelimeler türetmenin vazgeçilmez unsurlardan biri yapım ekleridir. Yapım ekleri, kelime köklerine ve gövdelerine gelerek dilin anlatım yeteneğini genişleten, dili zenginleştiren yeni kelimelerin türetilmesinde görev alırlar. Türetme, kökteki anlamla ilgi kurularak bir düzen içinde dilin kanunlarına göre gerçekleştirilir. Matematik gibi kuralları çok sağlam olan dilimizde esasen her köke her türlü ek getirilebilir. Ancak dil mantığı buna izin vermez. Yapım eklerinin türetme görevi dışında kelimeye kattığı anlam incelikleri de vardır. Bu yüzden bir ek, aynı türden bütün kelimelere getirilmez.

Türetme görevini üstlenen yapım ekleri, aynı derecede işlek değildir. Meselâ, fiil köklerine gelerek fiil isimleri (mastar) yapan -mak, -mek eki istisnasız bütün fiillere gelirken fiilden isim yapan -van eki yay-van gibi bir iki örnekte görülür. İşlek olmayan ve daha çok bazı kelimelerde kalıplaşmış olarak bulunan bu tipteki ekler, yeni kelimeler türetmeye pek elverişli değildir.

İsme getirilen yapım eki, fiile getirilmez. Yazılışları, söylenişleri aynı olan yapım eklerini karıştırmamak gerekir. Türetilen kelime isme ait bir çekim eki alıyorsa kelimeye getirilen son yapım eki, isim yapma ekidir. Kelime, fiile ait bir çekim eki alıyorsa kelimedeki son yapım eki, fiil yapmıştır. Bu ayrımı cümlede kullanış biçiminden de anlamak mümkündür: sür-ü-den kelimesinde -ü eki fiilden isim yapmıştır. Kelime isme dönüşmeseydi ayrılma (-den) hâli eki getirilemezdi. sür-ü-dü-k örneğinde ise -ü eki fiilden fiil yapmıştır.

Bir eke ait birden fazla biçimin bulunması (bazı istisnalar dışında) Türkçedeki eklerin genellikle ünlü ve ünsüz uyumlarına uymasından kaynaklanmaktadır: -dır, -dir, -dur, -dür; -tır, -tir, -tur, -tür.

Çekim eklerinde (bir-i-si, hep-i-si gibi bazı istisnalar dışında) aynı gruptan iki veya daha fazla ek üst üste gelemez. Ancak yapım ekleri için böyle bir sınırlama yoktur: yaz-dır-t-tır-ı-l-an.

Türkçenin Yapım Ekleri;
1. İsimden isim yapma ekleri,
2. İsimden fiil yapma ekleri,
3. Fiilden fiil yapma ekleri,
4. Fiilden isim yapma ekleri olmak üzere dört gruba ayrılır.

İSİMDEN İSİM YAPMA EKLERİ

İsim tabanlarından yeni anlamlı başka isimler türetmede kullanılan eklerdir. İşlek olarak kullanılanlardan bazıları aşağıda örnekleriyle birlikte sıralanmıştır:

1. -lık, -lik, -luk, -lük

a. Yer isimleri yapar: orman-lık, saman-lık, taş-lık, zeytin-lik, kum-luk, odun-luk, çöp-lük, gül-lük, kömür-lük vb.
Dut-luk, Et-lik, İncir-lik, Yumurta-lık. (Burada özel isim olarak kullanılmıştır.)

b. Sıfatlar yapar: ay-lık (ücret), baklava-lık (un), bayram-lık (elbise), dolma-lık (biber), gömlek-lik (kumaş), hediye-lik (eşya), mevsim-lik (iş) vb.

c. Alet, araç, gereç isimleri yapar: baş-lık, kulak-lık, sabah-lık, diz-lik, gece-lik, gelin-lik, sebze-lik, buz-luk, tuz-luk, yağmur-luk, ön-lük vb. (çaydan-lık, iğneden-lik, yağdan-lık örneklerinde ise –lık ile aynı işlevdeki Farsça –dan ekinden sonra gelmiştir.)

d. Meslek ve meslek aşaması gösteren adlar yapar: avukat-lık, işçi-lik, demirci-lik, kılavuz-luk, gözlükçü-lük; asistan-lık, binbaşı-lık, doçent-lik, general-lik vb.

e. Rütbe ve makam isimleri yapar: bakan-lık, başkan-lık, kaymakam-lık, komutan-lık, vali-lik, müdür-lük, rektör-lük vb.

f. Soyut isimler ve durum isimleri yapar: aç-lık, arkadaş-lık, ayrı-lık, çocuk-luk, delikanlı-lık, erkek-lik, genç-lik, güven-lik, güzel-lik, ihtiyar-lık, iyi-lik, kadın-lık, kardeş-lik, koca-lık, temiz-lik, vicdansız-lık, yolcu-luk vb.

g. Sayı isimlerinden sonra o sayının toplu olarak bulunduğunu bildiren isimler yapar: altı-lık, beş-lik, bin-lik, on-luk, dört-lük, yüz-lük vb.

h. Renk isimlerine getirilince, o rengin yaygın olarak bulunduğunu bildiren isimler yapar: beyaz-lık, kara-lık, kırmızı-lık, mavi-lik, mor-luk vb.

i. Ana-lık, baba-lık, evlat-lık, oğul-luk gibi kelimelerde üveylik anlamı katar.

j. Bağlılık ve özellik anlamı katan adlar yapar: akılcı-lık, sağcı-lık, devrimci-lik, gerici-lik, milliyetçi-lik, solcu-luk, toplumcu-luk, Atatürkçü-lük vb.

k. Aç-lık tok-luk, az-lık çok-luk, bağ-lık bahçe-lik, var-lık yok-luk, bir-lik beraber-lik, dir-lik düzen-lik, gül-lük gülistan-lık örneklerindeki gibi ikilemeler yapar.

l. Getirildiği isme, çokluk veya topluluk anlamı katar: ağaç-lık, çalı-lık, çam-lık, çayır-lık, kavak-lık, orman-lık, vişne-lik, söğüt-lük vb.

2. -lı, -li, -lu, -lü

a. Sıfat yapar: anlayış-lı (arkadaş), sayı-lı (gün), bilgi-li (öğretmen), gölge-li (yer), renk-li (kâğıt), bulut-lu (hava), gül-lü (bahçe) vb. gibi.

b. Bir yere aitlik, bağlılık anlamı katar: Asya-lı, bura-lı, Konya-lı, Kayseri-li, lise-li, mahalle-li, doğu-lu, Selçuk-lu, köy-lü, üniversite-li vb.

c. Yaygın olarak kullanılmayan kök ve gövdelerle kalıplaşmış olarak, sıfat görevli kelimelerde bulunur: acık-lı, alım-lı, danışık-lı, paha-lı, tutar-lı giz-li, elveriş-li, sevgi-li, yer-li, top-lu, us-lu, söz-lü vb.

d. İkileme kurar: al-lı yeşil-li, an-lı şan-lı, bel-li baş-lı, sağ-lı sol-lu, der-li top-lu, gece-li gündüz-lü, iç-li dış-lı, iri-li ufak-lı vb.

İkilemeler kuran -lı, -li, -lu, -lü ekinin eski biçimi de böyledir. Fakat diğer örneklerdeki ekin eski şekli -lıg, -lig, -lug, -lüg olup başka bir ektir: tat-lıg > tat-lı, küç-lüg > güç-lü örneklerindeki gibi.

3. -sız -siz, -suz, -süz

Olumsuz anlam taşıyan adlar, sıfatlar, zarflar yapar: ahlâk-sızlık, ar-sız, hır-sız, ök-süz (annesiz), tel-siz; bağım-sız (ülke), görgü-süz (adam); kimse-siz (yaşıyor), tutar-sız (davranıyor) vb.

Bu ekle, ikilemeler de yapılır: borç-suz harç-sız, ipsiz sap-sız, iş-siz güç-süz, kayıt-sız şart-sız, ses-siz ses-siz, tat-sız tuz-suz, yer-siz yurt-suz vb.

4. -cı, -ci, -cu, -cü; -çı, -çi, -çu, -çü
Meslek, alışkanlık, taraftarlık isimleri yapar:
araba-cı, bilgisayar-cı, cam-cı, iz-ci, koru-cu, göz-cü, balık-çı, kitap-çı, diş-çi, iş-çi, simit-çi, tost-çu, gözlük-çü; şaka-cı, yalan-cı, geri-ci, kin-ci, kader-ci, sol-cu, uyku-cu, barış-çı, fırsat-çı, halk-çı, inat-çı, yaltak-çı, milliyet-çi, Türk-çü vb.

5. -cık, -cik, -cuk, -cük; -çık, -çik, -çuk, -çük

a. Küçültme, azlık, acıma, sevgi, şefkat bildiren adlar yapar: ada-cık, az(ı)-cık, adam-cık, ağaç-çık, anneciğim (anne-cik-im), Ayhan-cığım, boru-cuk, dere-cik, kadın-cık, kedi-cik, kimse-cik, küçü(k)-cük, teyzeciğim (teyze-cik-im), yavru-cuk, yumuşa-cık (yumuşak-çık), zavallı-cık..

b. Hastalık isimleri yapar: arpa-cık, yılan-cık, kızamık-çık, pamuk-çuk.

c. Bitki isimleri yapar: kızıl-cık, dil-cik, gelin-cik…

d. Organ isimleri yapar: elma-cık (kemiği), karın-cık, badem-cik, kese-cik, köprü-cük (kemiği), kapak-çık…

e. Hayvan isimleri yapar: sığır-cık, tatar-cık…

f. Alet isimleri yapar: dağar-cık, iğne-cik, maymun-cuk, dip-çik…

g. Yer isimleri yapar: Ayva-cık, Çınar-cık, Germen-cik, Harman-cık, Ova-cık, Yaka-cık, Göl-cük…

6. -ca, -ce, -ça, -çe

a. Özellikle sıfatlara ve zarflara çekim eki gibi gelerek asıl işlevi olan eşitlik, benzerlik, görelik, nispet gibi anlamları kazandırır: adam-ca, akıl-ca, ala-ca, bu-n-ca, çılgın-ca, filan-ca, kısa-ca, sarı-ca, soy-ca, yakın-ca, aile-ce, ben-ce, bilgi-ce, bölüm-ce, deli-ce, ekşi-ce, güzel-ce, iyi-ce, kendi-n-ce, siz-ce, çocuk-ça, yaş-ça, açık-ça, ak-ça, adet-çe, geniş-çe, gök-çe…
b. Ayrı-ca, başlı-ca, doğru-ca, düşman-ca, kolay-ca, böyle-ce, erken-ce, gizli-ce, ön-ce, sert-çe, çabuk-ça, hoş-ça, yavaş-ça örneklerindeki gibi adlardan, sıfatlardan bazen de zamirlerden sonra gelerek zarf yapar.

c. Dil ve lehçe isimleri yapar: Alman-ca, İngiliz-ce, Arap-ça, Fars-ça, Rus-ça, Türk-çe; Çuvaş-ça, Yakut-ça…

d. Yer isimleri yapar: Çamlı-ca, Çatal-ca, Çukur-ca, Kozlu-ca, Kumlu-ca, Sapan-ca, Yarım-ca, Derin-ce, Düz-ce, Sütlü-ce, Yeni-ce…

e. Doğrudan doğruya isimler ve sıfatlar yapar: o-n-ca, ılı-ca, kokar-ca; ala-ca (karga), aptal-ca (söz), Kara-ca (Ali) gibi.

7. -daş, -deş, -taş, -teş

Eşlik, ortaklık, bağlılık, aitlik bildiren isimler yapar: adaş (<ad- daş), anlam-daş, arka-daş, çağ-daş, gönül-daş, kardeş (<karın-daş), sır-daş, soy-daş, ülkü-daş, yol-daş, öz-deş, yön-deş, denk-taş, emek-taş, yurt-taş, kök-teş, ses-teş.

8. -ncı, -nci, -ncu, -ncü

Sıralama ve derece bildiren isimler yapar: altı-ncı, bir-i-nci, elli-nci, iki-nci, son-u-ncu, üç-ü-ncü, yüz-ü-ncü gibi.

9. -ar, -er; -şar, -şer

Asıl sayı adlarından üleştirme sayıları yapar. Ünsüzle biten sayılara -ar, -er; ünlüyle biten sayılara -şar, -şer biçimi getirilir: kırk-ar, on-ar, beş-er, bir-er, üç-er; altı-şar, iki-şer, yedi-şer gibi.

10. -sal, -sel

Yapı olarak yanlış olmasına rağmen –sal, -sel eki bugün yaygın olarak kullanılmaktadır. Bilim eseri yerine bilimsel eser, kamu alanı yerine kamusal alan gibi yanlış kullanmalar tercih edilmektedir.

Günümüzde nispet ifade eden î ekinin yerine -l ( doğa-l, özne-l, yasa-l), -al, -el (ulus-al, söz-el) ve –sal, -sel (sayı-sal, bölge-sel) ekleri de kullanılmaktadır. Türkçedeki batı kökenli kelimelerde de nisbet î’si yerine –k eki de (sosyoloji-k, biyoloji-k) kullanılmaktadır.

-sal, -sel eki açı-sal, anıt-sal, doğru-sal, duygu-sal, hayvan-sal, kalıt-sal, kara-sal, kut-sal, onur-sal, tarım-sal, yapı-sal, birey-sel, bitki-sel, bölge-sel, çizgi-sel, evren-sel, gelenek-sel örneklerinde görüldüğü gibi sıkça kullanılmaktadır. Ancak yapı olarak yanlış olan bu şekli yaygın örneklerinin dışında kullanmamaya özen göstermek gerekir.

Bunlardan başka, getirildiği isme değişik anlamlar katan ve sınırlı sayıda örnekte rastlanan isimden isim yapma ekleri de vardır. İsimden türemiş isimler hakkında fikir vermesi düşüncesiyle bunların çoğu aşağıda örnekleriyle birlikte verilmiştir:

-aç, -eç (boz-aç, kır-aç, top-aç), -ak, -ek (baş-ak, sol-ak, top-ak, ben-ek),-an, -en (oğulan>oğlan kız-an, er-en), -cıl, -cil, -cul,-cül; -çıl, -çil, -çul, -çül (tavşan-cıl, ben-cil, ev-cil, ölüm-cül, balık-çıl, kır-çıl, et-çil,ot-çul), -cileyin (ben-cileyin, sen-cileyin), -ç (ana-ç, ata-ç, baba-ç), -gıl, -gil, -gül, -kıl, -kil) (Ali-gil, dayım-gil, kır-kıl, iç-kil, dört-gül), -ka, -ge (baş-ka, öz-ge), -kan, -ken (baş-kan, er-ken), -kek (er-kek), -man, -men (ak-man, ata-man, kara-man, konuk-man, yal-man, dik-men, evci-men, gök-men, köle-men, küçük-men> küçü-men, köse-men, öz-men), -la (kış-la-g>kış-la, yay-la-g>yay-la), -lak, -lek (av-lak, kış-lak, kuş-lak, ot-lak, su-lak, ev-lek), -leyin (akşam-leyin, gece-leyin, sabah-leyin), -msı, -msi, -msu,-msü (acı-msı, ağac-ı-msı, kırmızı-msı, sarı-msı, tatlı-msı, tepe-msi, ekşi-msi, yeşil-i-msi, mor-u-msu), -mtırak (ekşi-mtırak, acı-mtırak, sarı-mtırak, mavi-mtırak, yeşili-mtırak), -rak, -rek (acı-rak, kısa-rak, tatlı-rak, iri-rek), -sak, -sek (bağır-sak, kur-sak, dir-sek, tüm-sek), -sı, -si, -su, -sü (kadın-sı, erkek-si, çocuk-su), -şın, -şin (ak-şın, kara-şın, sarı-şın gök-şin), -t (eş-i-t, yaş-ı-t), -z (altı-z, beş-i-z, dörd-ü-z, iki-z, üç-ü-z)

İSİMDEN FİİL YAPMA EKLERİ

İsim kök ve gövdelerinden fiiller yapmak için kullanılan bu eklerin ayrı ayrı işlevleri yoktur. Hepsinin ortak işlevi, isimleri fiilleştirmek olduğu için türetilen fiilin anlamını ekler değil kök veya gövde konumunda olan isimler belirler. Bunlardan çok kullanılanları örnekleriyle aşağıda gösterilmiştir:

1. -la-, -le-

İsim soylu kelimelerden fiil gövdesi kurar: ak-la-, av-la-, bağ-la-, baş-la-, nokta-la-, suç-la-, ucuz-la-, yaz-la, yok-la-, yol-la-, ateş-le-, belge-le-, dem-le-, demir-le-, diş-le-, giz-le-, kilit-le-, mim-le, ter-le-, ütü-le-; çat-la-, çın-la-, gür-le-, hav-la-, üf-le- vb. gibi.

Bu ekle yapılan fiillerden bazıları bugün bu şekliyle kullanılmazlar. -n-, -ş-, -t- fiilden fiil yapma ekleriyle genişletilmiş olarak yeni bir ek görüntüsüyle ortaya çıkarlar: can-lan-, dik-len-, yaş-lan-, bol-laş-, dinç-leş-, iyi-leş-, makine-leş-, Türkçe-leş-, kir-let- vb. gibi.

Bazı dilciler bu özellik sebebiyle eki, -lan-, -len-; -laş-, -leş-; -lat-, -let- biçiminde de gösterirler.

2. -al-, -el-

İsim kökleri ve gövdelerinden genellikle dönüşlü çatıda fiiller kurar: az-al-, boş-al-, bun-al-, dar-al-, kör-el-, yön-el- gibi

3. -l-

İşlevi, -al- / -el- ekiyle aynıdır: doğru-l-, duru-l-, ince-l-, kısa-l-, sivri-l- vb.

4. -a-, -e-:

İsim soylu kelimelerden fiil gövdeleri kurar: ad-a-, benz-e- (<beniz-e-), boş-a-, kan-a-, oy(u)n-a-, tür-e-, tün-e- (tün: gece), yaş-a- vb.

İsimden fiil yapan ve sınırlı kullanım alanı olan diğer ekler (bazı örnekleriyle) şöyle sıralanabilir: -ar-, -er- (ağ-ar-, baş-ar-, mor-ar-, on-ar-, ev-er-, göğ-er-); -da-, -de- (çatır-da-, fısıl-da-, horul-da-, ışıl-da-, kütür-de- ); -k- (aç-ı-k->ac-ı-k-, bir-i-k-, geç-i-k->gec-i-k-, göz-ü-k-); -kır-, -kir-, -kur-, -kür- (fış-kır-, hıç-kır-, kış-kır-t-, püs-kür-, tü-kür-); -msa-,-mse- (az-ı-msa-, ben-i-mse-, kötü-mse, küçükümse> küçü-mse-); -r- (deli-r-);-sa-, -se- (buğa-sa-, aygır-sa-, su-sa-, umur-sa, mühim-se-, garip-se-, önem-se-).

FİİLDEN FİİL YAPMA EKLERİ

Fiil kök ve gövdelerinden, yeni fiiller türetmek için kullanılan, sayıca az fakat işlek eklerdir.
1. -l-

Dönüşlülük, edilgenlik ve bilinmezlik ifade eden fiiller yapar: boğ-u-l-, büz-ü-l-, üz-ü-l-, yor-u-l-; an-ı-l-, bas-ı-l-, duy-u-l-, gönder-i-l-, kaz-ı-l-, kıy-ı-l-, öv-ü-l-, sar-ı-l-, sök-ü-l-, ver-i-l-, yaz-ı-l-, yüz-ü-l- gibi.

Sonu ünlüyle ve l ünsüzüyle biten fiiller -l- ekini almazlar.

2. -ma-, -me-

Getirildiği bütün fiil kök ve gövdelerine olumsuzluk anlamı katar: duy-ma-, kaç-ma-, sor-ma-, uyu-ma-, yat-ma-, bil-me-, çek-me-, gör-me- vb. gibi.

3. -n-
Dönüşlülük ifade eden fiiller yapar: bak-ı-n-, çek-i-n-, giy-i-n, yet-i-n-…
Dönüşlülük ifade eden -n- ile edilgenlik, bilinmezlik yapan –n- birbirine karıştırılmamalıdır. Bunlar şekil bakımından aynı fakat işlev bakımından farklıdır:

Dönüşlülük Edilgenlik, bilinmezlik
ara-n- (Çok arandı.) ara-n- (Her yer arandı.)
sil-i-n- (Silinmiş, kurulanmış.) sil-i-n- (Tahta silindi.)
yıka-n- (Ali yıkandı.) yıka-n- (Araba yıkandı.)

4. -r-

Fiillere, yaptırma ve oldurma anlamı katan, geçişsiz fiilleri geçişli yapan eklerden biridir. Sonu ünlüyle biten fiillere gelmez. Daha çok, sonu ç, ğ, p, ş, t, y ünsüzleriyle biten tek heceli fiillere gelir: aş-ı-r-, bit-i-r-, doğ-u-r-, duy-u-r-, geç-i-r-, piş-i-r- vb.

5. -ş- :

Fiil tabanlarından işteş ve dönüşlü çatıda * fiiller yapar: at-ı-ş-, bak-ı-ş-, dön-ü-ş-, döv-ü-ş-, gör-ü-ş-, gül-ü-ş-, kalk-ı-ş-, kok-u-ş-, sev-i-ş-, sık-ı-ş- gibi.

6. -t-

Ettirgen çatı kuran çok işlek bir ektir: acı-t-, az-ı-t-, benze-t-, boya-t-, düzel-t-, kapa-t-, kuru-t-, oku-t-, öde-t, sür-t-, uza-t-, ürk-ü-t-,yüksel-t- gibi.

7. -dır-, -dir-, -dur-, -dür-; -tır-, -tir-, -tur-, -tür-

Çok işlek eklerden biridir. Ettirgen çatılı fiiller yapar. Ünlüyle biten tek heceli fiillerle ünsüzle biten bütün fiillere getirilebilir:kay-dır-, yaz-dır-, yıl-dır-, bil-dir-, de-dir-, giy-dir-, sez-dir-, sin-dir-, ver-dir-, ye-dir-, don-dur-, gül-dür-, yüz-dür-; aç-tır-, as-tır-, bık-tır-, tart-tır-, çek-tir-, koş-tur-, öp-tür-, tüt-tür- vb.

Yukarıdakilere göre az işlek olan, fiilden fiil yapma eklerinin diğerleri ise örnekleriyle birlikte şunlardır: -a-, -e- (bul-a-, dol-a-, tık-a-); -ala-, -ele- (dur-ala-, kak-ala-, kov-ala-, şaş-ala-, ov-ala- eş-ele-, gez-ele-, it-ele-, silk-ele-, tep-ele-);-ar-/-er- (kop-ar-, çık-ar-); -ı-, -ü- (kaz-ı-, sür-ü-); -k- (dol-u-k-, kan-ı-k-; bur-k-, kal-k-, sil-k-); -p- (kır-p-, ser-p-)…

FİİLDEN İSİM YAPMA EKLERİ

Fiil kök ve gövdelerinden, isimler yapmakta kullanılan eklerdir. Bu eklerin sayıca çok ve işlek olması, Türkçenin fiilden isim yapmaya elverişli bir dil olduğunun da göstergesidir.

1. -gan, -gen; -kan, -ken

Alışkanlık, özellik, aşırılık anlamı katar: atıl-gan, alış-kan, kay-gan, sıkıl-gan, sürün-gen; çalış-kan, somurt-kan, yalıt-kan, değiş-ken, üret-ken gibi.

2. -gı, -gi, -gu, -gü; -kı, -ki, -ku, -kü

Kullanım alanı çok geniş olan eklerden biridir. Fiilin gösterdiği hareketle ilgili türlü nesneleri, kavramları karşılar. Alet isimleri de yapar: al-gı, çal-gı, sar-gı, say-gı, bil-gi, der-gi, ez-gi, ser-gi, ver-gi, kur-gu, sor-gu, vur-gu, gör-gü, ör-gü, sür-gü; at-kı, bas-kı, biç-ki, bit-ki, seç-ki, iliş-ki, kes-ki, tut-ku, düş-kü, küs-kü vb.

3. -gın, -gin, -gun, -gün; -kın, -kin, -kun, -kün

Aşırılık anlamı taşıyan ve genellikle sıfat gibi kullanılan isimler türetir: az-gın, dal-gın, bez-gin, bil-gin, boz-gun, ol-gun, yor-gun, üz-gün; yat-kın, bit-kin, et-kin, geç-kin, piş-kin, seç-kin, tut-kun, küs-kün gibi.

4. -ı, -i, -u, -ü

Olan, yapan veya yapılanı karşılayan isimler türeten işlek bir ektir: an-ı, başar-ı, bat-ı, çarp-ı, kaz-ı, say-ı, sık-ı, yaz-ı, beğen-i, bildir-i, diz-i, gez-i, doğ-u, dol-u, kork-u, pus-u, sor-u, sun-u, öl-ü, ört-ü gibi.

5. -ıcı, -ici, -ucu, -ücü

Meslek ya da özellik bildiren isimler yapar: ak-ıcı, al-ıcı, bak-ıcı, kurtar-ıcı, yaz-ıcı, çek-ici, gez-ici, tüket-ici, üret-ici, ver-ici, boğ-ucu, oku-y-ucu, soğut-ucu, tut-ucu, güldür-ücü, sür-ücü gibi.

6. -ış, -iş, -uş, -üş *

Sayılı birkaç fiil dışında bütün fiil köklerine ve gövdelerine gelebilen işlek eklerden biridir. Kalıcı isimler de yapar: al-ış, anla-y-ış, bak-ış, davran-ış, sat-ış, yağ-ış, yaratıl-ış, gir-iş, söyle-y-iş, ver-iş, doğ-uş, duy-uş, sun-uş, gör-üş.

7. -k

Fiil kök ve gövdelerinden genellikle sıfat görevinde kullanılan kelimeler türeten işlek eklerden biridir: aç-ı-k, birleş-i-k, boz-u-k, del-i-k, dile-k, don-u-k, ez-i-k, göç-ü-k, iste-k, kes-i-k, kır-ı-k, sök-ü-k, tara-k, uyuş-u-k, yan-ı-k, yerleş-i-k. vb.

8. -m

Kalıcı isimler yapan işlek eklerdendir: al-ı-m, bak-ı-m, bas-ı-m, bil-i-m, çek-i-m, çiz-i-m, doğ-u-m, eğit-i-m, ek-i-m, geç-i-m, giy-i-m, iç-i-m, öl-ü-m, sar-ı-m, sat-ı-m, seç-i-m, sun-u-m, tak-ı-m, tanı-m, tad-ı-m, tüket-i-m, uçur-u-m, üret-i-m, ver-i-m, yud-u-m vb.

9. -ma, -me

Bütün fiil kök ve gövdelerine getirilebilir. Asıl görevi, iş isimleri yapmaktır: oku-ma, sula-ma, soruştur-ma, bekle-me, git-me, gez-me, görüş-me.

As-ma, ayaklan-ma, bas-ma, danış-ma, doku-ma, dol-ma, dondur-ma, kavur-ma, tamla-ma, tonla-ma, yak-ma, yaz-ma, yokla-ma, besle-me, böl-me, bütünle-me, dik-me, iç-me, sür-me örneklerindeki gibi kalıcı isimler de yapar.

10. -mak, -mek

Türkçedeki bütün fiil kökleri ve gövdelerine gelir. Asıl görevi, fiil isimleri yapmaktır: aç-mak, ağla-mak, kaz-mak, ofla-mak, utan-mak, yalvar-mak, bil-mek, derle-mek, gül-mek vb.
Ayrıca çak-mak, kay-mak, tok-mak, ek-mek, il-mek, ye-mek örneklerinde olduğu gibi az sayıda kalıcı isimler de yapar.

11. -tı, -ti, -tu, -tü

Genellikle yansıma tabanlarından ve dönüşlü çatı kuran eklerden sonra gelerek isimler türetir: cayır-tı, cızır-tı, çatır-tı, gıcır-tı, homur-tu, gümbür-tü, kütür-tü; alın-tı, bunal-tı, çarpın-tı, çıkın-tı, kabar-tı, karar-tı, kaşın-tı, kızar-tı, sığın-tı, sıkın-tı, uzan-tı, belir-ti, öden-ti, tiksin-ti, ürper-ti, doğrul-tu, görün-tü, vb. Fiile gelen örneklerde bu eki -ntı, -nti, -ntu, -ntü olarak da düşünebiliriz.

Yukarıda sıralanan fiilden isim yapma ekleri, diğerlerine göre örnekleri çok olan işlek eklerdir. Bunların dışında sınırlı sayıda örnekte rastlanan ve diğerlerine göre daha az işlek olan fiilden isim yapma ekleri de vardır.

Bunlar, aşağıda alfabetik düzende sıralanmıştır:

-a, -e : doğ-a, sap-a, oy-a, yar-a, diz-e, geç-e, gel-e, sür-e…
-ağan, -eğen : dur-ağan, ol-ağan, yat-ağan, gez-eğen..
-ak, -ek : barın-ak, bat-ak, bıç-ak, dur-ak, kaç-ak, kay-ak, kon-ak, sap-ak, tut-ak, yat-ak,
dön-ek, sür-ek, ürk-ek…
-alak, -elek : as-alak, yat-alak, çök-elek.
-amak, -emek : bas-amak, kaç-amak, tut-amak…
-anak, -enek: ol-anak, tut-anak, gel-enek, gör-enek, kes-enek, seç-enek.
-ca, -ce: sakın-ca, dinlen-ce, düşün-ce, eğlen-ce, güven-ce, söylen-ce…
-ç: gülün-ç, iğren-ç, inan-ç, kılın-ç, kıskan-ç, korkun-ç, sevin-ç, usan-ç. Eskiden sadece –n-’li
çatılara gelen bu ek günümüzde ünlüyle biten fiillere de getirilmektedir: bağla-ç, imle-ç,
tümle-ç.
-aç, -eç: kaldır-aç, sark-aç, say-aç, büyüt-eç, gül-eç, sür-eç…
-dı, -di, -du, -dü; -tı, -ti, -tu, -tü: imambayıl-dı, hünkarbeğen-di, şıpsev-di, gecekon-du,
ayakbas-tı, külbas-tı, piş-ti, eltieltiyeküs-tü…
-ga, -ge: dal-ga, yon-ga, bil-ge, böl-ge, diz-ge, göster-ge, sömür-ge, süpür-ge, öner-ge…
-gaç, -geç; -kaç, -keç: solun-gaç, utan-gaç, il-geç, süz-geç, üşen-geç, yüz-geç, kıs-kaç…
-gıç, -giç, -guç, -güç: başlan-gıç, dal-gıç, bil-giç, sor-guç…
-maca, -mece : at-ma-ca, bul-ma-ca, koş-ma-ca, bil-me-ce, çek-me-ce, düz-me-ce, kes-me-
ce, seç-me-ce…
-maç, -meç: al-maç, bula-maç, çığırt-maç, kar-maç, kurut-maç, sık-maç, yak-maç,yanılt-
maç, yırt-maç, böl-meç, de-meç…
-man, -men: az-man, danış-man, okut-man, öğret-men, say-man, seç-men, yaz-man,
yönet-men…
-mık, -mik, -muk, -mük: kıy-mık, il-mik, kus-muk, soy-muk…
-n: ak-ı-n, bas-ı-n, diz-i-n, gel-i-n, say-ı-n, tüt-ü-n, yay-ı-n, yığ-ı-n…
-t : an-ı-t, bin-i-t, dik-i-t, geç-i-t, kes-i-t, öğ-ü-t, um-u-t, kon-u-t, taşı-t, yak-ı-t, yap-ı-t, yaz-ı-t…

Buram, tutam, çatal, dolanbaç>dolambaç, saklanbaç>saklambaç, göçeri, uçarı, ışıl, kaypak,
sürünceme, tutsak, yağmur, yayvan kelimelerinde koyu yazılan ekler ise (neredeyse) bu
örneklerle sınırlıdır.

1. Ek, Kök, gövde nedir?

2. -mak/-mek her yere, van eki bazen (yayvan)

3. İsme getirilen yapım eki, fiile getirilmez.

4. Yazılışları aynı ama karıştırma
Sürmek – sürümek
Sürüden – sürüdüm TÜRK DİLİ DERSİNE

HOŞ GELDİNİZ
İSİMDEN İSİM YAPMA EKLERİ
LIK
saman-lık
bayramlık
buzluk
demircilik
rektörlük
temizlik
yüzlük
babalık, evlatlık
açlık, tokluk

LI
Bilgili, renkli
Konyalı, köylü
Yerli, sözlü
Sağlı-sollu

SIZ
Ahlaksız

CI
Bilgisayarcı, camcı

CIK
Kedicik,
Kızamıkçık, pamukçuk
Gelincik, kızılcık
Köprücük, bademcik

CA
Adamca, güzelce – nispet katar
Düşmanca, yavaşça – zarf yaptı.
Romence, İngilizce
Çukurca, Çamlıca

DAŞ
Özdeş, soydaş

NCI
İkinci, yirminci

AR
İkişer, yirmişer

SAL
Bitkisel,

İSİMDEN FİİL YAPMA EKLERİ
LA
Terle, ütüle

AL
Boşal
Azal

L
Doğrul, incel

A
Boşa, kana

AR
Kızar, başar

YAZIM YANLIŞLARI

Ø İnsanoğlu ana dilini konuşmayı çevresinde duyduğu seslere anlam vererek öğrenir.

Ø Yazım yanlışlarına dikkat etmek sadece Türkçe öğretmenlerinin işi değildir.

ana dili
dil bilgisi
dizüstü bilgisayar
birkaç
bir çok
her şey – bir şey     şey‘ sözcüğünün her zaman ayrı yazılması gerekir.
ya da
şarj
katliam – katliyam
iri yarı – iriyarı
hiçbir

Sözcüğün yanlış kullanımı Doğrusu (!)

neden olmak
(Bu başarıya ulaşmama o neden oldu) Neden olmak olumsuzluk içerir.
(Bu başarıya ulaşmamı o sağladı.)
(Bu duruma düşmeme o neden oldu.)
tekrardan tekrar veya yeniden

MERAK ETME ATA’M, DİLİN VE TARİHİN ÖNEMİNİ ANLADIK. ONLARA MUTLAKA SAHİP ÇIKACAĞIZ.

RESİMLER
Efendim, artık dükkanlarımıza koyacak Türkçe isim bulamıyoruz
Gel vatandaş gel… Alış-veriş megaymış. O ne demekse?…

Sormakta bir sakınca görmüyorum. Outlet ne demek?… Kendi memleketimizde yabancı olduk!…
Afedersiniz. Acaba burası Türkiye mi???

 

KAYNAK:

TDK Sitesi

http://www.edubilim.com/forum/turk_dili_ders_notlari-t15037

Posted in Makalelerim | 1 Comment

YAYINLARIM

YENİ MAKALE

NİGARİ’NİN FUZULİ’YE NAZİRELERİ

http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1343489960_097Hakverdio%C4%9FluMetin-1657-1686.pdf

 

 

mihri hakkında :

http://cevrevesehir.com/wp-content/uploads/2012/11/CevreveSehir-10.pdf

 

 

 

 

KİTAP:

Hakverdioğlu, Metin (2012), Nevşehirli Damat İbrahim Paşa İçin Yazılan Lale Devri Kasideleri, Sage Yayınları, Ankara.

idefix satış sayfası

http://www.idefix.com/kitap/nevsehirli-damat-ibrahim-pasa-icin-yazilan-lale-devri-kasideleri-metin-hakverdioglu/tanim.asp?sid=D33GXNJSQ0V8R5NWTCF0

FAİZ EFENDİ VE ŞAKİR BEY MECMUASI

lale_devri ve lale_isimleri

Orijinal Bir Durub-ı Emsal-i Osmani Örneği

Mihri Hatunun Necati Beyin Şiirlerine Nazireleri

lale devri kaside şairleri ve divanlara girmemiş dört kaside örneği

THOMAS STEARNS ELİOT VE DİVAN ŞAİRİNİN ORTAK DÜNYASI1

http://bilig.yesevi.net/PDFS/2.sayi.pdf

FUZULİ’DE AŞK VE AŞIK KAVRAMI

http://www.jasstudies.com/Makaleler/1212125219_hakverdio%c4%9flu_metin_TT.pdf

Ebced

ÜNİVERSİTE PROJELERİ DÜMBÜLİYE

KÜTÜPHANE BASMA ESERLER VE YAZMA ESERLER KATALOĞU

NECİP FAZIL SAKARYA TÜRKÜSÜ İMGE/ BAĞLAM İNCELEMESİ

http://www.liseedebiyat.com/index.php?option=com_content&view=article&id=362:sakarya-tuerkuesue-uezerine-anlam-ve-mge-ncelemesi&catid=54:szn-cn-sectklermz&Itemid=4 (TIKLAYIN)

MİR NİGARİ’NİN FUZULİ ŞİİRİNE NAZİRELERİnigari-fuzuli-karşılaştırma

Posted in Makalelerim | Leave a comment

DERS PROGRAMIM, DERS NOTLARIM ve EPOSTALAR

Haftalık ders proğramı

Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

TÜRK DİL VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ/ ESKİ TÜRK EDEBİYATI ANABİLİM DALI


							
Posted in Makalelerim | Leave a comment