MAVİ VE SİYAH ŞİİR KİTABIM

 

 

MAVİ VE SİYAH

 

 

 

 

ŞİİRLER

 

 

 

 

 

 

 

 

METİN HAKVERDİOĞLU

 

 

 

2018

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAYIN EVİ……..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MAVİ VE SİYAH

 

 

 

 

 

 

ŞİİRLER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

METİN HAKVERDİOĞLU

 

 

 

2018

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mavi umutlar

Siyah gerçekler

Üzerine…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şen bülbülü oldun gönül bağımın

En nâdide ânısın gençlik çağımın

Yeşeren umutlar bizim sevgilim

Masmavi gökyüzüm yazım sevgilim

Allah’ın emaneti oldun ömrüme

Melekler misali doldun gönlüme

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İçindekiler

ŞİİR NEDİR?. 8

ARUZ BAHÇESİNDEN.. 13

GAZEL. 14

GAZEL. 15

RUB‘Π16

ÖLÜM… 17

MU‘AMMÂ.. 18

GAZEL. 19

TAHMÎS-İ ÂMİL ÇELEBİOĞLU.. 20

GAZEL. 21

TAHMÎS-İ NECÂTÎ BEY. 22

EYVÂH… 23

TUYUĞ.. 24

LÂ TAHZEN.. 25

İMARETTEN GEÇERKEN.. 26

BEYİT. 31

GAZEL. 32

ZAMAN.. 33

GAZEL. 34

TARİH.. 35

TARİH – ESKİ YAZI 36

HECE ÇİÇEKLERİ 37

BENDEDİR. 38

TUZSUZ’A ÖZLEM… 39

BAHARA AĞIT. 42

ŞİİR ÖLMÜŞ. 44

ELVEDA.. 46

UMUT. 47

SARIYA DOĞRU.. 48

OLDU MU?. 49

MEVSİM… 50

HALVETÎLERİZ. 51

TÜRK MARŞI 54

MÜSLÜMAN.. 57

YA RASULALLAH.. 58

ŞİRVANLI 60

NİGÂRÎ 62

ÜÇ MAYMUNUN OĞLU.. 64

BAHAR GÜNEŞİ 66

HAVF VE RECA.. 67

BOZKURTLAR DİRİLİYOR. 68

TÜRKLÜK ŞARKISI 70

DÜNYA TELAŞI 72

HÜMÂ KUŞU.. 73

TURAN’A DOĞRU.. 74

BU KAR. 76

SENLE DE OLMUYOR SENSİZ DE. 77

SELAM… 78

YILLAR. 80

TURAN’A DOĞRU.. 81

BİR HÜZÜN BULUTU.. 83

SERBEST DÜŞÜNCELER. 85

AKADEMİSYEN MANİFESTOSU.. 86

YAPMA.. 89

NİSYAN.. 90

HEYHÂT. 92

VAY ANAM VAY!. 94

VAKTİDİR. 96

MISRA-I BERCESTELER. 98

SON.. 102

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİİR NEDİR?

Türk milletinin sert karakterinin altında filizlenen ve kalbinin taşlaşmasını önleyen en temel unsur şiirdir. İnsanlık tarihi boyunca şiiri bir kaçış yeri olarak en iyi kullanan Türk milleti olmuştur. Sonlu olan insanın sonsuzluk kervanına dâhil olduğunu hissetmek için kendisini attığı ılık bir nehirdir şiir. Türk milleti bu nehrin sakin sularından bir medeniyet yeşertmiş ve mülayim kalpler devşirmiştir.

Evet; şiir, özellikle gazel bir medeniyet doğuran remizler ülkesi olmuş ve şairler bu ülkede her şeyi söyleyebilmenin mutluluğunu yaşamışlardır. Hayatı boyunca gözünde bir damla yaş görülmemiş nice devlet adamları o ülkede gözyaşı sellerinde boğulmuş; ancak kimse bu duruma şaşmamıştır. Tüm dünyayı bir işareti ile darmadağın edebilecek hükümdarlar orada miskin bir derviş olup çıkmıştır; ancak buna da kimse şaşırmamıştır. Hayatı, makam-mevki aşkı ile geçip gitmiş nice şair, gazellerinde dünyadan el etek çekmiş ve Hallac-ı Mansur’u kendisine hayran etmiştir, buna da kimseden ses çıkmamıştır. Bu ülkede, şeyhülislamlar meyhaneyi methetmiş, herkes onu alkışlamıştır. Şiirin imgeler ülkesinde herkes eşit olmanın mutluluğunu yaşamış kurtla kuzu dost olmuş, padişahla geda aynı yokluk evini paylaşmıştır. Bu dünyada padişahlar yokluk ülkesinin padişahı olmakla, her şeyi terk edip bir kuru hasır üzerinde uyumakla övünür olmuşlar; benlik, varlık davasından kurtulmuşlardır. Gedalar/ köleler de burada aynı ülkenin padişahı olabilmiş ve belki de gerçek dünyanın padişahından daha şanslı hissetmiştirler kendilerini. Yani, şiir bir kaçıştır, bir mai denizdir, uzak bir ülkedir, eşitleyen bir âlemdir; her şeyin söylenebildiği bir diyardır.

Ancak kesin kuralları olan bir ülkedir şiir ülkesi. İnsanlar oraya elini kolunu sallayarak giremezler. İster okumak için ister yazmak için bu ülkeye dâhil olmak isteyenler “vize” almak zorundadır. Aksi takdirde “kaçak bir sığınmacı”dan ileri gidemezler. Yakalandıkları yerde hemen o ülkeden atılırlar. Pekiyi, nedir bu ülkenin kuralları?

Şiir ülkesinin birinci şartı eşitliktir. Şiir ancak ve ancak her ruhun eşit kabul edildiği yerde yeşeren bir çiçektir. Bu çiçeği “ot” olarak görenlerin o ülkede yeri yoktur. Duyguların saltanatını kabul etmeden şiir âleminde yürümek sırattan geçmekten zordur. Akılla şiirin tek bağı imla ve ölçüdür. Bu temel bilgi olmazsa olmazdır; ancak içeri girdikten sonra gönül her hükmü eline alır. Eskilerin bu âlemdeki yolculuğu şu şekilde idi: şeriat, tarikat, marifet, hakikat. İşte bu seyr-i süluku tamamlamak için yarışan insan ister hükümdar olsun ister bir dilenci fark etmez. Her insan tek bir ruha sahiptir ve ancak onu koruyabilmek ve yüceltebilmek için gelmiştir bu dünyaya. O halde bir ceviz benzetmesi ile açıklanan şu alegoriye bakmak lazımdır: Cevizin dışı yeşil bir manto ile örtülüdür, işte burası şeriattir. Şeriat, yani yeşil manto olmadan ceviz olmaz, cevizi yemek için o kısmı bilmek ve ondan geçmek lazımdır. Yine cevizin yeşil mantosundan sonra gelen tahta kısmı vardır, işte burası tarikattir. Bu kısım da yenmez, onu da kırıp geçmek lazımdır. Yani nefsimizin ceviz kabuğu gibi sert ve kırılmaz olan isteklerini ancak bu aşmada kırıp geçebiliriz. Bundan sonra gelen cevizin incecik zarıdır, bu da marifettir. Bu zarı hassas bir şeklide soymak gereklidir. Bu zar dikkatli soyulmazsa yediğimiz ceviz acı tat verir. O halde marifet ilmine ulaşan kişi artık en hassas anlarını yaşamaktadır. Ve büyük kavuşma: hakikat. İşte bu en temel amacımızdır, cevizin bembeyaz özüdür. Divan şairi, şiir ülkesinde hep bu seyr-i süluku anlatıp durmuştur. Tüm şairler kendilerini hakikate ulaşmış bir Hallac-ı Mansur, bir Mecnun, bir Seyyid Nesimî görmüşlerdir. Şeriat ilmini, tarikat kahrını, marifet hassasiyetini bir araya getirebilen şair artık hakikat göklerinde huzur içinde süzülmektedir. Bu mutluluğu imgeler âlemi denilen bu şiir dünyasından bizim fani dünyamıza kelime kelime taşımaktadırlar. Orada kelimler birer taşıyıcı sembol olmaktan ileri gitmemektedir ve tekke meyhane, kalp kadeh, aşk şarap, şeyh saki olabilmektedir.

Yani, şiir dünyası, bilmeyenlerin çok kolay kaybolabileceği bir âlemdir. Hatta bu âlemin kelime kelime yağan nurlarını, nar/ ateş zannedip şairleri küfürle itham edenlerden dahi olabilirsiniz. Hatta yine bu âlemden gelen kodlu mesajları çözmeden, ilk anlamı ile kabul eden birileri çıkabilir ve bu yolla onlar kendisini helak çukurunda bulabilirler. Velhasıl, bu şiir dünyası o kadar da kolay gezilen bir yer değildir. Orası eşitlerin ülkesidir, ancak o devrin şairinin kültürü ile kendisini eşitleyemeyenler için bir hezimet vadisidir.

Gazeli aşk, şarap, sâkî ve eğlence şiiri olarak tanımlayan yeni neslin divan şiirinin dünyasına adım atması imkânsızdır. Nedir bu aşk, nedir bu şarap, nedir bu sâkî ve nedir bu eğlence? Hiçbiri şu fani dünyanın kavramları değil ki hemen ilk anlamı ile tanımlayıp geçelim. Gariptir, onlarca yıldır bu saçma tanım divan şiirini yeni nesillere anlatırken kullanılmakta. Şairin “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz” dediği gibi remizlerden, kavramlardan anlamayan nesle bir şeyler anlatacak değiliz. Buradaki aşkın, Allah aşkı; şarabın Allah’a iman; sâkînin şeyh; eğlencenin zikir olduğunu anlamayan veya anlamak istemeyen nesle o şiiri sevdirmek, şiirin o âlemine bu nesli kanatlandırmak imkânsızdır.

Bugün de yobaz düşünceli insanlar şiiri bir eğlence olarak görmekte ve her kavramı birincil anlamı ile kabul edip şairi zemmetmektedir. Şair bugün de özgür değildir. Çevresi onu, her söylediği cümleden sorguya çekmektedir. Kim bu sevgili, kime bu aşk, bu yaşta güzellere şiir mi yazıyorsun? Görüldüğü gibi her devirde şiirin dünyası bir kaçış yeri olmuştur; ancak bu âlemden habersizler hep şaşı bakmış ve bu âlemi yok saymışlardır.

Türk milleti bir zamanlar şiir dünyasından devşirdiği güzelliklerle yeni bir medeniyet inşa etmiştir. Onlar bu fânî dünyadan bunaldıklarında kendilerini şiir âleminin ılık sularına bırakmış ve her türlü incitici, aldatıcı, şeytanlaştırıcı duygudan kendilerini soyutlamışlardır. Gözyaşı pınarlarında yıkanmışlar, kalp kadehlerini Allah aşkının iman şarabı ile doldurmuşlar, sâkînin gösterdiği güzellikleri görmüşler ve sanki, ölmeden önce ölmüş ve cenneti, firdevs-i a’lâda Rablerini müşahede etmişlerdir. Herhalde her şiir bitiminde, o şairler, dudaklarının kenarında bir cennet gülümsemesi, damaklarında bir cennet tadı ile aramıza dönmüşlerdir.

Şiir, güzellikleri görme sanatıdır; ancak bu güzellikler kapitalist ve materyalist dünyanın sapık bakış açısı ile pompaladığı “sırf kadın” güzelliği değildir. Tanrının güzelliğini her güzelde görebilen gözlerdir şairler. “Ben  gizli  bir hazine  idim,  bilinmek istedim. Halkı yarattım, nimetlerimi onlara sevdirdim.” diyen yaratıcının amacını gerçekleştiren hassas yürekler ve gören gözlerdir şairler. Materyalist dünyanın tüm saldırılarına rağmen şiir ve şair bu güzelleri ve güzellikleri anlatmaya devam edecektir. Dünün zahid karakteri artık ilgisizlik çukurundaki modern insan olmuştur. Şairin imgeler dünyasından habersiz ve bu dünyaya ilgisiz modern insan, her “sevgili” sözünden bir “âfet-i devran kadın” algılamaktadır. Dünün “şarap” deyince haram olan içkiyi anlayan softasından maalesef bunların bir farkı yoktur.

 

Mavi ve Siyah’taki şiirler, bendenize, şiir âleminden sunulan birkaç damladır.

 

İnanıyorum ki maviler daimâ siyahlara galip gelecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ARUZ BAHÇESİNDEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GAZEL

 

Sâkiyâ ben de senin gül kadehinden içeyim
Geçdi ömrüm doludizgin ben de ondan geçeyim

 

Zülfünün uçları olsun gönül avında kemend
Söyle sâkî bu kemendden kuş olup mu uçayım

 

Servi boylum dedi âşık boyu kâmet olana
Hey be sâkî ona servim demeden mi göçeyim

 

Âh Metînî içecek mey mi ki dünyâ şarabı
Ver de sâkî mey-i bâkî mey-i sâfî içeyim

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GAZEL

 

Bir gözleri âhû gibi dünyâ bilemezsin

Bir baktı mı kalpten onu artık silemezsin

 

Yoktur onun âfet gülüşünden kaçan ammâ

Aldanma bir an bir dahi hiç kez gülemezsin

 

Zülfün kokusun almayagör sen o felekten

Bir an asılırsın ama bin yıl ölemezsin

 

Eyvâh Metin eyvah Metin eyvah Metin eyvâh

Dersin de giden cenneti bir dem bulamazsın

 

Mefûlü Mefâîlü Mefâîlü Feûlün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RUB‘Î

 

Sensiz gecenin kapkaradır gözleri hâlâ

Sensiz yüreğim kan dolu çağlar deli deryâ

Sensiz geçemez âlem-i devrân gül-i ra’nâ

Sensiz olamaz sensiz olunmaz beni anla

 

Mefûlü Mefâîlü Mefâîlü Feûlün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖLÜM

 

Erken her ölüm tatlı bu dünyâ

Rabbim uyanıp bitmese rûyâ

Bülbül ölecek gülleri hamrâ

Erken her ölüm âh deli deryâ

 

 

Mefûlü Mefâîlü Feûlün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MU‘AMMÂ

 

Hakver bileyim ismine uysun deli gönlüm

Hak yolda giden bir ulu ol Hak kulu gönlüm

Beş yüz kere Allah adı hep yâd edesin kim

Ancak odur el-cennet-i bâkî yolu gönlüm[1]

 

Mefûlü Mefâîlü Mefâîlü Feûlün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GAZEL

 

Tâze goncam gül ki bir gün mutluluk elden gider

Bir bakarsın bülbül ölmüş ses soluk elden gider

 

Aynı dünyâ aynı hülyâ aynı mâî kubbeden

Kâm alınmaz hep inan ki pek çabuk elden gider

 

Her ne gün kî sensiz olmak belki mümkündür derim

Sen nigârın kâmetin gördükte ok elden gider

 

Bir ateş gözden çalınmış türlü fitnen var senin

Ol gözün efsunlamış kî varla yok elden gider

 

Bilmedim ben, sen neyimsen, hem senin ben neyinem

Buldu Lâ Edrî[2] murâdın her mülûk elden gider

 

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TAHMÎS-İ ÂMİL ÇELEBİOĞLU

 

Bir değil bin âh ile sînemde mihmândır elem[3]

Ey güzeller serveri ben şimdi mümkün mü gülem

Bir ümitsiz yalvarıştan gerçek olsa mûcizem

Amma lâkin âh ile sînemde mihmândır elem

Ey güzeller serveri ben şimdi mümkün mü gülem

 

Söyle sensiz bu cihanda gonca güller açmasın

Gökyüzüm artık gözünden mavilikler içmesin

Söyle gönlüm şu saâdet son diyara uçmasın

Bir değil bin âh ile sînemde mihmândır elem

Ey güzeller serveri ben şimdi mümkün mü gülem

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GAZEL

 

Dinsizin ahlak satan mistik pazârın görmüşüz

Müslüman kardeşlerin düşman nazârın görmüşüz

 

Öyle bir devr-i felâket kî bilen gelsin beri

Zâlimin din kisvesinde ber-karârın görmüşüz

 

Eskiden de zulme dûçâr olmuş idik gerçi biz

Şimdi müslîmden gelen zulmün zarârın görmüşüz

 

Bak nasıl şeytanca bir aldatmaca kim bu düzen

Öldüren müslîm ölen de eh ne kârın görmüşüz

 

Allahım bir kurtuluş ihsân edersen belki biz

Akl ü fikr eyler güleriz yetti nârın görmüşüz

 

Gel Metînî bir du‘âyla yık şu zulmün kal‘asın

Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

TAHMÎS-İ NECÂTÎ BEY

 

Dün yanından şöyle geçtim bir dönüp de bakmadın

Bir kıvılvım beklemiştim kandilimi yakmadın

Sen dedin de ben mi kendim korlarına atmadım

Yâ Rab ol düşman bakışlı yâre n’itdüm n’eyledüm
Sevdiğimden gayrı ol dildâre n’itdüm n’eyledüm
El sözüylen bil ki hiç incinmedim hiç kanmadım

Gâh seversin gâh geçersin cevrine usanmadım

Senden özge hiç bir oda bil ki böyle yanmadım
Gül yüzine bakmadum şimşâdun adın anmadum
Sevdiğimden gayrı ol dildâre n’itdüm n’eyledüm

 

Bir Metîn var kullarından senle gözlerin açar

Bir de Mecnûn çöllerinde âsi olmuş çâr-na-çâr

Sonra Ferhat Dağlarından yâre bir muhbir uçar

Âdem olmaz âdeme yakışmaz âdemden kaçar
Sevdiğimden gayrı ol dildâre n’itdüm n’eyledüm[4]

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EYVÂH

 

Bir bahar yollara düşmüş gidiyor âh ki ne âh
Bir ömür yıllara küsmüş gidiyor vâh ki ne vâh

Bir seven dillere düşmüş diyor eyvah eyvâh
Âh ü eyvâh ne eyvâh ne eyvâh eyvâh!
Bir bahar çöllere düşmüş gidiyor dön bak.

 

Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TUYUĞ

Ruhunun sonsuz cinânından bahar gülmüş sana
Belki cennet bahçesinden bir haber salmış sana
Der ki artık şu cihândan bık da gel benden yana
Ey Metînî geç bu candan emr-i Hak gelmiş sana

 

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

LÂ TAHZEN

 

 

Gün olur korkar da lâ tahzen derim
Gün olur umrumda olmaz kederim
Bir hayat yetmez ki mes’ut olmaya
Ahiret yurdundan uzlet beklerim

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İMARETTEN GEÇERKEN

 

Dün İmâretten geçerken anladım kî rûhumuz[5]

Şu Amasyâ şehrinin sonsuz bahârında susuz

 

Kalbimin zümrüt tepesinden kopardın bir nidâ

Huzr ile doldu bu gönlüm kaldırımda kaldı da

 

Mâverâya uzanan bir ses ezandan çağladı

Bunca yıldır boş olan kalbim bu aşktan ağladı

 

O azâmet karşısında hep kesildi nefesim

Sanki sonbahârıma estirdin ılık bir nesim

 

Ey azîz mâbet yüce mâbet güzel mâbet nesin

Aldı benden benliğimvall âh o uhrevî sesin

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bahçe kapından girerken anladım tevâzuyu

Sanki mağrur nefsime baş eğdirir alçak boyu

 

Kaç gönülden tattırırsın bu doyulmaz arzuyu

Şu şadırvandan içerken Kevsere benzer suyu

 

Âh yağarken üstüme ol an ezanlar nûr nûr

İşte rûhum buldu târifsiz derinden bir huzur

 

Bir tarafından bakarsın diz çöken cilt cilt ilim

Bir tarafından bakarsın aç bırakılmaz yetim

 

Ferhad ü Şîrîn misâli âşığın iki çınar

Kaç ömürdür terk edilmez el duâda hep yanar

 

Bu şehir senden akan nurlarla yıkansa ne var

Geçmişin şimdiye birden aşkla uzansa ne var

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir de baksam gitmişim ceddimle o pâk devrine

Bir kulak ver bak neler der Mihri Hâtun dinle ne

 

“Kimdir ol Sultân Ahmed ibn-i Sultân Bâyezîd

Gicesi kadr olsun onun dâimâ gündüzü ıyd”

 

“Şöyle teşhîs eyledim Mihrî cihânın lezzetin

İlm ile savm u salat imiş kalanı hiç imiş”

 

Yandı tüm kandillerim gönlümde bir an aşk ile

Mihri bu söz koydu son noktayı kalmaz müşkile

 

Seni yaptırmış olan bildim girer şol cennete

Âh emînim ceddimiz ermiş huzurla ahrete

 

Bâyezîd ses verdi birden titredim pek âniden

Türbesinden canlanıp gelmiş gibi ol yeniden

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Kande varam sâye-i serv-i bülendim var iken

Kime kul olam senin gibi efendim var iken”

 

Mir Nigârî bir taraftan başladı sözlerine

Ol Muhammed âşığı yüz sürdü hep izlerine

 

“Hamdülillah ey azîzim kim senin kurbânınam

Feyz-i kurbet bulmuşam kim küşte-i peykânınam”

 

Çift vavı Hamdullahın hû hû çeker hatt aşkına

Doldu rûhum çıktı aklım döndü gönlüm şaşkına

 

Sen şehâdet parmağından inletirken gökleri

Çifte hâfızlar içerden çınlatır yürekleri

 

Kubbenin altında şimdi tekbirinle pek derin

Hisler aldım mağrur oldum âh huzur buldum demin

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ben müezzin mahfilinden dinler iken tekbiri

Bir imam yaktı yanık sesler içinde gökleri

 

Taş u topraktan olunmazsın sen ey mâbet medet

Âh seninle pek güzelmiş pek güzelmiş memleket

 

Bak Yeşilırmak akarken sonsuza gün gün Metîn

Bu azîz mâbet görülsün hep övünsün milletin

 

Dün imâretten geçerken anladım kî rûhumuz

Şu Amasyâ şehrinin engin bahârında susuz

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BEYİT

 

Bir ‘âlemi yakmaz mısın ol şu‘le çün âh et

Bir âfet-i yektâ sana gülsün de nigâh et

 

Mefûlü Mefâîlü Mefâîlü Feûlün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 GAZEL

 

Geçersem gonca güller tek şu âlem-i emânetten

Kokan benden değil senden solan benden değil senden

 

Gülersem bin saadetten uçarsam bir kerâmetten

İnan benden değil senden yalan benden değil senden

 

Eğer  bir gün şu dünyâ mâvi düşler kurdurursa yâr

İnan  benden değil senden cinan benden değil senden

 

Adım Mecnûn yönüm çöllerse hep inlersem âh zâr zâr

Figan benden değil senden inan benden değil senden

 

Kerem yanmışsa Aslı’mdan  Mem’im ölmüş Zin aşkından

Giden  benden değil senden viran benden değil senden

 

Metin gönlün harâb olmuş bu aşklardan kebâb olmuş

Serâb olmuş türâb olmuş yanan benden değil senden.

 

Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZAMAN

 

Beni benden alacaktın niye güldün yüzüme
Hani sonsuz olacaktın yine geldin sözüme
Zaman olmaz sana bağlanmaya imkân ü mekân
Hani gençlik hani şenlik niye döndün güzüme

 

 

Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GAZEL

Sana ey gonca gülüm yar mı nigârım mı diyem?

Yoksa kalbimde yanan şûle-i nârım mı diyem?

 

Bilmezem gözlere âfet sana cennet mi denir?

Şaşmışam âh gül-i ra’nâ per-i  hûrim mi diyem?

 

Belki bir gün sana gelmek yine mümkün olacak,

Peki gelsin dediğin gün sana yârim mi diyem?

 

Bir saadet demi olsun yaşasın senle gönül,

Mâi hülyâ deli deryâ sana vârım mı diyem?

 

Gel Metînî bu gönül hânesi  vîrân olusar,

Ona şimden girü külhân sana hârım mı diyem?[6]

 

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

 

TARİH

 

 

1          Müjdeler kim yapdı bir maúbûl binâ òaùù ‘aşúına

Oldı parlaú bir münevver yıldız ol dem bunda tâm

 

2          Müjdeler kim bir ãan‘atkâr òaùùınuñ ãoñ meskeni

Yapdı bu ‘âlî binâyı şehremînüm muntaôâm

 

3          Müjdeler kim şimdi Óamdullâh rûóı oldı şâd

Baú ne òoş bir melce’ úıldı eylemişken ber-merâm

 

5          Müjdeler kim istedüñ ãoñ kez Amasya şâd ola

İşte alduñ şimdi òaùùuñ zirvesinden biñ du‘âm

 

6          Bir cim eksîk úoymayuz sen yaz Metîn târîòini

Oldı Ca‘fer Özdemirle òaùù müzemiz baú tamâm

اولدى  جعفر  اوزدميرله  خط  موزه ميز  باق  تمام

(۲۰۱٨)

7          Óaøret-i ‘Oåmân kitâbından bu hicrî ebcedüñ

Şimdi olduñ ey Amasyam òaùùın ile ãubó-kâm

شيمدى  اولدوك  اى  اماسيم  خططك  ايله  صبح كام

(۱٤۳٩)

 

Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

 

 

 

 

 

TARİH – ESKİ YAZI

 

مژده لر   كيم  يابدى  بر  مقبول  بنا  خط  عشقينه

اولدى  پارلق  بر  منور  ييلدوز  اول  دم  بونده  تام

 

مژده لر  كيم  بر صنعتكار خطنك صوك  مسكنى

يابدى  بو  عالى  بنايى  شهرامينم  منتظام

 

مژده لر  كيم  شيمدى  حمدالله  روحى  اولدى شاد

باق  نه  خوش  برملجۀ  قيلدى ايله مشكن  برمرام

 

مژده لر  كيم  ايستدك صوك  كز  اماسيه  شاد   اولا

ايشده  الدك  شيمدى  خطك  زيروه سندن  بيك  دعام

 

بر  جيم  اكسيك  قويمه يز  سن ياز  متين تاريخينى

اولدى  جعفر  اوزدميرله  خط موزه ميز  باق  تمام

(۲۰۱٨)

 

حضرت   عثمان  كتابندن  بو هجرى  ابجدك

شيمدى  اولدوك  اى  اماسيم  خططك  ايله  صبح كام

(۱٤۳٩)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HECE ÇİÇEKLERİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENDEDİR

 

Uzağa gitmeyen yollar bendedir.

Ateşi bitmeyen çöller bendedir.

Açmayı bilmeyen güller bendedir.

Alnıma yazılmış: “Bu bir bendedir.”

Yaramı saracak merhem sendedir.

 

Sarmayı bilmeyen kollar sendedir.

Hoşuma gitmeyen haller sendedir.

Çilesi bitmeyen yıllar sendedir.

Alnıma yazılmış: “Bu bir bendedir.”

Yaramı saracak merhem sendedir.

 

Kovanı yakılmış ballar bendedir.

Kökünden kesilmiş dallar bendedir.

Kavgalı sağ ile sollar bendedir.

Alnıma yazılmış: “Bu bir bendedir.”

Yaramı saracak merhem sendedir.

 

 

 

 

 

 

 

TUZSUZ’A ÖZLEM

 

Bir yıl daha geçti bak

Papatyalar göçtü bak

Gidemedim köyüme

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

Çiğdemleri dermedim

Kuzuları görmedim

Postum yere sermedim

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

Leylekleri döndü mü

Yağmurları dindi mi

Sobaları söndü mü

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

Turan Ağa kaştadır

Şimdi hayli yaştadır

Motorları iştedir

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

 

 

 

Gölde birikir sular

Gider tarlayı sular

Sabri Dayı at yular

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

Necat’dayım öldü mü

Köy Tepesi soldu mu

Şimdi böyle oldu mu

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

Hamın nene fırını

Gılik yerdi torunu

Düşünmezdik yarını

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

Bekçitepe yeşildir

Güneş ışıl ışıldır

Her insanı asildir

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk’ü Kürd’ü Yörüğü

Hep bir evin direği

Yufka olur yüreği

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

 

Tuzsuz adın olsa ne

Meyvelerin şahane

Çiçeklendin mi yine

Yine bahar kaçtı bak

Ömrüm gelip geçti bak

Özlem biz biçti bak

 

Metin köyün kaçmadı

Henüz vakit geçmedi

Ecel seni seçmedi

Yine bahar gelir hak

Ömür fırsat verir kalk

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BAHARA AĞIT

 

Bir kelebek uçtu gönlüme kondu

Bir lalenin kalbi aşk ile yandı

Bülbül güle hayran kavuştum sandı

Ebrul beşi oldu umutlar dondu

 

Annem baharlarım gelmedi gitti

Sevgiler bağımda hüzünler bitti

 

Bir çiçek açtı da kalbime aktı

Kumrunun niyazı serviye haktı

Ferhat deli âşık Şirin’e baktı

Ebrul beşi oldu umudu yaktı

 

Annem Şirinlerim gülmedi gitti

Sevgiler bağında hüzünler bitti

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nergisin gözünden gitmedi hüzün

Baharın tahtına güz dikti gözün

Aslı’yla Kerem’in düştüğü közün

Ebrul beşi oldu savurdu tozun

 

Annem zâlimler ölmedi gitti

Sevgiler bağında hüzünler bitti

 

Metinî baharlar bile hüzünlü

Demek ki hazırlık şimdi lüzumlu

Bu dünya bahçemiz çalsa da gönlü

Ebrul beşi dedi, “Bu dünya sonlu”

 

Annem gönlümüz şad olmadı gitti

Sevgiler bağında baykuşlar öttü.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİİR ÖLMÜŞ

 

Dur kardeşim kalbini al eline

Bak bakalım benziyor mu diline

Ötmüyorsa bülbül gibi gülüne

Şiir ölmüş şair ölümüş biline

 

Baharları seherleri görmemiş

Çiçekleri laleleri dermemiş

Beyit beyit aşk bağına girmemiş

Şiir ölmüş şair ölmüş desene

 

Gözyaşını sevgiliye dökerler

Aşk çölüne umutları ekerler

Ah ederek bulutları yakarlar

Şiir ölmüş şair ölmüş bize ne

 

İnce ince ruhumuzu işlerdik

Türkü türkü yârimizi düşlerdik

İlahiyle şeytanımız taşlardık

Şiir ölmüş şair ölmüş kime ne

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Fuzulî gelemezmiş cihâne

Bir Bakî ki ol bir dürr-i yegâne

Aldırmadık Nedîm düşdü nisyâne

Şiir ölmüş şair ölmüş bahâne

 

Kalmamış ki kalbi yakan bir şair

Kamamış ki Hakk’a bakan bir şair

Kalmamış ki ruha akan bir şair

Şiir ölmüş şair ölmüş bana ne

 

Gel metinî fazla matem eyleme

Âlem fenâ amma kötü söyleme

Gidenlerin arkasından ağlama

Şiir ölmüş şair ölmüş biline

 

İyi dedin sağlık olsun diline!

 

 

 

 

 

 

 

ELVEDA

 

Alsa da ruhumu bir kara sevda

Bahara elveda yaza elveda

Dalarsa yüreğim o eski yâda

Bahara elveda yaza elveda

 

Solarsa gocalar küsüp bahara

Hayata elveda güze elveda

Dese de yüreğim bu nasıl dünya

Bahane elveda size elveda

 

Maviler biterse olur kapkara

Ateşe elveda köze elveda

Konsa da mutluluk bir gün dalıma

Bülbüle elveda saza elveda

 

Ansa da ismimi bin asır sonra

Ne çare elveda bize elveda

Kansa da şu ömrüm bütün yazlara

Bî-çâre elveda söze elveda

 

Alsa da ruhumu bir kara sevda

Sakiyâ elveda Nâbî elvedâ

Dalarsa yüreğim o eski yâda

Attilâ elveda Bâkî elvedâ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UMUT

 

Yağmurla gelirdi hayale hayat.

Yağmurlar kesilir, ne çare, heyhat!

Yorgundu, argındı dedi: “Bi gayret!”

Yüzünde kırışık, elde inâyet.

Dolacak ambarım bu yıl nihâyet.

Hakk’ın deryâsına var mı nihâyet?

Hem bu dünya için hem de âhiret.

Yağmurla gelirdi hayâle hayat…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SARIYA DOĞRU

 

Yaprağın son demi son bahârıdır

Toprağın son gülü son bir hârıdır.

Sonlara dayanmak kalpsiz kârıdır.

Dayan kalbim dayan yangındır söner,

Leyleklerle gitmişse onlarla döner.

 

Fenerdir bu dünya yanar ve söner.

Gözünün yaşına bakmadan gider.

Gençlik de böyledir demezsin yeter.

Dayan kalbim dayan yangındır söner

Leyleklerle gitmişse onlarla döner

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OLDU MU?

 

 

Mecnun olup aşk çölünde kaldım da
Merak ettim Leyla’m beni andı mı?

 

Ateşlere Kerem gibi daldım da
Merak ettim Aslı’m bana yandı mı?

 

Şu dağları Ferhat olup deldim de
Merak ettim Şirin suya kandı mı?

 

Kamber-vâri kırık sazım çaldım da
Merak ettim Arzu’m eve döndü mü

 

Züleyha-tek öz aşkımın əzəli
Yusuf beni gerçek âşık sandı mı?

 

Metinîyem zemheride öldüm de
Gonca gülüm benim ile dondu mu?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEVSİM

 

 

Yıldızları sayamazsın

Hayallere doyamazsın

İstesen de duyamazsın

Sessiz geçer aşk mevsimi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HALVETÎLERİZ

 

Seyyid Yahya Şirvan açtı yolumuz

Pir İlyas Amasî bizim gülümüz

Habîb Karamanî edeb dilimiz

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

Şamahı Bakü’den alınmış hızım

Amasya ilinden yayılmış sözüm

Doğruluk sadakat dolmuştur özüm

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

Allah’ın kuluna şaşı bakmayız

Gönüller yaparız asla yıkmayız

İyilik emrinde biz hiç bıkmayız

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

 

 

 

 

 

 

Halkamız açıktır girer her millet

Dökülür zikirde her türlü illet

Gel kardeş içinde kalmasın zillet

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

Yüz yıllar geçse de bozulmaz ilkem

Her şeyden öndedir inancım ülkem

Huzurdur nereye düşerse gölgem

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

Doğuda Türkistan batıda Balkan

Kuzeyde Sibirya güneyde Seylan

Kalpleri ışıttık nur oldu her yan

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

Her ilde her çağda bizi sevdiniz

O bizin içinde gizi sevdiniz

Hak yola çağıran sözü sevdiniz

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bizler ki post ile yoktur işimiz

İlimle yücelmek bizim düşümüz

Cahile düşmanız budur suçumuz

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

Saç ile sakalla uğraşmadık biz

Dünya işlerine ağlaşmadık biz

Hak yolu terk edip sığlaşmadık biz

Halvetîleriz biz halvet dileriz

Allah Allah der de Hakk’a güleriz

 

 

 

 

 

 

TÜRK MARŞI

 

Doğudan batıya bir şanlı akın

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Bilmeden suçlama atanı sakın

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

 

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Türk oğlu Türk’üz biz durmasın akın

 

Altay’dan Tuna’ya akan bir seliz

Rahmetler taşıyan kutlu bir yeliz

Mazluma açılan müşfik bir eliz

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

 

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Türk oğlu Türk’üz biz durmasın akın

 

İslam’ın nurunda kalpleri yunmuş

Sazının telinde sevdası onmuş

Atının üstünde dağ gibi donmuş

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

 

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Türk oğlu Türk’üz biz durmasın akın

 

 

 

 

 

Hüdâ’nın elinde hakkın kılıcı

Zalimin evine korku salıcı

Mazlumu her yerde kardeş bilici

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

 

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Türk oğlu Türk’üz biz durmasın akın

 

Analarla dolu ana yurdumuz

Evliya diyarı bizim ordumuz

Yolumuz çiziyor bak bozkurdumuz

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

 

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Türk oğlu Türk’üz biz durmasın akın

 

Gökkubbe çadırım güneş bayrağım

Her yüce şehide uçmag burağım

Türk İslam ülkümdür Turan durağım

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

 

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Türk oğlu Türk’üz biz durmasın akın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dünyaya nizamı biz vermedik mi

İslam’ı yaymaya söz vermedik mi

Ağlayan yetime diz vermedik mi

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

 

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Türk oğlu Türk’üz biz durmasın akın

 

Metinî Türklüğü anlayan anlar

Gelecek bilirim o eski günler

Bir şanlı şafakta son bulur kinler

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

 

Türk oğlu Türk’üz biz tarihe bakın

Türk oğlu Türk’üz biz durmasın akın

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜSLÜMAN

 

Her bühtandan ayrıyız, hiç demedik gayrıyız;
Doğru yoldan yürürüz, bir muhlis ins ü cânız
Kim ki bize gül atar, hâr olur bize batar;
Kalbinde tek aşk yatar, bir hâlis âşıkânız.
Gelmedik davâ için, gülmedik dünyâ için;
Sevmedik kübrâ için, bir âciz garîbânız.
Allah’adır arzımız, kullara yok sözümüz;
Hakk’a döndük yüzümüz, bir garip zâhidânız.
Şirvan ilden göçsek de, Amasya’yı seçsek de;
Bu dünyâdan geçsek de, bir fânî dervişânız
Hamza Nigârî sözün, inci mercandır özün;
Hakk’a dönmüşdür yüzün, bir ârif şâirânız.
Metinî sen vâris ol Nigârî tek hâlis ol

Gel ilmine hâris ol bir tuhaf câhilânız

 

Allah’ı Muhammed’i âlî seven dostânız
Ne Sünnî’yiz ne Şiî, bir hâlis Müslümânız.

 

 

 

YA RASULALLAH

 

Gül bahçemiz ol da gül koklat bize

Güldür yüzümüzü yâ Rasulallah

Gülmedi bahtımız vâh hâlimize

Dindir sızımızı yâ Rasulallah

 

Ruyâmızda olsun gel bir kerecik

Ümmetin yaşını sil bir kerecik

Çok kırsak da seni gül bir kerecik

Döndür yüzümüzü yâ Rasulallah

 

Gül bahçenin bekçisiydik bir zaman

Halifeydik adalettik şaşmayan

Türk’ten dilenirdi kâfir el-amân

Göster izimizi yâ Rasulallah

 

Şimdi esen yeller sanki veremli

Güller solmuş bahçıvanlar elemli

Ümmetine küffar olmuş keremli

Açtır gözümüzü yâ Rasulallah

 

Kuşlar uçar Medine’ne konarlar

Âşıkların için için yanarlar

Yaralarım oluk oluk kanarlar

Buldur özümüzü yâ Rasulallah

 

 

 

 

 

 

 

Ne olur bir devir gelse yeniden

Ümmetin Türk ile gülse yeniden

Bir şafak vaktinde hemen âniden

Harlat közümüzü yâ Rasulallah

 

Metinî güllerin hasıdır Nebi

Ümmetin gülüdür Hakkın habîbi

Şefaat gününün gerçek sahibi

Çok et azımızı yâ Rasulallah

 

Buldur özümüzü yâ Rasulallah

Döndür yüzümüzü yâ Rasulallah

Harlat közümüzü yâ Rasulallah

Açtır gözümüzü yâ Rasulallah

Dindir sızımızı yâ Rasulallah

Güldür yüzümüzü yâ Rasulallah

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİRVANLI

 

Şirvanlı derlerdi benim aslıma
Şirvan’ı unuttuk Kür’ü unuttuk
Bak şanlı Müselman denmiş neslime
Selamı unuttuk piri unuttuk

 

Allah’a sığındık Şirvan’dan çıktık
Ermeni zulmünden usandık bıktık
Şanlı bir hicretle bentleri yıktık
Zalimi unuttuk zoru unuttuk

 

İsmail Şirvani sönmeyen çıra
Mir Hamza Nigari gark oldu nura
Bilmedik kadrini üflendi sura
Âlimi unuttuk nuru unuttuk

 

Gözlerde kalmamış bir damlacık yaş
Gönüller kapkatı san misal-i taş
Ne oldu düşmanla yemezdik biz aş
Moskof’u unuttuk Çar’ı unuttuk

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anadolum bizi bağrına bastı
Zalimin ipini kökünden kesti
Nisyanın rüzgarı sonra bir esti
Anayı unuttuk yarı unuttuk

 

Hazar Hazar diye atardı kalpler
Kazak’tan Bakü’ye akardı alpler
Nuri Paşa geldi kaçıştı kelpler
Vefayı unuttuk kârı unuttuk

 

Metinî Türk oğlu Türk olmak güzel
Şirvanlı, Azerî ırk olmak güzel
Yalnız taş olunmaz kırk olmak güzel
Yokluğu unuttuk varı unuttuk

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NİGÂRÎ

 

Yıllar yılı aşk oduyla yan gayrı

Dünya bağı aşk bitirir san gayrı

Kıyamete son adımdır son gayrı

Gel gör bizi hal neyledi Nigârî

Çöz bu sırrı bir daha gel çöz heri

 

Sen Nigâr’ı ruyalarda ararsın

Nigâr deyip aşk çölüne yürürsün

Şimdi gelsen aşk nasılmış görürsün

Gel gör bizi hal neyledi Nigârî

Çöz bu sırrı bir daha gel çöz heri

 

Erkekler mi kadınlar mı karıştı

Kız erkeği sokaklarda sarıştı

Müslümanlar buna nasıl alıştı

Gel gör bizi hal neyledi Nigârî

Çöz bu sırrı bir daha gel çöz heri

 

Ağlasam hâlime gözde yaşım yok

Dağlara vuracak dertli başım yok

Helalden yenecek tatlı aşım yok

Gel gör bizi hal neyledi Nigârî

Çöz bu sırrı bir daha gel çöz heri

 

 

 

Torunların seni bilmez oldular

Bilenlerin saçın başın yoldular

Hüseyinler şimdi Mervan oldular

Gel gör bizi hal neyledi Nigârî

Çöz bu sırrı bir daha gel çöz heri

 

Aşk deyince hep kadına yandılar

Allah aşkı bir hevestir sandılar

Şeytanlara böyle nasıl kandılar

Gel gör bizi hal neyledi Nigârî

Çöz bu sırrı bir daha gel çöz heri

 

Nigâr Nigâr diye gezdin dağları

Nur eyledin sahraları bağları

Şu dünyada değiştirdin çağları

Gel gör bizi hal neyledi Nigârî

Çöz bu sırrı bir daha gel çöz heri

 

Şimdi esen yeller bile veremli

Mecnun  Şirin Şirin şimdi Keremli

Aşk geziyor diyarları elemli

Gel gör bizi hal neyledi Nigârî

Çöz bu sırrı bir daha gel çöz heri

 

 

 

 

ÜÇ MAYMUNUN OĞLU

 

Tüm dünyayı bir riyadır kapladı

Cehaleti Müslümanlar topladı

Yüreğine yağlı kurşun sapladı

Ben bir garip üç maymunun oğluyum

Ben görmedim ben duymadım bilmiyom

 

Deryalarda Aylan bebek ölürken

Kırçıl Halep susuzluktan solarken

Mezarlara kefensizler dolarken

Ben bir garip üç maymunun oğluyum

Ben görmedim ben duymadım bilmiyom

 

Acep nedir bu dünyanın garazı

İnsanlığa verdi para marazı

Hangi kardeş mirasına tam razı

Ben bir garip üç maymunun oğluyum

Ben görmedim ben duymadım bilmiyom

 

Türban altı tayt giyenler çoğaldı

Pantolonlar daraldıkça daraldı

Kalplerimiz nasıl böyle karardı

Ben bir garip üç maymunun oğluyum

Ben görmedim ben duymadım bilmiyom

 

 

 

 

 

Kulaklarım tıkalıdır ahlar ne

Görmüyorum şu çekilen ohlar ne

Anlamadım Müslümanlar yuhlar ne

Ben bir garip üç maymunun oğluyum

Ben görmedim ben duymadım bilmiyom

 

Kefereden meded umar gezersin

Ona kızar yine ona benzersin

Fitne için gözlerini süzersin

Ben bir garip üç maymunun oğluyum

Ben görmedim ben duymadım bilmiyom

 

Söylesem ne çıkar sussam ne çıkar

Çiğnesem ne çıkar kussam ne çıkar

Bu dünyadan benim hissem ne çıkar

Ben bir garip üç maymunun oğluyum

Ben görmedim ben duymadım bilmiyom

 

Metini canını sıkma boş yere

Çift akacak nurlu kirli bu dere

Hesaplar kalacak artık mahşere

Ben bir garip üç maymunun oğluyum

Ben görmedim ben duymadım bilmiyom

 

 

 

 

BAHAR GÜNEŞİ

 

Bir bahar bulutu ol da gönlüme

Yağ be çisil çisil bahar güneşim

 

Şu kuru kalbimi bahar yelinde

Duy be fısıl fısıl bahar güneşim

 

Sanma ki zincirler bileklerime

Bağ be şakır şakır bahar güneşim

 

Çiçekli bir umut salıp ömrüme

Gül be ışıl ışıl bahar güneşim

 

Saadet hükmünü alıp eline

Gel be tıpır tıpır bahar güneşim

 

Bir eşsiz gülüsün gönül bağımın

Gez be tiril tiril bahar güneşim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAVF VE RECA

 

Dünya gözüyle gördüm ya bir kere
Kalbimde taht kurdun en olmaz yere
Yoramam ne hayra ne de şerlere
Bilirim kalacak bu giz mahşere

 

Mahşere kalsa da gördüğüm rüya
Kalbimde akseder billur bir suya
Baharlar beklerim hayalim bu ya
Bilirim dalacak sensiz uykuya

 

Uykuya dalsa da kaşları çatık
Kalbimde atıyor umutlar tık tık
Diyelim mahşerde gözümüz açtık
Bilirim dolacak tüm cennet ışık

 

Işıklar salmışsın sonsuz mahşere
Kalbimde taht kurdun en olmaz yere
Yoramam ne hayra ne de şerlere
Dünya gözüyle gördüm ya bir kere

 

 

 

 

 

 

 

BOZKURTLAR DİRİLİYOR

Yeter ettiğin zulüm
Yeter saldığın ölüm
İşte diyorum sözüm
Köhne dünya bil artık
Bozkurtlar diriliyor!

 

Ya adalet ver bize
Ya son ver şu boş söze
İşte diyorum size
Gözyaşını sil artık
Bozkurtlar diriliyor!

 

Ey Turanın bülbülü
Ey cihanın şen gülü
Gözletme sağı solu
Bir kez olsun gül artık
Bozkurtlar diriliyor!

 

Âleme nizam verdik
Ruhlara selam derdik
Hem kağandık hem erdik
İslam bana yol artık
Bozkurtlar diriliyor!

 

 

 

 

 

Gittiğin günden beri
Zulüm sardı her yeri
Yalvarırım dön geri
Türk yenilmez ol artık
Bozkurtlar diriliyor!

 

Mavi gök bassa bile
Kara yel esse bile
Haram yol kesse bile
Çok bekletme de artık
Bozkurtlar diriliyor!
Bozkurtlar diriliyor!
Bozkurtlar diriliyor!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TÜRKLÜK ŞARKISI

 

Bir kardeşlik destanı
olur bizim şarkımız
Dünyaya nizamını
verir bizim ırkımız

Mazlumun yanındayız
budur bizim farkımız

Bir kardeşlik fermanı
olur bizim şarkımız
Kürşat’la sarayları
yıkar bizim kırkımız

Dünya bir çadır misal
o bizim durağımız
Güneş ki bayrağımız
Türklüğe çerağımız
Adalet bir küheylan
o bizim burağımız

Bir kardeşlik meydanı
olur bizim şarkımız
Kürşat’la sarayları
yıkar bizim kırkımız

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Metinî âleme yön
verir bizim ırkımız
Türk İslam nurlarıyla
döner bizim çarkımız
Zalime sur oluruz
budur bizim farkımız

Bir kardeşlik destanı
olur bizim şarkımız
Kürşat’la sarayları
yıkar bizim kırkımız

 

 

 

 

 

 

 

DÜNYA TELAŞI

 

Bir kuş gibi ömrüm elimden uçtu
Dünya telaşında geçti günlerim
Bu nasıl bir işti bu nasıl kuştu
Sonsuzdur sanmıştım uçtu günlerim

 

Bir telaş bir telaş bir telaş geçti
Görmedim çiçekler ne zaman açtı
Aklım anlamadı feleğim şaştı
Son kadeh misali içti günlerim

 

Yıldızlar gökte mi kiraz dalda mı
Baharlar bitti de kefen yolda mı
Mutluluk söyleyin para pulda mı
Sonsuzdur sanmıştım kaçtı günlerim

 

Ağlasam inlesem artık nafile
Telaşlar içinde gitti kafile
Dönmez ki bir ömür ah u vâh ile
Köz olup yanmıştım saçtı günlerim

 

Metinî yok mudur bu derde ilaç
Ağardı bembeyaz pamuk mu bu şaç
Uçup uçup gitti seninçün çok geç
Bir dala konmuştum uçtu günlerim

Sonsuzdur sanmıştım geçti günlerim

 

 

HÜMÂ KUŞU

 

Bir asır bekleriz ey hüma kuşum
Baharlar yazlara döndü gelmedin
Bin asır sürecek belki de kışım
Yazlarım buzlara döndü gelmedin

 

Gökler yıldızları sağdı yerlere
Geceler kapkara çöktü her yere
Bir ışık Allah’ım çıktık mahşere
Kaynayan sularım dondu gelmedin

 

Ne olur nevruzda çiçeklerle gel
Sevgi sal üstüme yüreklerle gel
Ülkü ülkü yücel dileklerle gel
Ülkümün ülkesi yandı gelmedin

 

Bir asır bekleriz ey hüma kuşum
Gelmedin gelmedin farıdı yaşım
Bin asır sürecek belki de kışım
Yazlarım buzlara döndü gelmedin

 

 

 

 

 

 

 

TURAN’A DOĞRU

 

Dedim ki Turan’ı diriltmek gerek

Dedi olmaz olmaz o tren gitti

Dedim ki Turan’ın âşığı çoktu

Dedi unut gitsin o film bitti

 

Bu korku bu elem bu esef neden?

Dedi gelmez artık o yaprak uçtu

O zaman bu beden bu nefes neden?

Dedi olsun olsun hevesti geçti

 

Allah’ım esirlik böyle mi tatlı

Dedi ses çıkarma evim o katlı

Şaşırma kardeşim Türk hür azatlı

Dedi geçti gitti o sandık kitli

 

Turan kardeşliktir hak adalettir

Dedi boş yaşamak hoş rehâvettir

Alplik erenlik şimdi bize gerektir

Dedi dik yaşamak bir rezâlettir.

 

Biz böyle değildik ne zaman olduk

Dedi huzuru biz gavurdan aldık

Dedim Allah’ım bu bir kâbus mu?

Dedi dert etme ki yaşadık öldük

 

 

 

 

 

 

 

 

Dik durup da doğru yürümek yok mu?

Dedi gurur için ömrümüz çok mu?

Bir nefeslik ömre ebedi yakma

Dedi bak etrafına onurlu tok mu?

 

Dünya bir elime konsa da Turan

Alnımda ışıktır hazret-i Kur’an

Zâlime kılıcım, mazluma her an

Anayım, babayım; ne büyük bir şan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BU KAR

 
bu kar bu kar bu kar bu kar
bir gün olur benden bıkar
bu kar bu kar bu kar bu kar
yolum anılara çıkar
bu kar bu kar bu kar bu kar
bir gün yüzümüze yağar
bu kar bu kar bu kar bu kar
nur olur kabrime sızar
Bu kar bu kar bu kar bu kar
firkat olur kalbim yakar
Bu kar bu kar bu kar bu kar
Bir gün olur benden bıkar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SENLE DE OLMUYOR SENSİZ DE

 

Tarifsiz bir ânı yaşamış kalbim,

Dinle! Senle de olmuyor sensiz de.

 

Acizlik nasıl şey elbet bilirim;

Anla! Senle de olmuyor sensiz de.

 

Sizi seviyorsam bundan size ne!

Gülme! Senle de olmuyor sensiz de.

 

Gökyüzüm maviye doyar mı diye,

Sorma! Senle de olmuyor sensiz de.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SELAM

 

Doğarken güneşe batarken aya

Selam olsun selam aleyküm selam

Göz atıp geçtiğim yalan dünyaya

Selam olsun selam aleyküm selam

 

Bir fânî rüyası olan ömrüme

Bir sükût deryası olan kalbime

Âh inat kayası olan sabrıma

Selam olsun selam aleyküm selam

 

Rüzgârlar kıskandı ömür hızımı

Çözemedim gitti alın yazımı

Kehkeşan çözmedi benim gizimi

Selam olsun selam aleyküm selam

 

Nerde kaygısız güldüğüm günler

Nerde mavi göğü deldiğim günler

Nerde yürekleri çaldığım günler

Selam olsun selam aleyküm selam

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şimdi ağaran baş sızlayan dize

Şimdi yenmeyen aş küllenen köze

Şimdi dinmeyen yaş gülmeyen yüze

Selam olsun selam aleyküm selam

 

Metînî bu hayat böyledir böyle

İster sükût et istersen ağla

Münker’le Nekîr’i görünce söyle

Selam olsun selam aleyküm selam

 

 

 

 

 

 

 

YILLAR

 

Sonsuza açılan kanatlarımı,

Attın ateşlere âh yakan yıllar.

Alnıma çizdiğim inatlarımı,

Döndürdün sellere âh akan yıllar.

 

Mutluluk bir vadi yürüdüm geldim.

Aynı mehtab ile güneşe güldüm.

Vakit ki sevgimi binlere böldüm.

Ağlattı gönlümü âh kalan yıllar.

 

Görmesin gözlerim eskilerimi,

Olmasın anlayan ezgilerimi,

Ne çare kırmışım gözgülerimi,

İttin olmazlara âh yalan yıllar.

 

Isısızlık bir vadi yürüdüm geldim.

Rahatı olmayan yıllarda öldüm.

Ayrılık ne demek anladım, bildim.

Dinletti matemi âh ölen yıllar.

 

Ey güzel günlerin mavi baharı,

Terk et gel ne olur şu sonbaharı!

 

 

 

 

 

 

TURAN’A DOĞRU

 

Bir çiçek açıyor Şirvan bağında

Gülüyor çocuklar Turan’a doğru

Bir güneş doğuyor Altay dağında

Geliyor balalar Turan’a doğru

 

Kırgız’ım Kazak’ım Türkmen’im Oğuz

Eğer zulüm varsa biz orda yoğuz

Zalime korkuyuz mazluma bağız

Suluyor  civanlar Turan’a doğru

 

Türk’tür ortak adım buna inandım

İslam’ın renginde nura boyandım

Zulmün pençesinden kaleler sındım

Alıyor yiğitler Turan’a doğru

 

Batsa da güneşler ne çıkar ay var

Yıldızı solmayan gökte saray var

Şahadet bir kımız diyen bir Hayy var

Biliyor şehitler Turan’a doğru

 

Doğu Türkistan’dan  Bosna’ya kadar

Bu dünya zalime dar olacak dar

Önümde alperen Şamillerim var

Geliyor bozkurtlar Turan’a doğru

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kızıl elma selam selam der sana

Selamet pınarı hak yoldur bana

Bu pınardan artık iç kana kana

Diliyor erenler Turan’a doğru

 

Metinî sazını asma duvara

Kardeşlik türküsü Turan’a vara

Turan’ı çağıra her düşen dara

Çalıyor ozanlar Turan’a doğru

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR HÜZÜN BULUTU

Annesiz çocuklar güler mi bilmem
Yüzünden o hüznü siler mi bilmem
Sebâtî hâlini yavrusun görse
Kabrinde huzuru diler mi bilmem

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir resim üç küçük üzülmüş melek
Sebâtî evinde yıkılmış direk
Allahım bu hüzne dayanmaz yürek
Zaman ki şu zulmü siler mi bilmem

Ey hüzn çocuklara musallat olma
Annesiz gözlere acıyla dolma
Ey hüzün ne olur karşımda gülme
Sebâtî bu çile dolar mı bilmem

Ne acı bir bakış fesli küçüğüm
Belli ki acılar hep düğüm düğüm
Ey zalim kainat bilme öldüğüm
Anacım saçını yolar mı bilmem

Erkendir her ölüm garip bu dünya
Sebâtî gidince bitti bak rüya
Bir resim bir hüzün çocuk bu güya
Annesiz çocuklar güler mi bilmem[7]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SERBEST DÜŞÜNCELER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AKADEMİSYEN MANİFESTOSU

 

(Biz münevverler olarak söz veririz ki,)
Biz,
Görmeyenlere göz,
Duymayanlara söz,
Gülümseyen bir yüz,
Üşüyen kalplere yaz,
Çıkılmayan dağlara iz,
Duran çarklara hız,
Çıplak kalana bez,
Ağlayan gencime diz,
İlim yolunda hız,
Düşman için giz,
Millet için biz,
Olacağız.
Biz,
Hainler için sur.
Türklük için gurur,
Atalar için onur,
Öğrencimizle mağrur,
Musa’nun çıktığı Tur,
İsa’nın yoğurduğu hamur,
Süleyman’ın yolundaki mur,
Peygamberimin alnında nur,
Olacağız.
Biliyoruz ki,
Biz olmazsak,
Atomu bölemezdi insan,
Damarda sıhhatle akmazdı kan,
Duygular kalplerde bulmazdı can,
Fikirler uçuşmazdı her an,
Belki de okunmazdı Kur’an,
Viran olurdu bu dünya, viran,
Bilinmezdi ne can ne de canan,
Bulamazdı güzelliği inan,
Olamazdı Yavuz’a râm cihan,
Gezemezdi Kanuni’de o kan,
Veremezdi Atatürk’e vatan,
Türk’e nasip olamazdı bu şan.
Diyoruz ki,
Bizim,
Kopar belki ama eğilmez başımız,
Cübbemizde düğme kabul etmez kumaşımız,
Ademle birdir ilim yaşımız,
Cennete çevirmektir memleketi düşümüz,
Hak ve adalet dağıtmaktır işimiz,
İlim yolunda çatılmaz kaşımız,
Türk oğlu Türk’e dönüştürür aşı’mız,
Kim yerse helalinden aşımız,
Kapımız açıktır yok asla şaşımız,
Hainlere yaman olur kışımız,
Dostlarına sevgi dolu içimiz ve dışımız,
Biz olmasak diyoruz,
Nasıl yetişecek bahçemizde gül,
Nasıl öpülecek saygı ile el,
Nasıl şakıyacak bilgi ile dil,
Nasıl enerjiye dönüşecek yel,
Nasıl nameleri döktürecek tel,
Nasıl barış dolu olur her il,
Nasıl insan olur şu kupkuru kil,
Nasıl kardeş olur sağ ile sol,
Nasıl nizam-ı âleme bulunur yol,
Nerde bulunacak ibadetli kul,
Nerde bulunacak harcanacak pul,
Nerde bulunacak huzurumuz bol,
Nasıl Türk’e denir gel de baş ol.
Biz olmalıyız
Çünkü,
Biz,
Görmeyenlere göz,
Duymayanlara söz,
Gülümseyen bir yüz,
Üşüyen kalplere yaz,
Çıkılmayan dağlara iz,
Duran çarklara hız,
Çıplak kalana bez,
Ağlayan gencime diz,
İlim yolunda hız,
Düşman için giz,
Millet için biz,
olacağız.
Biz münevver olacağız.
 

YAPMA

 

Ne olur hüznü alıp koynuna,

öyle bakma.

Ne olur inciler takıp gerdana,

öyle bakma.

Ne olur saçını atıp arkana,

öyle bakma.

Ne olur kaşını çatıp da cama,

öyle bakma.

Ne olur boynunu  büküp kalpleri

öyle yakma .

 

Dudağında acıdan bir tebessüm

Olmasın.

Gözlerinde gülücükler şu soğukta

Solmasın.

İçindeki fırtınayı bırak eller

Bilmesin.

Ne olur kaşını çatıp da cama,

öyle bakma.

Ne olur boynunu büküp kalpleri

öyle yakma.

 

NİSYAN

 

İsyanım nisyanıma

Bazen ilaçtır yarama.

Bazen uçurumlardan düşerim,

Tozlu nisyan çukurlarına.

 

Mutluysam biraz da onun sayesinde.

Çalışmalıysan onun yüzünden.

Korkuyorsam çıldırmaktan,

Sığınıyorun onun tozlu kollarına.

 

Biliyorum iyi değil.

Ama başka çarem yok,

Düşerim yollarına.

Yoksa çıldırmamak elde değil.

 

İsyanım mı nisyanımdan ,

Nisyanım mı isyanımdan.

Bilmiyorum.

Bilerek kendimi atıyorum,

Onun derin uçurumlarına.

 

Görüyorum herkes aynı.

Onlar da  bu işte mazur.

Yoksa nasıl dayanır bir ana yüreği,

Yavrusunun yokluğuna…

 

 

 

 

 

 

 

Nisyanım yorganım.

Nisyanım, ah yorgunum.

Hayatım tekrarlar elinde tekerrür.

Nisyanım . İşte bundan isyanım.

 

Nisyanım. Ben bir insanım.

Sığınağım, korunağım, durağım.

Beynimin yeli, aklımın seli.

İyileri alma ne olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HEYHÂT

 

Saadet güneşi doğacak bir gün

Seni gözlediğim mavi denizden

Lakin,

Şu an,

Ağlıyor kalbim deniz artık ölgün

Ufukta batan güneş şimdi yorgun

 

Saadet güneşi doğacak bir gün

Seni gözlediğim mavi denizden

Bil ki ,

Şu an,

Ağlıyor gonca bahçe sensiz solgun

Ufukta batan güneş sensiz yorgun

 

Saadet güneşi doğacak bir gün

Seni gözlediğim mavi denizden

Sanki,

Viran,

Ağlıyor bülbüller yine dalgın

Ufukta batan güneş yine yorgun

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Heyhat,

Elbet,

Saadet güneşi doğacak bir gün

Seni gözlediğim mavi denizden

Ancak

Canan,

Doğmuyor güneşler sanki dargın

Kalbim uzak denizlere sürgün.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VAY ANAM VAY!

 

Kırmızı giyinmiş

Bahar geçti

Kapımdan

Yüzü ay, kaşı yay, doru tay, vay anam vay!

 

Salındı saba,

Açtı goncaları

Hâbından

Yüzü ay, kaşı yay, doru tay, vay anam vay!

 

Sarından utan başak,

Kızar nar ayıbından

Yüzü ay, kaşı yay, doru tay, vay anam vay!

 

Dişinin beyazında kar,

La’linin kızılında kan

Yüzü ay, kaşı yay, doru tay, vay anam vay!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu kadar salınmak

Servide de olmaz,

Fettan

Yüzü ay, kaşı yay, doru tay, vay anam vay!

 

Mavi hayallerin

Rrüzgârıyla yandı cihan

Yüzü ay, kaşı yay, doru tay, vay anam vay!

 

Her adımı

Bir yürek hoplatır

Her an inan,

Yüzü ay, kaşı yay, boyu tay, vay anam vay!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VAKTİDİR

 

Dostum, ayrılık vakti gelmişse

Aşktan.

O şarkıyı çalamazsın yine baştan.

Âh,

O bir Eftelya,

Sen bir Paskal, çoktan…

Bak!

Oyun bitmiş,

Perde inmiş, yaş geçmiş!

 

 

Artık ayrılık vakti gelmişse

Aşktan.

O şarkıyı çalamazsın yeni baştan.

Âh,

O bir Finten

Sen bir Davalaciro

Kanlar akmış,

Gemiler batmış, Kuasimodo!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gülüm, ayrılık vakti gelmişse

Aşktan.

Son şarkıyı çalamazsın yeni baştan.

Âh,

O bir Leylâ, sen bir Mecnûn,

Ayrılık!

Bak,

Hasret çekmiş, çöller yakmış, yok artık!

 

Artık ayrılık vakti gelmişse

Aşktan

O şarkıyı çalamazsın yeni baştan

Ahmet Cemil,

O Lâmiâ, yok, yok artık!

Mavi gözler, şiir sözler,

Boş, boş artık!

 

 

MISRA-I BERCESTELER

 

 

 

 

Allah’ı Muhammed’i âlî seven dostânız

Ne Sünnîyiz ne Şii bir hâlis Müslümânız

Nigârî

 

 

 

 

 

Pâre pâre olsa da bir pare şefkat eylemez
Ol perî bilmem ne ister bu dil-i sad-pâreden
Sebâtî

 

 

 

 

 

Ey Sebâtî olayum dirsen eger vâsıl-ı yâr
Sen dahi hâr olagör tâ tutasuñ yâr etegin

Sebâtî

 

 

 

 

Ne derdüme dermân it
Ne katlüme fermân it
Bu cevri de her ân it
Lâyık mıdur ey gül-fem

Sebâtî

 

 

 

Bu nasıl adl ü adâlet bu nice lutf u kerem
Kanımuz içdi yine şîr gibi Şirvânlı güzel

Sebâtî

 

 

 

 

 

 

 

 

Ey âfet-i cân fitne-i devrân olacaksın
Cânlar yakıcı şîveli cânân olacaksın

 

Sen mehd-i nezâketde o dem kim süd emerdin
Ben söyler idüm server-i hûbân olacaksın

Sebâtî

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kâf-ı aşka gitdiler sîmurg-ı ankâ seyrine
Gördiler kim aşk imiş sîmurg-ı ankâdan garaz

Sebâtî

 

 

 

 

Gül gül dimekle gülmez güller güler yüzünsüz
Bî-çâre bülbül itdi çok âh u zâr sensüz
Sebâtî

 

 

 

 

Terk-i cân itsün cihânda her ki cânânın sever
Aşkdan lâf urmasun ol kimse kim cânın sever

Sebâtî

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sâkiniñ mînâsın alsam elinden

Nûş eylesem mey-i sahbâ dilinden

Cüdâ düşdüm yârânlarıñ ilinden

Gel beri yanıma gör hâlim nedir

Tâlibî

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SON

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Bu muammanın çözümü: beş yüz kere Allah demek ebced ile beş yüze denk gelen Allah’ın ismini zikretmek demektir. Bu da Allah’ın “el-Metîn” ismine denk gelir. Şair kendi ismini (Metin) muamma haline getirmiştir.

[2] Şair bazen “Lâedrî” mahlasını kullanmıştır.

[3] Bu ilk dize Amil Çelebioğlu’na aittir.

[4] Son iki dize Necâtî Bey’e aittir.

[5] Amasya Sultan Bayezid Camiinin halk arasındaki adı “İmâret”tir.

[6] Mir Hamza Nigârî’den mülhemdir.

[7] (Fotoğrafın Hikâyesi)
Bu fotoğraf acının gözle görünür halidir. Gözlerine dikkatle bakarsanız bu resimdeki minik yavrularda geceleri “anne” diye ağlamış; ancak fotoğraf için zoraki gülümsemiş bir hüzün bulutu görürsünüz. Bu hüzün bulutunun sebebi babasını mezara, annesini uzak diyarlara yolcu eden minik, minicik kalplerin acısıdır. Bu yangının acısı ile gözler puslu, bu acının hüznü ile yürekler yaslı.
1903 yılında 56 yaşında, erkenden hayata gözlerini yuman ünlü divan şâiri Sebâtî, geride ilk eşinden üç, ikinci eşinden üç yetim bırakmıştı. İlk eşini de erken kaybeden şairin altı çocuğu büyük bir acı yaşamıştır. Bu yetmezmiş gibi, şairin ikinci eşi de ani bir karar ile ailesinin yanına, Iğdır’a gitmek zorunda kalır. Küçük kardeşlerin büyük kardeşlere ve Allah’a emanet edildiği bu acı yıllar işte bu hüzünlü fotoğrafa yansımıştır.
Bir anda annesiz ve babasız kalan bu minik yavrular ağabeyleri Ali Haver’i (ortada oturan) baba, ablalarını anne bildiler.
Dikkat ederseniz Ağabeyleri Ali Haver’in etrafını alan bu yavruların en isyankâr bakışlısı (sağdaki) delikanılı Tahir’dir. Her halde hayatın bu sillesi onu hüzünlerden isyanlara doğru sürüklemekteydi.
Diğer iki masum yüz ise boynu bükük bir şekilde, hayatın kendilerine oynadığı oyunu anlamaya çalışmakta ve annlerinin döneceği günü beklemekteler.
Anneleri hiçbir zaman dönmedi ve hayat bu yavrucuklara pek de gülmedi. Hepsi erken yaşlarda bu dünyadan ayrıldılar.
Mekanları cennet olsun.

Posted in Makalelerim | MAVİ VE SİYAH ŞİİR KİTABIM için yorumlar kapalı

ŞİRVANİZADE MEHMET RÜŞDİ PAŞANIN ŞİİRLERİ

Şirvanî-zâde Mehmed Rüştü Paşa’ya ait yayımlanmamış şiirler

 

RÜŞTÜ PAŞANIN BİLİNMEYEN BİR ŞİİRİ

ŞİRVANİ-ZÂDE’NİN BİLİNMEYEN BİR GAZELİ

  1. Mef’ûlü / Fâilâtü / Mefâîlü / Fâilün

Birdür safâ-yı vasl safâ bir değilse de

Birdür cefâ-yı hicr cefâ bir değilse de

 

Bâlâ ü zîri gösterürem fart-ı neş’eden

Birdür gözümde ‘arz u semâ bir değilse de

 

Birleşdi reng-i zülfü binâguş-ı nazardan

Birdür bana [bu] subh u mesâ bir değilse de

 

Bîmâr-ı ‘aşkam istemem aslâ ‘ilâc-ı derd

Birdür yanımda derd ü devâ bir değilse de

 

Rüşdî suhen-şinâsı bilür tarz ü şîvesin

Birdür edâ-yı şi’r edâ bir değilse de

 

 

(BİLİNMİYOR)

  1. Mef’ûlü / Fâilâtü / Mefâîlü / Fâilün

Ol dil-firîbi şuh-ı cihân söylerem sana

Hûn-i nigâh-ı âfet-i cân söylerem sana

 

‘Ayn-ı ‘adem desem de inanma miyânına

Belki vücûdu var da yalân söylerem sana

 

İllet vücûd-ı ‘âlem-i imkâna eşkdür

Esrâr-ı künfeyânı ‘ayân söylerem sana

 

Nûş eylemiş o mest-i mey-i naz-ı gül-arak

Bak surhi ruhu ile nişân söylerem sana

 

Derd-i derûnı şerh içün ey şûh nâzenin

Her şerha-yı vücûdı dehân söylerem sana

 

Ayrılma âsitân-ı cenâb-ı habîbden

Rüşdî o bâb-ı Kehf-i emân söylerem sana

 

  1. Mef’ûlü / Fâilâtü / Mefâîlü / Fâilün

Dil neşve-yâb-ı ‘aşk idi meyhâne yoğ iken

Mest-i şarâb-ı feyz idi peymâne yoğ iken

 

Hâl-i dili hikâye iderdi sürûr-ı gayb

Efhâm-ı ins ü cânda efsâne yoğ iken

 

Me’mûr idi künûz-ı muhabbetle sînemiz

Zîr-i felekde genc ile vîrâne yoğ iken

 

Pervâz iderdi tâ’ir-i cân evc-i kurbda

Bu mürg-i zâr kevnde bir lâne yoğ iken

 

Firdevs-i ârızındaki hâl-i siyâha ben

Oldum fütâde âdem içün dâne yoğ iken

 

La‘l-i lebinden olmış idim bûse-çîn-i şevk

Halvet-geh-i visâlde bî-gâne yoğ iken

 

Rüşdî cenâb-ı Zîvere olmak nazîre-gû (Ziver Ahmed Sâdık Paşa’ya nazire)

Haddin mi sende tâb-ı sitâdâne yoğ iken

 

  1. Mef’ûlü / Fâilâtü / Mefâîlü / Fâilün

 

Yandımdı şem‘-i ‘aşkına pervâne yoğ iken   (Ziver Paşa’nı şiiri)

Gönlüm o zülfe bend idi dîvâne yoğ iken

 

Gitmişdi semt-i kûy-ı harâbâta ‘âşıkân

Ma‘mûre-i cihânda keşâne yoğ iken

 

Keyf-i şarâb-ı ‘aşkın ile nâra-sâz idüm

‘Âlemde sît-i şöhret-i meyhâne yoğ iken

 

Dil nûş iderdi ratl-ı gîrân-ı mahabbeti

İşret deminde külfet-i peymâne yoğ iken

 

Müjganlarum tarar idi giysûların senin

Ey nûr-ı dîde zülfün için şâne yoğ iken

 

Ol büt-i nigâr-ı Çîn tasavvur idi ‘aceb

İklim-i Rûm içinde sanem-hâne yoğ iken

 

Bezm-i elest sarhoşusan var ise Ziver

Kim sende neş’e var idi mestâne yoğ iken

 

 

 

Posted in Makalelerim | ŞİRVANİZADE MEHMET RÜŞDİ PAŞANIN ŞİİRLERİ için yorumlar kapalı

MEDUSA ETKİSİ KİTAP

MEDUSA ETKİSİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                              KİŞİSEL GELİŞİM SERİSİ

 

 

METİN HAKVERDİOĞLU

 

MEDUSA ETKİSİ

Metin HAKVERDİOĞLU

 

Gece Kitaplığı: 97 • Araştırma: 27

Editör • İsmail DOĞAN

Kapak Tasarım & Dizgi • Gökhan Günindi

Birinci Basım • © Mayıs 2014

ISBN • 978-605-4942-93-0

 

© copright

Bu kitabın yayın hakkı Yason Yayıncılık’ a aittir.

Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz, izin almadan hiçbir yolla çoğaltılamaz.

 

 

GECE KİTAPLIĞI, Yason Yayınevi Yan Kuruluşudur.

yasonyayincilik@gmail.com

Baskı & Cilt

İleri Akademi

Mebusevleri Mahallesi Degol Caddesi 45/F ANKARA

Sertifika No: 29847

MEDUSA ETKİSİNDEN KURTULMAK İSTEYEN HERKESE…

Kitabın Metodu

            Değerli okurumuz, kitabımızın her okuma parçasından sonra bir değerlendirme kutucuğu vardır. Bu kutucuktaki soruyu samimi şekilde cevaplayıp kitabın sonundaki değerlendirme cetveliyle karşılaştırırsanız MEDUSA ETKİSİ’nin sizdeki boyutunu görmüş olursunuz.

            Kitabın yazarı bu etkiyi en aza indirmenin yolunun geçmişi anlamaktan ve çevresinde olup bitene bakabilmekten geçtiğini düşünüyor.

            Yerelden evrensele kapılar açmaya çalışan yazar, insanların neredeyse her şehirde aynı meselelerle boğuştuğunu iddia ediyor.

Sizin farklı görüşleriniz ve çözüm yollarınız varsa lütfen yazın; çünkü bu dert tüm insanlığın problemi.

            Umarız iş işten geçmemiştir.

 

 

 

 

Bu kitap, insanlığın temel problemlerinden birisi haline gelen ekran bağımlılığının nasıl yenilebileceği üzerine okuyucuya fikir vermekte ve onu test ederek ekran bağımlılığının kendisi üzerindeki etkisini görmesini sağlamaktadır.

 

A’nız Az; B’niz Bereketli Olsun.

 

 

 

 

 

 

İçindekiler

MEDUSA’NIN ÜÇ GÖZÜ.. 8

MEDUSA ETKİSİ. 12

KAHVE Mİ TEKKE Mİ?. 20

YENİ BİR GENÇLİK.. 28

LALELER.. 32

NİÇİN EDEBİYAT?. 38

EDEBİYAT KAÇ PARA EDER?. 44

KAÇAN BALIK.. 50

HİÇ HALVETE GİRDİNİZ Mİ?. 56

HAL-İ PÜR-MELALİMİZ.. 62

HER YERDE KAR VAR.. 66

HAT VE HAT HAZİNEMİZ.. 72

NE SÜNNÎYEM NE ŞİÎ 76

NÂBÎ’NİN RABİASI 82

OĞLUMUZ.. 88

ÜMİTSİZ OLMAK NEDEN?. 94

SONBAHAR.. 98

ŞİRVAN DEDİKLERİ 104

FERHAT İLE ŞİRİN.. 114

MİHRİ İLE ABDURRAHMAN.. 114

NEVRUZİYE.. 126

YİRMİ OCAK’TA NE OLDU?. 132

SES BOMBARDIMANI 137

İSKENDER PALA VE DİVAN EDEBİYATI 142

İLGİ VEYA HİÇ.. 148

EHL-İ BEYT SEVGİSİ 154

İNSAN VE İNSANLIK.. 160

BAHAR VE LALELER.. 164

HEMREYLİK BAYRAMI 170

HAYAT VE ÖLÜM… 176

AY.. 180

TABİATI SEVİYORUZ.. 186

MEDUSA AH MEDUSA.. 193

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Medusa Etkisinde misiniz?

                                                             

MEDUSA’NIN ÜÇ GÖZÜ

 

Sevgili Dost,

Efsaneyi bilirsiniz;Yunan mitolojisinde Medusa adında bir kız vardır ve güzelliği ile herkesi etkilemektedir. Bu güzellik Athena’nın eşi denizler tanrısı Poseidon’u da çekince olanlar olmuş, bu dünyalar güzeli kız Poesidon’dan hamilekalmış ve güzel Medusa, Athena tarafından cezalandırılmıştır. Artık, kim Medusa’nın yüzüne bakarsa taş kesilmektedir.

Peki dostum, bugün insanları taş kesen böyle bir varlık söz konusu mu? Kesinlikle evet.

Dostum,

Toplum olarak da insanlık tarihi olarak da en hızlı değişim dönemini yaşıyoruz. Benim dedem, gramofon denilen icadı görünce belki şaşırmıştı; ancak bu şaşkınlığını hazmedeceği uzun yıllara sahipti. Radyo çıkınca da hazmedecek zaman bulabildi. Ancak elektrik denilen buluş kablo kablo hayatımıza sarılıp boğazımızı sıkmaya başladığı yıllardan beri artık yenilikleri hazmedecek zaman kalmadı. Sevinçle gaz lambalarını kırdığımız o günden bugüne hayat aşırı hızlandı.

Şimdi, bana göre Medusa devrine girdik. Artık hayatımıza bilinçli olarak kendimiz değil, Medusa’nın üç gözü yön veriyor. Bunlar tüm gençliği, özellikle erkekleri taş kesiyor: “Televizyon, Bilgisayar ve Cep Telefonu”.

İşte Dostum,

Medusa’nın yüzüne bakanlar taş kesilirdi demiştik ya, aynı şekilde gençliğimiz, bu üç elektrikli icadın karşısında taş kesiliyor. Bunlar gençleri hayatın her türlü sosyal ve tabii güzelliklerinden alıkoyuyorlar. “Yıldızlara Bakma”yan bir nesil yetişiyor.

Bugünlerde Medusa’nın bu üç gözünden koparıp da 13-17 yaş arası çocuğunu teravih namazına götürebilen babaların özel olarak tebrik edilmesi lazımdır. Onlar büyük bir hastalığı kendi kendine tedavi etmeyi başarmışlardır. Sosyologlar ve kişisel gelişimciler pek çok konudan bahsetmekte ve onlara çözüm bulmaktadır; ancak bu hastalığın tedavisini henüz keşfedebilmiş değillerdir.

Dostum,

Özellikle erkek çocuklar için bu tehlikenin ne kadar yakın ve yakıcı olduğunu görmek için okullara bakmak yeterlidir. Artık iyi okulların yarısından fazlası kız öğrenci ile doludur; başarılı öğrencilere ödül verilirken podyuma çıkanlar çoğunlukla kızlardır. Gerçekten de Medusa etkisi kızlarımızı biraz daha az hırpalıyor ve bu azalma dahi onları bir anda ön saflara itiveriyor.

Ekran bağımlılığı adı da verilen bu hastalık, alkol ve kumardan farksız. Bir komşumun 17 yaşındaki torunu İstanbul’dan geldi. Geldi ama biz hiç görmedik. Komşu torun gitti mi? dedik, zavallı boynunu büküp şöyle yakındı: “On gündür bizde; ama bir defa dahi dışarı çıkmadı. Bir tarafında televizyon, bir tarafında bilgisayar, onlardan kurtarırsak elinde cep telefonu… Ne yapacağımızı şaşırdık kaldık.”

Bu durumda olmadığını söyleyecek aileler devrimizin en şanslı aileleridir. Onlar bu işi nasıl başardıklarını bir başarı ve kahramanlık öyküsü olarak yazmalı ve yayınlamalılar.

Dostum,

Daha 18 yaşındayken Mihrî Hatun bir şiirinde hayatın felsefesini Tazarru-name adlı eserinde şöyle dile getiriyor:

Şöyle teşhis eyledüm Mihrî cihânun lezzetin

‘İlm ile savm u salât imiş kalanı hiç imiş[1]  

O da gençti ve o da aynı deli kanı taşıyordu; ancak onun Medusa’nın üç gözünden taş kesilmesi söz konusu değildi.

Tekrar ediyorum, Medusa’nın üç gözünden de kurtarıp çocuğunu teravihe götürebilen aileler, sizi tebrik ediyorum. Büyük bir iş başarıyorsunuz.[i]

Medusa Etkisinde misiniz?

1
  1. Evet
  1. Hayır
Benim durumum    

 

 

 

 

Bu Gözlerin Siz de Etkisinde misiniz?

 

 

MEDUSA ETKİSİ

 

 

 

 

Sevgili Dost,

Şair Eşref bir beytinde şöyle diyor:

 

Gözlerim ebnâ-yi âdemden o rütbe yıldı kim        İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı

 

Gerçekten de bugün ebna-yi âleme; yani insanlığa, Eşref’in dediği gibi Fatiha istenecek bir makam değil, mezar taşımızı çalma ihtimali olan bir güruh olarak bakar olduk. Açıkçası, kapitalist bir dünyada manevi değerleri önemsemez ve maddi her şeyi cebe indirir hale geldik.

Peki, bu hale gelmemizde bize en büyük destek(!) nereden geliyor, biliyor muyuz? Kendime bu soruyu sorunca hiç tereddütsüz şu cevabı veriyorum: “Medusa etkisi yaratan ekrandan.”

Sevgili Dostum,

İnsanlık bugün bir çıkmazın içinde, bu gerçeği görebilmek için şöyle durup kendimizi tahlil etmemiz gerekiyor. Acaba bizi hangi yollarla yönlendiriyorlar? Bu yolların olumsuz etkilerinden kurtulmak mümkün mü? Bu meseleyi geçmişten örnekler sunarak çözebilir miyiz?

Evet,

Hep bu olumsuz etkiyi azaltmanın yollarını düşünürken değişik yöntemler kullanan atalarımızı örnek vermeye çalışıyorum. Tekke ve zaviyelerde bu mesele o dönem için çözülmüştü. Bu yöntem, yani tekke ve zaviyede eğitim veya sosyalleşme şimdilerde yapılamayabilir. O halde yeni yöntemler aranmalıdır.

Peki, gerçekten insanları sosyalleştirme adına Cumhuriyet Döneminde hiç mi arayışlar olmadı? Tabii ki oldu; ancak bugün onlar da kaybolmaya yüz tuttu.

Seksenli yıllarda Ülkü ocakları- o zamanki adı Bizim Ocak idi- bu misyonu darbeye rağmen yerine getirmeye çalıştı. Binlerce genç bu ocaklarda dinini, milliyetini, ahlakını öğrendi. Şahsen, o ocakların birisi olan İstanbul’da Gülhane Parkının yanında bulunan bir ocakta dini bilgilerini itmam eden binlerce genç arkadaşı tanıyorum. Her cuma bir ilahiyatçı akademisyen gelir, vaaz u nasihat ederdi. Her çarşamba ünlü bir yazar çağırılır, konuşturulur; ufuklarının açılması sağlanırdı. Ahmet Kabaklı Hocamızı orada tanımış ve kendisinden çok geniş feyizler almış pek çok kişi vardır. Bu ocakta Ayasofya’nın ruhaniyeti mi vardı bilmiyorum; ancak her vakit namazı cemaatle kılarlardı. Bu sıcak ve samimi ortam onları saatlerce yürüyerek oraya gitmeye zorlardı.

Şimdilerde, Atatürkçü Düşünce Derneğine uğrayan kaldı mı?

Peki, şimdi bu kurum ne durumda? Hiç kimse Ülkü Ocaklarının veya Alperen Ocaklarının bırakın binlerce, yüzlerce bile genç çektiğini iddia edemez. Yani bir zamanların genç yetişkinlerini eğiten bu kurumlar, artık o kitleyi cezb edemiyor. Sebebi açık ve net: Medusa etkisi.

Gençler artık sanal âlemde her şeyi öğrendiğini sanıyor. Onlar için bilgisayar oyunu en eğlenceli milli değer.

Aynı yıllarda MGV adıyla Milli Görüşçüler de genç yetişkinlere ulaşmaya ve onları milli, manevi değerlerle yoğurmaya çalışıyordu. Bu gençlerin sayısı da azımsanmayacak kadardı. Bugün onların da aynı sıkıntıyı çektiğinden eminim. Cemaatler, tarikatlar, cemiyetler hep aynı amaca matuf çaba gösterdi; ancak hepsi bugün yenik durumdalar. Göreceli olarak canlı olduğunu zanneden cemaatler de gurura kapılıp tek güç olduklarını ve yenilmeyeceklerini düşünerek aynı akıbete doğru yürüyorlar.

Sağ cenahın bu çabaları maalesef küçük siyasi çekişmelere heba edildi. Şu anda birbirine inanç yönünden en yakın olan kesimler birbirini suçlamaktan büyük çıkarlar umuyor. Aynı pastadan beslenen siyasi rakipler olduklarını düşünüp birbirlerini akıl almaz şekilde kırıyorlar. Bu kırıcı ortam bir nesli içine kapatıyor veya ekranlara hapsediyor.

Etrafınıza bir göz atın üç yaşındaki çocuklar bile babalarından önce, onların cep telefonlarına sarılıyorlar. Angry Bird için.

Kısacası Dostum,

Bir yanda milyonlar Medusa etkisinin altından Facebook çukurlarına yuvarlanırken, aileler bir bir dağılırken diğer yanda bizler çareler aramakta aciz kalıyoruz.

Keşke bir Necip Fazıl daha çıkıp

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak

Haykırsam kollarımı makas gibi açarak

Durun durun bir dünya iniyor tepemizden

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden

deyiverse ve bizleri küçük çıkarlar için birbirimizi yemekten kurtarmaya çalışsa.

Şair Eşref’in  “İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı” dediği nesil, bugünün kapitalist dünyasında burnumuzun dibine kadar geldi. Ekrandaki “şiddet oyunları”ndan beslenen yeni nesil “aile içi şiddetin” en büyük müsebbibi. Bu nesil mezar taşımızı çalmadan, yeni arayışlara girelim. Tekkeye, dergâha, zaviyeye karşı olup ona alternatif üretemeyen bir toplum, bu sarmaldan kurtulamaz. Ocakları, vakıfları, cemaatleri, cemiyetleri ilgi görmeyen bu toplumu “MEDUSA ETKİSİ”ne teslim mi edeceğiz?

Benim çözüm önerilerim var; ama yanlış anlaşılır diye yazmıyorum.

 

 

 

 

 

 

Bu Gözlerin Siz de Etkisinde misiniz?

2
  1. Evet
  1. Hayır
Benim durumum    

 

 

Nefesinden feragat etmeyen, gerçek hürriyete kavuşamaz. »

  1. J. CRONIN

 

 

Bu Problemin Bir Parçası mısınız?

 

KAHVE Mİ TEKKE Mİ?

 

 

 

 

Sevgili Dost,

Muallim Naci  ise  bir beytinde şöyle diyor;

      Biter mi bitti denilmekle nûr-ı âmütenâhî                

      Nefesle kâbil-i itfâ mıdır çerağ-ı İlâhî                        

Yani,   bitti demekle sonsuz nur bitmez, nefesle Hakk’ın çırasını söndürmek mümkün olmaz. Ben de dâhil pek çok modern insan, artık tekke ve zaviye işinin bittiğini; o konuda konuşmanın bile abesle iştigal olduğunu düşünüyoruz.

Peki, gerçekten bitti demekle bir şey biter mi? Bir kurumu yok saymakla onun insanlar arasındaki gereksinimi bitmiş mi olur? Mesela bugünlerde tartışılan, dershanelerin kapatılması konusu böyle halledilebilir mi? İnsanların ihtiyacından doğan bir kurum ancak insanların ona ihtiyacı bitince kapanıp gidebilir. Zorlama bir kapatma ancak ve ancak yeni sorunlar doğurur.

İşte benim de söylemek istediğim tam bu nokta. Başta dediğim gibi benim de bir zaman gereksiz ve ömrünü tamamlamamış gördüğüm tekke ve zaviyeler gerçekten gereksiz miydi?

Sevgili Dost,

Emin olun bu konuyu biraz araştırsanız altından Avrupa ve Amerika’nın bugün uyguladığı yetişkin eğitimi modeli çıkar. Bakınız durumu şöyle özetleyeyim:

Bundan bin yıl önce Türkler Müslüman olduklarında yeni bir dünya görüşü ile karşılaştılar. Bu dünya görüşü “iyi insan” merkezli idi. Anladılar ki “iyi yetişmiş insan” demek iyi bir dünya demektir. O yüzden eserlerini hep iyi insan üzerine temellendirdiler. Kutadgu Bilig de, Divan-ı Hikmet de, Yunus Divanı da, Hacı Bektaş Makalat’ı da hep bu amaca matuf idi.

İşte bu noktada bir gerçekle karşılaştılar; iyi insan ancak “yetişkin eğitimi” ve “sürekli eğitim” ile mümkündür.

Şimdi düşünelim; o devirde bir medrese mezunu işe başladıktan sonra kişisel gelişim eğitimini nasıl devam ettiriyordu? Tabi ki kendine ve mizacına en uygun tekkeye giderek. Peki, bir esnaf? O da aynı yol ile. Peki, bir köylü? O da… Mesela; ilim ile meşgul olanlar Mevlevî olmayı, ticaret ile meşgul olanlar Nakşibendî olmayı, ehl-i beyt âşıkları Bektaşî olmayı, normal vatandaşlık yeter diyenler Halvetî olmayı, esnaf olanlar Âhî olmayı tercih ediyor ve o tekkenin toplantısına gidiyorlardı.

İnsanların yedi yaşından yetmiş yedi yaşına kadar böyle toplantılara gittiğini ve sürekli bir eğitim aldığını düşünebiliyor musunuz?

Yunus’un dediği gibi,

Ben gelmedim dava için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim 

demez mi bu insanlar.

Belki bu kurumların zamanla süflileştiğini ve zamanın şatlarına uymadığını; televizyonun esaretindeki insanın artık bu yerlere gitmeyeceğini düşünüp kendimizi kandırabiliriz; ancak sorunu çözmüş olmayız. Başta da Muallim Naci’nin dediği gibi  “Biter mi bitti denilmekle nûr-ı nâmütenâhî” olmuyor, bitmiyor.

Avrupa ve Amerika’dan bahsettim ya işte onlar bu meseleyi kilisede çözmeye ve yediden yetmiş yediye herkese uygun kilise binaları yapıp ya da sivil toplum kuruluşları kurup oralarda yetişkin eğitimi vermeye çabalıyor. Belki de başardıkları için bizler daima onların medeniyetine hayran kalıyor ve hep onları örnek veriyoruz.

Dostum,

Şöyle dediğinizi duyar gibiyim: “Bu tekkeler tarikat işi değil mi? Şimdi tarikata girip aklımızı bir şeyhe mi kiralayalım?”

El-cevap: Osmanlıda sadece Amasya’da kırkın üzerinde tekke vardı ve beş ayrı tarikat söz konusu idi. Bir tarikatın dünyada bir şeyhi olduğuna göre, sizin girdiğiniz tekkede şeyh değil en fazla bir halife olabilirdi. O halife olan kişi, sizin mahallenin insanıydı ve sadece din değil, ilim, irfan ve sanattan da nasibedar idi. Haftada beş gün böyle bir insandan ilim ve irfan öğrenmek aklı kiraya vermek olabilir mi?

Ancak, sizin de haklı olduğunuz nokta var, o da şu: her devirde iyiler ve kötüler olacaktır. Her kurumun bir fasonu çıkacaktır. Ancak Şinasi’nin dediği gibi;

Koyamam kargayı bülbül yerine

Çiçek açmış dikeni gül yerine

Size ilginç bir örnek vererek yazımı bitirmek istiyorum. Hepinizin malumu Mir Hamza Nigarî uzun yıllar Anadolu’da bir tekke sahibi olarak hizmet etti. O  yıllarda Azerbaycan’dan bir tüccar misafir olarak tekkeye gelir, birkaç gün kalır. Misafirin çok üzgün olduğunu gören Mir Hamza sebebini sorar. Adam, ticaret ile iştigal ediyorum; ancak son işimde tüm paramı kaybettim, der. Mir Hamza ondaki ticaret kabiliyetini hissettiği için bir miktar para hediye eder. Kazansan da kazanmasan da bu para senindir der. Adam bu sermaye ile Azerbaycan’ın en zenginlerinden olur. Yıllar sonra onun kızı bu adamın vasiyeti üzerine gelip Amasya Şirvanlı Camii’ni restore ettirir.

Ya tekkeye alternatif bir “yetişkin eğitimi” sistemi kuracağız ya da kahvehanelerde saatlerce “internette okey” oynayan bir nesle razı olacağız.

Yok demekle “mesele” halloldu mu?

 

Bu Problemin Bir Parçası mısınız?

3
  1. Evet
  1. Hayır
Benim durumum    

 

 

İki insan çeşidi vardır: Zaman geçtikte hatalarıyla yüzleşen! Zaman geçtikçe yüzsüzleşen.

Necip Fazıl KISAKÜRE

 

 

 

Bu Umudu Paylaşıyor musunuz?

YENİ BİR GENÇLİK

Sevgili Dost,

Dün, Yeşilırmak kenarında yürürken bir beyti, bir gencin dilinden dökülürken dinledim. Ne kadar duygulandığımı tarif edemem. Beyit şuydu:

Gitdin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile

İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile

Üniversite öğrencisi olması muhtemel bu genç, Neşatî’nin bu beytini konuşmasının doğal bir parçası gibi söyledi ve açıklama ihtiyacı dahi duymadı. Yanındaki arkadaşı da bu ne demek şimdi demedi. Emin olun hayretim kat be kat arttı. Nasıl olur da yirmi yaşlarında bir delikanlı bu mükemmel beyti hafızasına alır ve diğer arkadaşları ile açıklamasını yapmaksızın paylaşır?

Dostum,

İşte, yeni gençlik bu yönden takdire şayan bir yol bulmuş durumda kendine. Yalnızca son seksen yılını değil, sekiz yüz yılını okuyan, araştıran ve seven bir gençlik. Bizi İngiliz gencinden ayıran en temel noktayı bu gençlik tespit etmiş durumda. Görülecektir ki bir İngiliz genci gibi son sekiz yüz yılını merak eden gençlik, çok daha yüksek ufuklara kanat çırpacaktır.

Düşünebiliyor musunuz, bir Türk genci Fuzulî’yi, Bakî’yi, Neşâtî’yi anlayabiliyor ve onlardan kendisi için hayaller devşirebiliyor.

Şimdi bazı itirazların yükseldiğini hissedebiliyorum: kardeşim o kadar eski şairlerden bu gençler ne devşirebilir ki… Bu itirazı serdeden dostuma şunu sorarım: Sizce Shakespeare ile Nedim arasında kaç yıllık bir fark vardır? Nedim, Shakespeare’den kaç yıl daha eskidir?

Sevgili Dost,

Shakespaere, Nedim’den tam 130 yıl daha eskidir. Yanlış duymadınız. Fuzulî ile ise çağdaştır.  Şimdi şunu sormak gerekmez mi, “Bütün dünya bu kadar eski bir Shekeaspeare’de ne buluyor? İngilizler bu yazarı okuyarak ne kazanıyor?

Biz, geçliğimizi kendi kaynaklarına o kadar uzak yetiştirmişiz ki, sorsanız hiçbir genç Shakespere’nin Nedim’den daha eski olduğunu bilmez. Neden? Çünkü o şairler hayatın içinde sürekli tekrarlanıyor, yeni yorumları ile güncelleniyor ve daha ince ayrıntıları üzerine akıl yoruluyor.

Goethe de Şeyh Galip ile çağdaştır. Emin olunuz, Şeyh Galip felsefi derinlikte Goethe’den aşağı kalmaz.  İnanmayan Hüsn ü Aşk mesnevisini okusun.

Kendi değerlerini araştırmaya değer bulmayanların başka değerlerin hayranı olması gayet doğaldır.

İşte Dostum,

Yeşilırmak kenarında bir üniversite gencinin “To be or not to be” demek yerine yukarıdaki beyti zikretmesi beni bu yüzden çok heyecanlandırdı. O gazelin beytü’l-gazeli de çok güzel; onu da diğer gençler için yazarak sözümü tamamlamak istiyorum:

Bağa sensiz varamam çeşmime  âteş görünür

            Gül-i handanı değil serv-i hıramânı bile

Ne kadar güzel bir gençlik geliyor, etrafınıza bakıp da görebiliyor musunuz?

Bu Umudu Paylaşıyor musunuz?

4
  1. Paylaşmıyorum
  1. Paylaşıyorum
Benim Fikrim    

 

Çevrenizde Medusa Etkisini Yok Edecek Neler Var,

Baktınız mı?

 

 

LALELER

 

 

 

 

Sevgili Dostum,

Bir bahar daha kapımıza dayandı; biraz daha zorlasa kapıları kıracak. Bize Sait Faik’in “Hişt Hişt” hikâyesindeki gibi her yerden seslenip duruyor; acaba farkında mıyız? Yolların, parkların, bahçelerin kenarındaki laleleri karşımıza alıp uzun uzun seyrediyor muyuz? Onlara bakıp değişik anlamları olduğunu düşünüp değişik duygulara dalıyor muyuz? En önemlisi laleleri seyretmek için son on günümüz olduğunun ve bir dahaki yıla bu güzellikleri görüp göremeyeceğimizin belli olmadığının farkında mıyız? Belki de son on-on beş gününüzü yaşıyorsunuz, laleleri seyretmek için.

Erişdi nev-bahar eyyâmı açıldı gül-i gülşen

Çeragan vakti geldi lâlezârın didesi rûşen[2]

Çemenler döndü rûy-ı yâre[3] reng-i lâle vü gülden

Çerâgân vakti geldi lâzârın didesi rûşen

 

diyen Nedim, bizden daha uyanık davranmış gibi görünüyor. Gerçekten de atalarımız bizden daha fazla tabiatla ilgilenmiş ve dünyanın güzelliklerine bakıp adeta Allah’ı zikr etmişler. Nasıl mı?

Öncelikle lâle kelimesinin onlara neleri çağrıştırdığına bakalım:

Camilere bakarsanız mutlaka bir lâle motifi görürsünüz, neden? Çünkü lale, ebced hesabı ile 66’ya denk gelir; aynı şekilde Allah ismi de 66’dır ebced’de. Yine camilerde hilalin niye bulunduğunu da belirtelim; hilal de ebcedle 66 sayısını verir. Haydi, başladık çift vavı da söyleyelim; bir vav 6’dır ebcedle, iki vav yan yana olunca siz kaç olduğunu tahmin edin. Bitmiyor ki Amasya’da Bayezid camiindeki dış avluda yazılı vavın ucunda neden lale motifi var, tabii ki Allah lafzı için.

Şimdi Ey Dost,

Bir laleye bakıp bunları düşünmek zikir değil de nedir?

Lalenin ilk var oluşu ise ilginç bir hikâyeciktir. İran mitolojisine göre bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine yıldırım düşmüş ve alev alan yaprak o haliyle donup kalarak lâleye dönüşmüştür. Göbeğindeki siyahlık da yıldırımdan arta kalan yanık izidir. O günden sonra lâle, rengi ve şekli ile şâirlerin ilgisini çekmiş sevgilinin yanağına, şarap dolu kadehe, muma, yaraya, meşaleye vb. benzetilmiştir.

Pek çok kaynağın delaleti ile lâlenin ve lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği kesindir. Roma ve Bizans’ın hiç ilgilenmediği bu çiçek, süslemecilikte XIII. yüzyıldan itibaren kullanılmış, Selçuklu âbidelerinde, yazma kitap ve kaplarında görülmeye başlamıştır. Şiirimizde ise XIV. yüzyılda görülür. Ahmedî, Cemşid ü Hurşid adlı eserinde bu çiçekten bahseder.

Klasik şiirimizde XVI. yüzyıla kadar sözü edilen lâlelerin yabani türler olduğu muhakkaktır. Yabaniliklerinden, yani dağlarda, kırlarda yetişiyor olmalarından dolayı “taşralı”dırlar. Bunun için utangaç, usul-erkân bilmez bir çiçek olarak düşünülen lâle, bir bakıma utangaçlığın, çekingenliğin sembolüdür.

“Taşradan geldi çemen mülkine bigâne diyu
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler”

(Necatî)

Türk edebiyatında yerini her geçen gün sağlamlaştıran lale, artık padişahların da dikkatini çekmeye başlar. XVI. yüzyılda kültür yolu ile yeni türleri elde edilmeye başlanan lâle, gül’le rakip olur. Tarihimizde ve dünyada ilk lâle deliliği (tulipomania), XVI. yüzyılda İstanbul’da yaşanmıştır. Kanunî Devrinin ünlü Şeyhülislamı Ebussuud Efendi bile “Nûr-ı Adn” adını verdiği yeni bir lâle türü elde etmiştir.

Avrupa’da laleye neden “tulip” dendiğini söyleyerek sözlerimizi bitirelim: Avrupa’ya lale ilk defa Osmanlıdan gider. İlk lale örneğini götüren Almanya/ Hollanda elçisi bu çiçeğin adını sorar; laleyi veren paşa da “Tülbent Lalesi” der. Ancak elçi memleketine gidince sadece “tülbent” kısmını hatırlar ve adını “tulip” şeklinde telaffuz eder. İşte o günden beri Avrupa’da lale, tulip adıyla zikredilir.

Sevgili Dost,

Hayatın telaşını bir kenara bırakıp biraz olsun laleleri seyretmeye ne dersin? Şu bilgisayardan, televizyondan, cep telefonundan birkaç saat ayrı kalamaz mısın?

 

Çevrenizde Medusa Etkisini Yok Edecek Neler Var,

Baktınız mı?

5 A Bakmadım B. Baktım
Benim Fikrim    

 

 

 

 

Bana Edebiyat Yapma mı Diyorsun?

 

NİÇİN EDEBİYAT?

 

 

Edebiyat, karanlık bir âlemden aydınlığa doğru bir yükseliştir. İnsan, cehaletin karanlık bodrumundan ancak bilgi ve sanatla kaçabilir. Bunu Thomas Eliot’un sık kullandığı“ dibi bulanık, üstü berrak suyla dolu şişe” metaforuna bir nazire ile açıklayabiliriz. İnsanoğlu bir  “kavanoz” içindedir ki bu kavanozun suyu, dibinde oldukça bulanıktır; yukarı çıkıldıkça bu bulanıklık kaybolmakta ve dışarı dahi görülebilmektedir. Her şeyden habersiz, cehaletin karanlıklarında bulunan insan en dipten yukarı doğru çıkmanın yolarını arar. İşte bu çıkışı sağlayacak onlarca araçtan biri edebiyattır. Belki onun diğer araçlardan farkını belirtmek için onu, ayağımıza taktığımız bir çift dalgıç paletine benzetebiliriz. Karanlık sulardan yukarı doğru yükselmeye başlayan kişi artık hayatı ve dünyayı daha net görebilecek ve daha doğru çıkarımlar yapabilecektir.

Bu noktada bir sıkıntı söz konusudur: isteklenme. İstek olmadığı zaman insanı bulunduğu yerden çıkarması imkânsızdır. İşte bu isteği sağlayacak en temel etken de şüphesiz inançtır. Her peygamber bir anlamda bu hareketin ilk ateşleyicisi olarak gelmiş, insanlığı sürekli kavanozun aydınlık yüzeyine doğru çıkmaya teşvik etmişlerdir. Onların teşviki ile gerçeği aramak için yükselmeye başlayan insan, ayaklarına dalgıç paletlerini de taktığı zaman çok daha hızlı ve etkili şekilde yükselecektir. Artık karanlıklardan aydınlığa yükseliş hiç de zor değildir.

Edebiyat insana hızla irtifa kazandırırken her şey değişir ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Gökyüzüne baktığınızda yıldızları görebilirsiniz, her bir yıldız size başka bir anlam ifade edebilir; yeryüzündeki çiçeklere daha bir hayran bakarsınız ve onlardaki güzellikleri daha bir derinden hissedebilirsiniz; iç dünyanızda dolaşıp muhteşem huzur adaları keşfedebilir ve kendi kendinize her gün gülümseyebilirsiniz.

Peygamberlerin ve veli insanların neden hep gülümsediğini düşündüyseniz işte cevabı budur: “Karanlık âlemlerden kurtulmuş ve hayatın özünü görmüş insanın iç huzuru.”

Metafora geri dönersek, kavanozun dibinde karanlık bir âlem söz konusuydu; bu karanlık ancak yukarı çıkmakla ortadan kalkacaktır. İşte ayaklarına edebiyat paletini takan insanoğlu inancın verdiği ilk hareketle yukarılara çıkmaktadır. Bu arada adeta perde perde gerçekler önünde açılmaktadır. Kavanozun en tepesinde artık dupduru bir su vardır ve insanoğlu kendini kısıtlayan tüm engellere rağmen dışındaki âlemi görebilmektedir. Şimdi hayat daha bir anlamlıdır, çiçekler, böcekler, kuşlar, gülümseyen bebekler, gören gözler, işiten kulaklar, her yıl dökülüp tekrar yeşeren yapraklar; sonsuz gibi görünen kâinat…

Belki bunlar için edebiyata gerek yoktur, denebilir; bu, kavanozun dibindeki insanın kendi kendine yettiğini zannetme handikapıdır. Eğer Behçet Necatigil’in “Yıldızlara Bakmak” adlı radyo oyununu okursak bu metaforda ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıkar. Ne diyordu Necatigil, “Yıldızları görebilmek için yolun kenarındaki çiçekleri görebilmek lazımdır.” İşte insanoğlu âlem içinde âlemlerin olduğunu bilir; ancak bunun farkında değildir. Tıpkı Hayalî’nin dediği gibi:

            Cihân-ârâ cihân içindedir arayı bilmezler

            Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

Bizim kullandığımız metaforu yüzyıllar öncesinde Hayali de kullanmış ve edebiyatın görevini edebiyatın içinden, özünden bir beyitle belirtmiş: “Bir denizin içindesin ama denizden haberin yok.”

İnsanoğlu bu kavanozda yükseldikçe neler görür neler… Öncelikle hayatın bilmekle, sevmekle, incelmekle, araştırmakla, hissetmekle güzel olduğunu anlar ve bir şiir yazmak isteğinde kendisinin bulunduğu irtifaı hemen fark eder. Eğer içinde büyük bir kelime hazinesi yoksa diyeceği ilk söz “Anlatamıyorum.”olur.

Maalesef bugün, şair, şiir; yazar, romancı; divan şiiri, gazel… dediğimizde insanlar “Bunlara ne gerek var.” diyebiliyor.

Sevgili dost,

Edebiyat karalıklar ülkesinden kurtulmak için var; bize düşen tercihimizi yapmak “Ya kendi karanlığımızda yuvarlanıp gideceğiz ya da aydınlık ufuklara doğru sürekli yükseleceğiz.”

 

 

 

 

 

Bana Edebiyat Yapma mı Diyorsun?

6
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

 

 

Daha hala mı?

 

 

EDEBİYAT KAÇ PARA EDER?

Sevgili Dost,

  1. Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne bu yıl öğrenci alıyoruz. Peki, gerçekten edebiyat kaç para eder? Niçin edebiyat öğretip duruyoruz? Bu çocukların ne kadarı iş bulabilecek? Bu ve benzeri sorular uzayıp gidebilir; ancak bir gerçek var o da Dan Brown’un sadece “Da Vinci’nin Şifresi” adlı romanı 100 milyon dolar değerinde. Yazarın yıllık geliri belki de milyar dolarla ölçülmekte.

Dostum,

Bu iki zıt durumun herhalde farkına vardınız. Biz edebiyat mezunlarını nerede istihdam ederiz, diye düşünürken birileri edebiyattan milyarlarca dolar kazanıyor. Bunu bir ülke olarak düşünürsek, herhalde Amerika Birleşik Devletleri bizim ihracatımızdan daha fazla parayı edebiyattan kazanıyordur.

Peki, bunu nasıl başarıyorlar?

Tabii ki iyi eğitilmiş insanları ile. İnsanlar, önce eğitilmeyi sonra para kazanmayı düşünürse mesele kendiliğinden ortadan kalkar.

Şairin dediği,

Âlimim dersin amma âlemden bî-habersin

Bu andan, bu nefesden, bu demden bî-habersin

Sevgili Dost,

Eğer edebiyatın “edep” kökünden geldiğini ve terbiyeli insan olmanın yegâne yolunun o olduğunu bilen, çok okuyan ve araştıran bir nesil yetiştirirsek, edebiyat çok para eder. Amerika’da kitap okuma oranı bizim tam on katımız. Biz on kat daha fazla kitap okuyan ve yazan bir millet olduğumuzda Amerika’nın önüne geçmiş olacağız, bu kadar basit. Bunun yolu da yine edebiyattan geçiyor; çünkü insanlar teknolojiyi önce hayal edebilmeli. Hayal etmeyen bir nesil akledemez. Jules Verne hayal etmeseydi belki de bugün aya gidilmemiş, deniz dipleri fethedilmemiş olacaktı. Edebiyat bir kanattır, siz onun yanına bir de teknik kanadını takarsanız uçar gidersiniz.

Dostum,

Hangi devlet ki bugün dünyada söz sahibi, edebiyatı ve kültürü baskın durumdadır; hangi devlet ki edebi mahsul üretip dünyaya satamıyor, o devlet dünyada ayaklar altındadır. Sizce Almanya’da mı daha fazla edebi üretim vardır, Irak ‘ta mı? Sormak bile abes…

Edebiyatın hayata yön veren bir güç olduğunu anlayıp “edebiyat yapma” gibi saçma sözleri hayatımızdan çıkarmadıkça bizim de farklı yerlerde olmamız mümkün değildir.

Dostum,

Edebiyat bölümleri, özellikle fen edebiyat fakültelerindeki bölümler, öncelikle edebiyat-sever yetiştirmek için vardır. Eğer bir insan bu sanatı sevmiyorsa tercih etmemelidir. Belki de bu bölümlere yetenek ve ilgi sınavı ile öğrenci alınmalıdır. Bu bölüme gelen öğrenci isterse bir Dan Brown olabilir; ancak gayret etmezse hiçbir baltaya sap da olamayabilir.

Peki, ne yapabilir?

Batı’da en çok para kazandıran mesleklerden birisi senaristliktir. Bir senaristin ihtiyaç duyacağı hemen her şey bu okullarda verilmekte: al, yaz, kazan.

Türk cumhuriyetleri dünyanın en bakir alanlarıdır ve her türlü gelişmeye açıktır. Dileyen öğrenci kendisini çağdaş Türk lehçelerinde geliştirip oralara yollanabilir. Kazakça bilip de açıkta kalan bir insan düşünemiyorum. Eski Türk edebiyatında kendisini geliştirip Osmanlı metinlerini çok iyi okuyan bir kütüphane faresi olabilir. Devlet arşivleri her yıl eleman alıyor.

Sesine ve diksiyonuna güvenen radyo ve televizyonlarda hemen ön plana çıkabilir.

Dostum, edebiyat çok para eder çok…

Yeter ki biz toplumu inşa ederken “Sosyal Bilimleri” para etmez şeyler olarak görmeyelim. Batı’da artık teknolojiye değil, insana yatırım yapılıyor. Teknoloji nasıl olsa gelişim sürecini devam ettirecek; ancak bu teknoloji ile aptallaşmış nesiller toplumun sonunu getirecek.

Gelin edepli nesiller için “edebiyatın paha biçilmez” olduğunu anlamaya çalışalım.

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.

Edebiyatla yatıp kalkın, yoksa Medusa sizi de donuk bir biblo haline getirecek. Sonra da kırılmak mukadder…

 

 

 

 

 

 

 

 

Daha Hala mı, Edebiyat Bana Uymaz Diyorsunuz?

7
  1. Evet
B. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

Bu Balık Kaçar mı?

 

KAÇAN BALIK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili Dostum,

Atalarımız, kaçan balık büyük olur, demişler; gerçekten bu yıllarda öyle bir fırsat elimizden kaçıyor ki bir daha onu avlamak imkânı olur mu bilinmez. Bu fırsat, yere tükürmeyen bir nesil yetiştirme fırsatıdır.

Belki nerden çıktı şimdi bu konu diyebilirsiz; ancak bu sizin yerlere bakmadığınızı ve çevrenizle pek de ilgilenmediğinizi gösterir. Dikkat edin dünyayı iyi gözlemleme melekeniz zayıflıyor olabilir. Bugün çarşıya doğru giderken şöyle bir kaldırımlara dikkat edin; kaç adımda bir tükürük ya da benzeri bir pislik göreceksiniz.

Dostum,

Kızılderililer yüzlerce yıl önce “Toprak bizim var edildiğimiz ana malzememizdir, annemizdir, o yüzden toprağın yüzüne tüküremeyiz.” diyordu. Hz. Peygamberimiz de yere tüküren bir bedeviye o kadar kızmıştı ki kalbini kırmamak için yüzüne bile bakmadan oradan kızgınlıkla uzaklaşmıştı. Fatih Devrinde –“Müslümanlar haricindeki”- tebaanın yere tükürmesi yüzünden onları örtmeye mahsus vakıflar kurulmuştu.

Şimdi sormak gerek, biz Kızılderili kadar kültürlü ve hassas değil miyiz; yoksa Peygamberimizin hadislerinden mi haberdar değiliz?

Sevgili Dost,

Bu derdin temel müsebbibi yetişkin eğitiminin daima gereksiz görülmesidir. Bugünün üniversitelerinde parasal bir sıkıntı duyulduğunda ilk düşünülen tasarruf tedbiri nedir biliyor musunuz: Türk Dili adlı genel kültür dersini ve İnkılâp Tarihi adlı tarih şuuru dersini kaldırmak. Şu anda pek çok üniversitede bu dersler uzaktan eğitim adlı sisteme alınmış durumda. Yani bir üniversite öğrencisine Türk kültürünü, “otuz sorudan on beşini tesadüfen cevaplayınca” biliyor, deniliyor. Bunun açık anlamı şudur: Önemsiz dersleri toplu halde bilgisayar ortamından verir kurtuluruz. Böylece devlet birkaç kuruş kâr etmiş olur.

Sevgili Dost,

Eğer diyorsanız ki bu gençlik zaten Türk kültürünü ve dilini mükemmel şekilde özümsemiş, gerek yok daha fazla eğitmeye; kabul ediyorum bu sistem harika. Eğer diyorsanız ki bu gençlik zaten tarihini hakkıyla tanıyor; kabul ediyorum bu sistem en akıllıcası. Ancak yere tükürme oranları bunun tersini gösteriyor.

Belki pek çoğunuz; ne alakası var, insanlar bu dersler varken de yere tükürüyordu, diyecektir. Amenna, ancak elimizde yeni bir fırsat varken; her ilde üniversite olmuşken ve pırıl pırıl yeni bir akademik kadro oluşuyorken bu trene niçin binmiyoruz. Diyorsanız ki, bırakalım gençler sadece branşlarıyla ilgilensin,  bırakalım insanlar kendi pisliğinde boğulsun, kültürsüz de bir toplum yaşar; ona bir diyeceğim kalmaz.

Yarın sigara içip içip yerlerde beyaz, yeşil ve sarı adacıklar oluşturacak gençlere, bu ne edepsizlik, diyemeyeceğiz; çünkü onların üniversitede edebiyat dersleri olmadı; eşinizle caddede yürürken yanınızdan geçen gençler galiz küfürler ederse, hiç mi ecdadından haberi yok bunların, diyemeyeceğiz; çünkü onların Milli Tarih dersleri yoktu.

Şair Andelib’in dediği gibi,

     Acebdir hâl-i âlem bilmeyen söyler, bilen söyler

Sosyal bilimlerde ürün elde etmek çok uzun yıllar alır; atalarımız bilmiş de söylemiş: “Sabır önceleri insana zehir gibi görünür; fakat bunu huy edinirsen bal olur.” Biz tüm Türkiye’deki üniversiteler olarak üç kuruş tasarruf etme aceleciliği, sabırsızlığı ile yarının kültürlü neslini elimizden kaçırıyoruz.

Size tavsiyem, yazın dondurma yerken kaldırımlara bakarak ilerlemeyin; çünkü bir süre sonra mideniz ağzınıza gelecek. Demedi demeyin.

Bu Balık Kaçar mı?

8 A. Bana ne B. Haklısın Hocam
Benim Fikrim    

 

 

 

Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılırlar. Halbuki olay bu kadar komplike değildir. İnsanlar sadece 2’ye ayrılırlar: İyi insanlar ve kötü.”

Albert Einstein

 

Medusa’dan Kurtulup Halvete Girebilir misin?

 

 

HİÇ HALVETE GİRDİNİZ Mİ?

 

 

Sevgili Dostum,

Halvet, pek çoğumuzun televizyon dizilerinden aşina olduğu bir kelime; ancak bu kelimenin gerçek anlamını biliyor muyuz? Acaba dizilerdeki halvet ile gerçek halvet arasında bir bağ var mı?

Hemen söyleyeyim, zinhar bir ilişki var. Dizilerde halvete girmek sevgili ile uzlete çekilmek; eşi ile bir odada mutlu saatler geçirmek anlamındadır. Elbette padişahlar da her insan gibi “eşi” ile halvete girmiştir; ancak dizilerdeki halvetin yanlış tarafı “nikâhlı” olma şartının atlanmasıdır. Batılıların harem tasavvuru ile hareket eden senaryo yazarları adeta onların cahilliği ile hareket ediyor ve padişahları gayri meşru ilişkilerden doğmuş gibi gösteriyor.

Benim asıl amacım dizilerdeki bu halvet değil; halvetin Allah ile yapılan şeklidir. İnsanlar özellikle Halvetilikte Allah ile halvette olmak ve yalnızca onu düşünüp yalnızca onunla mutlu olmak için halvete; yani uzlete girer, yani yalnız başına bir odaya çekilirlerdi.

Bu konuda Amasya en önde gelen Halvetî merkezlerindendir dersem lütfen şaşırmayınız. Pir İlyas en büyük Halvetî şeyhlerindendir. Hatta Amasya’daki Pirler Türbesinin altındaki Çilehane Camii, Halvetiliğin ilk organize mabetlerindendir. Oradaki çile çekilen küçük odaları gidip görmelisiniz.

Halvet, Hz. Musa’nın Tur dağında Allah’ı düşünerek yalnız geçirdiği kırk günlük inzivadan veya Peygamberimizin Hira Mağarasında geçirdiği kırk günlük ibadetten mülhemdir. Bu arada çile kelimesini de açıklayalım: Çile, Farsça kırk demektir. Hani çil çil altın deriz ya, o da kırkar altın anlamına gelir. Bir derviş Halvetî ise kırk gün bir hücreye kapanır ve oradan sadece namaz için çıkar; az yer, az uyur, çok okur, çok düşünür ve çok zikir eder.

İşte benim asıl gelmek istediği nokta da burasıdır. Onlar hayatın gailelerinden kendilerini koparıp kırk gün bir hücrede, her şeyden uzak nefis terbiyesine girişebiliyorlardı. Siz, bırakın kırk günü on gün, şu hayatın hay huyundan koparıp kendinizi bir çilehaneye kapanabilir misiniz?

Belki şöyle diyorsunuzdur: Kardeşim biz derviş miyiz?

Derviş değilsiniz; ancak insansınız, kendinize ayıracak on gününüz bile yok, bunun farkında değilsiniz. İsterseniz deneyiniz. Hayat adeta sizi hapsetmiş, istediği yöne çekip istediği gibi eziyor. Hani meşhur fıkra vardır: İnsana ömür olarak yirmi yıl verilmiş de gerisini eşekten, köpekten ve maymundan almış; bu yüzden insan, ömrünün ilk 20 senesini insan gibi yaşayarak, sonraki 20 senesini eşek gibi çalışarak, sonraki 15 yılını köpek gibi evine bekçilik yaparak ve sonraki 10 yılını da maymun gibi torunlarına şaklabanlık ederek ve onları güldürerek geçirir.” derler.

Peki, bu saçma fıkraya göre mi yaşayacağız yoksa kendimiz olarak mı?

İşte bu noktada aslında o dervişlere özenmeli ve keşke biz de onlar gibi özgür olabilsek demeliyiz. Onlar kendilerini hayatın esiri değil, efendisi olarak görüyorlardı. Ama makamım sorun diyorsanız; Pir İlyas Amasya müftüsü idi. Demek ki makam da halvet için bahane değildir.

Onlar Keçecizade İzzet Molla’nın dediği gibi

Harâb oldu gönül yâ Rab evindir anı tamir et 

            

dediler ve halvete girdiler. Hayatın keşmekeşinden istedikleri zaman sıyrılabileceklerini önce kendilerine ispatladılar.

Mihrî Hatun da onlardan biri idi ve şöyle diyordu:

Şöyle teşhi eyledüm Mihrî cihânuñ lezzetin

            ‘İlm ile savm u salat imiş kalanı hiç imiş 

 

Dostum,

Ben kendimi de bu söylediklerime ikna edemiyorum; ancak doğru olan hangisi diye sorunca hep söylediklerim kazanıyor; yaptıklarım değil.

O büyük zatlar bunu başardılar. Allah ile halvete girip ondan hayatın sırlarını bir bir öğrenip mutlu mesut yaşayıp gittiler.

 

Bizler, Ziya Paşa gibi

     Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık

     Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık

demekten başka bir yol bulamayacak mıyız?

Size tavsiyem, ne kadar güzelliği kaybettiğinizi anlamak için şehrinizdeki çilehane camilerinden birini gezin ve sadece birkaç saat kendinizle halvet edin.

Halvete girecek birkaç saatiniz varsa tabii!

 

 

Medusa’dan Kurtulup Halvete Girebilir misin?

                  9
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

Şairleri Anlayabildiniz mi?

HAL-İ PÜR-MELALİMİZ

 

 

Sevgili Dost,

Çinlilerin meşhur bir atasözü vardır. Bu sözü kızdıkları insanlara söylerler: “İlginç günlerde yaşayasın!” Belki basit görünebilir; ama sözün derin anlamları var: İnsanların yaşadığı sakin günler aslında Allah’ın büyük bir lütfudur. İlginç günler ise her şeyin an be an değiştiği, her sabah başka bir haberle uyanıldığı günlerdir. Büyük savaşlar bir anda başlar ve bir anda kapınıza dayanır, canınızı yakar. Bu anlarda insanlar Ziya Paşa gibi demekten kendini alamaz:

Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık

Zira ki ziyân ortada bilmem ne kazandık

Bu karışıklılıklar içinde kimse sağlam kalamaz. Her şey bir anda karmaşaya gark olur. Herkes bir kurtarıcı aramaya başlar ve yeni kurtarıcılar oluşturulur; Tevfik Fikret de duruma uygun şöyle der:

Beşerin böyle delâletleri var:

Putunu kendi yapar, kendi tapar.

Bu putlaştırma, putlaştırılanları tek yetkili kılar ve artık o herkes adına düşünen tek merci olur. İnsanların düşünmesi dünyanın en yanlış davranışıdır artık. Nasıl olsa ona hizmet için var olan ama putlaştırılan kişi, onlar adına her şeyi düşünmektedir.

Bu idarecilerin Muhibbi gibi,

     Mülk-i dünyâ kimseye kalmaz sonu ber-bâd olur

    Ey Muhibbî şöyle farzet kim Süleyman olmuşum

demesi beklenirken ilginç günlerin akıl tutulması ile “Süleyman da kim, ben ondan da iyisini bilir, düşünür ve uygularım.” havası esmeye başlar.

Bir gece yatarsınız, sabahına tüm ülkeyi ilgilendiren ilginç değişiklikler ile uyanırsınız. İtirazınız hiç kuşkusuz hainlik veya çekememezliğinizdendir. “Senin için düşünen ve karar veren bir merci varken nasıl olur da istediğim sendikayı seçerim dersin, nasıl olur da muhalif bir fikri dillendirirsin. Bu düpedüz küfran-ı nimettir.”

Baki gibi;

  Saltanat tâcun giyen âlemde mağrûr olmasun             

  Nice sultan kürkün almıştır beyim bâd-ı hazân

dersen bilinç altındaki ihaneti ifşa etmiş olursun.

İşte Dostum,

İlginç günler böyledir. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal…

Peki, ne yapmalı?

Nefî gibi demeli ve boyun mu bükmeli,

  Ne dünyâdan safâ bulduk ne ehlinden recâmız var                

  Ne dergâh-ı Hudâ’dan mâada bir ilticâmız var 

Yoksa Akif gibi,

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

diyerek direnmeli mi?

Bence insanları kutuplaştıranlar ve ilginç günlere kapı aralayanlar bir daha düşünmelidir. İlginç günler herkesin ocağına ateş düşürecektir.

Neylî ile hâmuş olalım:

    Encâma erer mevsim-i gül hâre de kalmaz                  

Acaba şairleri anlamakla Medusa etkisinden uzaklaşmak arasında bir ilgi olabilir mi?

Toplumla ve Divan Şiiri ile İlginiz Ne Düzeyde?

Şairleri Anlayabildiniz mi?

10
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

Tabiatın Medusa Etkisini Azalttığı Doğru mu?

 

 

HER YERDE KAR VAR

 

 

Sevgili Dostum,

Kışın perdeyi açtığınızda karşınıza çıkan manzaraya bakıp gülümsediniz değil mi? İşte o manzaraya ben de gülümsedim. Hatta tüm Türkiye aynı duygu ile uyandı. O manzara karla kaplı bir dünyanın muhteşem beyazlığı idi. Pencereden görünen aslında bir mucizenin doyumsuz seyri idi. Sizi bilmem ama ben kendimi iftar ederken duyduğum mutluluk içinde buldum. Şimdi penceresini açan tüm insanlarla aynı duyguyu paylaşıyorum; tıpkı aynı anda iftar etmenin mutluluğu gibi.

Dostlar,

Kar, hayatımızda anıları canlandırma yönünden ilginç bir etkiye sahiptir. Ben de karlı kışların çocuğu olarak yetiştim. Hani derler ya, bizim zamanımızda ne karlar yağardı, diye; işte o günlerin anıları…

Gerçekten de kar yağması bir anlamda özgürlüğün başlangıcı idi. Okulların tatil olması şimdiki çocuklar gibi miskin geçirilecek bir gün anlamına gelmezdi. Televizyon veya diğer ekran bağları bize engel olamazdı. Bizler kızaklarımızı aldığımız gibi kendimizi tepede bulurduk. Tepenin en yüksek noktasından kızak yolu açar uçakları bile kıskandıran hızlara ulaşırdık. Kızağı olan şanslı arkadaşların yanında bir torba saman ile kayanlar da aynı mutluluğu yaşarlardı.

Seksenli yıllarda ya karlar daha çok yağıyordu ya da biz çocuk olduğumuz için karın farkına varıyorduk. Sobada kestane pişirme zevkine varamayan nesle onu anlatmak, adeta bal yememiş birisine balı tarif edip tadını sormak gibidir. Evde o kadar fazla işimiz olurdu ki kışın nasıl geçtiğini anlayamazdık. Odun kırmak, soba yakmak, mısır patlatmak, bal kabaklarını parçalayıp fırına atmak, evin damındaki karları temizlemek, evler arasında yollar açmak, kestaneleri hazırlamak, traktörün altında ateş yakmak, pencere önünde kitap okumak vb.

Sevgili dostum,

Farkındaysanız görevler ile eğlenceleri aynı cümlede zikrettim. Bizler için görevler de bir eğlence idi. Şimdiki çocuklarımız için ise gece yatmak ve sabah kalkmak can sıkıcı bir görev, yemek yemek anne babaya bağışlanan bir lütuf, ekrandan biraz uzak kalmak en büyük ceza.

Bence bu halin en büyük sebebi dünyayı şair veya tam bir çocuk safiyeti ile görebilen bir nesilden uzak kalmamızdır. Çocuklarımızı bir yerlerde kaybediyoruz. Onlar şairane bir bakışla tabiatı seyretmek yerine, ekrana hapsolmayı tercih ediyorlar. Neden?

Bakınız, şair ve yazar Cenap Şehabettin hepimizin lise yıllarında okuduğu Elhan-ı Şita (Kış Nameleri) şiirinde, karın yağışındaki hüznü bir parnasyen inceliği ile nasıl gözlemliyor.

Bir beyaz damla, bir dumanlı uçuş; 
Eşini kayıp eyleyen bir kuş
gibi kar
Geçen nevbahâr günlerini arar…
Ey kalplerin çılgın şarkısı,
Ey kebûterlerin, güvercinlerin neşeli şarkıları,
O bahârın bu işte yarını, ferdâsı:
Kapladı bir derin sükûta yeri
karlar
Ki hamûşâne, sessizce dem-be-dem ağlar!
Ey uçarken düşüp ölen kelebek,
Bir beyâz kanatlı melek
gibi kar
Seni solgun, yuvaklarda, hadîkalarda arar;
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpâze,
Nâ’şın üstünde şimdi, ey ölü,  ey mürde
Başladı parça parça pervâze
karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar! 

Sevgili Dostum, içine biraz açıklayıcı kelime kattığım bu şiirdeki kar yağışını bizler penceremizden doya doya izledik. Şair kadar güzel anlatamasak da en azından görmek için zamanımız oldu; bu güzelliği ekrana hapsolup kaçırmadık.

Şimdiki gençler Nilüfer’in “Her yerde kar var, kalbim senin bu gece.” şarkısından bile bî-haber.

 

 

 

 

 

 

 

Tabiatın Medusa Etkisini Azalttığı Sizce de Doğru mu?

11
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

Hocam Hat Filan Bizi Bozar, Bunlardan Anlayamayız.

HAT VE HAT HAZİNEMİZ

Sevgili Dostum,

Dünyada yazıyı sanat haline getiren iki millet vardır: birisi Japonlar, diğeri Türkler. Kendi milletinizin Japonlara kafa tutabildiği bu sanatla ilgili hiçbir şeyi bilmemek ne kadar teessüf edilecek bir durum.

Çünkü her tarihî binanın girişinde bir kitabe var ve biz onlardan bi-haberiz. Atalarımız bu kitabeleri binaların en güzel yerine niçin yerleştirdi, merak ediyoruz. Size bu konuda da kısa bir bilgi vermeden geçemeyeceğim.

Sevgili Dostum,

Bakınız size disiplinler arası kardeşliğin en ilgincinden bahsedeyim: Şu hep bahsedip göklere çıkardığımız atalarımız, bugün en çok arzulanan disiplinler arası iletişimi de başarmışlar. Nasıl mı? Şöyle; önemli bir bina, çeşme, han, hamam, cami, medrese yapılıyor; bu binaya güzel olduğu için bir şair tarafından bir kaside yazılıyor, bu kasidenin son beyti genellikle ebced hesabı ile binanın yapılış tarihini ve kim için, kim tarafından yaptırıldığını belirtiyor; bu beyti bir hattat alıyor ve mükemmel bir kitabe haline getiriyor, bu kitabeyi bir taş ustası taşa kazıyor, bir tezhip ustası süslüyor, mimar da binanın en güzel yerine onu yerleştiriyor. O kitabeyi okuyan kişi pek çok sanatı bir arada görüyor. Yani hayatın içine; sokağımıza şiir, hat, tezhip, ebced, mimarî gelip yerleşiyor. Biz de daha bebeklikten itibaren bu sanatlarla göz aşinası oluyoruz.

Dostum,

Şimdi soruyorum, bu saydığım sanatlar şu anda hayatınızın neresinde? Yapılan binalar size estetik geliyor mu? Bu binalarda şiir var mı, hat var mı, tezhip var mı, ebced var mı? Cevap: yok, yok, yok…

Şöyle diyebilirsiniz, bunlara ne gerek var ki? Ben de sorarım, bahçeye diktiğiniz güle ne gerek var ki?

Sevgili Dostum,

Türkiye’de bir hazine üzerindeyiz; ancak her konuda olduğu gibi onun da farkına varmak için başımızı gündelik gailelerin perdesinden çıkarıp etrafımıza bakmamız lazım. Medusanın üç gözünden taşlaşmış bir neslin gözünü oynatabilmesi mümkün olursa tabii.

Dostum,

Eğer sadece doksan yıllık bir geçmişle kifayet etmek istiyorsanız, bir yerlerde tıkanıp kaldığınızı görüp şaşıracaksınız. Bir İngiliz’in son üç-dört yüzyılını okuduğu bir çağda sadece doksan yıl bize yetmez.

Gelin, geçmişimizle barışalım, eski yazımıza ilgi duyalım, hattımızı merak edelim, bin yıllık şiir birikimimizi okumaya çalışalım. Korkmayın, hiçbir bilgi bizi cahil etmez; aksine bilmemek cahilleştirir ve geri götürür. Eski yazı bilmekle mürteci olmayız.

 

 

Hocam Hat Filan Bizi Bozar, Bunlardan Anlayamayız.

12 A. Beni de Bozar Hocam B. Ben Severim Bu İşleri
Benim Fikrim    

 

 

Bu Konuda Hassasım İşte, Bu Konuya İlgi Duyarım.

 

 

NE SÜNNÎYEM NE ŞİÎ

 

Sevgili Dostum,

İnsanlık tarihi boyunca pek çok acılar, pek çok savaşlar ve pek çok yok oluşlar hep yanlış anlamalardan ve şeytanın fısıltısına kulak vermekten doğmuştur. O fısıltıya kulağını tıkayan toplumlar daima sulh ve salah içinde uzun yıllar geçirmişler, medeniyetler kurmuşlar ve mutlu olmuşlardır.

Bugün de aynı şeytan aynı şeyleri toplumumuza fısıldıyor: Hakkın yeniliyor isyan et, seni öteki olarak görenler var, sen zaten hiçbir zaman bu ülkede birinci sınıf insan görülmedin vb. Peki bu fısıltıların karşınızdakine aynı şekilde yüklendiğini hiç düşündünüz mü? Yani şeytan hiç kimseye sen iyi durumdasın, sen mutlusun, sen hak ettiğin yerdesin demiyor ki. Görülüyor ki insanlar için tehlike, içinden gelen bu nefsanî ve şeytani düşünceleri hemen doğru kabul etmesidir. Dünyada insanların bir ırkının zengin, öbürünün tamamen fakir olduğu görülmemiştir; yine dünyada bir mezhepten olanların tamamen mağdur, diğerlerinin mağrur olduğu söylenemez. İnsanlar arasında daima zenginlik, fakirlik ve statü farkı olacaktır; ancak bu mezkur hususlarda değil, ferdî boyutta olacaktır. Bir milletin tamamı iyidir, üstündür denemeyeceği gibi, tamamı fakirdir, mağdurdur da denemez.

İşte bu bağlamda ülkemizde bu fitne daima çalışmakta, insanlarımızı bölmeye, parçalamaya çabalamaktadır: Şiilik, Sünnilik.

Divan şairi ve mutasavvıf Mir Hamza Nigarî bu konuda belki de en büyük sıkıntıları çeken ve çözüm için kafa yoran insanlardandır. Onun şu beyti adeta bir panzehir görevi görecek evsaftadır:

Allâhı Muhammedi âli seven dostânız

Ne Sünnîyiz ne Şî‘î bir hâlis Müslümânız 

Sevgili Dostum,

Mir Hamza Nigarî büyük bir şair olduğu kadar büyük bir mütefekkirdir de. Divanını, Nigarnamesini inceleyenler onun büyüklüğünü hemen takdir ederler. Bugünün Alevî, Sünnî çatışmasının çözüm süreci onun beyitlerinde saklıdır. Açıp okumak ve üzerinde düşünmek lazımdır.

O diyor ki,

Mervânîleri isteyen ey ehl-i dalâlet

Bî-şübhe ki sizler Yezîdî biz ‘Alevîyiz

 

Sizler gibi erbâb-ı şekãvetden ıragız

Ehl-i sünnetiz mü’min-i Hak dîn-i celîyiz  

Şimdi burada Hamza Nigarî biz Alevîyiz derken, işte gerçek bu diye sarılanlar; Ehl-i sünnetiz demesini devrin şartlarında korku ile söylenmiş olarak değerlendirebilmekte. Mir Hamza gibi dünyayı bir pula satabilecek bir insana, bu kadar basit ithamlar ne kadar ağır bir iftiradır. O, inanmadığı bir şeyi söyleyecek makamda değildi ki. Mervanî ve Yezidî dediği kişiler kimlerdir? Tabii ki Hz. Hüseyin’e zulmedenlerdir. Bir seyidin ailesine zulmedenlere kızması kadar doğal bir durum olamaz, buna üzülmeyen bir yürek mutlaka taştandır; ancak buradan bir mesaj daha çıkabilir: Her dönemde zalimler olabilir onlarla da mücadele şarttır.

Yine soruyorum, Mir Hamza bu beyitlerle Ehl-i sünneti toptan suçlamış mıdır? İşte bugün gözden kaçan nokta budur. Suçlar şahsidir, cezalar da şahsi olmalıdır. Kim ki bir kişinin hatasını bir millete mal eder, onun akıl sağlığından şüphe ederim.

Mervânîlerin la‘net hakkı hakkımız rahmet

            Zîrâ anlar şeytânî biz tâbi‘-i Kur’ânız      

Tâbi’-i Kuran olanlar ile zalimlar bir arada olabilir mi? İşte bu beytin özü de budur. Kim ki şeytanın izinde ve onun fısıltısıyla hareket ediyor, Mervanî sınıfındandır.

Farzdur ‘Alîni Fâtımanı âlini sevmek

Allâh ü Nebî sevdigi bürhân-ı celîmdir  

Bu beyitlerden bölünme ve ayrışma noktaları çıkaranlara şunu söylemek isterim. Mervan’ın düştüğü tuzağa düşmeyin. Allah, Muhammed, Ali, Fatıma, Ehl-i sünnet ve Al-i aba diye gözyaşı döken cami ve cem evi cemaatine birleştirici bir nazarla bakın, gerçeği göreceksiniz.

Mir Hamza’nın dediği gibi;

Allâhı Muhammedi âli seven dostânız

Ne Sünnîyiz ne Şî‘î bir hâlis Müslümânız 

 

 

 

Bu Konuda Hassasım, Bu Konuya İlgi Duyarım.

13
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hocam Yine Abartmışsın

 

NÂBÎ’NİN RABİASI

 

 

 

 

 

Bugün İslam dünyası pek çok sıkıntılarla boğuşmakta ve adeta bir akıl tutulması içinde ne yapacağını bilmemektedir. Bunun sebepleri elbette pek çoktur; ancak biz, aynı sıkıntıları iki yüz yıl önce yaşayan Nâbî’nin dilinden, bu durumun sonuçlarına bakalım.

Dostum,

Bin yedi yüzlü yıllarda yaşayan ve ömrünün büyük bir kısmını Halep’te geçiren Nâbî, aynı bugünkü sıkıntıları İslam âleminde gördü, yaşadı. Anladı ki Müslümanlık önce içindeki Firavun’u yenmekten geçiyor. İnsanoğlu içindeki canavar nefsi yola getirmedikçe daima zulmedecek, daima kan dökecek ve daima Halep’ler, Şam’lar, Kahire’ler, Rabia Meydanları yakılıp yıkılacak.

Sevgili Dost,

Bakınız Nâbî bu zulümleri yapanlara nasıl sesleniyor. Eğer “bugün söylenmiş gibi” hissine kapılmazsanız, içinizde bir yerlerin; özellikle kalp denilen et parçasının, dirilmeye ihtiyacı var demektir.

Nâbî bu ünlü gazelinde,

Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz 
Biz neşatın da gamın da ruzgârın görmüşüz 

diyerek adeta İslam âleminin mutlu ve sıkıntılı yıllarına şöyle bir göz atıyor. Gerçekten de biz Müslümanlar, bu bağ-ı dehrin(dünyanın) hem hazanını hem de baharını yaşadık; biz Müslümanlar neşatın da (mutluluğun da) gamın da zamanlarını yaşamışızdır. Bugün yaşanan olumsuzluklar bizi “hep mi acı yaşayacak bu ümmet?” demeye sevk edebilir; ancak unutmayın ki bu ümmet yüzlerce yıl “nizam-ı âlemi” (dünyanın düzenini) sağladı.

Şair Nâbî diğer beytinde zalimlere sesleniyor,
Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbalde
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz 

Ey zalim, çok da mağrur olma, o ikbal meyhanende, o fildişi kulende, o altından sarayında biz, binlerce senin gibi zalimin o meyhanede içtikten sonra nasıl feci bir baş ağrısı ile uyandığını görmüşüz.

Devam edelim;

Top-i ah-i inkisare paydar olmaz yine
Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüş 

Zavallı Müslüman kızların, bebelerin, annelerin, babaların âh toplarına karşı paydar olamaz(ayakta duramaz) itibar ülkesinin nice taştan (sengin) hisarlarını görmüşüz.

Devam;
Bir huruşiyle eder bin hane-i ikbali pest
Ehl-i derdin seyl-i eşg-i inkisarın görmüşüz 

Yine zalimlerin, Esed’lerin, Mübarek’lerin ve onların Batılı, Doğulu işbirlikçilerinin hane-i ikbâlini (mutluluk sarayını) bir huruşu (coşuşu/vuruşu) ile yerle bir eden, dert ehlinin seyl-i eşkini (gözyaşı selini) görmüşüz.

Dostum,

Nâbî boş bir adam değil gerçekten. Şu sözler dünya durdukça her zalimin uykusunu kaçıracak cinsten değil mi? İnsan bu beyitleri anlar da zulmedebilir mi? Edemez; ancak nefsi firavunlaşmış, kalbi taşlaşmış ve kendisi şeytanlaşmış kişiler müstesna.

Nâbî zalime bir tokat daha atıyor, bakalım ne diyor:

Bir gün eyler destbeste paygâhı caygâh 
Bî-adet mağrur-i sadrın itibarın görmüşüz 

Biz, bir gün de o paygah ve caygahını (makam ve mevkisini) kaybedip elleri bağlı halde, o mağrur zalimlerin itibarını kaybettiğini görmüşüz.  Alma mazlumun âhını çıkar aheste aheste.

Nâbî son beytinde son tokadını yapıştırıyor:

Kâse-i deryuzeye tebdil olur cam-i murad 
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bade-hârın görmüşüz

Ey zalim, bir gün elindeki o mutluluk kadehi kâse-i deryuzeye (dilenci kadehine) döner; Ey Nâbî, biliyorsun biz bu bezmin (meclisin) çooook bâde içen sarhoşunu görmüşüz.

Sevgili Dostum,

Beni en çok üzen nedir biliyor musun, zalimlerin bu ümmetin içinden çıkması. Kendimize gelmezsek içimizden seçilmiş pek çok zalim bizi kırıp geçirecek. Şucu, bucu; şu mezhepten, bu mezhepten… diye gerginlik ortamı çıkaranların iki değil bin kere düşünmesi lazım gelen bir devirdeyiz. Gerginlik çıkarmak kolaydır; amma o gerginliği kullanacak provokatörleri durdurmak zordur. Irak’ta ve Lübnan’da olduğu gibi: bugün benim camime, öbür gün senin camine.

Kim kazandı!?

 

 

Hocam Yine Abartmışsın

14
  1. Evet
B. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

Ben Böyle Bir  Sorun Yaşamadım

 

OĞLUMUZ

 

 

 

Sevgili Dost,

Eğer çocuklarınız varsa ve lise çağına gelmişse hayatınızın en zor dönemlerinden birini yaşıyorsunuz demektir. İnsan bu çağa geldiğinde özellikle oğullarının ergenlik sorunları ile daha bir hızlı yaşlanıyor ve Cahit Sıtkı gibi;

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

            Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

            Ya gözler altındaki mor halkalar?

            Neden böyle düşman görünürsünüz;

            Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

demekten kendini alamıyor.

Bu çağda çocuğunuzu arkadaşlarının esiri olarak görüyor; ama bir türlü bu esaretten onu kurtaramıyorsunuz. Arkadaşının dediği, arkadaşının giydiği, arkadaşının okulu kırması hep sizin dediklerinizden üstün; hatta onlar en temel kanun, sizin söyledikleriniz “hikâye”dir.

Sevgili Dostum,

Eğer bu dönemi bir baba olarak yaşamamış olsaydım, PKK’ya çocuklarını kaptıran ve dağda öldürülünce gözyaşı döken anne babaları anlayamazdım. Hep şöyle olduğuna inanırdım: “Çocuğuna sahip çıkmayan anne babanın ağlamaya da hakkı yoktur.” Şimdi öyle düşünmüyorum; çünkü çocuğuna ergenlik döneminde sen değil çevresi sahip oluyor. Hatta şunu fark ettim; sizin söylediklerinizin tersini yapmak bu dönem çocuğunun en temel özelliğidir. Siz “Yat oğlum, yarın erken kalkılacak dediğiniz zaman o, inadına geç yatar; siz ye oğlum dersiniz o, yememek için bin bahane bulur. Siz oku dersiniz; o, okulu bırakmaktan bahseder. Siz kendinizi yersiniz; o, umursuzluğu ile çıldırtır.

Sevgili Dost,

Bu durumda bir genci elde tutmak hiç de kolay değilmiş, bunu fark ettim ve o, PKK’lı gençlerin anne babalarını anladım; ancak gençlerin bu hale gelmesinde hep mi ailenin veya ergenliğin suçu var?

Her ülkede bu sıkıntılar böyle mi yaşanır?

İşte bu noktada Batı ülkelerinden farklı birkaç noktayı tespit ettim ki hayatî bir öneme sahiptir.

Birincisi, okullarda rehberlik sistemi son derece yetersiz kalmakta. Şunu hemen belirtmem gerek, rehber hocaların bilgi düzeyinde bir eksiklikten bahsetmiyorum. Onlar ellerinden geleni elbette yapıyorlar; ancak beş yüz kişiye bir rehber hocası düşerse sonuç bu olur. Rehber öğretmenler istatistik bilgileri hazırlamakla o kadar meşguller ki, o istatistiklerin içinde asıl problem olacak bireyleri göremiyorlar. Bir okulda bin kişide belki yüz tane sorunlu ergen varken bunlar sadece istatistik olarak tespit ediliyor; öğretmen kurullarında bahse konu ediliyor ve çözüm konusunda hiçbir adım atılamıyor. Çözüm konusunda adım atılamadığı gibi mümkünse çocuk okuldan atılıyor.

Okulların bir an önce ya devamsızlıktan ya da disiplinsizlikten atmaya çabaladığı bu gençlerin toplumda açacağı yara ne kadar derin olacaktır, farkında mıyız? Neden bu ergenler için daha fazla rehberlik, daha fazla psikolojik destek, psikolog yardımı okulda olmasın?

Ailesinin acizliği içinde çevrenin vahşi kapitalizmine terk edilen bu gençler, geleceğin El Kaide militanı, PKK’lısı veya eşkıyası olarak karşımıza çıkacak.

Dostum,

Buradan yazıyorum:

Irak’taki gibi cami bombalayan gençler böyle eğitimsizlik sonucu ortaya çıktı; yarın, bizde de çıkacak.

Afganistan’daki gibi vahşet ve esrar sarmalına düşen gençler bu cahil bırakma politikasının ürünüdür; bizde de olacak.

Yarın, örgün eğitimden attığınız öğrenci için “Daha ne yapalım, her türlü cezayı verdik, okuldan bile attık.” diye övündüğünüz bu gençler sizin de kapınıza dayanacak.

Batı’da bunun neden olmadığını iyi düşünün.

Onlar, okuldan atmıyor, rehabilite ediyorlar; onlar polis yakaladığı zaman çaresiz aileye ceza kesmiyorlar, rehabilite ediyorlar.

Kısaca onlar atmıyor; tutuyorlar. Biz ise ya Medusa’nın taşlaştıran kollarına, internet kafelere terk ediyoruz ya da sokağın uyuşturan maddelerine.                          Hak şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Arif anı seyr eyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

diyelim, yaşayalım görelim.

Ben Böyle Bir  Sorun Yaşamadım

15  
Bu da Benim Fikrim Hemen çözümünü bana da yaz.

hakverdioglu@mynet.com

 

 

Bir Ümit Var.

 

ÜMİTSİZ OLMAK NEDEN?

 

 

 

Sevgili Dostum,

Hayatın her günü, mucizevî şekilde yeniden inşa edilmekte ve insanoğlu bu oluşum içinde her gün yeni bir başlangıçla karşı karşıya kalmakta. Günün ne getireceğini bilmiyoruz ama güzel şeyler getirmesi her birimizin bitmez beklentisi. İşte yeni bir gün daha başladı. Yeni ümitler, yeni beklentiler kapımızda bekleşiyor. Bu günün içinde hayran hayran seyrettiğimiz dünyayı, Şeyh Galib gibi Mevlevi gözü ile incelersek neler göreceğiz neler… Bu hayatın hay huyu içinde kendimizi kaybedip kimi zaman nam ve şanı terk etmeye çabalayacağız, kimi zamana da itibar sahibi olmaya kendimizi kaptıracağız. Her hal ü kârda hayat bizi oradan oraya sürükleyecek. Bu, insanın değişmez kaderi.  İşte, Galip aşağıdaki beyitte tam  da bunu söylüyor:

Reh-i Mevlevî’de Gâlib bu sıfatla kaldı hayrân

Kimi terk-i nâm u şâne kimi i’tibâre düştü

Şu günlerde ülkemizde gerginlikler hat safhaya ulaşmış durumda.  Baharın canlandırıcı ruhunu yanımıza alıp bu gerginlikten bir huzur adası oluşturmak mümkün değil mi? Mevlevi gibi dünyayı güzellikleri ile seyredip gerginlikleri azaltmayı başaramaz mıyız?  Bakın Erzurumlu İbrahim Hakkı ne güzel demiş:

Nâçar kalacak yerde
Nâgâh açar ol perde
Dermân eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Şimdiki derdimiz nam ve şanı terk ederek itibarını koruyabilmek. Bu bizim milletimiz için pek zor olmasa gerek. Atalarımız BÜYÜK millet olmanın şiarı olarak alttan almayı ve sonunda sulhu temin etmeyi başarmışlar. Niçin biz aynı kendine güvenin bir benzeri ile şu kirli emperyalist oyunları bozmuyoruz.

Yurtta ve dünyada sulhu sağlamış ve her daim sağlamaya aday olan bir milletin evladı olarak ben, açıkça diyorum ki bu millet büyüktür, bu millete hainlik edenler iflah olmamıştır, bu millete düşman olan kellesini koltuğuna almıştır. Ama bu milletle birlik olan özgürlüğü de doya doya yaşamıştır. Osmanlı iyi incelenirse ne demek istediğim anlaşılır. Gelin şu baharda gerginlik yerine mutluluk ve birlik mesajları verelim.

Kardeş kardeşi bıçaklamış, sonra dönmüş kucaklamış, sözü mucibince tüm düşmanlıkları unutup yeni bir sayfa açalım. Gelin umutlu yarınlara bir şans verelim.

 

 

 

 

Bir Ümit Var.

16
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

Ben de Görüyorum

 

SONBAHAR

 

 

Sevgili Dostum,

Bilemiyorum siz kaçıncı sonbaharınızı yaşıyorsunuz; ama ben kırk dördüncüsündeyim. Bu dünya bana kırk dört ilkbahar, kırk dört sonbahar gösterdi. İşte benim gibi kırklı sonbaharını yaşayan Bakî de penceresinden dışarıyı seyrediyor ve aşağıdaki gazeli kaleme alıyor. Aslında şiir gayet açık; ancak ben yine de küçük açıklamalarla işinizi biraz daha kolaylaştırmayı düşünüyorum.

Bakî, ilk beytinde,

Nâm u nişane kalmadı fasl-ı bahardan
Düşdü çemende berg-i dıraht itibârdan 

diyerek belki de kendi son baharını tasvir etmeye girişiyordu. “Bahar günlerinden nam ve nişane kalmadı, çimende ağacın yaprağı (berg-i dıraht) itibardan düştü. Ağacın yaprağının itibardan düşmesi çok ilginç bir ifadedir. Şair burada kendisinin itibardan düşüşüne de bir gönderme yapıyor. Belki de bizim de itibardan düştüğümüzü ima ediyor. Kendinizi itibardan düşmüş hissetinizde okuyacağınız harika bir beyit değil mi? Şahsen, ben, böyle bir hisse kapıldığımda, Yeşilırmak’ın kenarında yürüyorum ve bu beyti kendi kendime mırıldanıyorum. Bir sonbahar yaprağının ağaçtan düşüşünün acısını paylaşıyorum.

Bakî, ikinci beyitte bağın ağaçlarına acıyor ve,
Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan 

diyor. Peki, ne demek istiyor? İşte anlamı: Bağın ağaçları (eşcar-ı bağ) tecrid hırkasını giyip her şeyden kendilerini tecrid ettiler. Yani, tüm dünyalıklarını terk ettiler. Hazan rüzgarı da çimenlikte çınar ağacından el şeklindeki yaprakları koparıp aldı. Bu ikinci dizenin şöyle de bir anlamı var: Sonbahar rüzgârı (bad-ı hazan), çemenlikte tüm ağaçları yapraklarından soymak için çınar ağacından el aldı (izin aldı). Belki pek çoğumuz çınarın yaprağının el gibi beş parmaklı olduğunu görürüz; ancak böyle enfes bir benzetme aklımızın ucundan bile geçmez. Çınar ağacını ise el veren bir şeyhe benzetmek, ne kadar ilginç. Divan şairleri iç âlemlerinde ve soyut hayallerin peşindedir diyenlere en iyi cevap, bu beyit olsa gerek. Bakî, tabiattaki en ince ayrıntılara bir ressam titizliğiyle bakıyor, işte devamındaki          gözlemler:

          Her yaneden ayağına altun akup gelir
Eşcâr-ı bâğ himmet umar cûy – bârdan

Her yandan altın renkli yapraklar akıp gelir cuybarın (ırmağı) ayağının altına. Zavallı ağaçlar (eşcar-ı bağ) bu altın renkli yaprakları ırmağa vererek ondan himmet umarlar, belki bizi suyu ile tekrar yeşertir derler; amma iş işten geçmiştir. Yahya Kemal’in dediği gibi “Artık demir almak günü gelmişse (tir) zamandan”.

Bakî bizi şaşırtmaya devam ederek bakın bu son beyitte, tabiat tasviri yanında nasıl bir söz sanatı icra ediyor:

Bâkî çemende haylî perîşân imiş varak
Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan 

Bu beyti iki ayrı şekilde okuyun iki ayrı anlam çıksın:

  1. Bakî denilen bir adam çimenlikte hayli perişanmış, varalım görelim. Benzer ki (anlaşılıyor ki) bir şikâyeti var onun bu devirden (rüzgârdan).
  2. Ey Bakî, çimenlikte varak (yaprak) hayli perişan imiş. Sonbahar gelmiş ve oradan oraya sürüklenir olmuş. Anlaşılıyor ki zavallı yaprağın bir şikâyeti var rüzgârdan.

Şimdi, Sevgili Dost,

Sonbaharı böyle güzel tasvir eden bir şaire “helal olsun” demekten başka ne söylenir. Ama ben biraz daha ileri gidip bu şiirin daha derinlerinde ne olduğunu söyleyeceğim:

Bu şiir kırk dört yaşından sonraki sonbaharımızın acı tablosudur. Kim ne derse desin işte hayat böyledir. Bir gün o rüzgârdan (zamandan) bizim de bir şikâyetimiz olacak. Bizim de en son baharımız gelecek.

Belki bizim gibi kırklı yaşlardakiler için bu konular ilginç gelebilir; ancak Medusa etkisinde ve sanal âlemde araba yarışıyla hipnotize olmuşlar için oldukça sıkıcı olabilir. Bu hipnozun tek kurtuluşu yine atalarımızın bu sırlı beyitlerinde gizlidir.

 

 

 

 

 

 

 

Görüyorum.

17
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

 

Atayurdumu Arıyorum.

 

ŞİRVAN DEDİKLERİ

 

 

 

 

   Kevser ü Tûba imiş çây u çenâr-ı Karabağ

Âlem-i cennet imiş dâr-ı diyâr-ı Karabağ

Sevgili Dostum,

Yavuz Bülent Bakiler, “millî kültürümüzün mayalandığı” yerleri, “kültürümüzün hâlâ en güzel ve canlı kaynağı olan” toprakları sevmek ve bilmek mecburiyetinde olduğumuza inanır. Bu bilmenin gerçekleşmesi için de “Türkistan Türkistan” adlı eserinde olduğu gibi oraları gezip görmek, incelemek gerektiğini belirtir. Mesela, Azerbaycan’da Şirvan Şahlar adlı bir Türk devleti olduğunu ve üç yüz yıl hüküm sürdüğünü biliyor muydunuz?

Sevgili Dostum,

Azerbaycan, bu bağlamda çok ilginç bir yerdir. Özellikle Anadolu ile bağlantısı çok ama çok derinlere iner. Mesela, Amasya’nın en büyük evliyası sayılan Pir Sücaeddin İlyas dahi Azerbaycan’dan feyzalmıştır. Bugün Pirler Parkı dediğimiz yerde medfun olan bu zat, Timur Devrinde Amasya’yı büyük bir felaketten kurtarmıştır. Bu başarı onu bu şehrin manevi lideri yapmıştır.

Bu konularda inanın Azerbaycanlı kardeşlerimiz bizden daha fazla gayretli ve bizden daha fazla imkânları zorluyorlar. Nerede bir sempozyum olsa katılıyor, nerede bir tanıtım günü olsa temsilci gönderiyorlar. Amasya da bundan nasibini alıyor. Buradaki her konferansa, her kutlamaya, her festivale koşa koşa geliyorlar. Onları buraya çeken kişi veya kişiler var. Onların bir tanesi de Pir Sücaeddin İlyas’dır.

Pir Sücaeddin İlyas, meşhur adı ile Pir İlyas gerçekten büyük bir âlimdi ve Timur’u etkilemeyi başarmıştı. Onun zulmünden Amasya’yı kurtardığı gibi, onun emri ile ilmini ve feyzini artırmak için Şirvan’a gitmişti.

İşte Dostum, Şirvanlı dediğimiz insanların genel ismi bu yerden mülhemdir. Aslında Amasya’mızda Şirvanlı denilen herkes o şehirden gelme değildir; ancak Azerbaycan’da tasavvuf ve ilmin başkenti o şehirdi; oradan gelen âlimler de Amasya’da bir cazibe merkezi oluşturdu. Bu yüzden her gelene o âlimler diyarından geldiği için Şirvanlı denildi. Bunların içinde Şirvan’a buradan gidip Halveti yolunun feyzine dâhil olan Pir İlyas adeta bir ilk kıvılcımdır. Onun Şirvan’dan getirdiği ışık tüm Anadolu’da Halvetiliğin yayılmasına zemin hazırlamıştır. Onun izinden halifesi Kurtboğan Baba yani Şeyh Şerafeddin Hamza gitmiştir. Bu şahsın “Akşemseddin”in babası olduğunu herkes bilir; belki de bu şahsın ve oğlu Akşemseddin’in etkisi ile Osmanlı padişahları Halveti Tarikatına girmeyi tercih etmişlerdir.

Dostum,

Pir İlyas’ın etkisi torunlarına kadar uzanmış ve divan şiirinin en büyük kadın şairi Mihrî Hatun onun torunu olarak ölmez eserler meydana getirmiştir. Yani Şirvan’dan getirilen feyiz Mihrî Hatun’u da sarıp sarmalamış; Tazarru-name ve divan gibi harika eserler yazdırmıştır.

Belki de bu izi takip ederek tersine bir feyiz akışı da oradan buraya olmuş ve Şeyh İsmail Şirvanî gelip buraya, Amasya’ya yerleşmiş. İsmail Şirvanî’yi biz tanımıyoruz; ancak tüm Kafkasya onu Şeyh Şamil’in şeyhi olarak biliyor ve bir kutup olarak etrafında pervaneler gibi dönüyorlar.

Yukarıdaki beyit Mir Hamza Nigarî’nindir. O da bu halkanın son büyük temsilcisidir. O, şiirinde dediği gibi Karabağ’dan gelmiştir; fakat biz ona da Şirvanlı demişiz. Çünkü Azerbaycan toprağının feyiz merkezi Şirvan’dır. Onun için Amasya’daki Camii’nin adı da Şirvanlı Camii’dir.

Dostum,

İster buradan Şirvan’a gidip ilim tahsil etmiş olsun ister oradan buraya gelip feyiz halkaları kurmuş olsun harika bir kilimin desenleri olmuşuz. Bizi bu desenlerden mahrum bırakan rejim baskıları ortadan kalktığına göre, şimdi tanıma, tanışma ve hatırlama zamanıdır, diyorum. Geliniz muhteşem geçmişimize bir daha bakalım; mutlaka yarınlar için umut ışıkları, çözüm formülleri bulacağız.

Atatürk’ümüz bu konuda da meşale sözleri ile haklı çıkmaya devam ediyor: “Geçmişini bilmeyen geleceğe güvenle bakamaz.”

 

 

 

 

 

 

Atayurdumu Arıyorum.

18
  1.   Hayır
B. Ben de
Benim Fikrim    

 

 

Bu Kadar İnce Bir Medeniyet Kurdukları İçin Atalarımla İftihar Ediyorum.

BELKİ GARİP GELECEK AMA EBCED

Size ebcedden bahsetmek istiyorum. Okuyanların şöyle dediğini duyar gibi oluyorum: Bu devirde ebced de neyin nesi?  Ama inanın okuyunca bana hak vereceksiniz.

Öncelikle şunun altını çizmeliyiz: Türk milletinin en çok değer verdiği sanat, şiirdir. Bu sanat, her sanatın üstünde bir yer edinmiş ve adeta tüm sanatları peşinden sürüklemiştir.

Nereye baksanız bir beyit görebileceğiniz bir medeniyetten söz ediyorum. Düşünün ki insanların incelediği bir binanın girişinde bir beyit var ve bu beyit hem şiirsellik yönünden hem de işlevsellik yönünden insanlara mesaj veriyor. İşte tarih kasideleri, bu işlevi gören çok önemli bir sanattır.

Dostum,

Bir hanın, bir caminin, bir medresenin kapısında bir beyit gördüyseniz büyük ihtimalle ebced hesabı ile o binanın yapılış tarihi ile karşı karşıyasınızdır. O beytin özelikle son dizesini ebced denilen hesaplama sistemi ile çözebilirseniz, binanın yapılış tarihine ulaşırsınız.

Şimdi yine sorduğunuzu duyar gibiyim: Neden açıkça tarihi yazmak dururken böyle bir muamma ile uğraşalım?

Sanat denilen şey nedir? İnceliktir, müphemliktir, güzelliktir, estetiktir, çekiciliktir… Peki, şiire boş ver demekle, resme sırtını dönmekle, hat sanatını unutmakla, lügazlardan habersiz yaşamakla, mimariyi beton yığını haline getirmekle nereye gideceğimizi sanıyoruz.

Bir Osmanlı yapısını görünce, ne kadar estetik, ne kadar güzel demekten kendimizi alamıyoruz; ancak o yapıyı bize öyle cazip gösteren, hayran bırakan ayrıntılara “BOŞ VER” diyoruz.

Bu handikap bizi bu noktaya getirdi. Ya böyle devam edeceğiz ve ruhsuz binalar yapacağız; on yıl sonra rakamları dökülen, yapılış tarihleri, takacağız duvarlara ya da bir beyti ebcedle süsleyip binamızı ölümsüz kılacağız.

Bakınız, Nevşehir yeni kurulurken han, hamam, medrese, cami, çeşme için yazılan ebcedli beyitlerden biri şöyledir:

Didi bu mısrâ‘ ile târîh-i itmâmın Nedîm

Kıldı İbrâhîm Paşa câmi‘-i enver binâ

Hicri 1141 yılını veren bu beyit belki de Nevşehir Camii kadar değerlidir. Bir beyitle hem ünlü şair Nedim’in bu esere kaside yazdığını hem bu eseri İbrahim Paşa’nın yaptırdığını hem de kaç tarihinde eserin vücut bulduğunu anlıyoruz. Bir de bu şiir dünyanın en ünlü hattatları tarafından yazılıp taşa işleniyor, ayrıca şairin divanına giriyor ve ölümsüz bir yere sahip oluyor.

İnanın dostum, eğer Osmanlının eserleri nasıl yüz yıllara meydan okuyor diye düşünürseniz, onun içinde sağlamlıkla birlikte; incelik, estetik ve sanatı bir arada görürsünüz. Çünkü onlar eserlerini kıyamete kadar kalsın diye yapıyorlardı.

Biz de aynı inceliğe ulaştığımız gün onları geçmeye başlayacağız, demektir.

Bu Kadar İnce Bir Medeniyet Kurdukları İçin Atalarımla İftihar Ediyorum.

19
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

Tarihteki Aşkları Anlamak Medusa Etkisinden Çıkıp Okumakla Başlar.

FERHAT İLE ŞİRİN

MİHRİ İLE ABDURRAHMAN

 

 

Sevgili Dostum,

Bugün Amasya’da yaşanan büyük aşklardan birinden bahsetmek istiyorum. Tarihi gerçekliği tartışmalı olsa da bu aşk hikâyesi anlatılmaya ve geliştirilmeye değer. Leyla ile Mecnun mesnevisi de dâhil pek çok güzel aşk hikâyesi tarihi gerçeklerin üzerine hayalî olaylar ekleyerek bu hallerine ulaşmış ve halkın gönlünde yer etmiştir.

Amasya’da aşk hikâyesi denildiğinde akla ilk gelen tabii ki Ferhat ile Şirin’dir;  ancak onu aratmayacak bir aşk daha yaşanmıştır bu şehirde; Mihrî Hatun ile Abdurrahman Çelebi arasında.

Mihrî Hatun’u Amasya’da artık tanımayan kalmamıştır sanırım; parklara, bahçelere, sokaklara onun adı veriliyor, ne güzel.  Darısı Türkiye’nin başına. İşte anlatacağımız hikâye, ünlü şair ve âlim kadın Mihrî ile aynı dönemin ünlü devlet adamı Abdurrahman Çelebi’nin aşkıdır.

Derler ki, Şehzade Bayezid’in devrinde Amasya, en güzel günlerini yaşarmış. İnsanlar mutluluk içinde padişah olması pek muhtemel olan bu şehzade ile yatar, bu şehzade ile kalkarlarmış. İşte o güzel günlerin birinde Şehzade’nin sağ kolu olan ve en sevdiği sırdaşı olma şerefine nail olan Abdurrahman Çelebi bir yarışma düzenler. Bu yarışma, devrin en güncel sanatı olan kaside yazma üzerinedir. Kim en güzel kasideyi şehzadeye yazarsa ağzı altınla doldurulacaktır.  Tabii ki tüm ünlü şairler kaleme sarılmış.  Amasya ve çevre illerin her yerinden akın akın kasideler gelmiş. Her biri şehzadeyi göklere çıkarmışlar; ancak içlerinde biri herkesi çok ama çok etkilemiş. Bu kasidenin şairi Mihrî diye birisidir. Ancak şehirde Mihrî mahlasını kullanan şair yoktur ki. Sonuçları tüm şehre tellal ile duyurup birinci olan Mihrî adlı adamın saraya gelmesi istenmiş.  Ancak gele gele on sekiz yaşlarında bir kız gelmiş. Meğerse erkek sandıkları Mihrî bir kız imiş. Herkes çok şaşırmış ve birileri itiraz etmiş; ancak genç yaver Abdurrahman Çelebi hemen duruma müdahale edip bu kızı dinlemek istemiş. Mihrî, Amasya kadısının kızı olduğunu ve bir divan tertip etmekte olduğunu, şiir yazmayı babasından öğrendiğini, babasının da Belayî mahlası ile bu yarışmaya katıldığını anlatıvermiş. Bunları duyan Şehzade ve Abdurrahman Çelebi çok memnun olmuşlar. Bu yaşta, bu güzellikte, bu kültürde bir kızın şehirlerinde olması onları ziyadesiyle memnun etmiş. Ödülünü alan Mihrî de eve koşup bu sevincini babası ve ailesi ile paylaşmış.

Mihrî’nin şiirinde geçen,

Kimdür ol hākān-ı a‘zam ya‘ni Sultān Bayezid

Haşre dek bolsun cihān rūyında ‘ömri bī-hisāb 

beytini de, şehzade hazretleri, sarayın kapısına mermer bir kitabe halinde yazdırmış.

Bir gün, saraydan Mihrî’ye bir not ulaşmış. Notta şöyle diyormuş: “Sevgili Mihrî Hatun, bundan kelli annem Bülbül Hatun’un kitap okuma saatlerinde sizin görev almanız tarafımdan uygun bulundu. Tiz saraya gelüp görevini icra eyleyesin, Şahzade Bayezid.”  Bu notu alan Mihrî sevinçten uçmuş. Hemen saraya gitmiş ve en sevdiği kitapları, en güzel şiirlerini, en güzel aşk hikayelerini Bülbül Hatun’a anlatmaya başlamış.

Yaklaşık bir yıl sonra sarayda onu takip eden bir çift göz olduğunu fark etmiş. Bu sarayın en yakışıklı ve en gelecek vadeden genci olan Abdurrahman Çelebi’den başkası değilmiş. Abdurrahman, kendini çok iyi yetiştirmiş, savaş sanatlarından güzel sanatlara kadar tüm alanlarda söz sahibi bir gençmiş; ayrıca şehzade ile yakınlığı da taa çocukluktan geliyormuş. Ancak onu da kıskananlar yok değilmiş hani, bu yakınlıktan dolayı. Neyse, Abdurrahman bu güzel kıza kısa bir sürede âşık oluvermiş. Derdini de ona açmaktan başka bir yol bulamamış. Bir gün uygun bir fırsat kollayıp Mihrî’ye derdini açmış. Mihrî, önce çok utanmış; ancak o da ilk gördüğü ve kendisini savunduğu “kaside günü”nden beri Abdurrahman’a karşı boş değilmiş. İki sevgili zamanla bu sırlarının faş olacağını bildikleri için durumu Şahzade’ye bildirmişler. Şehzade bu haberi alınca çok mutlu olmuş ve düğün hazırlıklarının başlaması için emir vermiş.

Ancaaaak, o günlerde Amasya’da her şey de bu kadar güzel gitmiyormuş. Bir grup insan da Şehzade’ye yakınlığından dolayı Abdurrahman’ı Fatih Sultan Mehmet’e şikâyet edip duruyorlarmış. En son şikâyetleri Fatih’i çok hiddetlendirmiş. Çünkü bu şikâyette Abdurrahman’ın şehzadeye uyuşturucu maddeler verdiği iddia ediliyormuş. Bunu tetkik ettiren Fatih bir oyuna daha gelmiş. Tetkik heyeti de bu dolap çevirenlerin yanına düşmüş, tabii ki onların istediği gibi rapor sunmuşlar. Fatih bu duruma daha fazla tahammül etmemiş, oğlunu içki ve uyuşturucuya müptela kılan Abdurrahman’ın kellesinin alınması için bir ferman göndermiş.

O gün, Mihrî Hatun’un evinde nişan telaşı yaşanırken Şehzade Bayezid, Abdurrahman Çelebi’yi yanına çağırır ve şöyle der: “Dostum, bir oyuna geldik. Bir iftira ile karşı karşıyayız. Şu anda babamın fermanı yolda; senin katlini istiyor. Sebep ise beni kötü alışkanlıklara duçar etmen. Allah biliyor ki böyle bir şey yok. Bunu babama bir mektupla açıklayabilirim; ancak ferman gelince seni idam etmemem mümkün değil. Şu ata bin, şu parayı al ve bir saniye bile geçirmeden, hatta Mihrî’ye bile haber vermeden, İran’a kaç.”

Abdurrahman denileni yapar; yapar amma evde nişan bekleyen Mihrî olanları bir türlü çözemez. Gelmeyen nişan alayını günlerce bekler

Sevgili Dost,

Mihrî Hatun, birkaç hafta sonra bir mektup ile bütün olanları Abdurrrahman’dan öğrenir; ancak içindeki sıkıntı hiçbir zaman gitmez. Hatta bu sıkıntısını ve sitemini sevgilisine bir şiirle ifade eder ve şu meşhur beyti dilinden dökülür:

Ben umardum  ki baña  yār-ı vefā-dār olasın

            Ne bileydüm ki begüm böyle cefā-kār olasın  

Aylar, yıllar bu duygular içinde geçerken Şehzade Bayezid padişah olur. İstanbul’a giderken Amasya’daki bütün ilim adamlarını, hattatları, şairleri oraya götürür. Mihrî de bir an İstanbul’a gitmeyi düşünür; ama kararsızlık içindedir. Otuz yaşına dayanmıştır. Bir şiirle bu halini de dile getirir:

Geçmiş ki hayf Mihrî Amasiyada ‘ömrüñ

            Konstantinade ‘akılun gitme kal imdi 

Gerçekten de Amasya’dan ayrılmayı adeta sevgisine ihanet olarak gören Mihrî, birkaç yıl daha burada kalmaya karar verir. Bu arada tek dostu kalmıştır o da Şair Zeynep Hatun’dur. Onunla tüm dertlerini, sıkıntılarını paylaşır. Zeynep Hatun evlenmiş, yuva kurmuş, çoluk çocuğa kavuşmuştur. Mihrî ise otuzunu geçtiği halde hala Abdurrahman’ı beklemektedir. Mihrî’yi pek çok isteyen çıkar; ancak o her seferinde ret cevabı verir.

İskender Paşa adlı biri onu istemeye kalkınca şu cevabı alır:

Nice İskenderi la’lüm zülāli

Suya iletti vü susuz getirdi 

Bu güzel kızın mutlu bir yuva kurmadan geçip gideceğine üzülen Makamî adlı şair dostu ona şu beytini gönderir:

Bāg-ı hüsnüñdeki şeftālülerüñ oldı erik

            Dimedüm mi anı vaktinde iken saklama sat

Mihrî yine bildiğini yapmaya devam eder, aşkına en küçük bir şüphe düşürmez. Bu arada Abdurrahman’ın da mektupları kesilmiştir, birkaç aydır hiç ses çıkmamaktadır ondan.

Oysa Abdurrahman büyük bir sevinçle ona doğru gelmektedir. Bayezid padişah olunca sevgili dostunu unutmamış, İran’dan dönmesi için ferman göndermiştir. Bu ferman mucibince yola düşen Abdurrahman iki haftalık yoldan sonra Amasya yakınlarına ulaşmıştır.

Aynı günlerde Mihrî Hatun önemli bir kadın hastalığına duçar olmuş, yataklara düşmüştür. Başucunda Zeynep Hatun beklemektedir.

O gece bir grup atlı Mihrî Hatun’un evinin önünde durur. Bu, Abdurrahman Çelebi ve arkadaşlarının süvari bölüğüdür. Abdurrahman Çelebi kapıyı çalıp Mihrî’yi sorduğu anda içeriden bir feryat kopar: “Mihrîii!”

İçeri giren Abdurrahman, sevdiği kadının yatağının dibine yığılır. Gözyaşları içinde Mihrî’nin kendisine söylediği beyti tekrar eder durur:

Ben umardum ki baña  yār-ı vefā-dār olasın

            Ne bileydüm ki begüm böyle cefā-kār olasın  

Mihrî’yi, bütün Amasya gözyaşları ve dualar içinde dedesi Pir Sücaeddin İlyas’ın yanına, Pirler Mezarlığına gömerler. Bu mezara da Ferhat ile Şirin’in mezarında olduğu gibi iki gül dikerler. Ancak bu iki gül de tam bir birlerine değeceği zaman aradan bir karaçalı çıkıp onları ayırır. Sanki büyük aşkların bu dünyada gül olarak dahi mutlu sona ermesi istenmemektedir. Gerçek büyük aşklar sonsuz âleme layık bulunmaktadır.

Mihrî ile Abdurrahman da Ferhat ile Şirin gibi hasetçilerin oyunları sonucu bu dünyada kavuşamadılar.

Ancak, bizler onların mezarına bile sahip çıkmayarak aynı hasedi devam ettiriyor gibiyiz. Zavallı Mihrî’nin mezarı dahi rahat bırakılmadı. Mermer sandukası kırıldı, kırık sandukası dedesinin yanından alındı, müzeye konuldu. Bugün Mihrî’yi merak eden bir kişi onun mezarını bile bulamaz.

 

 

Tarihteki Aşkları Anlamak, Medusa Etkisinden Çıkıp Okumakla Başlarmış.

20
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

“Dürüstlük pahalı bir mülktür, ucuz insanlarda bulunmaz. “

BALZAC

 

 

Nevruzda Dahi Dışarı Çıkamıyorum; Bilgisayarda İşim Var da.

 

NEVRUZİYE

 

Değerli Dostum,

Bir geleneğin yitirilmesi, bir geleceğin yitirilmesi gibidir. Eğer bu gelenek, hayatımızda yer edinmiş ve binlerce yıl kutlanmış bir bayram ise o zaman daha da acı sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Nevruz Bayramı, bizim binlerce yıldır kutladığımız bir bayram iken bugün unutulmuş veya unutturulmuş durumdadır. Peki, biz isteyerek mi bu bayramı unuttuk? Hayır. 1940’lı yıllarda, belki de eskiyi, Osmanlıyı çağrıştırıyor diye yasaklanan bir bayramdan söz ediyoruz. Peki, bu yasak cumhuriyetimize güç mü kattı, yoksa gücünden yoksun mu bıraktı? Tabii ki her kayıp gibi o da halkımızın bir değerini yok etti. 1990’lı yıllara kadar kutlanmayan veya kutlanamayan bu bayram, seksenli yıllarda Kürt vatandaşlarımızla aramızdaki en büyük fark olarak işlendi, durdu. Sonradan anladık ki asıl ortak yönümüz Nevruz Bayramı imiş.

Bu noktada anlayamadığım en önemli husus şudur: Ergenekon’dan beri dört bin yıldır kutladığımız bir bayram nasıl bu kadar çabuk unutulur? Tarihimizi nasıl öğreniyoruz? Neden gündemimizde bu kadar çok tarih hadisesi varken koca bir bayram unutulup gidebiliyor?

Yine aynı noktaya geldik sevgili dostum,

Geçmişini bilmeden yaşamak; kör, sağır, dilsiz ve bilinçsiz yaşamak demektir. Bizi bölmek isteyenlere verilebilecek en güzel hediye herhalde tarih şuuru olmayan bir toplum yetiştirmek olsa gerek.

Şimdi sizlere Osmanlıda Nevruz Bayramı hakkında ipucu verecek birkaç beyit sunmak istiyorum. Bunlara Nevruziyye deniyordu ve her Nevruzda padişaha ve ileri gelenlere sunuluyordu. Bütün padişahların kutladığı bir bayramı reddetmek mümkün olmasa gerek.

İşte beyitler:

Yine reşk-âver-i bâġ-ı cinân itdi gülistânı

Çemen-zâre tarâvet-bahş olup nevrûz-ı sultânî

 

Letâfet ol kadardır kim eger hûr-i cinân görse

         Ferâmûş eyleyüp yâd eylemezdi bâġ-ı rıdvânı

“Yine sultan nevruz çimenliğe tazelik bahşedip gülistanı cennet bağını kıskandıracak hale getirdi.

O kadar latif bir hal ortaya çıktı ki, eğer cennetin hurileri bunu görse Rıdvan cennetini unutup o güzellikleri hatırlamaz olurlar.”

Gûş eyledim vakt-i seher

                  bâd-ı sabâdan bir haber

         Nevrûz irüp bâġa meger

                             gül-nahle dönmiş her şecer

 

         Bu mevsim-i nevrûzdur

                              bir sa‘at-i fîrûzdur        

         El-hak ferah endûzdur 

                              kim anda olmaz hiç keder

“Seher vaktinde saba rüzgarından bir haber duydum. Nevruz bağa gelmiş ve her ağaç bir gül dalına benzemiş.”

“Bu nevruz mevsimidir, mutluluğun saatidir. Hakikat şu ki bir ferahlık anıdır ki onda keder olmaz.”

Nevruz bizim bayramımız mı, değil mi? diyenlere böyle binlerce örnek sunabiliriz.

Nevruz Bayramınız Kutlu Olsun. Tabii dışarı çıkacak vaktiniz varsa!

Nevruzda Dahi Dışarı Çıkamıyorum; Bilgisayarda İşim Var da.

21
  1.   Benim de
B.  Ben Çıkarım
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

 

Hayat bizi dört işlemle sınar:  Gerçeklerle çarpar, Ayrılıklarla böler, İnsanlıktan çıkarır ve sonunda “Topla kendini” der.

Leo Tolstoy

 

 

Ben Azerbaycan Türk’ü Değilim ki!

 

YİRMİ OCAK’TA NE OLDU?

 

Sevgili Dostum,

Dünyada hak ve adalet bazen çok kolay bazen de çok zor elde edilir. 20 Ocak 1990’da adalet ve hak arayışına çıkan yüzlerce insan kendi ülkelerinin meydanında şehit edildiler. O meydan Azadlık Meydanı idi; o ülke de Azerbaycan’dı.

Kim ne derse desin, bir millet hakkını almak isterse onun bu isteğinin önünde hiçbir güç duramaz; işte Azerbaycan da yetmiş yıl beklediği günü, azadlık gününü talep ederken kalbinden böyle vuruldu. Azadlık Meydanındaki binlerce insan, Rus askerleri tarafından ağır silahlarla tarandı. Yüzlerce kardeşimiz şehit oldu. Ruslar zannettiler ki olay bastırıldı; hayır, tam tersine olay haklılaştırıldı.

Dostum,

Düşünebiliyor musunuz, binlerce insanın toplandığı bir kalabalığa hiç haber vermeden saldıran yüzlerce asker ve bunların hepsi Rus, hepsi ağır silahlı. 1820’den beri hep işgal psikolojisi içinde yaşayan insanlar artık rahat bir nefes almak için hürriyet talep ediyor ve karşılığı tanklar altında kalmak oluyor.

Yirmi Ocak olayları ile İzmir’in işgali arasında bir benzerlik görüyorum; insanların gözü adeta bu iki olayla açılmıştır. Osmanlıda her şeye İngilizlerin gözlüğünden bakan binlerce intelijansiya, bu işgali hiç beklemedikleri için şok olmuş ve gerçekleri görmeye başlamışlardır. Aynı şey Azerbaycan intelijansiyasında bu olayla yaşanmış ve Rus hayranlığı bir anda en alt seviyelere inmiştir.

Kim ne derse desin, dünyada hüküm sürmek isteyen iki büyük güç kendini haklı göstermek ve halkı yanına almak için her türlü haksızlığını bir kılıfa sokmayı başarmıştır. Ancak bu iki olayda mızrak çuvala sığmamıştır. Cami duvarına işemek diye de tarif edebileceğimiz bu hadiseler, işgalci güçlerin en büyük hatası olmuş ve halk desteklerini kaybetmelerine neden olmuştur.

Bu durumda yeni yirmi ocaklar yaşanmasın diye ne yapılması gerektiğini kendimize sormamız lazım. O noktaya gelip işgali yaşadıktan sonra ve ağır bedeller ödendikten sonra doğruyu görmek iyi bir taktik midir?

Bakınız Ruslar Azerbaycan’ı kalbinden vurmak için neyi bahane ettiler: Bakü’deki Ermenileri korumak. Bu taktiği bir yerden hatırlıyor olmalısınız. Batılılar her müdahalesinde bize bir azınlık hakkını kabul ettirmedi mi? Yani içimizdeki azınlıklar hep bir Truva atı gibi kullanıldı. Orada da bu durum aynı idi. O halde bir problem varsa içimizde çözebilmenin yöntemlerini bulmalıyız. Dış güçlere bahane bırakmamalıyız.

Sevgili Dostum,

20 Ocaklar yaşanmasın, Rusların zulmü bir daha Azerbaycan’ı yakmasın diyorsak; İzmir’e bir daha düşman ayağı basmasın, Türk’ün boynuna bir daha tasma takılmasın istiyorsak yapacak tek bir şey var: Daha bilinçli nesiller yetiştirmek.

Tevfik Fikret gibi,

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;

Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa

Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır

diyen bilinçli ve ümitli bir gençlik tüm sorunların çözümü olacaktır. Ancak bu gençliği basit siyasi ayak oyunları için kamplara bölenler ve oy deposu olarak görenler en büyük hatayı yapmış olurlar. Ortak bir “KIZILELMA” sahibi olması gereken gençliği basit hedeflerin insanı haline getirirsek, bu işgallerin önünü almamız imkânsızdır.

Bir gençlik,  ila-yı kelimetullah ve nizam-ı âlem hedefine kilitlenmezse sadece cebini ve midesini doldurmaya kilitlenir. İnsanların bazıları, cebini ve midesini doldurabileceği ülkenin işgal altında olmasını önemsemeyebilir; ancak bu insanın adı Türk olamaz.

Allah Türk milletine 20 Ocak acılarını bir daha göstermesin. Yaşasın, iki devlet bir millet bilinci.

Ben Azerbaycan Türk’ü Değilim ki. Oradaki Mesele Onları ilgilendirir.

21
  1. Doğru
  1. Yanlış
Benim Fikrim    

Vallahi Ben Zaten Bilgisayarımın Kulaklığını Takıp Dünyadan Kopuyorum

SES BOMBARDIMANI

 

Sevgili Dostum,

Batılı gezginler Osmanlı ülkesini gezerken derunî bir sessizlikten bahsederler. İnsanların pazarlarda bile bağırarak satış yapmadığından ve bunun ağırbaşlılığın bir numunesi olarak kabul edildiğinden dem vururlar. Geçekten de o dönemde huzur ile sessizlik, hâmuş olma, her şeyden önemli görülürdü.

Mevlana:

“Sus ve Hak fenasının denizinde ol.” demiştir.

Peki dostum,

Bugünkü ses bombardımanı ile ne yapmaya çalışıyoruz. Her sokakta bir düğün ve düğünde sonuna kadar açılmış ses sistemleri, her düğünde atılan havai fişekler ve en sonunda arabaların alarmlarını dahi çaldırtan müthiş bir patlama; arabaların ve motosikletlerin hava atmak için yaptıkları ani manevralar; ramazan toplarının ansızın patlaması…

Bu konuda meşhur bestekâr İsmail Dede Efendinin bir dörtlüğü geldi aklıma:

Bu gece ben yine bülbülleri hâmûş ettim

Âh u feryad ederek âlemi bî-hûş ettim

Tâk-ı eflâke resid oldu yine nâğme-i âh          

Bülbül-âsâ gece tâ subha kadar cûş ettim

 

Zannedersem biz İsmail Dede Efendi gibi aşığız ve gece sabaha kadar cuş edip kendimizden geçiyor, kendimizi kaybediyoruz. Emin olun o dönem insanları bülbülleri susturacak kadar ses çıkarmayı dahi aslında bir aşırılık olarak görmüşlerdir. Bizler ise tüm şehri titretecek kadar ses kirliliği yapmayı maharet veya şan ve şeref sayıyoruz.

Dostum,

İnsanlar elbette düğün yapacaklar, eğlenecekler, çalıp söyleyecekler; ancak bunun da bir ayarı, bir ölçüsü yok mudur? Şundan eminim ki sokak arasında ses sistemi kurup oyun havası çalan kardeşimizin psikolojisi “Bu gece buraları yıkacağım. Üç dört mahalle uzaktaki camları titretmezsem bana filanca piyanist-şantör(!) demesinler.” şeklindedir. Peki, bu kardeşimiz insanların belli desibelin üzerindeki sesten rahatsız olduğunu düşünebilir mi? Zannetmiyorum. Peki, gerçekten uygar bir toplumda, Osmanlı gibi, buna müsaade edilir miydi? Zannetmiyorum. Yani dostum piyanist(!) kardeşlerimizin insafına terk edilmiş durumdayız. Onlara sesi biraz kıs dediğiniz zaman düğün sahibine hakaret etmiş oluyorsunuz. İnsanlar da komşuluk hatırına bu gürültüyü saat on ikilere kadar çekiyorlar. Hasta mı var, çocuk mu uyuyor… Son zamanlarda bu gürültü yeterli bulunmadı küçük bir ekleme daha yapıldı. Baktılar ki ses sistemleri araba alarmlarını çaldıracak kadar gürültü çıkaramıyor, havai fişekle bu eksikliği giderdiler. Eğer çocuğunuzu her şeye rağmen uyutabilmişseniz, son kozları olan havai fişeklerle onu yatağından hıçkıra hıçkıra ağlatarak uyandırabiliyorlar.

Sevgili Dostum,

Şanlı ve şerefli bir düğün halkı en çok rahatsız ederek yapılan düğün müdür?

Peki, ramazanda gürültü kirliliği azalır mı bu şehirde: Asla…

Size bir ramazan günümüzü anlatalım bu “asla”nın ne anlama geldiğini anlayabilirsiniz.

Yaz günü teravih saat on bir civarında biter, insanlar bir iki saatlik bir balkon keyfinden sonra sahura kadar uymak isterler; ancak ne mümkün… Birde yatarsınız, saat ikide müthiş bir bomba sesi ile irkilirsiniz. Çocuğunuz beşiğinde çığlık çığlığadır, dışarıda arabalar çıldırmış gibi bağırmaktadır, camlar kırılacak gibi titremektedir… Şahsen benim mahallemde iki üç senedir bu dehşet yaşanmakta ve insanlar, belki bir işe yarıyordur, diye bu dehşetli hadiseye ses çıkarmamakta. Zaten insanların çoğu sahura kadar yatmayan, her türlü sahura uyandırma teknolojileri olan ve çoğu da saat üçte kalkıp sahur yapan ve sabah namazını kılıp yatan insanları saat ikide büyük bir bomba sesi ile perişan etmenin mantığını ben çözemedim. Ben kalp hastası değilim; ama benim kalbimin bile o sesle ritmi bozuluyor.

Dostlar nedir bu gürültü kirliliğinden çektiğimiz?

Nerede Osmanlının hâmuş cenneti Anadolu?

 

 

Vallahi Ben Zaten Bilgisayarımın Kulaklığını Takıp Dünyadan Kopuyorum.

22
  1. Doğru
  1. Yanlış
Benim Fikrim    

 

Geçmişi Okumak Medusa Etkisinden Kurtarır

İSKENDER PALA VE DİVAN EDEBİYATI

Sevgili Dostum,

Anadolu’da bir üniversitenin edebiyat ile ilgili bölümünü açmak gerektiğinde insan önceleri bir tereddüt geçiriyor; acaba ilgi görür mü, acaba istihdam kaygısı ilmin önüne geçer mi, diye.

Ben de bu halet-i ruhiye ile üniversitemdeki bölümü açmaya çabalarken gönlümü ferahlatacak örnekler aramaya başladım. İnanın hiç tereddütsüz aklıma gelen ilk isim İskender Pala oldu. Kendi kendime şöyle dedim:  “Bundan on beş, yirmi yıl önce insanların divan edebiyatı ile ilgisi sadece akademik seviyede idi. Sadece yaşlı insanlar beyitler söyleyerek birbirlerine iltifat ediyor ya da sinsi sinsi birbirlerini hicvediyorlardı. Bugün öyle mi ya, artık gençlik hem tarihini hem sanatını hem de özel olarak divan edebiyatını merak ediyor ve okuyor.”

Dostum,

Bu merak ve okuma sevgisi tabii ki durup dururken oluşmadı, bunun temelinde büyük bir gayret ve inat mevcuttur. İşte bu gayretli ve inatçı insan İskender Pala idi. Yıllarca divan şiirini halkın dilinden gönlüne ulaştırmaya çalıştı. Önceleri yazdığı açıklamalı divan şiiri kitapları belki de bir ara nesil yetiştirdi. Bu nesle, kültürümüzün ne kadar ilginç hususları barındırdığını anlatan “İki Dirhem Bir Çekirdek” eserler hediye etti. Bu, bilmece çözer gibi insanların kafasındaki bilinmeyen kavramları çözen kitaplar, ilgiyi en üst seviyeye çıkarınca başladı romanlarla halkaları genişletmeye. İnsanlar Fuzuli’yi “Babil’de Ölüm, İstanbul’da Aşk” ile, Lale Devri’ni “Katre-i Matem” ile, Yunus’u  “Od “ ile, Eyyübü’l- Ensarî’yi  “Mihmandar” ile tanıdı sevdi, bağrına bastı.

İnanın benim dersine girdiğim her sınıfta “zorunlu” tavsiye ettiğim romanların başında bunlar gelir. Ohh ne kolay bir ders anlatma yöntemi, diyorum kendi kendime; İskender Pala yazmış, öğrenci okumuş, bana sadece: İşte böyle arkadaşlar, demek kalıyor.

İskender Pala’nın yerelden evrensele hitabı o kadar etkili oldu ki artık pek çok yazarın Osmanlıdan, divan edebiyatından konu devşirdiğini görmek şaşırtıcı gelmiyor.

Hatta utanarak söylüyorum, bendeniz de bu rüzgara kapılıp bir roman karaladım bile. Belki duymuşsunuzdur, Şirvanî adında bir zat-ı muhteremin Azerbaycan’dan Anadolu’ya bir yürek yangınını anlatan bu çalışmamı.

Şimdi Dostum,

Bir edebiyat bölümü açarken böyle mümbit bir ortamın olması bir şans değil midir? İnsanların edebiyat ile ilişkisinin bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde yeni edebiyatçıların daha iyimser olmaya hakkı yok mudur?

Bence var. Mademki toplum artık İskender Pala gibi şahsiyetler tarafından geçmişi ile divan şiiri ile kültürü ile bu kadar barışık hale getirildi, biz neden bu yolu daha da genişletmeyelim?

Dostum,

Geçtiğiniz yerlere dikkat edin, belki de bir romanlık hayat yaşamış bir evliyanın yanı başındasınızdır.

Karşınıza bir Leyla ve Mecnun hikâyesi dahi çıkabilir.

Ben de İskender Pala’yı böyle başıboş bir kitapçı gezisinde tanıdığımı hatırlıyorum. Onun Leyla ile Mecnun’u anlatan kitabını görünce: “Bilinen bir hikâyenin tekrarı ne tuhaf.” demiş; ancak yine de alıp okumuştum. İşte o kitapla bir yanılışımı düzeltmiş; İskender Pala’yı tanımıştım. Bakınız o kitapta Leyla neler söylüyor:

Leyla’ya sormuşlardı hani bir gün, “Sen mi Kays’ı daha çok sevdin; yoksa o mu seni?”diye. “Elbette ben onu daha çok sevdim!” demişti Leyla,  Kays adını duyar duymaz gözünden yaşlar boşanarak,

“Elbette ben onu daha çok sevdim!”
“Nedir delilin, nasıl ispat edersin onu daha çok sevdiğini, üstelik o senin için çılgınlığa varmış, aklını yitirmiş mecnun olmuşken?”

O vakit Leyla ağlayarak:

“Dostlar!..”demişti, “sırdır ki gizli gerektir sevgilinin adını dile düşürmek hakikatte ayıptır. Kays bir dağ delisi gibi davrandı, gitti sahralarda, çöllerde aşkımızı ona buna anlattı, ben kimseciklerle paylaşmadım onun sevgisini, içimde büyüttüm, büyüttüm, büyüttüm… Budur işte benim onu daha çok sevdiğime delil.“

-Mecnun kime anlattı aşkını Haminneciğim?
-Kurtlara, kuşlara, dilşeker’im, yalnızca ağzı var dili yok kurtlara kuşlara. Buna rağmen sırlarına halel geldi, sevdaları dillere düştü,               şiirlere        nakış        oldu.
Sevgi dediğin, aşk dediğin mahremdir, dile getirmek mahremine halel getirmektir.

Tavsiye ederim bir İskender Pala romanı okuyun, bana dua edeceksiniz.

Geçmişi Okumak Medusa Etkisinden Kurtarır

Hele de İskender Pala’dan Olursa

23
  1. Yanlış
  1. Doğru
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

Beni İlgilendirmez

İLGİ VEYA HİÇ

 

 

Sevgili Dostum,

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri de ilgisini bir yerde yoğunlaştırabilmesidir. Yani bir insan, bir konuyla tüm ince ayrıntılarına ulaşıncaya kadar ilgilenebilir. Belki de bizi başarılı kılan da bu özelliğimizdir. Bugünün toplumunda en çok yara alan hasletlerimizden biri de ilgimizi bir yere toplamaktaki eksikliğimiz. İnsanlar o kadar çok alanla ilgilenmek zorunda kalıyorlar ki hangi alanda derinleşeceğini bir türlü kestiremiyor. Bu da derin şahsiyetlerin eksikliği olarak karşımız çıkıyor.

Ünlü düşünür Thomas Eliot, şiirlerinde bir Profrock karakteri oluşturur ve onun en bariz özelliğinin ilgisizlik olduğunu söyler. 1920’lerde yaşayan bu düşünür, bir anlamda Batının yol haritasını çizmiştir. Varoluşçuluk felsefesi ile ilgilenen şair, adeta bir toplum inşa etmeyi başarmıştır. Dikkat ediniz, Batıda insanlar “ilgisizliği” cehaletle eş tutarlar. Onlara göre bir insan kâinat denilen şu harika varlığın her milimetresi ile ilgilenmelidir.

Eliot, Profrock’un Şarkısı adlı şiirinde sürekli ilgisizlikten yakınır. En ilginci de bugün ekran bağımlılığı denilen hastalığın ilk teşhisini koymasıdır. Profrock hayatında sadece işine gider gelir ve evine kapanır. Hayatı, evi ile işi arasında bir git-gelden ibarettir. Eliot’ın tabiriyle, çağdaş insanın cehenneminde yaşayamayan, yaşamaktan korkan ölüler vardır. Ona göre Londra ölü ve gerçek olmayan bir şehirdir. Londralılar, Azize Mary Woolnothe Kilisesi’nden gelen davetkâr çan seslerine sağırdırlar.

Tıpkı, tüm Müslüman ülkelerde günde beş defa namaza çağıran ezana insanların sağır oldukları gibi, değil mi? Modern Müslüman toplumun hali de Eliot’ın Londra’sından pek farklı değildir.

Belki çok felsefi olacak ama dostlar bakınız Eliot insanın çıkmazını nasıl ifade ediyor: “Kâinatta sadece tek bir daire ve tek bir merkez olduğu halde, vasat insan kendi dairesinin merkezi etrafında dönmektedir. Her şeyde İlahî aklın izleri görüldüğü halde insanların çoğu kendi akıllarına güvenirler.” İşte bu daire dışına çıkamayan insan, sürekli ilgisizlik bataklığında debelenip durmaktadır.

Bu ilgisizlik bazen Tanrı’ya yüklenen görevlere dönüşmekte ve buna da “tevekkül” adı verilmektedir. Bakınız hayatla ilgisini kesen ve her şeyi Tanrıya havale eden ilgisizlere Mehmet Akif nasıl fırça atıyor:

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, 
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfedir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Hüdâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
Onun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
“Yetiş!” de kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O’na ait: Lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
Alış seninde, mes’ûl olan verişten O; 
Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı O.

İşte Dostum, ilgisizlik girdabındaki insan, bu toplumun en büyük derdidir. Batıda, Eliot gibiler bu çemberi kırıp yeni bir toplum inşa etmiş. İnsan sormadan edemiyor:

“Biz ne zaman bu ilgisizlik canavarını yeneceğiz?”

 

 

Beni İlgilendirmez

24
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

 

Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur. »

Necip Fazıl KISAKÜREK

 

 

 

 

 

 

 

Ne Sünnî’yiz ne Şiî Bir Halis Müslüman’ız

 

EHL-İ BEYT SEVGİSİ

 

 

Sevgili Dostum,

Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber’in ev halkı, ailesi anlamına gelir. Bu aile özel olarak Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır. Pek çok hadis ile Ehl-i Beytin övüldüğü ve örnek alınması gerektiği bildirilmiştir. Bu bağlamda Ünlü Divan Şairi Mir Hamza Nigarî de seyyid olması ve bu soyun devamı olması hasebiyle Ehl-i Beyte büyük sevgi beslemektedir.

Mir Hamza’nın bu sevgisi divanının her beytine sirayet etmiş ve eğer kendini övmüşse o halkadan olduğu için; eğer kahrolmuşsa o yüce kalpli Peygamber yakınlarına zulmedildiği içindir.

Temelde onun bu Ehl-i Beyt, âl-i abâ sevgisi seyyid olmasından geldiği için Sünnî, Şiî ayrımına daima karşı çıkmış ve Peygamberin ümmeti olan herkesi kardeş görmüştür. En meşhur ifadesi bu amaca matuftur:

Allah’ı Muhammmed’i âli seven dostânız

            Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümanız

O, divanında Peygamber soyundan olmakla şöyle iftihar eder:

Nesl-i İsmâ‘îlsin aslı ‘Arabsın

Âl-i Muhammedsin âl-i nesebsin

Müntehabsın silsile-i zehebsin

Ey Seyyid Nigârî ey Karabâgî  

Hazret-i Ali onun gurur kaynağıdır:

           Yâ Rab beni ayırma şehen-şâh-ı velîden

           Yâ Rab beni dûr eyleme evlâd-ı ‘Alîden     (dûr: uzak)

Nigarî, soyuna düşman olan Yezid ve yakınlarına açık bir cephe almıştır; onların butlanî (haksız) ve pelidî (rezil) olduklarını söylemekten çekinmemiştir. Bu kızgınlığının sebebini soranlara: “Sizin dedenize ve soyunuza birisi düşman olsa siz ne yazardınız?” sorusu ile karşılık verir.

Siz Yezîdî siz pelîdî biz Hüseynî biz şehîdi

            Siz butlânî biz hakkânî siz bir taraf biz bir taraf 

Divanda, Hazret-i Fatımatüz- Zehra ve onun soyunu sevmek, Peygamberimizin hadisleri sabit olduğu için çok ama çok önemsenmiştir:

Hilkat-i ‘âlemden ancak hubb-i Mevlâdır garaz

Ülfet-i Âl-i ‘abâ evlâd-ı Zehrâdır garaz

Beyitte, yaratılışın gayesi ancak Allah sevgisidir; aynı zamanda Hazret-i Peygamberi ve onun âl-i abâsını sevmektir, denilmektedir.

Şairin Hazret-i Hüseyin’in şehadeti hakkındaki yorumu da şu beyitte kendini göstermektedir:

Hüseynin ser-güzeşti gerdiş-i kilk-i kazâdandır

Ki yohsa terk idüp Bathâ’yı Kerbelâ gezmez 

“Hazret-i Hüseyin’in sergüzeşti, başına gelenler kaza kaleminin yazısındandır, yani kaderdendir ki yoksa o, Batha’yı (Mekke’yi) terk edip Kerbela’ya gelmezdi.”

Seyyid Nigarî bu gerçeğin altını çizdikten sonra,

Emîrem seyyidem şîr ibn-i şîrem âl-i Zehrâyam

Habîb-i âl-i Hâşim düşmen-i evlâd-ı Süfyân’am

diyerek bu hadisenin bir anlamda kişisel bir durum olduğunun altını çizmektedir; yani kaderin birbirine düşman yazdığı bu iki aile, Haşim ve Süfyan ailesi, adeta hak ile batının sembolü olmuştur.

Sevgili Dostum,

Tüm bu beyitlerden şu noktaya varmak istiyorum: Kaderin bir cilvesi olarak ortaya çıkan Kerbela hadisesinin bugün kaşınması kadere bir itiraz gibi algılanabilir. Mir Hamza bu noktaya parmak basarak en temel prensibini başta da söylediğim,

Allah’ı Muhammmed’i âli seven dostânız

Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümanız

beyti ile pekiştirmektedir. Eğer ondan daha çok Ehl-i Beyti, al-i abâyı seviyorum ve bu düşmanlığı Süfyan soyundan olmayan; hatta ondan haberi bile olmayanlara karşı içimde besleyeceğim diyorsanız siz bilirsiniz.

 

 

 

 

 

Ne Sünnî’yiz ne Şiî Bir Halis Müslüman’ız

25
  1. Hayır
  1. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gerçekten Kendimi Değerli Hissediyorum

İNSAN VE İNSANLIK

 

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Sevgili dost, beyit biraz yabancı kelime içeriyor gibi; ancak anlamı o ölçüde derin olduğu için zahmet çekmeye değer. Ne demiş atalarımız; zahmetsiz rahmet olmaz.

Beytin kısa açıklaması şöyle: “Ey kardeşim, sen kendine hoşça bak; çünkü âlemin toplandığı nokta sensin. Ayrıca bu kâinatın göz bebeği olan da sensin.”

Şair, insanı her yaratılmıştan üstün görüyor ve kâinatın göz bebeği olarak onu tanımlıyor. Peki, sokakta gördüğümüz binlerce insan gerçekten tek tek bu kadar değerli mi?

Şair, insanın olmaması halinde hiçbir şeyin olmayacağını ima ediyor. Peki, gerçekten tek tek her insan için bu geçerli mi?

Yine her insan kendine hoşça bakmalı mı? Ya kendinde binlerce eksik buluyorsa.

İşte sevgili dostum, Şeyh Galip üç yüz yıl öncesinden kesin formülü söylüyor: Ey insan, sen bu kâinatın yaratılma sebebisin ve sen olmasaydın bu âlem olmazdı.  Eğer bir kişi eksik olsaydı kâinatın şifresinde bir kopma olurdu.

Bunun en kesin belirtisi her insanın parmak izinin, DNA’sının, göz retinasının farklı olmasıdır. Eğer sen eksik olsaydın, bu kâinat şifresinde bir parmak izi eksik olurdu ve bu kâinat kapısı açılmazdı. Her çocuk annesi için biricik olduğu gibi her insan da kâinat için odur. Milyarlarca ihtimalin bir araya gelmesi ile oluşan bu dünya, küçük bir sapma gösterse hepimiz yok oluruz. İçimizden birisi bu dünyada yerini almasa bu milyarlarca ihtimalden biri gerçekleşmemiş olmaz mı? Bir anne gibi insanlığı koruyup kollayan bu dünya her birimize ayrı ayrı değer veriyorken bizim kendimizi, başkalarını hakir görmemiz izah edilebilir mi?

Kendi değerinizi anlamak istiyorsanız kâinatın sizin için harcadığı çabaya bir bakın.

Dostum, bu kadar değerli olan biz insanları değersizleştiren acaba nedir?

Tabii ki yine biz. Başkasını hakir görmek, gereksiz görmek, neticede kendimizi değersizleştirmek anlamına geliyor. Düşünebiliyor musunuz, tabii ki Irak’ta, Suriye’de, Libya’da insanlar ölecek; onlar ölecek, şehirleri yıkılacak, biz de gidip para kazanacağız, diyebilecek kadar alçalan insanlar olabilmekte.  Bu düşünce Şeyh Galib’in beytindeki anlayışla nasıl da taban tabana zıt değil mi?

Dostum, Divan şiirinin yetiştirdiği insan tipi, insana Şeyh Galib’in gözünden bakıyordu. Bugün onun gerisinde kalmak ne kadar da yakıcı bir gerçek.

O halde; Hoşça bakalım zatımıza çünkü biz zübde-i âlem, yani âlemin özüyüz.  Birimiz olmasak hiç birimiz olmazdık.  Kâinatın göz bebeği, yani merdüm-i dide-i ekvân, olan âdemiz biz.

 

Gerçekten Kendimi Değerli Hissediyorum

26
  1. Hayır
  1. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

Hocam Bu Beyitler Beni Sıkar

BAHAR VE LALELER

 

 

Sevgili Dostum,

Baharın güzellikleri her yeri sarmış sarmalamışken etrafınıza bakmayı ihmal etmediğinizi umuyorum. En azından yol kenarlarındaki laleleri ihmal etmeyin; çünkü ömürleri o kadar kısa ki…

Her zaman tekrarladığım Yıldızlara Bakmak adlı Behcet Necatigil’in tiyatro eserinde olduğu gibi sonradan tüm güzelliklere kör ve sağır duruma düşmenizi istemem.

Sait Faik’in “Hişt Hişt” hikayesinde olduğu gibi tabiat bize sesleniyor, ne olur kulak kabartın. Sanal âlemden gerçek âleme dönün ve şu Medusa Etkisinden bir an olsun sıyrılın; yoksa çok geç kaldığınızı düşüneceğiniz yıllarda gözünüzü açabilirsiniz.

Bu yüzden size 15. yüzyılda Necati Bey’in bu mevsimi anlatan, baharın tüm coşkunluğunu sergileyen iki beytini tahlil etmek istiyorum.

Bahar dünyanın en güzel mevsimi; ne olur bir laleye bakıp “Ne kadar güzel!” deyin.

Lale- hadler yine gül-şende neler itmediler

     Servi yürütmediler goncayı söyletmediler

Necati Bey bir devşirmedir. Ama bu ona Türkçe’nin en büyük şairlerinden birisi olma yolunda engel olmamıştır. Necati Bey Türkçeyi bütün nüanslarıyla -konuşma kalıpları, atasözleri, çağrışımlar, ses imkânları- mükemmel bir şekilde kullanan bir şairdir. Bu yönü ile kendinden öncekilerden üstündür. 16. yüzyılı yönlendiren bir şairdir.

Lale yanaklı güzeller, gül bahçesinde neler neler etmediler. Serviyi yürütmediler, goncayı söyletmediler. Türkçe söyleyiş yönünden güzel bir kullanım örneğidir bu cümle. Normal muhabbet eder gibi bir hava içinde “neler neler etmediler…”  demesi o havayı oluşturuyor. Lale yanaklı güzeller bunu; servi yürütmeyi, goncayı söyletmeyi daha önce de sık sık yapmışlardır. “Yine” kelimesi bunun delili olarak verilmekte beyitte.

Necati Bey’de işte bu cümle kuruluşu önemlidir. Divan güzelleri bahçeye girince serviler yürüyemediler.  Servi onların boyunun güzelliğini görünce utancından ortaya çıkıp yürüyemez oldu.  Hüsn-i talil sanatı ile zaten yürümeyen serviyi, sevgilinin boyunu gördüğü için yürümeyi unuttu, yürüyemez oldu gibi bir güzel sebebe bağlama söz konusudur. Gonca da normalde konuşmaz; ama hüsn-i talil ile o da sevgilinin dudağının güzelliğini gördüğü için konuşmayı unutmuş veya konuşmaktan imtina etmiştir. Kapalı istiare vasıtasıyla boy ile servi; dudak ile gonca arasında ilgi kuruluyor.

Burada “Serviyi mi yürütmediler, goncayı mı konuşturmadılar -yani ikisini de konuşturdular- anlamı da mevcuttur.

Taşradan geldi çemen mülkine bi-gâne diyü

            Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler

Necati, gül bahçesinde kıyıda kalan, kıyılara ekilen lalelerin durumunu şairane bir üslupla dile getiriyor. Demek ki bu tasviri yapılan bahçede gül hâkimiyeti söz konusu.  Zaten İslam medeniyetinde “gül”ün yerini tutan başka bir çiçek düşünülemez.  Çünkü o, Hz. Peygamberin sembolüdür. Taşradan geldi diye onu (laleyi) divan meclislerine yanaştırmadılar. Burada belki de şair devşirme olması hasebi ile kendisini taşralı hissediyor olabilir.  Kastamonu’dan İstanbul’a gelmiş olması da yine bu alınganlığın bir başka sebebi olabilir.

  1. yüzyılda lale bu günkü anlamda bir çiçek değildi. Gül ise kültürleri elde edilmiş bir medeniyete sembol olmuş çiçekti. Lale daha çok yaban veya dağ çiçeği olarak düşünülüyordu. Bu sebepten taşra kabul edilmektedir. Bu beyitte bir bahçe tenasübü ve teşhis sanatı gözden kaçmayacak kadar belirgindir.

Keşke Lale Devrindeki gibi Çeragan eğlencelerimiz olsa da bu güzellikleri şenlikler halinde görme fırsatı bulsak. Nerede?

 

 

 

 

 

 

Hocam Bu Beyitler Beni Sıkar

27
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

Sevmeyene karınca yük, sevene filler karınca. Dağı bile taşır insan aşık olup, inanınca. »

ŞEMS-İ TEBRİZİ

 

 

 

 

 

 

 

Fazla İdealist Bir Yazı

 

HEMREYLİK BAYRAMI

Sevgili Dostum,

Azerbaycan’da bir bayram var, adı Hemreylik. Bu bayramın çıkış hikâyesi kısaca şöyle: Bin sekiz yüzlü yılların sonunda Azerbaycan Rusların istilasına uğrar, bu işgal bir süre sonra Azerbaycan’ı ikiye böler: Güney Azerbaycan ve Kuzey Azerbaycan. Türkmen Çayı Anlaşması denen bu saçmalık ile ülkenin güneyi İran’a, kuzeyi ise Rusya’ya bırakılır. Böylece Azerbaycanlıların yaşayacağı özgür bir alan bırakılmaz.

Dünyadaki hiçbir Türk boyu bu zilleti kabul etmediği gibi Azerbaycan Türkleri de bu duruma isyan etti. Ancak devrin hâkim güçleri karşısında yalnızdılar. Yani iki kutuplu dünyada sadece bir hedef tahtası durumunda idiler.

Bu yalnızlık duygusu onların yüreklerinin en derin yerini yakmış ve içlerinde bir hemreylik (dayanışma) ateşini alevlendirmişti. Nasıl ki Gave İran’da bir başkaldırı sembolü idi, onlar da kalplerinin derinliklerinde öyle bir lider doğurdular. Bu lider bazen Şehriyar adlı bir şair, bazen Ebulfeyz Elçibey gibi bir siyasi lider oldu. Ancak bu acı 1993’e kadar bağırları yakmaya devam etti. Dayanışma hep sözde kaldı. Belki bu tabiri duyan Ruslar, her milli hareket gibi bunu da o yıla kadar silah zoru ile bastırdı.

1993’te Haydar Aliyev tarafından bu gizli duygu “HEMREYLİK BAYRAMI” dayanışma günü olarak ilan edildi ve böylece bugüne kadar kutlanır oldu.

Dostum,

Sizi bilmem ama ben bazen bir hemreylik gününün de dünya Türkleri adına kutlanması gerektiğini düşünürüm. Bazen kendimi tek kutuplu dünyanın kapitalist canavarlarının bir lokması gibi görmem beni kahrediyor. Koskoca bir Türk dünyası paramparça edilmiş ve tek tek yutulmuş. Azerbaycan yutulurken biz bir şey diyememişiz; Kırgızistan kan ağlarken, Azerbaycan ilgilenememiş…

Sevgili Dostum,

Farkında mısınız, her siyasi çalkantının altında küresel güçleri görüyoruz ve onların insafına kaldığımız hissine kapılıyoruz. Onların iktidarları değiştirdiği duygusuna kapılıyoruz. Bunun sebebi acaba bizim bir küresel güç olamamamız değil midir?

Gelin bu yıllarımız için dua edelim. Tüm dünya insanları, Müslümanları, Türkleri “hemrey” olsunlar. Üzerinde hemrey olduğumuz şey, hep hayır olsun, kardeşlik olsun, barış olsun. Belki bu dua çok zor gerçekleşir; ancak tüm insanlar için olmasa da tüm Türkler ve Müslümanlar için neden olmasın.

Dostum,

Dünyayı sekiz yüz yıl idare eden bir milletin torunları olarak mutlaka genlerimizde bir liderlik ve çözüm şifresi taşıyoruzdur, diye düşünüyorum. Eğer bir kozmos (huzur ve birlik) medeniyetinin bayrağı burada, Anadolu’da düştüyse yine buradan, Anadolu’dan ayağa kalkacaktır. Yeter ki kendi öz değerlerimize güvenelim, kendi öz atalarımızı biraz inceleyelim. İçimizden ne Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaşlar; Mihriler, Şirvaniler, Nigariler; Bayezidler, Selimler,  Kanuniler çıkar görürsünüz. Bence tek eksiğimiz “kızıl elma”mızın yanlış kurgulanmasıdır. Kızıl elması, günü kurtarmak ve zengin olmak olan kapitalist bir gençlik, İsmail Şirvanî’yi anlayamaz; çünkü o, Şirvan’daki zengin bağ bahçesini terk edip “İla-yı Kelimetullah” için fakirliği tercih etmişti. Yavuz Sultan Selim’i anlayamaz; çünkü o, “Nizam-ı Âlem” için hayatının yarıdan fazlasını sarayın rahat döşekleri yerine at sırtında geçirmişti.

Dostum,

İşte hemrey olmamız gereken nokta sence de bu değil mi? Dayanışmamız gereken nokta bu nokta değil mi? Gençliğine ideal veremeyen bir millet onu medusa etkisinden nasıl kurtarır. Ekrandan gözünü kaldırmayan bir gençlik önünü ve yüce ufuklardaki idealleri nasıl görür.

Sevgili Dostum,

Açık söyleyeyim, benim hayatımdaki tek gayem, idealimdeki gençliğe, kendi sahamdaki zirve şahsiyetlerle bir rol model tanıtmaktır. Bu rol modelleri tanıyan gençlik elbet bir noktada kendi cevherinin farkına varacaktır.

“Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik… Zaman bendedir ve mekân bana emanettir, şuurunda bir gençlik.”  Bu gençliği karşımda görüyorum; ama hemreylik konusunda ortak noktayı, “kızıl elma”mız aynı olmadığı için bulamıyorum.

Bu yıllar inşallah, “kızıl elma”mızı bulma ve Müslüman’ın Müslüman’ı sevmekte ve hoş görmekte “Hemrey” olduğu bir yıl olur.

Gelin kardeş olalım,  işi kolay kılalım.

            Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz.

Fazla İdealist Bir Yazı

28
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

 

Ölüm Bence de Asude Bahar Ülkesidir

HAYAT VE ÖLÜM

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; 
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter,
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Yahya Kemal BEYATLI

Sevgili Dostum,

Hayatın çıldırmış gibi canlılık ve mutluluk dağıttığı bir bahar günündeyim. Belki garip gelecek ama böyle bir günde ölümden bahsetmek istiyorum. Bir dostumun çocuğunun vakitsiz ölümü beni bu yazıya zorladı.

İnsanlar hayatın hay huyu içinde nasıl da savrulup gidiyor, kendini kaybediyor ve sonsuzmuş gibi ona, dünya hayatına sarılıyor. Ve bir gün bakıyoruz bir haber gelmiş, ölüm bir yakınımızın kapısını çalmış. İşte o an ben ne yapıyorum deyip bir an duraklıyoruz.

Acaba bu haleti ruhiye neden bir yanlış yapacağımız zaman, nefsimiz azıp kudurduğu ve dilimizin söylenmemesi gereken şeyleri söylediği zaman aklımıza gelmez? İlla ölüm, bizim veya çevremizden birinin kapımızı mı çalmalı?

Sevgili Dostum,

Ölüm konusunda Yahya Kemal gibi “asude bahar ülkesi” hayali kurmak istiyorsak, mutlaka onun geleceğini ve bizi de alacağını her an hissetmeliyiz. Özellikle hırslarımızın, hasetlerimizin, kızgınlıklarımızın bize yanlış işler yaptıracağı zaman.  İşte şair “rint” kelimesi ile bunu kast ediyor. Ne kadar az kalp kırar, ne kadar az yanlış iş yaparsak ve dünyaya ne kadar az kök salarsak o kadar kolay bir ayrılış söz konusu olabilir. Bunu anlamı dünyadan el etek çekmek değildir. İyi şeyler; ilim öğrenmek, kalp kazanmak, yetim doyurmak ne kadar çoğalırsa o kadar içimize su serper. Tembel ve her işe sırt çevirmiş olan insan “rint” olamaz; ancak huzursuz ve cahil olabilir.

Bence Yahya Kemal başta söylediğim dizelerle ölüm ve ötesine olan inancını en veciz şekilde ortaya koymuştur. Oysa bakın Cahit Sıtkı aynı konuda çok daha korku dolu dizeler yazıyor:

Öldük ölümden bir şeyler umarak

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü

Nasıl hatırlamazsız o türküyü

Dal yeşili, gök mavisi, kuş tüyü.

Alıştığımız bir şeydi yaşamak.

Ölüm, eğer başka bir âleme göç olarak kabul edilirse dayanılabilecek bir realitedir; aksi takdirde “bir büyük boşlukta bozulan” büyü haline gelir. İnsan bu acıya dayanmakta zorlanır.

Sonuç olarak işin uzmanına sözü bırakıp “Ölüm nedir Ey Yunus?” diyelim, bakalım ne demiş Koca Yunus:

Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir 
haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir 
haber verirler

Kiminin başında biter ağaçlar
Kiminin başında sararır otlar

Kimi masum kimi güzel yiğitler
Ne söylerler ne bir 
haber verirler

Toprağa gark olmuş nazik tenleri
Söylemeden kalmış tatlı dilleri
Gelin duadan unutman bunları
Ne söylerler ne bir 
haber verirler

Yunus der ki gör taktirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler ne bir 
haber verirler

Ölüm Bence de Asude Bahar Ülkesidir

29
  1. Hayır
  1. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

Zamanım Yooook

 

AY

 

 

 

Dört duvar arasında bir “of!” çekti; derinden hem de ne derinden.  Acaba neden hayat bu kadar sıkıcıydı? Eksik olan neydi? Of ki off… İyi de neden off?

Uzandığı kanepeden kalkmak istedi. İçindeki sıkıntının tonlarca ağırlığı onu geri yatırdı. Hayır, hayır kalkmalıydı, kalkıp bu sıkıntının sebebini bulmalıydı.

Yalnızlık mı, diye bir an düşündü. Ama birçok insan yalnızdı. Hatta her insan dünyada biraz yalnızdır hem de yıldızların birbirinden uzak olması kadar yalnız. Yıldızlar da iç içe, yakın yakına görünürlerdi; ama milyonlarca yıl birbirlerinden uzaktılar. Hayır, bu değildi sebep. Bu sıkıntının sebebi başka bambaşka bir şey olmalıydı. Başka türlü olamazdı.

Kapıyı açıp kendini dışarı attı, hava kararıyordu.  Esrarlı bir karanlık; insanın içini ürperten incecik bir soğuk… Hırkasına sarılıp yola koyuldu.  Nereye?.. Sahi nereye gidiyordu? Bilemiyordu. Ama gidiyordu; gitmeliydi ve bulmalıydı.

Şehrin binaları onu, sanki daha hala dört duvar arasındaymış gibi sıkıyordu.  Açılmalıydı. İçindeki sıkıntıyı daha geniş yerlere, daha hudutsuz diyarlara taşımalı ve oraya serip bırakmalıydı. Biliyordu ki bu sıkıntı ancak deniz kenarında veya ufku sonsuz ovalarda giderilebilirdi. Binalar ruhunu o kadar daraltıyordu ki…

Yürürdü, yürüdü, yürüdü… Amaçsız sebepsiz, hedefsiz… Gitgide birisiyle buluşmaya gider gibi hissetmeye başladı kendini. Acaba kimdi bu birisi?!

Ağaçlık bir yerde, denize doğru, Sarayburnu’nun çimenlik bir yerine uzandı. Hayaller kurmak için ideal bir yerdi. Hem artık sıkıntısı da geçmişti.  Hatta mutlu bile sayılabilirdi. Akşamın realitenin çirkinliklerini kapatan cazibeli karanlığı ona da iyi gelmişti anlaşılan.

Bir an karşıda, tam karşısında, denizin tutuşmaya başladığını gördü. Allah Allah!  Rüya mı görüyordu? Hayır hayır, işte basbayağı yanıyordu deniz. Hatta o taraftan sıcak bir rüzgarın bu yangının sıcaklığını ona kadar getirdiğini bile hissetmişti. Gözlerini alevlenen denizden ayıramadı.

Bu büyük yangın bir süre sonra -ateşler içinde doğan bir ejder gibi-  yanına kadar ışıktan bir mehtap yolu meydana getiren ayı doğurdu. Demek ay böyle doğuyordu…

Peki, daha önce neden ayı hiç bu kadar güzel görmemişti? Neden bu kadar güzel bir atmosferde bulunmayı evinin dört duvarı arasında hezeyanlar geçirten sıkıntılarına tercih etmemişti? Neden? Neden ve niçin, insanlar şu anda ya uyuklayarak televizyon seyretmekte ya da kafes içine hapsedilmiş kaplanlar gibi sıkıntıdan patlamakta? Televizyonun sanal dünyası şu doğal harikanın kaçta kaçını karşılayabilirdi? Oysa dışarıda tabiat bizi eğlendirmek, büyülemek ve sıkıntı denen o hastalığı bir anda yok etmenin yollarını fısıldamak için muhteşem renk oyunları ile beklemekte idi.

Şimdi, gidip herkese ayın doğuşunu seyrettiğini ve mutlu olduğunu anlatıp, sıkıntı ve hezeyanların kaynağının dört duvar olduğunu söyleseydi kim inanır ve başını pencereden olsun çıkarır bu mucizevî olaya şahitlik ederdi.

Fakat denemeliydi. İnsanların birine olsun gece gökyüzüne bakması gerektiğini söylemeli, onu ikna etmeliydi. Neden bu konuda egoist olsundu ki. Bu gece, bu mehtap mutlaka görülmeli, boşa gitmemeliydi.

Hemen en yakın eve yöneldi. Zilini çaldı. Kapıya çıkan pijamalı adama, “Bakın ay doğdu, şu güzellikleri, şu Allah’ın büyük lütfunu, şu cennetten bir parçayı sizinle paylaşmak istedim.” dedi.  Fakat kapı çoktan kapanmıştı.  İçeriden bir ses duyuldu, “Sıkıntım bir kat daha arttı, yahu hep mi kaçıklar beni bulacak?…”

 

 

 

 

Zamanım Yooook

 

30
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

Acı olan mutlu olmamak değil, mutlu olabilecekken olamamaktır. »

  1. J. CRONIN

 

 

 

 

 

 

Benim Evim de Bir Bağ yok Edilerek Yapılmış

TABİATI SEVİYORUZ

Hava, nisan ayının bütün güzelliklerine sahipti: hafif bir sıcaklık, ırmaktan esen ılık meltem ve şeftali çiçeği kokusu dolu huzur. Yeşilırmak’ın şırıltısı işitilen küçük ama şehrin hemen bitiş noktasında bir bağ. Gerçi bir kaç yıldır etrafta binalar adeta bir veba gibi güzelim bahçeleri yutuyor, cama betona boğuyordu ama yine de daha şehrin aç gözlü müteahhitleri buraları işgale tam karar vermemişlerdi. Dünyanın en güzel şeftali bahçeleri sanki burada yetişmişti. İrem bağı denilen yer bu kadar güzel olsa gerekti. Irmakla bağlar arasına yapılan yol insanlarla dolduğu günlerde herkesin yüzünde o, tabiatla ve cennet güzellikleri ile iç içe olmanın mutluluğu parlıyordu. Şeftaliler, bu ilgi ve sevgiden memnun, en tatlı halleri ile pembe gelinliklerini giyiyorlardı.

Ali Dayı’nın bağı bunlar içinde tektendi. Hayatının son demlerini yaşayan bu ihtiyar, mutluluğu evden çok bu cennet köşesinde buluyordu. Bağdaki bütün bitkilerle dosttu Ali Dayı. Hepsi ile tek tek konuşur, hallerini hatırlarını sorar, bu yaz kendisine daha iyi mahsul vermeyecek olurlarsa onlara darılacağını söylerdi.  Yaklaşık yüz kadar şeftali ağacı bu günlerde pembe gelinlikleri ile ona bereketli bir yılın müjdesini şimdiden veriyordu.

*

Yaşlı şeftali bu gün ayağının altındaki çilekte bir gariplik sezmiş yavaşça fısıldamıştı:

-Ne o çilek kardeş bu kıpır kıpır hareketlerin sebebi nedir?

-Şey… Yaprağımın altında enfes bir çileğim var da… Yani, Ali Dayı gelince yaprağımı kaldırıp onu göstereceğim. Ne kadar şaşıracak değil mi Şeftali Dede?

­-Ali Dayı için her şeyin en güzelini yetiştirmek bizi mutlu eder ama…

-Aması ne ola ki Şeftali Dede?

-Bilemiyorum ama durumumuzu iyi görmüyorum. Etrafıma şöyle bir bakınca her yerden şehrin üzerimize yürüdüğünü görüyorum. Bakalım hayırlısı… İki bağ ötedeki elma bahçesini hatırlıyor musun?  Hani iki yıl susuz bırakılmışlardı ve bir gün büyük makinelerle köklerinden sökülüp atılmışlardı. Nasıl da çirkin beton binalarla doldu orası. Yazık! Hâlbuki kırlık alanlar, ağacın yetişmediği tepe yamaçları görüyorum karşılarda. Niçin oralar dururken bizleri  kesip atmayı  düşünüyorlar?…

O gün bağa kimse uğramadı, ertesi gün de. Tam bir hafta sonra lüks bir araba içinde Ali Dayı’nın oğlu Murat ve şişman, kalın enseli, zengin tavırlı bir adam çıkageldi.  İkisi beraber hem konuşuyor hem de yürüyerek bağı geziyorlardı. Birkaç adım sonra zengin tavırlı adam yaprağı altında meyvesini Ali Dayı’ya saklayan çileği ezdi. Çileğin feryadını yalnızca toprak ana ve şeftali ağacı duydu.

-Kardeşim, biliyorsun baban rahmetlik inatçı birisiydi. Bence biraz da kafasızdı. Bu bağdan üç beş kuruş kazanmayı, milyarlar kazanmaya tercih ederdi. Şu üç beş çalı çırpının yıllık kazancı nedir ki… Ama seni sevdim Murat, akıllı çocuksun.  Buraya yapacağım blokların birisi senin olacak. Sadece kirası sana aylık gibi gelir sağlayacak,  göreceksin.

-Kemal Ağabey, bilirsin babam burayı çok severdi ve eğer yaşıyor olsaydı asla satmazdı. Şimdi sanki ona ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum kendimi. Bilemiyorum…

-Eğer bu sözler alacağın payı az bulduğundan dolayı ise bir orta yol bulunacağına emin olabilirsin. Ama önce yazıhaneme gidip bu konuyu inceden inceye bir konuşalım. Hadi güzel kardeşim benim.

İhtiyar şeftalinin korktuğu başına gelmişti. Ayağının yanında acı içinde kıvranan, bütün hayallerini ve güzel kokularını kaybeden çileklere baktı. Yaprakları diken diken oldu. İşte insanlar böyleydi. Pembe gelinlikli genç kız şeftalilere baktı. İki damla çiğ gözlerinden yere süzüldü.

O akşam kocaman makineler gelip bağın bütün ağaçlarını kökünden söküp bir kenara yığdı.  Çok güzel bir site yeri hazırladıkları için Kemal Bey işçilere birer kola ısmarladı. Akşamın karanlığında arabasına atlayıp evinin yolunu tuttu.

Eve girer girmez eşini haykıran, kızgın sesini duydu.

-Kemal bunu bana nasıl yaparsın ha, nasıl yaparsın? Benim gibi bir Çevre Koruma Derneği  Başkanına, eşi saygı göstermezse kim gösterecek, söyler misin kim!?

-Ne oldu ki hayatım?

-Daha ne olacaktı. Bir sefer de evindeki karını utandırmadan zamanında toplantıya yetişsen olmaz mı? Kurul üyeleri bir saattir seni bekliyorlar.

-Ne toplantısı? Ah!! Af edersin hayatım, tamamen unutmuşum.  Tabi ya, Çevre Koruma Derneği toplantısı… Özür dilerim, özür dilerim hayatım. Ama emin ol buna değecek kadar iyi bir iş yapıyordum. Irmak kenarında harika bir arsanın işini bitirdim, çalısını çırpısını temizlettim.  Oraya senin için harika bloklar yapacağım.

-Neyse, ben salondaki yönetim kurulu üyeleri ile toplantıya başlıyorum. Üzerini değiştirip hemen gel, benim aslan kocam.

Kemal Beyin hanımı salona geçer ve Çevre Koruma Derneğinin Genel Başkanı olarak anlamlı bir konuşma yapar:

-Kıymetli üyelerimiz biliyorsunuz bugün burada güzel A. ilimizin doğal örtüsünü nasıl koruyabileceğimizi tartışmak için toplandık. Gerçek bir doğa savaşçısı olan başkan yardımcımız, eşim, işlerinden dolayı biraz gecikti, onun adına özür diliyorum. Saygı değer üyelerimiz, A ilimiz eğer bağları, bahçeleri, ormanları korunmazsa emin olun pek yakın bir gelecekte asit yağmurlarıyla karşı karşıya kalacak. Ben, şahsen çocuğumun bu felaketlerin korkutucu gölgesi altında yaşamasını istemiyorum…[ii]

Benim Evim de Bir Bağ yok Edilerek Yapılmış

31
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

     

 

Haklısın Hocam

 

MEDUSA AH MEDUSA

Sevgili Dostum,

Kitabın son yazısında tekrar be tekrar söylemek istiyorum ki eğer aşağıda sıralayacağım durumlarla karşılaşıyorsanız veya bizzat siz bu hallere düşüyorsanız, hayatınıza bir şans daha verin. Her ne kadar televizyonun olumsuz etkilerinden söz ediyor olsam da oradan iyi örnek vermekten de çekinmeyeceğim, özellikle “Süper Kumanda” adlı sinema filmini izleyip kendi hayatınızı yeniden değerlendirebilirsiniz.

Sevgili Dostum,

  • Eğer, bir gününüzün yarıdan fazlasını MEDUSA ETKİSİ’nde, yani ekran karşısında geçiriyorsanız,

 

  • Eğer, eve gittiğinizde üç yaşındaki çocuğunuz sizin kucağınız yerine cep telefonunuza koşuyorsa,

 

  • Eğer, on yaşındaki çocuğunuz bir yanına televizyonu, bir yanına diz üstü bilgisayarı, bir yanına da cep telefonunu alıyorsa ve siz artık onu bu ortamdan kurtaramıyorsanız,

 

  • Eğer, insanlar kötü bir olayın önlenmesiyle değil de fotoğrafının çekilmesi ile ilgileniyorsa,

 

  • Eğer, omzunuz ağrıyıp da saatlerdir bilgisayarda çalışmakta olduğunuzu fark ediyorsanız,

 

  • Eğer, lalelerin mevsimi geçmiş ve siz fark edememişseniz,

 

  • Misafirliğe gittiğinizde televizyon açıksa ve ikide bir sohbetinizi bölüyorsa,

 

  • Sokakta bile elinizde cep telefonu ile uğraşıyorsanız,

 

  • Başınızı kaldırıp tarihi eserlerde bir estetik göremiyorsanız,

 

  • Bir sosyal faaliyete ve cemiyet çalışmasına katılacak zamanınız yoksa,

 

  • Çocuğunuzun ne kadar çabuk büyüdüğünün farkına varamadıysanız,

 

  • Zambakları görmediyseniz,

 

  • Yıldızlara yıllardır bakmadınızsa,

 

  • Gülleri koklamadıysanız,

 

  • Kırlara çıkmadıysanız,

 

  • Aylardır, annenizi babanızı ziyaret edip sıla-yı rahim yapmadınızsa,

 

  • Çiğdem çiçeğinin vaktini kaçırdıysanız,

 

  • Müslüman iseniz ve camilerden gelen yanık ezan seslerine; Hıristiyan iseniz kiliselerden gelen davetkâr çan seslerine kulaklarınız aldırış etmiyor ve rahat TV koltuğunuz sizi içine çekiyorsa,

 

  • Ve eğer, sevdiklerinizi bizzat gidip görmek yerine bilgisayardaki fotoğraf paylaşım sitelerinden seviyorsanız,

 

  • Ve de eğer, güzellikleri sadece “like/beğen” butonu ile çiğneyip geçiyorsanız,

 

MEDUSA ETKİSİ sizi taşlaştırmıştır.

Allah rahmet eylesin.

 

Yukarıdaki yazıları samimi cevaplandıranlar son sayfamızdaki değerlendirme kriteri ile durumunu net olarak görecektir. A şıklarına hep olumsuz cevapları denk düşürdük, o yüzden ilk sayfamızdaki açıklamada A’nız az, B’niz bereketli olsun dedik.

Sevgili Dostum,

İster benimle aynı düşünceleri paylaş ister paylaşma, bu canavar seni de beni de taşlaştırmak için dolanıp duruyor etrafımızda. Ben, çözümü bu yazılarda belirttiğim hususlara dikkatimi yoğunlaştırmakta buluyorum. Yani milli, manevi, tabii ve güncel konulara ilgimi kanalize ederek sanal âlemden gerçek ve mutluluk veren âleme geçiyorum.

Ve Mihrî Hatun gibi şöyle diyorum:

Şöyle teşhis eyledüm Mihrî cihânun lezzetin

‘İlm ile savm u salat imiş kalanı hiç imiş[4]

 

Haklısın Hocam

32
  1. Hayır
  1. Evet
Benim Fikrim    

 

DEĞERLENDİRME
  A İşaretleme Sayısı B İşaretleme Sayısı
Sonuç    

Sevgili Dostum,

Eğer 32 yazıdan 20’si A şıkkından ise kendinize dikkat edin MEDUSA ETKİSİ sizi fena halde dondurmuş. Her an kırılabilirsiniz.

Eğer 32 yazıdan 20’si B şıkkından ise MEDUSA ETKİSİ sizi daha henüz tam anlamı ile dondurmamış, yaşama şansınız hala devam ediyor.

MEDUSA ETKİSİ’den uzak, duyarlı, tarih bilincine sahip, ilgili, araştıran ve sanal değil gerçek âlemi seyreden yeni nesillerin doğması dileği ile…

 

 

YAZAR

Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

1969’da doğdu.

Marmara Universitesinde lisans eğitimini tamamladı.

Mihrî Hatun üzerine Master çalışması yaptı.

Divan şiiri ile ilgisini Lale Devri Kasideleri adlı Doktora çalışması ile sürdürdü.

Geçmişle gelecek arasında bir bağ olduğunu fark edip bu alanda düşüncelerini çeşitli edebi türlerle ifade etmeye karar verdi.

Bilimsel ve popüler pek çok yazıya imza atan yazar, bu eserinde toplumu derinden etkileyen “Ekran Bağımlılığına” parmak basıyor.

Yazarımız, evli ve üç çocuk babası olup halen Amasya Universitesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

 

 

MEDUSA

Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar. Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olandır. Bu yüzden insanların kahramanı Perseus tarafından öldürülebilmiştir.

PerseusGraeae‘nin ona verdiği ayna ile Medusa’ya bakabilmiş ve böylece kafasını taşa dönüşmeden kesebilmiştir. Bazı kaynaklar ise Hermes’in (Merkür) ona verdiği orak ve Athena’nın verdiği ayna ya da kalkan ile onu öldürdüğünü söyler. Kafasını kestikten sonra Medusa’nın boynundan denize sıçrayan iki damla kandan Chrisaor ve Pegasus doğmuştur. İki çocuğun da babası “Deniz Tanrısı Poseidon“dur.

Daha sonra ise Perseus Medusa’nın kafasını Athena’ya verir ve Athena da onu kalkanına yerleştirir.

Romalı bir şair olan Ovid’e göre ise Medusa’nın kafasındaki yılanlar Athena’nın lanetidir. Medusa çok güzel bir kızdır ve altın sarısı saçları Poseidon’u cezbeder. Poseidon, Athena’nın bir tapınağında Medusa ile birlikte olur ve Athena buna karşılık Medusa’nın saçlarını yılanlara dönüştürür. Yüzünü de o kadar çirkin yapar ki, suratına veya gözüne kim bakarsa taşa dönüşür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1]  Mihrî, cihanın lezzetini şöyle teşhis ettim: ilim, namaz ve oruç; kalanı hiçmiş.

[2] gözü aydın

[3] yârin yanağına

[4]  Mihrî, cihanın lezzetini şöyle teşhis ettim: ilim, namaz ve oruç; kalanı hiçmiş.

[i] Bu yazıların bir kısmı Amasya Objektif Gazetesinde yayımlanmıştır.

[ii] Anafilya adlı dergide yayımlanmıştır.

Posted in Makalelerim | MEDUSA ETKİSİ KİTAP için yorumlar kapalı

TURANA DOĞRU KİTAP

 

 

TURAN’A DOĞRU

 

SOHBET YAZILARI

 

__________

 

 

  1. METİN HAKVERDİOĞLU

 

 

 

 

 

 

 

Turan’a Doğru

Copyright © 2011, (Yazar veya Yayıncı)

 

Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması veya farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

 

ISBN: 978-XXX-XXXXX-X-X

 

BASKI: ……….. MATBAACILIK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yüce Türk Milletine…

 

 

 

 

 

 

İçindekiler

ÖNSÖZ.. 6

TURANA DOĞRU.. 8

ÜLKÜCÜ ALPERENİN KIZIL ELMASI. 11

TURAN’IN İNANÇ MİMARLARI. 14

MİR HAMZA NİGARÎ’Yİ ZİYARET. 14

TURAN’A YÜRÜYEN ÇOCUKLAR/ BALALAR.. 16

İSMAİL ŞİRVANÎ’Yİ ZİYARET. 19

TURAN’IN ABECESİ. 22

ERMENİLER HAKLI. 24

BİR TİMUR GEREK (Mi?) 26

YENİ BİR GENÇLİK.. 28

TÜRK İSLAM ÂLEMİ VE KADIN MESELESİ. 30

NEVRUZ MU O DA NE?. 34

HASANOĞLU İBRAHİM: 37

DOĞUM: 1897, BAKÜ; ÖLÜM 1915, ÇANAKKALE.. 37

BAKIŞLARINIZ OK, YÜREĞİNİZ TAŞ. 39

İLK GÖZYAŞI. 41

TURAN TURAN DİYE.. 44

BİR ÖZGECAN.. 46

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ, YA BİZ?. 49

İNADINA KARDEŞİZ.. 52

RUS-ERMENİ DÜETİ. 55

MEHMED EMİN RESULZADE’NİN YOLUNDA.. 58

İSMAİL ŞİRVANİ’DEN HAZRET-İ ÖMER’E.. 61

EVLAT ACISI. 65

BİR HAYALİM VAR, HEPİMİZ İÇİN.. 68

AZERBAYCAN YOLLARINDA.. 71

AZERBAYCAN YOLLARINDA.. 73

AZERBAYCAN YOLLARINDA.. 75

AZERBAYCAN YOLLARINDA.. 77

ESKİ ŞİİRİN RÜZGARIYLA.. 79

BİR SESSİZ GEMİ DAHA KALKTI. 81

EDEB YA HU.. 83

AV MEVSİMİ. 85

İŞİD AYRILIKÇI KARDEŞİM… 87

YAŞASIN KAPİTALİZM… 89

EY GENÇLİK! TİYATRO MU, O DA NE?. 91

YAKARIŞ. 93

ŞİRVANLI. 95

OY MEDUSA MEDUSA! 97

ERMENİ MESELESİ. 99

SİZİN AKROSTİŞ YAZDIĞINIZ SEVGİLİNİZ OLDU MU?. 102

LALELER.. 106

SON SEKİZ YÜZ YILI OKUMAK.. 109

 

ÖNSÖZ

 

İnsanlık tarihinde her milletin bir görevi vardır. Nasıl ki insanların her birinin farklı kabiliyetleri varsa, milletlerin de aynı şekilde farklı üstün meziyetleri vardır. Bu doğal yapının bir kurucusu bir yaratıcısı olduğu ve bunun Allahu Teala olduğu açık ve nettir. O halde geliniz, milletimizin bu dünyaya geliş sebebini tahlil edelim. Üstün yönlerimizi görelim, geliştirelim; eksik yönlerimiz fark edip gidermeye çalışalım.

Sevgili Dostlar,

İşte bu kitap bu amaca matuf olarak ortaya çıktı. Sohbet havasında, kısa ve güncelden beslenen bir beyin fırtınası gerçekleştirelim istedik. Her bir yazıda kendimizi, milletimizi; üstün veya eksik yönümüzü görelim istedik. Eğer bu amaçla okutur ve bir genci milletine ve milletinin faziletlerine  inandırırsak ne mutlu bizlere.

Millet kelimesinin, özellikle Türk milleti sözünün bölücülük olarak algılandığı bir dönemde böyle bir kitabın yazılması pek çok kişinin huzurunu kaçırabilir; ancak bu kardeşlerimizden tek ricamız olacaktır: “Önce okuyunuz, sonra tenkit ediniz.”

Turan kelimesi hakkında da bazı yanlış anlaşılmalar olduğu bilinmektedir. Bilimsel kaynaklardan aktarmak gerekirse turan kelimesinin çıkışı şöyledir:

Türkler Alper Tunga MÖ 600’lerde İranlılarla karşılaşınca İranlıların bizlerin yaşadığı bölgeye verdiği addır, Turan. Turan ifade daha sonra Türkistan’a dönüşmüştür. Onun da sebebi, Kuteybe ibn Müslim (669-715)’in Horasan bölgesinde hüküm sürmeye başlaması ve Arapların bizim yaşadığımız bölgeye ad vermesi ile ilgilidir: Türkistan. O halde Türklerin yaşadığı her yer Turan’dır ve oralara doğru gitmek üzerimize farzdır. Turan bazen Türk milletinin içine doğru bir yolculuktur: Hoca Ahmet Yesevî’dir; bazen uzak bozkırlara koşmaktır: Orhun Abideleridir.

Turan aslında bir milletin “İla-yı Kelimetullah- Nizam-ı Âlem” davasıdır.

İşte dostlar,

Bu milletin, Türk milletinin görevi tam bu noktada şekillenmektedir: Dünyaya Nizam vermek ve Allah’ın Kelamını Dünyaya Yaymak.

Bu kitabın yazılış gayesi de bu ilkeyi “Kızıl Elma” haline getirecek bir gençliğe hitap etmek ve onlara genetik kodları hakkında bir şeyler fısıldamaktır.

Duyanlara ve duyuranlara selam olsun!

 

Metin HAKVERDİOĞLU

Amasya/ 03. 07. 2015/ Cuma

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TURANA DOĞRU

Sevgili Dostlar,

Şu şiiri hatırlarsınız, Ziya Gökalp’in ünlü beyti:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan

Geçen hafta Kazakistan’dan bir profesör ağırladık. Kendisi yıllarca sürgünde kalmış bir ailenin ferdi. Aynen biz Azerbaycan göçmenleri gibi onun da ailesi yıllarca sürgünde yaşamış, çile çekmiş. Ruslar Komünizmi Kazakistan’a yaymaya başlayınca dostumuzun ailesi önce Özbekistan’a, orası da Rusların eline ve Komünizme teslim olunca, İran’a kaçmışlar. 1991 yılından sonra Perestroyka ile yurduna kavuşan Profesör dostumuz, kendisini halkının uyanmasına ve seksen yılın tahribatını düzeltmeye adamış.

Dostlar,

Kazak hocamızla konuşurken pek çok önyargımın yıkıldığını fark ettim. Gerçekten de ne çok önyargılara sahipmişim. Mesela, bana göre Kazaklar, Türklüğü kabul etmeyen bir boyumuzdu; oysa sohbetlerimiz sonunda anladım ki öyle bir şey yok, Kazak kardeşlerimiz Rus baskısı ile adeta farklı bir millet gibi gösterilmiş bize. Hem onlar bizden farklı görmüşler kendilerini hem de biz kendimizi onlardan uzak. İnanın bu ziyaret ile anladım ki dünyanın altıncı geniş ülkesi, torakları kadar geniş bir sevgi besliyor bizlere. Onları bizden ayıran sadece duvarlardı, kalpleri hep bizimle birlikte attı, atıyor, atacak.

Kazak dostumuzun bitmez tükenmez enerjisi ile açtığı yeni yollar bana Ziya Gökalp’in yukarıdaki beytini hatırlattı:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan

Kazak Profesörün Azerbaycan tarihini ve edebiyatını da ele aldığını ve iki kitapta bu çalışmalarını topladığını duyunca ayrıca heyecanlandım. Artık Kazak Türk’ü, Azerbaycan Türk’ünü; Oğuz Türk’ü, Özbek kardeşini araştırıyor ve anlıyor, demektir.

Dostumuzun vizyonu bana, İsmail Gaspıralı’yı hatırlattı. Sordum, “İşte, dilde, fikirde birlik”e ne dersiniz? Cevabı gayet netti: zaten şu anda o umdeyi hayata geçirmek için buradayız.

Dostlar,

Türkler için yeni bir çağ açıldı, yeni bir bahar çiçeklerimizi rengarenk açtırmakta. Gelin hep beraber dua edelim; bu duamız çalışma, araştırma, eğitme gibi fiili dua olsun. Bu duamız, aynı Rabbe, aynı kıbleye, aynı peygambere el açma şeklinde olsun. Ne olur Allah’ım bu çiçekleri bir daha kuzey rüzgarları yakmasın.

İki devlet bir millet umdesi her kardeş cumhuriyet için temel ilke kabul edildiği gün, Turan ellerinde bayramlar bayram olarak yaşanacak, Turan illeri dünyayı bayram yerine çevirecek.

Dostlar,

Elimizde…

Dünyanın altıncı büyük toprak parçasına sahip bir kardeş ülkemiz var. Dünyanın en zengin yer altı zenginliklerine sahip bir coğrafyamız var. Dünyanın en faal ve dinamik ruha sahip  gençliğimiz var. Dünyanın en büyük medeniyetlerini kurmuş  tarihimiz var. Ve dünyanın en güzel dini  ile yıkanmış  kalplerimiz var.

O halde gelin yeni bir dünya inşa edelim. Kazakistan’ı, Azerbaycan’ı, Türkmenistan’ı, Türkiye’si, Özbekistan’ı, Kırgızistan’ı, Doğu Türkistan’ı, Kıbrıs’ı ve Türk milletinin yaşadığı tüm memleketleri ile Turan’ı kuralım.

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜLKÜCÜ ALPERENİN KIZIL ELMASI

 

Sevgili Dostlar,

Ülküsünü, idealini hep dünyevî arzular üzerine kuran bir nesille iki cihan saadeti kazanmak mümkün müdür? Bir gençlik düşünün ki dünyanın her yerini saran kapitalizm virüsü ile mankurtlaşmış ve onun emrettiği şekilde, sadece dünyevî makamları ve kazanımları önceliyor. Şu anda maya tutan harika bir gençlik mevcut; ancak bu gençliğin iki şeyi eksik: kaynağını bilmek, hedefini bilmek.

Dostlar,

Ahmet Yesevî yüzyıllar önce bize bir alperen ruhu hediye etti. Bu ruh, adım adım Anadolu’ya geldi ve bizim Hacı Bektaş’ımız, Yunus’umuz; Yavuz’umuz, Kanuni’miz oldu. Ahmet Yesevî, insanlığın temel meselesinin idealsizlik olduğunu görmüş ve kendisine bir kızıl elma kararlaştırmıştı: İlay-ı kelimetullah, Nizam-ı âlem.

Dostlar,

Kılıç ile Kur’an’ın kardeşliği alp ile eren kelimesinde tam karşılığını bulur. Mangal yürekli yiğit Türklerin kılıçları, “alp” insanları doğurdu; Pamuk gibi Kur’an nuru taşıyan Türklerin duaları “eren” insanları yoğurdu. İşte bizler bu hamurun mayasından çoğaltılarak dünyaya nizam verdik, iki cihan saadetine erdik.

Bir gün insanlar dünya ahvalini sorgularken bizi şöyle anacaklar: Onlar Allah’ın kelamını dünyaya yaymak için yola çıkan ve nizam-ı âlemi sağlamadan evine dönmeyen yiğitlerdi.

Dostlar,

Bizler gittiğimiz yere adaletin, düzenin, kardeşliğin ve İslam’ın selametini taşıdık; kaos yerine kozmosu inşa ettik. Yani, ülkeleri içinden karıştırıp kan döküp veya aralarında ikilik çıkarıp onların en değerli mallarını çalmayı düşünmedik. Bizler ülküsü “nizam” olan, hedefi “insan” ve insanlık olan alperenleriz. Bize hangi elbise giydirilirse giydirilsin, biz buyuz, bu olarak yaşayacağız, bu akitle haşrolacağız.

Sevgili Dostlar,

İşte bu ülkü uğrunda, bu alperenlerin ruh ikiz olan Türk gençliği, mayasındaki sağlamlıkla mutlaka yeni ufuklara yürüyecektir. Meşhur hikayede Ömer Seyfettin, “Kızıl Elma Neresi?” sorusuna tüm yeniçerilerin ağzından cevap buluyordu: “Padişahımızın bizi götürdüğü yerdir!”

İşte Dostlar,

O padişahlar ki bir “kızıl elma”ya sahiptiler o da Ahmet Yesevî’nin ülküsüydü: İlay-ı kelimetullah ve nizam-ı âlem.

Şu anda, çok mümbit bir devir yaşıyoruz; tüm Türk yurtları kucaklaşmak için birbirine koşuyor. “İki devlet bir millet” sloganı her Türk yurdunda bayraklaşmış durumdadır. O halde gelin, şu pırıl pırlı gençliğimize bir kızıl elmayı hedef gösterelim. Araba, ev, makam, mevkii, şan, şöhret gibi dünyevî kızıl elmaların elinden sıyırıp, vatan, millet, adalet, nizam, ülkü, Alplik, erenlik, Müslümanlık gibi yüce değerleri değerler piramidimizin en zirvesine koyalım.

Sözlerin en kısa ve özü şair sözüdür. İşte Ozan Arif ne demek istediğimizi açık ve net ortaya koyuyor. Teşekkürler Ozan Arif ne güzel demişsin:

Benim davam açık,  Allah davası
Geçen geçsin ben vazgeçmem davamdan.
İlay-ı Kelimetullah davası
Geçen geçsin ben vazgeçmem davamdan.

Dedem Saltuk Buğra Han’dan bu yana,
Türk-İslam ülküsü demişim ona,
O yüzden ülkücü denilmiş bana
Geçen geçsin ben vazgeçmem davamdan.

Bu dava vatandır, dindir, millettir,
Bu dava devlet-i ebet müddettir,
Bendeki sevdası ilelebettir
Geçen geçsin ben vazgeçmem davamdan.

Kan bozuk olmazsa mazi satılmaz,
Takım tutar gibi dava tutulmaz,
Moda da değildir her yıl atılmaz
Geçen geçsin ben vazgeçmem davamdan.

Bu Ozan Arif’i bey yapsanız,  bey!
Diyecektir size ‘Bu beylik de ney? ’
Davama kölelik daha güzel şey.
Geçen geçsin ben vazgeçmem davamdan.

 

Günlük siyasi çekişmelerin üstünde, bir ve beraber olan tüm dünyadaki ülkücü alperenlerin kızıl elmasının aynı olduğunu görüyor ve kendimi çok ama çok mutlu hissediyorum.

Ne mutlu Türküm diyene!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TURAN’IN İNANÇ MİMARLARI

MİR HAMZA NİGARÎ’Yİ ZİYARET

Sevgili Dostlar,

Dünyanın hangi noktasına baksanız mutsuz Müslümanlar, mutsuz Türkler mi görüyorsunuz? O  halde bir yerlerde yanlış yapılan işler var demektir. Belki şöyle deyip kendimizi rahatlatabiliriz: “Dünya denilen şu gemide her zaman kavga, gürültü olmuştur ve olacaktır.” Ancak her dönemin bir acı ve gözyaşı sınırı olmalı değil mi?

Dostlar,

Son yıllarda Müslümanların ve Türklerin gözyaşının daha çok aktığını ve bu sıkıntının giderek büyüdüğünü esefle görüyorum. Peki, ne yapmalı da bu gözyaşı ve kan bir an önce dursun?

İşte dostlar bu noktada yine, “Çare Turanın inanç mimarlarındadır.” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Güney komşularımızın Müslüman kimliği ile birbirine girmiş olması ve adeta bir cadı kazanında birbirini boğazlıyor olması ancak ve ancak inanç mimarlarının eksikliği veya göz ardı edilmesi, sesinin duyulmaması ile izah edilebilir. Bu coğrafyada yüzyıllarca huzur ve güvenliği sağlayan bir örnek varken neden devayı başka diyarlarda arıyoruz, anlayamıyorum.

Herkesin bildiği bir kıssa vardır: “Elmas bulmayı hayatının ana gayesi edinen bir kişi evini, ocağını terk edip dünyayı dolaşmaya ve elmas tarlaları keşfetmeye karar verir. Zavallı karısını yıkık dökük bir bağ evinde bırakır, küçük derenin üzerinde kendi kurduğu köprüden geçip gider. Ancak yıllarca aramaya rağmen elmas bulamaz. Ölmeden önce bir kişiye elinde kalan birkaç eşyayı emanet eder. Eğer o ülkeye uğrarsa eşine vermesini rica eder. Emanetleri alan kişi bir süre sonra zavallı elmas avcısının evine uğrar ve emanetleri verir. Ancak küçük köprüden geçerken derede bir ışıltı fark eder. Merak edip dereye girer ve parlayan şeyin elmaslar olduğunu hayretler içinde görür.”

Yani Dostlar,

Elmas tarlası aslında bahçemizde olabilir, şöyle bir dönüp bakalım.

İşte ben bu bahçeye bakıyorum  kardeşlik, dostluk ve cehaletle  mücadele adına Mir Hamza Nigarî’yi görüyorum.

Geçen gün teravih namazına onun camiine misafir oldum. Şöyle camii-i şerifi dolaşıp etrafı seyrettim. Karşıda bir duvar gibi yükselen Amasya Kalesinin üzerinde altı-yedi günlük ay mutlu bir şekilde gülümsüyordu. Yeni yeni çiçeklerini patlatan ıhlamurlar cennet kokularını etrafa salarken, şadırvanda şakırdayan suyun sesiyle cennette miyim acaba dedirten bir halet-i ruhiye doğuyordu içimde. Şirvanlı Camii adını verdiğimiz mabet yavaş yavaş dolarken arka taraftan türbeye doğru ilerledim. Türbe yanındaki dut ağacı eliyle uzatır gibi bana tam tadında birkaç olgun dut verdi. Bunları Mir Hamza’nın ikramı olarak kabul edip  türbeye yöneldim. Türbenin içi teravih namazına hazırlanan kadınlarla doluydu. Adeta bir sevgi çemberinin içinde mutlu gülümseyen sandukasını uzaktan selamladım. İnsanlar onun yanında kendini huzurlu, mutlu ve daha bir barışçıl hissediyordu. Camiye girince içimde ayrı bir ferahlık hissetim. Burayı restore ettiren ve bu ferah ortamı sağlayan Nermine Hanıma içimden dua ettim.  Mir Hamza, oğlu Siraceddin, Akrabası Hacı Hasan Efendi ile içeride; dört karısı da türbenin haziresinde bizleri misafir ediyordu. Ruhumuz onların hiç ölmediğini, başka bir boyutta bizimle beraber olduğunu açıkça görüyordu.

Dostlar,

Eğer, yönümüzü Mir Hamza gibi alimlerin bulunduğu nurlu camilere çevirir, onların feyz ve bereketi ile kardeşlik ilahileri söylersek, ne kavgaların anlamı kalır, ne kısır çekişmelerin. Emin olun, biraz okumuş olsak, Mir Hamza gibi velilerin, bizler adına bu dünya ile savaştığını ve onu yendiğini aynelyakin görür, anlarız. Yani, onlar, “Dünya denilen şu gemide her zaman kavga, gürültü olmuştur ve olacaktır.” diyenlere, “Hayır, kavga ve gürültünün; kan ve gözyaşının şeytanın bir oyunu olduğunu anlayın, bilin.” demektedir. Onlar da acı çektiler, yanlış anlaşıldılar, iftiralara uğradılar; ancak her zaman onların hedefi dünya makamları veya dünya refahı yerine; nizam-ı âlem ve ilâ-yı kelimetullah oldu.

Dostlar,

Şeyh Seyyid Hamza Nigarî’nin sizlere selamı var. Şöyle deyin kurtulun diyor:

Allah’ı Muhammed’i âli seven dostânız

Ne Sünnî’yiz ne Şiî bir halis Müslümanız

Şiî- Sünnî kavgasıyla bitap düşen Müslümanlar ve Türkler! Doğu Türkistan’da Müslüman Türkler katlediliyor, kafanızı kaldırıp bakabilecek gücünüz var mı?

 

 

 

 

 

 

TURAN’A YÜRÜYEN ÇOCUKLAR/ BALALAR

 

Sevgili Dostlar,

Yıllardır kafa yorduğumuz meselelerden birisi de çocuk eğitimi ve çocuk ruhunu inşa etmektir. Bir çocuk düşünün ki binlerce saldırıya maruz kalıyor ve sonunda doğru, dürüst ve ahlaklı olması isteniyor.

Bir çocuk düşünün ki televizyonu, interneti, gazete, dergi ve radyosu ile sürekli  bir yerlere doğru itilirken kendi kültürüne sadık kalması umuluyor.

Bir çocuk düşünün ki annesi dahi onu televizyon karşısında unutuyor; kızgın güneşte yanan yavrucak gibi yanıp kavrulmasına göz yumuyor.

Bir çocuk düşünün ki babası, cep telefonu ile onu başından savmanın mutluluğu içinde kendisini TV programlarına teslim ediyor.

Ve bir çocuk düşünün ki her elini attığının alınacağını sanacak kadar doyumsuz bir nefisle büyütülüyor.

Dostlar,

Turan’a doğru yürüyen bir neslin ilk nüvesi çocuklarımız, bebelerimiz, balalarımız değil midir? Onların kaybı geleceğimizin kaybı değil midir? Bakınız, sizlere çarpıcı bir haberden bahsedeceğim. “İstanbul’da etkinliğe katılan Almanya’nın 10. Cumhurbaşkanı Christian Wulff, ilk olarak bir anaokulunu ziyaret etti.” Şimdi sizler “Bunu neresi çarpıcı haber?” diyeceksiniz. Dostlar, bu, çok çarpıcı bir haber; çünkü Batı bir gerçeğin farkına çoktan varmış durumda: Çocuk yedisine kadar ne ise yetmişine kadar da odur. O yüzden Alman idarecileri en çok altı yaşına kadar olan çocukların eğitimini önemsiyorlar.

Peki bizde durum nedir?

Dostlar,

Bizim en çok ihmal ettiğimiz yaş grubu 0-6 yaş arasındaki çocuklarımızdır. Onlar çoğu zaman “eğitim için erken” denilerek ihmal ediliyorlar veya “nasıl olsa çocuktur” denilerek uzman olmayan insanların eline bırakılıyorlar.

Lütfen şöyle etrafınıza bir bakınız, insanlar çocuklarını kreş veya anaokuluna gönderdiği zaman nasıl bir halet-i ruhiyeye kapılıyor. Açık ve net söylüyorum işte onların cümlesi: “Para veriyorum; çocuğumu kreşte sekiz saat oyalasınlar diye ortam sağlıyorum.” İşte bu “para veriyorum.” sözü maalesef bizlerin anaokulu kreş mantığımızı ve burada çalışan öğretmenlere bakışımızı özetliyor.

Dostlar,

Sizler para verseniz de anaokullarında ve kreşlerde istediğiniz gibi hareket edemezsiniz, etmemelisiniz.

Sorunlu bir ailenin çocuğu anaokulunda mesele çıkardığı zaman; babası şiddet filmlerini oğlu ile izlediği için, anaokulunda o çocuğun şiddet eğilimi gösterdiğinde “Çocuk benim değil mi, istediğimi izletirim.”deme hakkımız var mıdır?

İnanıyorum ki on yıla kadar Turan’ın her yerinde, Batı’da olduğu gibi, bu çocuk sizin malınız değil; bu çocuk toplumun bir bireyi, ferdi, denilecek ve sizler istediğiniz gibi onları yönlendiremeyeceksiniz.

Dostlar,

Belki izah etmekte zorlanıyorum; ama bir felaket üzerimize kara bulutlar gibi gelmekte. Görenler ve haykıranlar vardır mutlaka. Fakat, gelen felaketin büyüklüğü öyle kolay izah edilecek gibi değil. Nesiller ellerimizden kayıp giderken, medya denilen canavar “Medusa Etkisi” ile yavrularımızı taş keserken, anneler-babalar bu canavara yavrusunu seve seve teslim ederken, kime ve neye şikayet edelim.

En iyisi ben sizlere yaşanmış bir hadise ile durumun vahametini anlatmaya çalışayım:

Günlerden bir gün, Turan’ın bir şehrinde bir anne adayı hamile olduğunu öğrendi. Sevinçli geçen birkaç günden sonra, anne adayı sigara içme ve stresli hayatına devam etmede bir beis görmedi. Dokuz aylık sıkıntılı ve hırpalayıcı bir dönemden sonra dünyaya gelen çocukcağız, belki de başına gelecekleri bildiği için gün boyunca ağladı.

İlk sağlık problemini annesinin içtiği sigaradan yaşadı: Astım.

Anne, yoğun iş hayatını doğumdan hemen sonra da devam ettirdi; baba, zaten çocuğa bakmakla yükümlü değildi. Babanın görevi para kazanmak ve aileye reislik etmekti. Çocuk için bakıcı anne bulmakta zorlanan çift, en sonunda hiçbir şart koşmadan bir kadına çocuklarını bırakmak zorunda kaldılar. Sekiz-beş mesaisinde bakıcıya bırakılan yavrucak, gün be gün solgunlaştı. Bu durumun farkına varamayan anne ve baba, hayatın hızı içinde yorgun argın geldikleri evde yavrularını doyurup yatırmakla görevlerini yaptıklarını sandılar.

Gün geldi çocukcağız kreşe ve sonra da anaokuna gönderildi. Artık daha fazla isteme ve istediğini koparma fırsatı olduğunu fark eden çocuk, her gün bir şeyler ister oldu. Yıllar boyu o istedi, anne- babası aldı. Hiç sorgulamadılar, “yarın bu isteklerin sonu gelmezse”diye.

Anaokulu öğretmenleri sürekli onları uyardı: “Çocuğunuz çok yaramaz, istekleri bitmiyor, arkadaşları ile uyumsuz, TV alışkanlığı hat safhada, şiddet eğilimi çok yüksek…”

Anne ve baba her seferinde “Parasını veriyoruz. İdare etmek, sizin görevinizdir.”dediler.

Gün geldi, babası başından savmak için eline oyun dolu telefonunu tutuşturdu; gün geldi annesi onun bütün sevdiği çizgi filmleri izlemesine izin verdi. Saatleri ve günler hep sanal âlemde geçen çocuk ilgisizlik denizinde kaybolmuş bir sandala döndü. Bazen şiddet ve yaramazlık krizleri ile, bazen içine kapanıklıkla kendini ifade etmeye çalıştı; ama olmadı. İnternet oyunları içinde binlerce insanı öldüren bir “counter strike” kahramanı oldu.

On sekiz yaşına geldiğinde her şeye isyan halindeki genç, artık çılgınca ve tedbirsizce hareket etmeyi kendini ispatlama yolu olarak görmüştü. Her türlü bağımlılık ve kötü alışkanlık yanında, hız tutkusu onun sonu oldu.

Anne babasından son istediği şey, son model bir motosiklet oldu.

Anne baba hiçbir zaman çocuklarının bu hâle nasıl geldiğini anlayamadılar. Sadece şöyle dediler: “Oysaki biz onun her istediğini almıştık!”

Dostlar,

Bilmem anlatabildim mi? Turan’ın çocuklarını yetiştirirken bir kez daha düşünelim. Özellikle Kazak Türklerinin çocuk yetiştirme yöntemlerine biraz dikkat edelim. Türklerin en güzel çocuk yetiştirme özellikleri onlarda daha hâlâ yaşıyor.

Geliniz Dostlar,

Şu Türk oğlu Türk nesillerimizi Türk gibi dürüst, ahlaklı, hareketli,  imanlı, irfanlı, başarılı ve ülkülü yetiştirelim. Onlara bir kızıl elma olarak “nizam-ı âlem ve îlây-ı kelimetullahı işaret edelim.

Arif Nihat Asya’nın dizeleri ile sözlerimizi bitirelim:

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan

Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan !

Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan ….

 

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!

 

 

 

 

 

İSMAİL ŞİRVANÎ’Yİ ZİYARET

Dostlar,

Dün akşam namazını İsmail Şirvanî Hazretleri ile birlikte kıldım. Onun seyrine doyum olmaz manzaraya sahip Yukarı Türbesinde beni beklediğini biliyordum. İçimde bir ürperme ile kapısına vardım, selam verip içeri girdim. Mezarların bulunduğu bahçeye doğru ilerlerken ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Dünyanın tüm güzel kokuları yanında, ahretin tüm ürperten duyguları koluma girip beni kanatlandırdı. Adeta uçarcasına dolaştığım bahçe, sanki Mekke- Medine toprağı gibi ferahlatıcı ve huzur verici idi. Allah’ım bu mekanın bir sırrı olmalı, deyip kendimi İsmail Şirvanî’nin sandukasına doğru uçmaya zorladım. Etrafımdaki hanımelleri, zambaklar, güller, hercailer, menekşeler… hem gülümsüyorlar hem de kokuları ile mest ediyorlardı. Evet, cennet vardır ve haktır, dedirten bir âleme geldiğimi anladım. Gözlerimde damlamak üzere titreyip duran bir gözyaşı damlası ile onun sandukasını görebileceğim açık bir pencereye geldim.  İçeride yatan insan sanki benim babamdı, eşi ise benim annemdi. Başımı gökyüzüne kaldırdım. Gözümden iki damla yaş yanaklarıma süzülürken, mayısın dolu dolu bulutları da bir iki damla ile gözlerime yoldaş oldu. İçimi ürperten serin akşam yeli ile göklere daldım, onu andım, ona en kalbî dualarımı gönderdim. Ondan, Allah’a dua etmesini istedim: İstedim ki biz de onun gibi Hak âşığı olabilelim, istedim ki biz de onun kadar sevelim sevilelim.

Bu duygularla girdiğim mescit bölümünde Kur’an okuyan bülbüller ruhumu ayrı bir hazla huzura kavuşturdu. Kur’an Kursunun pırıl pırıl yavrucukları, yanlarındaki Şeyh, Hafız, Âlim, Fâzıl ve Allah dostu ve mücadele insanından habersiz bülbüller gibi şakıyordu.

İnanın Dostlar,

Her veli kula da böyle bir mekan nasip olmaz. Ona Allahu Teala, öldükten sonra da Kur’an okunan bir mekanı nasip etmiş ve etrafını her daim Kur’an  sesleri ile mamur etmiş. İçimden tüm insanlığa, Alevîsine, Sünnîsine, Şafîsine, Hanbelîsine; Türk’üne, Kürd’üne, Çerkez’ine büyük bir muhabbet besleyerek tekbirimi aldım, namazımı kıldım. Herkese ama herkese dua ettim. Tüm insanlara, tüm canlılara Allah’ın sonsuz rahmetini diledim. İnanıyorum ki o mübarek makamda Rabbim, benim o dualarımın hepsini kabul etti.

Dostlar,

Özellikle Azerbaycan’daki Dostlar,

İstemeden ayrılmak zorunda kaldığım bu huzur adasından çıkarken Şirvanî Hazretleri yüreğime şunları fısıldadı:

Ey Oğul,

Sen ki beni arzu edip kapıma kadar gelmişsin, ben de sana iki çift söz hediye etmek isterim. Öncelikle Allah, bu mekana gelip bana selam verenleri selamete kavuştursun. Onlar bana değil, Rablerinin dergahına geliyorlar; ne mutlu Rabbinin dergahında el açanlara, ne mutlu Peygamberimizin sünnetini ihya edenlere.

Ey  Nevelerim,

Azerbaycan’dan beni ziyarete geldiğinizde nasıl şad olduğumu bir Allah biler. Oraların; Kürdemir’in, Şamahı’nın, Kazak’ın, Bakü’nün, Gence’nin hasretini ancak sizi görende unuduram. Gelin, beni ziyaret eyleyin; gelin, bana dua edin. Ben de size dua edeyim.

Nevelerim,

Amasya boş bir şeher değildir. Burada Mir Hamza’m ve benim bulunmam tesadüf değil. Yüzlerce evliyanın mekanı olan bu memleket bizi bağrına bastı. Biz her daim burada kendimizi ana kucağında gibi rahat hissettik. Burayı ve bizleri yanız bırakmayın. Türbemin üst tarafındaki sudan bol bol için; o su Allahın izni ile her derde devadır. İşte bu da size ziyaretiniz için vereceğim dünyalık hediyemdir.

Ey Oğul,

Sesin Azerbaycan’a kadar yetiyorsa, aynen böyle söyle, dedi. İçimin ta derinliklerinden duyduğum bu sesi  sizinle paylaştım dostlar. Keşke o uhrevî anı, o serin mayıs akşamında, o tek tek damlayan yağmur damlalarının altında, yüzlerce binlerce kişi olarak yaşasaydık.

Ama inanıyorum ki sizler o güzel insanı İsmail Şirvanî’yi benden daha iyi tanıyor ve onun halifesi Mir Hamza’yı benden daha çok seviyorsunuz.

Mir Hamza’nın,

Külbe-i ahzânıma gel ey habîb

Gör ne belâlar çereim ey tabîb

 

Âteş-i firkat ne sitemkâr imiş

Veh ne cefâ çekermiş garîb

Dizelerindeki ayrılık ızdırabını benden iyi anlarsınız.

 

Dostlar,

Gelin, bu mübarek insanları her fırsatta ziyaret edelim; onları sevelim, onlar tarafından sevilelim. Ben gittim işte bu kadar doldum, bu kadar taştım.

Sizler de bu, manevî sofradan nasipsiz kalmayın.

 

 

Not: Amasya’mızda Azerbaycan’dan gelecek karıdaşlarımıza mihmandar olacak bir derneğimiz mevcut: Azerbaycan Türkleri Kültür- Sanat ve Dayanışma Derneği.  Bu dernek, eğer yeterince desteklenirse binlerce Azerbaycan göçmenini  ata yurdundakilere aparar, oradaki  qohumları ile tanış eyler; oradan gelenlere de Anadolu’nun kalbi Amasya’da mihmandar olar.

Gelin tanış olalım

İşi kolay kılalım

Sevelim sevilelim

Bu dünya kimseye kalmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TURAN’IN ABECESİ

Sevgili Dostlar,
Bugünden itibaren saymaya başlayınız, on yıla kadar Türklerin büyük çoğunluğu aynı abece’yi kullanacak. Bu müjdeli haberin bir de artçı tesiri var onu da haber vereyim: Her bir Türk şivesi kendine has güzellikleri terk etmeden korunacak; sonuçta ise anlaşma konusunda büyük sıkıntı olmayacak.
Dostlar,
Düşünebiliyor musunuz, dünya Türklerinin artık tek bir abecesi olacak ve bizler büyük bir engelden daha kurtulacağız, can gardaşlarımızın yazdıklarını kolayca okur olacağız. Xaberiniz olsun ki bugün Azerbaycan Latin alfabesi ile tüm kaynaklarını tecdid ediyor. Yüz yıl önce kısacık ömürlü olan Azerbaycan devleti, şimdi ebedi var oluşunun simgesi olarak abecesine dönüyor.
Dostlar,
Bendeniz Azerbaycan’da bir gazetede yazılar neşrediyorum, öğrencilerime oradaki gazetelere yazı yazmaları için teşvikte bulunuyorum. İnanın Türkiye’deki gazetelere nasıl yazıyorsam, oraya da aynı dil ve üslup ile ve aynı abece ile yazıyorum. Hiç itiraz almıyorum, anlamadık diyen çıkmıyor. Oradan gelen yazıları da kendi dergilerimizde paylaşıyoruz. Sadece q,w,x harflerinin ne anlama geldiği bilinince iş bitiyor. Orada “qabaq” (kabak), xaber (haber) kelimeleri daha doğru yazılıyor; çünkü kalın ses ayrımı net olarak ortaya çıkıyor.
Dostlar,
Müjdemi isterim, yakında Kazakistan da Latin abecesine geçiyor. Artık onlarla da alfabe penceremiz açık olacak. Kazak Türkçesi ile de aramızda “ye” lerin “je” olarak kullanılmasından başka büyük farklar olmadığını görünce şaşıracaksınız.
Bekle dünya Türkler dilde, işte, fikirde birliğin ilk kapısını tekrar açıyorlar: Aynı abecede birleşiyorlar. Özellikle sosyal medyanın bu kadar imkanlar sunduğu günümüzde, yeni bir çağ açılıyor, yeni bir nesil geliyor!
Sevgili Dostlar,
Abece birliğine bu kadar önem vermemi belki yadırgamış olabilirsiniz; ancak bizi en çok zorlayan husus, her Türk boyunun kendi şivesini ortak dil yapma isteği idi. Şimdi halklar kendi ortak söylemlerini kendileri geliştirir ve orta yolu bulur, diye düşünür oldum.
Size Azebaycan’ın bir gazetesinde aynen kopyaladığım bir şiir ile veda etmek istiyorum; bakalım anlamakta zorlanıyor musunuz?
Savadsızdır,
Adını da yazabilmir
Menim anam.

Ancak mene
Say öğredip,
Ay öğredip,
İl öğredip,
En vacibi dil öğredip
Menim anam.

Bu dil ile tanımışam
Hem sevinci
Hem de gamı.
Bu dil ile yaratmışam
Her şiirimi,
Her nağmemi.

Yoh, men heçem,
Men yalanam…

Kitap kitap sözlerimin
Müellifi: Menim anam.   (Bahtiyar Vahapzade)

Kesin olan şu ki okumakta zorlamıyorsunuz.
Turan’ın yeni abecesine selam.
NOT: Gönül isterdi ki bu alfabe bin yıllık birikimimiz olan Arap alfabesi olsun; ama buna da şükür.
 

 

ERMENİLER HAKLI

 

Sevgili Dostlar,

Ermeniler hakkında sürekli konuşuyoruz ve genellikle onların yalanlarına dünyanın kandığını, altını çize çize haykırıyoruz.

Bu nasıl bir dünya ki “akı kara, karayı ak” olarak kabul ediyor, bu nasıl bir dünya ki zalimleri mazlum mazlumları zalim ilan ediyor.

Dostlar belki kızacaksınız ama dünya haklı, hem de sonuna kadar haklı.

Ermeniler o kadar çok çalışıyor ve tezlerini o kadar çok mecrada savunuyor ki, dünya milletleri bunlara “hayır” diyebilecek bir noktayı bulamıyor. Yani rakipsiz bir rakibimiz var.

Hoca neler saçmalıyor diyenlere hemen konuyu açıklayayım.

Dostlar,

Bundan yıllar önce Bulgaristan’da Türklere zulmedildi ve binlerce Türk ya öldürüldü ya da esir edildi. “Belene Kampı” hafızamıza bir mıh gibi saplandı kaldı. İşte bu yıllarda bendeniz Bulgar zulmünü anlatan birkaç tane roman okudum. O romanlarda belki biraz da abartı vardı; ancak genç bir Türk’ün böyle zulümleri kabullenmesi imkansızdı. İnsanlık adına olsun onlardan nefret etmem gerekiyordu; ettim. Daha hala da o ülkeye karşı içimdeki duygular düzelmedi, belki de hiç düzelmeyecek.

İşte Dostlar,

Tam  bu noktada bizim Ermeni Diasporası karşısındaki acziyetimiz ortay çıkmakta. Kesin rakamları bilmiyorum ama, sadece Paris’te Ermeni tezlerini anlatan binlerce edebi eser; roman, hikaye, anı, otobiyografi… yayımlanmaktaymış. İşin garibi bu eserler öyle güçlü bir destek görmekte ki neredeyse dünyadaki tüm dillere çevrilmekteymiş.

Şimdi soruyorum,

Almanya’da on yaşında bir çocuk bu hikayelerden okusa, Nijerya’da bir genç bu romanlara kendini kaptırsa, Amerika’da bir memur bu otobiyografilerden etkilense ve dünyanın pek çok yeri gibi Türkiye’de bir yazar bu anıları tek gerçek zannedip kaleme sarılsa sonuç ne olur.

Dostlar,

Biz, sadece barım barım bağırıyoruz: Biz soy kırım yapmadıııık! Ancak unutmayın, bağırdığınız zaman sadece o salondakileri, o kanalı izleyenleri etkilersiniz; oysa yazar ve yayarsanız nesilleri etkiler ve ikna edersiniz. Belki okumaya ve yazamaya serin duran bir millet olarak, “Kim okuyacak ki” deyip geçiyoruz. Ama dostlar, dünya duyduğundan çok okuduğuna inanıyor. Dünya, sanal alemde gördüğünden çok, gece yatağında dalıp gittiği romandaki veya anı kitabındaki olaylara inanıyor.

Kendimden misal verdim, belki de o romanları okumasaydım, Bulgarlara bu kadar nefret hissiyle dolmayacaktım.

Şimdi biraz da işin içine kendimi katayım.

Dostlar,

Bir roman yazdım, adı: Gül Kokulu Mevlana. Bu kitapta Ermeni-Rus zulmünden ülkesini terk etmiş büyük bir âlimi anlattım. Azerbaycan’ın bu en yüce âlimi, 1700’lü yıllarda keyfinden yurdundan olmadı. Yetiştirdi Mir Hamza Nigari adlı şair ve âlimde Ermeni zulmünden dolayı Karabağ’ını terk etti. O da keyfinden yurdundan olmadı. Benim dedemin babası Süleyman Efendi Azerbaycan’ın Kazak bölgesinden kaçıp Amasya’ya geldi. O da keyfinden buralara kaçmadı. Hepsinin altında Ermeni zulmü vardı. Kendi köyüm, ki Amasya’nın merkez köyüdür, Samsun’a  ticarete giderken helallik isteyen insanların yurduydu. Biliyorlardı ki yolda Ermeni çeteleri yol kesip kelle alabilirlerdi. Yüzlerce bölge insanının ırmak kenarındaki Ermeni değirmenlerine atıldığı ve bir daha bulunamadığı herkesin dilendedir.

Dostlar,

Romanımda bunlar var; ancak romanımın satış sayısı sadece onlarla ifade ediliyor.

Şimdi soruyorum: Bin bir Ermeni olsaydım ve Ermenilere Türklerin yaptığı zulmü anlatan bir roman yazsaydım, bu roman Paris’te basılıp yüz binlerce satılmaz mıydı? Onlarca dile çevrilmez miydi?

Dostlar,

Kendimiz kandırmayalım. Biz bağırarak sonuç alamayız, alamayacağız. Biz ancak insanların kalbine giden yoldan, sanat yolundan tezimizin haklılığını dünyaya yayacağız. On insan makale okur; ama yüz binlerce insan roman, hikaye, anı vb. okur. Bu okurlar da bir gün Rusya’nın, Amerika’nın, Almanya’nın başına geçer. Çocukluklarında okudukları romanların etkisini bir türlü hafızalarından atamazlar. Yeri gelince de parlamentolarında “Ermeni Tezleri” için ellerini kolayca kaldırırlar.

Kendi kitabım diye demiyorum ancak, bu sağırlık çok canımı sıkıyor, çoook.

 

 

BİR TİMUR GEREK (Mi?)

Sevgili Dostlar,
Dünya karmaşası içinde, her şey yerini kaybetmiş, insanlar doğru ile eğrinin ne olduğunda tereddüde düşmüş durumda. Şimdi her şeyin tekrar yerine oturtulması ve gerçekle yalanın ayrılması için yeni bir Timur beklenmeli. Belki Timur bir zalimdi, nasıl doğru ile eğriyi onun sayesinde ayırt ederiz, diyeceksiniz.
Dostlar,
Dünyada işler karıştığı zaman bir “lider” çıkar ve bazen kılıçla bazen de kalemle her şeyi düzeltir. İşte bugün görülen manzaraya bir “Timur” gerekli bence. İnsanların ortak korkulu rüyası olan ve herkesin birbirine kenetlenme sebebi olan Timur, Anadolu’da ve dünyanın pek çok bölgesinde insanları “kılıç” korkusu ile yola getiren.
Ziya Paşa’nın aşağıda bahsettiği “yeni çıkma” rezaletlerini ancak Timur-vari bir kişi korkusu kesip atabilir. Bakınız yüz yıl önceden halimizi tespit eden Ziya Paşa neler söylüyor:
-İkbâl için ahbâbı siâyet yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirâyet yeni çıktı

Yüksek bir makama erişmek için “dost” dediğinin lafını yapmak yeni çıktı
Bu beceriksizliği önceden bilmezdik,yeni çıktı.

-Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı
Nâmus tamam oldu hamiyyet yeni çıktı

Hırsızlık çoğalıp sâdıklık sözü moda haline geldi
Namus bitti,koruma çabası (hamiyyet) yeni çıktı.

-Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı

Düşmanlarına dostlarını yermek incelik haline geldi
Gönül dostlarını başkalarına şikayet etme yeni çıktı.

-Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı

Sadık kişileri inkar etmek şart oldu
Hırsızlara ikram ve yardım yapmak yeni çıktı.

-Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı

Doğruyu söyleyenler önceleri nefretle karşılanmışsa da
Hain ve doğru olmayanları kabul görmek,onlara uyum sağlamak yeni çıktı.

-Evrak ile ilân olunur cümle nizâmât
Elfâz ile terfîh-i ra’iyyet yeni çıktı

Tüm düzenlemeler belgelerle,kağıtlarla duyurulur (aslında)
Sözle halkın refaha getirilmesi (!) yeni çıktı.

-Âciz olanın ketm olunur hakk-ı sarîhi
Mahmîleri her yerde himâyet yeni çıktı

Güçsüz olanın hak ettiği (hakkı) saklı tutulur (aslında)
Güçlüleri korumak yeni çıktı.

-İsnâd-ı ta’assub olunur merd-i gayûra
Dinsizlere tevcîh-i reviyyet yeni çıktı

Gayret sahibi kimseler bağnazlıkla suçlanırken
İmansızların,dinsizlerin düşüncelerinin derin bulunması yeni çıktı.

-İslam imiş devlete pâ-bend-i terakki
Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı

Devlete yükselişte engel İslam’mış
Evvelinden yoktu,bu rivayet de yeni çıktı.

-Milliyyeti nisyan ederek her işimizde
Efkâr-ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı

Milli benliğimizi unutarak hareket edip her işte
Batı’ya bağlılık yeni çıktı.

-Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık

Eyvah!…Bu oyunda yine biz yandık
Zîra,zararımız-ziyanımız ortada,bilmem ne kazandık?…
Yeni Türk gençliğinden, içimizdeki “Çin’e” sefere çıkacak bir Türk oğlu Türk Timur beklenmeli ve “yeni çıkan” tüm yozlukları yakıp yıktığını görmeliyiz. Aksi takdirde “yeni çıkmalar” devam edip gidecektir.

 

 

 

 

 

YENİ BİR GENÇLİK

 

Sevgili Dostlar,

Dün, Yeşilırmak kenarında yürürken bir beyti, bir gencin dilinden dökülürken dinledim. Ne kadar duygulandığımı tarif edemem. Beyit şuydu:

Gitdi ammâ ki kodun hasret ile cânı bile

İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile

Üniversite öğrencisi olması muhtemel bu genç, Neşatî’nin bu beytini konuşmasının doğal bir parçası gibi söyledi ve açıklama ihtiyacı dahi duymadı. Yanındaki arkadaşı da “bu ne demek şimdi” demedi. Emin olun hayretim kat be kat arttı. Nasıl olur da yirmi yaşlarında bir delikanlı bu mükemmel beyti hafızasına alır ve diğer arkadaşları ile, açıklamasını yapmaksızın, paylaşır?

Dostlar,

İşte, yeni gençlik  bu yönden takdire şayan bir yol bulmuş durumda kendine. Yalnızca son seksen yılını değil, sekiz yüz yılını okuyan, araştıran ve seven bir gençlik. Bizi İngiliz gencinden ayıran en temel noktayı bu gençlik tespit etmiş durumda. Görülecektir ki bir İngiliz genci gibi son sekiz yüz yılını merak eden gençlik, çok daha yüksek ufuklara kanat çırpacaktır.

Düşünebiliyor musunuz, bir Türk genci Fuzulî’yi, Bakî’yi, Neşâtî’yi, Mihri’yi, Mir Hamza’yı anlayabiliyor ve onlardan kendisi için hayaller devşirebiliyor. Şimdi bazı itirazların yükseldiğini hissedebiliyorum: “Kardeşim o kadar eski şairlerden bu gençler ne devşirebilir ki…” Bu itirazı serdeden dostlarıma şunu sorarım: Sizce Shakespeare ile Nedim arasında kaç yıllık bir fark vardır? Nedim Shakespeare’den kaç yıl daha eskidir?

Örnek olması hasebiyle aruzla yazdığım kendi şiirimden birkaç beyit sunayım, bakın bakalım eski şiir o kadar mı anlaşılmaz:

Dün  İmâretten geçerken anladım ki rûhumuz

Şu Amasya şehrinin sonsuz  bahârında susuz

 

Kalbimin  zümrüt tepesinden  kopardın bir nidâ

Huzr ile  doldu  bu gönlüm kaldırımda kaldı  da

 

Mâverâya uzanan bir ses ezandan çağladı

Bunca yıldır aç olan kalbim bu sesle ağladı

 

O azâmet karşısında hep kesildi nefesim

Sanki sonbahârıma estirdin ılık bir nesim

 

Ey azîz mâbet yüce mâbet  güzel mâbet nesin

Aldı benden benliğimi âh o uhrevî sesin

Aruzla yazılan bu şiirin ahengi yeni nesle estetik bir duygu yüklüyorsa neden bir kenarda kalsın?

Mihri Hatun’un altı yüzyıl önce söylediği şu beyit eskimiş mi?

Şöyle teşhîs eyledim  Mihrî cihânın lezzetin

İlm ile savm u salat imiş kalanı hiç imiş

Veya Azerbaycan’nın Fuzulî’si Mir Hazmza’nın şu beyti:

Alıptır cânımı gamze   düşüptür gönlüme lerze

Her bir âşık Seyyid Hamza her bir dilber Nigâr olmaz

Dostlar,

Shakespaere, Nedim’den tam 130 yıl daha eskidir. Yanlış duymadınız. Fuzulî ile ise çağdaştır.  Şimdi şunu sormak gerekmez mi, “Bütün dünya bu kadar eski bir Shekeaspeare’de ne buluyor? İngilizler bu yazarı okuyarak ne kazanıyor?

Biz, geçliğimizi kendi kaynaklarına o kadar uzak yetiştirmişiz ki, sorsanız hiçbir genç Shakespere’nin  Nedim’den daha eski olduğunu bilmez. Neden? Çünkü o şairler hayatın içinde sürekli tekrarlanıyor, yeni yorumları ile güncelleniyor ve daha ince ayrıntıları üzerine akıl yoruluyor.

Goethe de Şeyh Galip ile çağdaştır. Emin olunuz, Şeyh Galip felsefi derinlikte Goethe’den aşağı kalmaz.  İnanmayan Hüsn ü Aşk mesnevisini okusun. Kendi değerlerini araştırmaya değer bulmayanların başka değerlerin hayranı olması gayet doğaldır.

İşte Dostlar,

Yeşilırmak kenarında bir üniversite gencisinin “To be or not to be” demek yerine yukarıdaki beyti zikretmesi beni bu yüzden çok heyecanlandırdı. O gazelin beytül-gazeli de çok güzel, onu da diğer gençler için yazarak sözümü tamamlamak istiyorum:

Bağa sensiz varamam çeşmime  âteş görünür

Gül-i handanı değil serv-i hıramânı bile

Ne kadar güzel bir bahar ve ne kadar güzel bir gençlik geliyor, etrafınıza bakıp da görebiliyor musunuz?

 

 

 

 

 

TÜRK İSLAM ÂLEMİ VE KADIN MESELESİ

 

Sevgili Dostlar,

Ben bir erkeğim ve tüm erkekler gibi bir anadan doğdum. Annem benim için bu dünyaya gönderilmiş bir melekti; ben onun sayesinde dünyalı oldum, onun sayesinde ayakta durdum, onun sayesinde adam oldum. O  melek olmasaydı ne dünyanın bu cennet baharlarını görür, Rabbimin Musavvir sıfatını seyrederdim, ne ahretimde sonsuz bir cennet hayalim olur. Beni bir kadın doğurdu, o benim annemdi.

 

Dostlar,

Ben anne dediğim bu meleğin çocukluğunda, genç kızlığında ve annem olduktan sonra şiddete uğramasını kabullenemem. Siz annenizin tacize hatta tecavüze uğramasını kabullenebilir misiniz?

Asla! Dediğinizi duyar gibiyim.

O halde dostlarım, bugünün minicik kızları yarının anneleridir; onlara yapılacak sözlü ya da fiili bir saldırı, yarınının, meleklerde de üstün olan annesine yapılmış değil midir? O kızımız yarın gelin olmayacak mı, çocuklar doğurmayacak mı, çocukları bizim gibi adam olmayacak mı?

 

Dostlar,

Ben bir erkeğim ve pek çok erkek gibi kız kardeşlerimle birlikte büyüdüm. Onlar benim için hep saçını süpürge eden, ağladığımda beni teselli eden, küçükken kucağından düşürmeyen, büyüdüklerinde ütümü yapan, annemin olmadı zamanlara bana annelik yapan insanlardı. Onların kılına zarar gelmesi benin canımı yakardı. Onların yolda taciz edilmesi benim namusumdan önce insanlığımı ayaklar altına alırdı. Ve inanın öyle bir şeyin olduğunu anlasam veya görsem neler yapabileceğimi Allah bilirdi. Belki de bu durumu bildikleri için pek çok sıkıntılarını onlar, benimle paylaşamazdı. Ben şahsen her kız arkadaşını kız kardeşi görmeyi ilke edinmiş bir insanım; benim kız kardeşime yapılamasını istemediğimi başkasının kız kardeşine yapmam. Bilirim ki ona yaptığım her hakaretin, sözlü ve fiili saldırının kendi kardeşime de yapılmasını meşrulaştırmış olurum. Bilirim ki “men dakka duka” diye bir Arap atasöz vardır ve “ çalma kapımı, çalarlar kapını” demektedir. Peki siz kız kardeşinize saldırılmasını veya otobüslerde sıkıştırılmasını kabul edebilir misiniz?

Asla! Dediğinizi duyar gibiyim.

O halde dostlarım, otobüs şoförü olarak taciz ettiğiniz bir genç kızın bir benzeri sizde yok mu? Sizin kız kardeşiniz, kızınız veya kız yeğeniniz yok mu? Erkeklik, aciz olan bir kız evladının hayatını bakışlarınızla veya tehdit dolu sözlerinizle karartmak mıdır?

 

Dostlar,

Ben bir erkeğim ve eşim var. Şöyle düşünüyorum, eşimin genç kızlığında erkekler tarafından tehdit edilmiş olması veya sözlü sarkıntılığa uğramış olması beni kahreder. Hatta, bu durum hayatımızda büyük bir travma haline gelir; çünkü eşimin erkeklere güveni kalmadığı için benimle ilgili de ön yargıları olur. Bu durum hayatımızı çekilmez bir noktaya taşıyabilir.

Peki dostlar, değer mi?

Asla! Dedeğinizi duyar gibiyim.

O halde dostlar, gelin erkekler olarak kendimize bir çeki düzen verelim. Kadının dünyadaki en güzel varlık olduğunu anlamak için annemizi, eşimizi, kız kardeşimiz, kızımızı kaybetmeyi beklemeyelim. Arada bir eşini kaybetmiş insanlarla sohbet edelim. Evlerindeki müthiş yalnızlığı kalbimizde hissedelim ve gidip eşimize, annemize, kızımıza, kız kardeşimize sarılalım. Unutmayın sizin bu sevdikleriniz nasıl namuslu ve biricikse; diğer insanların bu sevdikleri de o kadar namuslu ve biriciktir.

Genç erkekler, sevdiğiniz kızları isteyin, evlenmeye çalışın; ancak sizi istemeyeni bacınız kabul edin. Unutmayın, nikah bu dünyada değil ukbada kıyılır. Orada yazılmamışı burada tehdit ederek alamazsınız.

Erkek kardeşler, kız kardeşlerinizi koruyun ama ezmeyin, potansiyel tehlike görmeyin. Onlar sizin ruh ikizinizdir; siz göz kapaklarınızı tesettür olarak kullanın, onlar örtülerini. Kısalığı uzunluğu bırakalım da onların bilinçlenmesine bağlı olsun. Sen başkasına bakmazsan, umulur ki senin kız kardeşine de bakılmaz.

Kız kardeşler, babanızı ve erkek kardeşlerinizi zor durumda bırakacak, namus davasına düşürecek tutum ve davranışlardan ve giyinişten elinizden geldiğince uzak durun. Her yörenin bir müsamaha sınır vardır, o sınırı biraz gözetin.

Dostlar,

Ben inanıyorum ki, Türk-İslam âleminin erkeleri annesini, kızını, kız kardeşini, komşusunun kızını, sokaktaki delikanlı kızını namusu bilir ve ona kem gözle bakmaz. Kim ki bakar, Müslümanlığını ve Türklüğünü tekrar bir gözden geçirsin, derim.

Dostlar,

Gelin, yeni bir Ahi Evran çıkaralım da hepimizin harama uzanan elini, dilini, belini ve gözünü bağlasın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NEVRUZ MU O DA NE?

 

Sevgili Dostlar,
Baharın güzel yüzünü iyiden iyiye gösterdiği şu günlerde, dünyanın tüm faniliğine rağmen cennete nispet ettiği şu mevsimde, çiçeklerin, semenilerin Allah’ın Musavvir sıfatını fısıldadığı şu anlarda “nevruz” bayramını kutluyoruz. Belki Azerbaycan’daki dostlar bu sözlerime, kalpten bir “eveeeet!” diyecekler; ancak Türkiye’deki ve Avrupa’daki kardeşlerim “Benim haberim yok!” diyerek şaşıracaklar.
Dostlar,
Gerçekten de bir gelenek öldüğü zaman onubir daha diriltmek imkansızdır. İşte nevruz geleneği de ülkemizde öldü, gitti. Şimdi onu ne kadar diriltmek istesek de olmuyor, olmuyor… Geleneğin canlı bir varlık gibi düşünülmesi ve öldüğü takdirde bir daha canlandırılamayacağının bilinmesi lazımdır. Resmi kutlamalarla bayram olmuyor.
İşte Dostlar,
Dünyanın baharla buluştuğu, çiçeklerin dünyayı selamlamaya başladığı, her şeyin yeniden hayat bulduğu bu güzel günlerde, üzerimizde bir kış uykusu hakim. Neden bizler de baharın geldiğini bir semeni ile, bir lale ile, aile içi güzel adetlerle fark edemiyoruz? Çünkü biz bu güzelliği yok ettik.
Dostlar,
Kırk yıl kadar yasaklanan Nevruz Bayramı bir anlamda ülkemizde ayrışmaların da bir vesilesi yapıldı. Mesela Kürt kardeşlerimiz bu bayramı gizli gizli kutladıkları için kendi bayramları zannetti. Biz Türkler ise yasağın etkisi ile geleneği unuttuk. Sonra birleri kulaklarımıza fısıldadı; onlarla sizler farklısınız; bakınız, onların nevruz bayramı var sizin ise yok!
İnanın yıllarca böyle düşünen insanlar yetiştirdik, durduk. Ne oldu? Sonunda aynı geleneği binlerce yıldır yaşatan iki millet birbirinden bir konuyla da olsa farklılaştırıldı. İyi mi oldu? Aslında en ortak olan noktamız “nevruz “ iken birilerinin hatası ve birlerinin kışkırtması ile koptuk.
Mehmet Akif’in dediği oldu: Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça kalpler onu top sindiremez
İşte tefrika girdi ve bizi kırk yıl birbirine kırdıran bir oyun tezgahlandı. Kazanan!?
Dostlar,
Bahar bayramı olan nevruz bizim bayramımız değildir; hepimizin bayramıdır. Onu kutlayan topluluklar din olarak bile farklıdırlar; ancak aynı coğrafyanın, aynı kültürün insanlarıdır; onlar Doğu toplumunun kardeş insanlardır. Elimizde birlik beraberlik için ne kadar çok imkan olduğunu görsek, ne İran-Turan çekişmesi kalır, ne Türk-Kürt ne de Alevi- Sünni.
Gelin bu bayramda şairin dediği gibi bahar güneşine sevgiyle seslenip mutlulukları davet edelim:
Bir bahar bulutu ol da gönlüme
Yağ be çisil çisil bahar güneşim
Şu kuru kalbimi bahar yelinde
Duy be fısıl fısıl bahar güneşim
Sanma ki zincirler bileklerime
Bağ be şakır şakır bahar güneşim
Çiçekli bir umut salıp ömrüme
Gül be ışıl ışıl bahar güneşim
Saadet hükmünü alıp eline
Gel be tıpır tıpır bahar güneşim
Bir eşsiz gülüsün gönül bağımın
Gez be tiril tiril bahar güneşim.
Nevruzunuz mukaddes olsun,
Newroz piroz be,
Happy nowruz,
Nevruz-ı mubarek,
Nevruzunuz kutlu olsun.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HASANOĞLU İBRAHİM:

 DOĞUM: 1897, BAKÜ; ÖLÜM 1915, ÇANAKKALE

 

Sevgili Dostlar,

Bir millet, iki devlet şuurunun en güzel belirtisi nedir biliyor musunuz? Aynı cephede, aynı uğurda, aynı kelimeleri kullanarak şehit olmaktır.

İşte dünyadan bir Hasanoğlu  İbrahim geçti ve canını aynı uğurda, aynı cephede, aynı kelimelerle, “Allah Allah!” diyerek feda etti.

Dostlar,

Hasanoğlu İbrahim Çanakkale’de can veren yüzlerce Azerbaycan Türkünden biridir. Onun da hayalleri, sevdikleri, düşündükleri vardı; ancak on sekiz yaşının tüm  havailiklerini bir kenara atıp binlerce kilometre ötedeki Çanakkale’ye koştu.

Bakü’de doğan bir gencin Çanakkale’de işi ne olabilir? Bence işte onu buraya getiren ruh bizi de Bakü’ye çağıran ruh halidir: yani kardeşlik hukuku.

Nuri Paşa’yı 1918’de Azerbaycan’a gönderen duygu da işte bu kardeşlik hukuku idi. Hatta o günlerin anısına kırmızı fesli Türk askerlerini tasvir eden şu şiiri Talman Hacıyev’e yazdıran da bu kardeşlik  hukuku idi:

Yazın evvelinde Gence çölünde
Çıhıblar yene de dize laleler
Yağışdan ıslanan yaprağlarını
Seripler dereye düze laleler
Hayalimden neler gelib ne geçer
Yaz gelir ellere durnalar göçer
Bulağlar semaver ağ daşlar şeker
Benzeyir çemende köze laleler
Meylim üzündeki gara haldadır
Hicranın elacı ilk vüsaldadır
Ne vakittir aşığın gözü yoldadır
Bir gonağ gelesiz bize laleler
Aynı muhabbetle Çanakkale’ye gelen Hasanoğlu İbrahim de yüreğinde vatan sevgisi, Allah aşkı ile savaşıp şehit oldu. Şimdi Bakü’de Şehitler Hıyabanı denilen yerde yüzlerce Anadolu gencinin isimleri; Çanakkale Şehitliğinde ise yüzlerce Azerbaycan gencinin ismi altın harflerle tarihe kazınmış durumda.

Sevgili Dostlar,

Bu kan birliğinden, bu can birliğinde, bu amaç birliğinden, bu ülkü birliğinden daha güzel ne olabilir. Gelin dünü bir olan, hedefi bir olan, yarını da bir olmak zorunda olan bir milleten, dünyaya hükmeden bir medeniyet güneşi çıkaralım.

Akif’in bir hilal uğruna ne güneşler batıyor dediği gençlerin kanlarının kızıllığından yeni bir fecr-i sadık dileyelim, Allah da bize nasip etsin.

 

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

BAKIŞLARINIZ OK, YÜREĞİNİZ TAŞ

Sevgili Dostlar,
Üniversite yıllarımdan bir anımı aktarmak istiyorum. Yakışıklı olduğunu zanneden bir arkadaşım, tüm Türk ve İslam değerlerini hiçe sayarak kız arkadaşlarını tuzaklara düşürmeye çalışıyor ve bununla bizlere hava atıyordu. Onun hikayelerini birkaç ay dinledik; kimi zaman güldük, kimi zaman hayret ettik. Bir gün, kızları nasıl aldattığını anlattığı sırada ona şu soruyu sordum: “Senin kız kardeşin var mıydı?” Arkadaşım rengi atmış bir halde “evet” dedi. Şu anda başka bir kişi de senin yaptığının aynısını, senin kardeşine yaptığını anlatıyor, dedim. Arkadaşım aşırı sinirli bir şekilde üzerime yürüdü; diğer arkadaşların sakinleştirmesi ile durumu izah ettim. Sen başkasının kız kardeşine tuzak kuruyorsun, evlilik vadiyle kandırıyorsun, onunla eğleniyorsun: bu hakkın! Başka bir erkek senin kız kardeşini aldatıyor: bu onun hakkı değil! Bu mantıkta bir bozukluk yok mu? Ben yaparsam erkeklik, kız kardeşime yapılırsa hainlik, ne kadar saçma.
Dostlar,
Emin olun toplumumuzda derin bir yara içten içe bizi kangrene götürüyor. Kadınların tehdit edildiği, sokakta laf atılarak tahkir edildiği, giyinişi yüzünden ön yargılı tutumlara maruz kaldığı bir dünyada yaşanmaz, yaşanamaz. Şunu iyi bilmeliyiz ki bir kadın açık giyiniyor diye ona hakaret etmek veya laf atmak, onu bizim düşüncemize veya bizim kriterlerimize yaklaştırmayacak veya çarşaf giyen bir kadına “kara böcek” demek, hemen onu sizin istediğiniz kriterlerde giyinen bir insan yapmayacak. Siz kırdığınız kalple baş başa kalacaksınız ve hem bu dünyada hem de öbür dünyada hesap vereceksiniz.
Sevgili Dostlar,
Esnafın eline, diline, beline sahip çıkması gerektiğini belirten “Fütüvvetnameler” artık yok. İşte o zamanlarda, bu tür ahlaksızlık yapanlar, yani sokaktan geçen kadını rahatsız edici şekilde süzenler veya laf atanlar ağır cezalar alırlardı. Mesela kulağı kesik deyimini oradan geldiğini söyleyen kaynaklar vardır. Bir esnaf ahlaksızlık yapar ve bunda ısrar ederse onu kulaklarından kapıya çivilerlerdi ve kulak yırtılmadan da o kişi o durumdan kurtulamazdı.
Dostlar,
Kulağımıza küpe olsun ki Peygamberimiz “kadınlar sizin emanetinizdir.” sözü ile kainata seslendi. “Öyle kadını bul, emanetim olsun.” diyenlere de “Sizin kriterlerinize uymayan tüm insanları yok etmek hakkınız mı var.” demek gerekiyor.
Dostlar,
Bakışlarımızın ok, yüreklerimiz taş olduğu bir dünyada o oklardan nasip almamak imkansızdır. Sizin karınız açık olduğu için, diğerinin karısı kapalı olduğu için, bir diğerinin mavi gözlü olduğu için… sokakta taciz edilecek. Bunun sonu yok!
Çözüm ise karşılıklı silahları bırakmakta. İki cinsi birbirine düşman gibi gösteren tüm yanlışları hayatımızdan elememiz gerekiyor. Eşimiz haricindeki kadınları “bacımız” görebilmeyi Türk kültüründen alabilmeliyiz; Hz. Yusuf gibi iffet abidesi olmayı, Müslüman olmanın şiarı olarak görebilmeliyiz. Bir kadına tacizde bulunan kişi binlerce sebep bulsa da, sonuç olarak kendi nefsi için hareket etmekte ve şeytanın oyuncağı olmaktadır. Onun yapacağı tek şey vardır: Türk milletinin kendinden utandığı bilmek, Peygamberimizin suratına tükürdüğünü hissetmek.
Tekrar ediyorum, kadına laf atamak, onu taciz etmek, yolda rahatsız etmek için her ne bahane buluyorsanız bulun, hepsi sizin şeytanınızın ve nefsinizin pisliğidir.
Sokakta kadına şiddet uygulayan biçare insanlar: Bakışlarınız ok, kalbin taş!
Dikkat et, aynı ok senin de kalbini delebilir!

 

 

 

 

 

 

İLK GÖZYAŞI

 

Sevgili Dostlar,

Hocalı Katliamının acıları içinde geçirdiğimiz bu hafta, aklıma bu olayın benzerinin yaşandığı ilk yıllar getirdi. Azerbaycan’da ilk katliamlar Rusların saldırdığı 1720’li yıllarda olmuştu. Ben de o devrin Mücahit ve Mutasavvıfı olan İsmail Şivanî’yi anlattığım Gül Kokulu Mevlana adlı romanımda ilk çatışmayı şöyle kurgulamıştım:

İsmail Şirvanî diyordu ki,

“Ermeniler her yerden toplanıp Karabağ’a doldurulmaya başlandı. Bu arada pek çok yerde zulümler ve gözyaşları birbirini izledi. Yermelov’un sardığı bir köyde çatışma çıkınca kıyamet kopmuş ve adeta köylerde kimse kalmamacasına katliam yapılmıştı. Bu durumun aynısı diğer bir gün Karabağ’ın kuzeyinde bir köyde vukuu buluyordu. Yüzlerce köylü karyesini terk etmişti; ancak bir kısmı kalmayı ve direnmeyi seçmişti. Bunlara karşı kullanılan güç, akıllara durgunluk verecek cinstendi. Köyün dışında yakaladıkları insanları işkenceyle öldürüyorlar; çocukları ise diri diri toprağa gömerek korkuyu daha bir dehşetli boyuta taşıyorlardı. Özellikle toprağa diri diri gömülen çocukları duyunca kendimi tutamayıp ağladım. Bu alçaklık, bu insanlık dışı muamele, Cahiliye Devrinde kalmamış mıydı?

Silahlı tüm güçleri bu iş için toplayıp o karyeye yardıma gitme ve ilk çatışmamıza girme kararı aldık.

Köyün yakınındaki tepelerden Rus ve Ermenilere ateş etmeye başladık. Yüzlerce asker bir anda bize doğru dönüp ateşe başladı. Aramızda kalan bölgedeki eski evleri de siper ederek gün boyu çatıştık.

Aldığımız istihbarata göre, Rusların ve yandaşı Ermenilerin içinde Kazak Türklerinden de ne için savaştığını bilmeyen kardeşlerimiz varmış.

Halifelerime özellikle de Has Mehemmed’ime, gece bir damın üzerine çıkıp Kazak kardeşlerime sesleneceğimi ve beni engellemeye kalkışmamalarını söyledim. Hepsi birden, efendim bir sütre gerisinden seslenseniz, dedi.  O kadar üzgündüm ki bir çocuk daha toprağa gömüleceğine ben gömüleyim, dedim. Gece bastırınca bir damın üzerinden elimi ezan okur gibi yanaklarıma bitiştirip avazım çıktığınca bağırdım. Bu yolla Rusların aldatmacasına kanan Kazak kardeşlerimi saflarımıza çekmeyi umuyordum.

Çok iyi bildiğim Kazak Türkçesiyle, Tekvir Suresinden bölümler okumaya başladım:

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar bulandığında, dağlar yürütüldüğünde, kıyılmaz mallar bırakıldığında, vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler ateşlendiğinde, nefisler eşleştirildiğinde, diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, hangi günahtan dolayı öldürüldün, diye. Amel defterleri açıldığında, gök sıyrılıp açıldığında, cehennem kızıştırıldığında ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne getirmiş olduğunu anlar. Şimdi yemin ederim o sinenlere (yıldızlara), o akıp akıp yuvasına girenlere, yöneldiği an geceye, nefeslendiği an sabaha ki kuşkusuz o Kur’an değerli bir elçinin sözüdür.”

Ayetler bitince Kazak kardeşlerime bağırdım: “Bu okuduklarım sizin de bizim de inandığımız kitaptan; şimdi hangi yüzle Allah’ın katına döneceksiniz. Müslüman kardeşini öldürmüş olarak mı?” diye seslenip bir adım ileri attım. O anda, bir silah sesi ile herkes siperlere atladı. İçimden, şahadet burada ise ne mutlu, deyip sözlerime devam ettim.

“Bugün!”, dedim, “Birbirini yiyen biz Müslümanlar kime hizmet ettiğimizi biliyor muyuz? Benim bildiğim, biz kendi yurdumuzu savunuyoruz; sizin bildiğiniz nedir? Bir Müslüman ülkesini Ruslara teslim etmek midir? Sizce buna dininiz, inancınız, örfünüz, adetiniz; Türk kanınız izin verir mi?” Bir kurşun daha sağımdan geçti.

Artık susup neticeyi bekledim. Biliyordum ki Kazak Türkçesini hiçbir Rus merak edip öğrenmez; ancak her Kazak, Rusça bilir. Ne dediğimi Rusların anlamaması en çok istediğim şeydi.

Sabaha karşı silah sesleri ile sarsıldık; ancak silahlar ne köyün içinde ne de bize karşı idi. Bir saat kadar sonra Kazak kardeşlerimizin bağladıkları Rus ve Ermeni askerleri ile bize doğru bayrak salladığını gördük. Evet, bir kez daha vicdanın sesi galip gelmişti. Öldürülen ve esir alınan düşman askerleri ile ilgilenmeyi Kumukî’me bırakıp Kazak kardeşlerimle Kürdemir’e döndüm.

 

Mir Hamza Nigarî de şöyle diyordu:

 

Merd ü merdâne o kaplan-sıfat Moskof ilen

Eylemek ceng ü cidâl şîr-i Dağıstâna düşer

 

[Moskof ile mertçe ve erkekçe savaşmak o kaplan sıfatlı Dağıstan aslanı İmam Şamil’e düşer. ]

(İmam Şamil İsmail Şivanî’nin icazeti ile cihat etmiştir.)

 

Dostlarım,

Amasya’dan, İsmail Şirvanî’nin ebedî istirahat-gâhından tüm Türk dünyasına selam olsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TURAN TURAN DİYE

 

Sevgili Dostlar,

Bundan yirmi üç sene önce Turan’ın kalbine bir hançer indi ve bu hançerin yarası o kadar çok kanadı ki, bundan kızıl bir deniz, üstünde de Türk’ün ay yıldızlı bayrağı oluştu. Bu hançer, Ermeni hançeriydi, bu akan kan Türk oğlu Türk Azerbaycanlı kardeşimin kanıydı; bu vahşet Hocalı katliamı idi.

Dostlar,

Yüreğinizin derinliklerine inin, gözlerinizi kapayın ve şunu tefekkür edin: Bir kasabadasınız ve etrafınız Ermeni sırtlanları ile çevrilmiş; kaçacak yol yok, sığınacak yer yok. Günlerce bombardımandan sonra düşman adım adım evinize doğru ilerliyor. Ne yaparsınız? Hemen gözünüzü açar, kalbinizin derinliklerini terk eder, böyle bir durumda olmadığınız için sevinirsiniz değil mi? Ama orada öyle olmadı. Orası Hocalı kasabasıydı ve binlerce insan, gözünü açınca kendini selamette bulamadı.

Belki bir umut diye bekledikleri helikopterler Türkiye’den gelmedi.

Azerbaycan’ın denemesi, helikopterinin düşürülmesi ile sonuçlandı. Ve acılar, vahşetler başladı. Bu acıları anlatmaya hiçbir insanın kalbi dayanmaz; ancak kalbinize taş basıp şunları dinleyin lütfen,

Gazeteci, Zarife Guliyeva’nın bir mektubundan:

“Ben helikopterin camından bakıyordum ve gördüğüm, bu insanlık dışı dehşet verici manzara gerçek anlamda beni hayretler içinde bırakıyordu. Karın eridiği dağ yamacının gölgesinde sararmış otların üzerinde insan cesetleri bulunuyordu. Büyük bir alan kadın, yaşlı ve çocukların cesetleri ile doluydu. Cesetler arasında bulunan ninesine (anneannesine) sarılmış küçük kız cesedi, insanı yakan bir manzara idi. Beyaz saçlı, başı açık ninenin yanına küçük kız uzanmıştı. Nedense, onların ayaklarını dikenli tellerle bağlamışlardı. Ninenin elleri de bağlıydı. Her ikisinin kafasında kurşun yarası vardı. Yaklaşık 4 yaşındaki kız çocuğu hayatının son anında ellerini, ölmüş anneannesine uzatmıştı. Bu sahneden o kadar etkilendim ki, kamerayı bile unuttum…”. 

Dostlar,

Benim kalbim Hocalı ile ilgili fotoğraflara bakmayı kaldırmıyor; ancak gönlüm şöyle bir arzu ile yanıp tutuşuyor: Allah’ım biz Türkleri öyle bir maya ile birleştir ki, bir daha düşmanlar; değil katliam yapmak, parmağını bile kıpırdatırken bizden korksun. Dünyada adaletle, nizam- âlemi sağlayan Türkler bir kez daha âleme nizam versin ve bu acıları ne Türkler yaşasın ne de diğer milletler.

Dostlar,

Kesin olan bir şey var o da bu acıların egemen güçlerin telkini ve kışkırtması veya göz yumması ile ortaya çıktığıdır. Egemen güç olmanın her türlü yolunu araştırmak Hocalı’nın intikamını almanın tek yoludur. Hiçbir Türk boyu tek başına egemen güçleri alt edemez; hiçbir Türk boyu emperyalistleri tek başına karşısına alamaz. İlle de birlik, ille de birlik. Hocalı’nın aynısını yüzyıl önce yaşayan Anadolu Türkleri, bu katliamla o günlere geri döndü ve acıları tazelendi; ancak ülke yönetimi aynı acıyı yüreğinde hissedemedi ki yardım göndermekte tereddüt etti.

İşte Dostlar,

Peygamberimizin tarif ettiği insanlardan olamazsak ve “ Müslümanlar bir vücudun uzuvları gibidir, nerede bir ağrı, sızı olsa; diğer uzuvlar onu hisseder ve o acıyı gidermeye çalışır.”diyemezsek, yazık bizlere, yazık ki ne yazık.

Mir Hamza Nigari Hazretleri sanki yüz yıl öncesinden Karabağ’ın bu halini görmüş de şöyle söylemiş:

Dağlayupdur beni bir lâle-i zâr-ı Karabag

Yandırupdur beni bir nar-ı Nigar-ı Karabağ

Hocalı fotoğraflarını görünce benim de Karabağ’ın kara bahtlı lale yanaklılarının kanlar içindeki hali kalbimi dağlıyor; onların yakılmış cesetlerini görünce benim de kalbimi o güzel yavrucakların acısı yandırıyor.

Allah’ım, biz Türk milletiyiz. Senin dinini Avrupa içlerine kadar biz yaydık; ilâ-yı kelimetullahın sancaktarı bizdik. Yalvarıyoruz, o sancağı bize yine nasip et.

Allah’ım  dünyada adaletli nizamı binlerce yıl bizimle sağlattın. Yalvarıyoruz, nizam-ı âlemi yeniden bize kurdur.

Allah’ım bunlar için Türk birliğine ihtiyacımız var, Müslüman kardeşliğine ihtiyacımız var; bizi Hira dağı kadar Müslüman, Tanrı dağı kadar Türk eyle.

“Ya Turan Başa, Ya Kuzgun Leşe!”

 

 

 

 

BİR ÖZGECAN

 

Dostlar,

Amasya’da Pir İlyas adlı bir âlimin kabri mevcuttur. Bu kabirde yatan kişi ilmini Amasya’dan feyzini ise Azerbaycan’ın kalbinden, Şamahı’dan almıştır. Anadolu’da Halvetiğinin ilk temsilcilerinden olan Pir İlyas, Şamahı ve Bakü’den dünyaya ışıklar saçan bir tarikatın Anadolu’ya akan nuru olmuştur. Bu şahsın dünyaca ünlü bir torunu vardır: Mihri Hatun. Mihri Hatun, o devir kadın hakları üzerine şöyle bir şiir yazıyor:

Çünki  nâkıs  ‘akl  olur dirler  nisâ

Her  sözüñ  magrûr  tutmakdur revâ

 

Lîk  Mihrî  dâ’inüñ  zannı  budur

Bu  sözi  der  ol  ki  kâmîl  usludur

 

Bir müennes yegdurur kim ehl ola

Biñ müzekkerden ki  ol  na- ehl ola

 

Bir müennes yeg ki zihni pâk ola

Biñ müzekkerden ki  bî- idrâk ola.”

 

“ Kadınlar eksik akıllı olur  derler, o yüzden ( ey Mihrî ) her sözünü – kadınları temsil ettiğin için- mağrur tutman gereklidir. Lakin bu hususta Mihrî kardeşinizin fikri şudur: Bu kadar  sözler söyler- bu kadar güzel şiirler söyler- o halde her kadın gibi-o kamil ve akıllıdır.

İşinin ehli bir kadın yeğlenmelidir işinin ehli olmayan  bin erkeğe. Zihni açık, zeki bir kadın yeğlenmelidir bin anlayışsız erkeğe.”

 

Dostlar,

Bu şiirin yazıldığı yıllar 1400’lü yıllar, bu şiiri yazan bir Halveti şeyhinin torunu, bu şiiri yazan bir kadın ve bu şiiri devrin şehzadesi Bayezid’e sunuyor. Garip değil mi demokrasi ve insan haklarının herkes tarafından dillendirildiği bir devirde, artık bu kadar kolay hak savunuculuğu yapamıyoruz. Geçmişin karalandığı ve kadın düşmanı ilan edildiği bir dönemde, ne kadar cahil ve cani insanlar yetiştirdiğimizin farkında mıyız?

Dostlar,

Mihri Hatun çok eski bir örnek olarak görüldüyse size yenilerden, Lale Devrinden bir kadın tanımı aktarayım. Bakın, Nedim kadını nasıl tarif ediyor:

 

Haddeden geçmiş nezaket yâl ü bâl olmuş sana

Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı al olmuş sana

 

Bûy-ı gül taktir olunmuş nazın işlemiş ucu

Biri olmuş hoy birisi destmâl olmuş sana

“Ey sevgili, nezaket denilen “incelik kavramı” tekrar tekrar hadde makinesinden geçirilip inceltilmiş ve bir kıl haline getirilmiş; sonra da sana boy pos olmuş.

Mey denilen kırmızı şarap da tekrar tekrar süzülmüş şişeden; sonra senin yanağındaki allık olmuş.

Gülün kokusu ise tekrar tekrar damıtılmış sana mis gibi kokan bir hoy (huy) olmuş; naz denilen şeyin de ucu işlenmiş ve senin eline mendil olmuş.”

Dostlar

Bir kadının bu kadar ince tasvir edildiği toplumda kadının değeri nedir, varın siz karar verin.

Biraz daha yakına gelelim 1960’lı, 70’li yıllarda Muzaffer İlkar bir bestesinde şöyle diyor:

Şarkılar seni söyler dillerde nâme adın

Aşk gibi, sevda gibi huysuz ve tatlı kadın

Ona Vecdi Bingöl şu güftesi ile destek oluyordu:

Leyla bir özge candır,

Kara gözlü ceylandır

Doyulmaz hüsn-i ândır

Kanılmaz bir içim su

Leylâ Leylâ âh Leylâ

 

Peki ya şimdi:

Nazan Öncel bir şarkısında şöyle bağırıyor:

Al aşkını götür cehennemin dibine

Şanslı köpek

Koca bebek

Ayıp sana

Hakan Altun:

Yaklaşık bir senedir

Tedavülden kalktın sen

Bendeniz:

Sen çekirdeksin yavrum hayatımda

Üç kuruşluk aklınla benle oynama

Çelik:

Al başını git bu evden, görmesin gözüm

Usandım, bıktım usandım dırdırından

O köpeği de sakın unutma

Al onu da götür yanında

Kalmasın bir şeyin bu evde,

Bana da böyle bağırma

Dostlar,

Bu garabetin Azerbaycan da dahil pek çok Türk yurdunda pop kültürü adına artık kadını meta’laştırdığını kim inkar edebilir.

Diyorum ki,

Kadınların şiddet gördüğü bir dünyadaysak sebebi, Mihrî gibi kadınlık abidelerinin azalmasından olmalı, eski şiirlerdeki kadın figürünün kabalaşmasından olmalı ve pop adına kadını alınıp atılan bir şey gibi görmemizden olmalı.

 

Ama olamamalı dostlar, olmamalı; çünkü,

Leylâ bir Özgecan’dır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ, YA BİZ?

 

Sevgili Dostlar,

İnsanlar çok sevdiklerini kaybettiğinde arkasından ağıtlar veya mersiyeler yazardı. İşte ben de Osmanlı ardından bir mersiye yazısı yazma ihtiyacı hissediyorum. Bunu oturup haline ağlamak gibi yorumlayanlar olursa hata edeceklerdir; çünkü ağıtlar, mersiyeler hayata yeniden bağlanışın işaretidir. Kaybedilenin ardından akan yaşlar tarlaları sulayan çeşmeler misali yeniden doğuşun da müjdesidir; insan kavuşmak için mücadele ettikten sonra mutlaka sevdiğine bir şekilde tekrar kavuşur. Bu ahrette de olsa fark etmez, yeter ki sonunda kavuşulsun.

Dostlar,

Benim gözyaşı döktüğüm ve mersiye yazdığım sevgilim, “yurtta ve cihanda sulhu” sağlamış bir devlet: Osmanlı.  Kim ne derse desin yüzlerce yıl nizam-ı âlemi sağlayan ve ilâ-yı kelimetullahı bayraklaştıran bu devleti özlememek imkansızdır. Hele de bugünlerde.  Yüzlerce Müslümanın kanının oluk oluk aktığı şu devirde “Dur!” diyebilecek bir gücümüzün olması fena mı olurdu?

Dostlar,

Şah mı, Sultan mı? soruları ile gönlümüzü bulandırmak yerine, İran mı, Turan mı deyip bir birimiz yemek yerine; Şii mi, Sünni mi diye küsüşmek yerine; “illa da İslam, İlla da İslam” deyip birbirimize sarılsak ne güzel olur. Aramızdaki anlaşmazlıkları azaltıp, uzlaştığımız konuları geliştirsek ne güzel olur.

İşte size kaybedilen bu birliğin sonunda ciğer yakıcı hezimetlerin mersiyesi. Ağlayın, ağlayın dostlar, düştüğümüz ayrılık odlarına, girdiğimiz küçük çıkar bataklıklarına ağlayın:

Osman Yüksel Serdengeçti, bizim için ağlamış ve şöyle demiş:

Bin yıl oldu toprağına basalı

Hayli oldu kılıçları asalı

Bülbüllerin onun için tasalı,

Sazlar kırık ayar tutmaz telleri

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Evet biz, koskoca cihan devletini ne yaptık, şimdi kırık sazlarla onun ağıtını söyleyip göz yaşı döküyoruz. Bu gözyaşı tam yüz yıldır akıyor, yetmez mi? yetmez mi? dostlar…

Yol görünür, hakan emir verirdi,

Dalga dalga ordularım yürürdü,

Hamlemizden dağlar taşlar erirdi

Dolu dizgin aştık nice belleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Şimdi bu ordular, bu hakanlar yok diye ağlamalı mı? Yoksa gözyaşlarımız kurudu, artık tekrar diriliş zamanı deyip ayağa kalkmalı mı?

Yıldız doğar, tarihimiz belirir,

Sabah olur, ulufeler verilir,

Bir seferde dört krallık  serilir,

Al al ettik kara kara tülleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Bir zamanlar bir seferde dört krallık deviren Türkler artık Hocalı’da, burnun dibinde, Türkler katledilirken parmağını bile oynatamıyor. Biraz daha ağlayalım…

Ferman çıkar, dal kılıçlar takınır,

Meydanlarda Rabb’a dua okunur,

Gölgemizden bütün cihan sakınır,

Andırırdık coşkun akan selleri ,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Artık gölgemizden değil, gövdemizden bile cihanın haberi yok. Biz neyledik o koskoca elleri? diye ağlamaya devam mı edelim, kalkıp “Yeter artık bu dünyada bir de Türk gerçeği var.” mı diyelim.

Hocalılar, Plevneler bizsizdir,

Yosun tutmuş camilerim ıssızdır,

Boynu bükük minareler öksüzdür,

Açmaz olmuş kızanların gülleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Hocalı, Hocalı, Hocalı âh Hocalı, bu dizelerin arasına girmeseydin ne güzel olurdu. Acizliğin son halkası kırılsaydı ve bizim kızanlarımıza göz dikenlerin gözleri bir daha dünyayı görmeseydi. Bu da sadece bir dilek oldu. Dilek yerine bilek olmaya ne dersiniz; hem de tek bilek; Türkün bükülmez bileği…

Hali görür, geleceği sezerdik,

Bir zamanlar ta Vistül’de gezerdik,

Haritayı biz  kendimiz çizerdik,

Fetheyledik deryaları, çölleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Rodopların ak başları yaslıdır,

Serdengeçti gönül artık usludur,

Rüzgarları bile matem seslidir,

Zafer zafer der, eserdi yelleri,

Biz neyledik o koskoca elleri?..

Rüzgarların matem sesini artık Kafkasya’nın gür fırtınasına, Rodop dağlarının kasırgasına, Torosları haşmetine döndürmenin zamanı gelmedi mi, dostlar, gelmedi mi?

Ne olur Necip Fazıl gibi umutlar dağıtalım, ağıtları bırakalım. Yetişir bu kadar gözyaşı, bu kadar kan, bu kadar mersiye. Haydi döndürelim şu gidişi tersine:

Kırılır da bir gün bütün dişliler,
Döner şanlı şanlı çarkımız bizim.
Gökten bir el yaşlı gözleri siler.
Şenlenir evimiz barkımız bizim.

Yokuşlar kaybolur çıkarız düze.
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze.
Sapan taşlarının yanında füze,
Başka âlemlerle farkımız bizim.

Kurtulur dil, tarih, ahlâk ve iman.
Görürler nasılmış neymiş kahraman.
Yer ve gök su vermem dediği zaman,
Her tarlayı sular arkımız bizim.

Gideriz nur yolu izde gideriz.
Taş bağırda, sular dizde, gideriz.
Bir gün akşam olur, biz de gideriz.
Kalır dudaklarda şarkımız bizim

 

Dostlar, gelin şu dünyadan göçüp gitmeden önce torunlarımıza yeni bir dünya hazırlayalım. Onlar Turan ellerinde serbestçe gezen, deste deste kardeşliği biçen, yudum yudum mutluluğu içen, adaletle dünyaya nizam veren bir Türk Birliği asrına doğsunlar.

 

 

 

 

 

 

 

İNADINA KARDEŞİZ

 

Sevgili Dostlar,

Meşhur bir hikâye vardır. Adamın birisi çok güzel ballar satıyormuş; ancak suratı sirke sattığı için hiç kimse ondan bal almıyormuş. Bir adam da sıradan ballar satıyormuş, ama her daim gülümsediği için herkes ondan bal alıyormuş. Bugünlerde şöyle düşünüyorum: Acaba herkes gül bahçesi istiyor da kendini ifade etmekte yanlış bir mimik mi kullanıyor?

Dostlar,

Sizlere Alevî-Sünnî kardeşliğinden bahsetmek için bu girişi kullandım. Hayata bakışından, çiçeğe bakışına kadar aynı duygulara sahip bu iki kardeş, nasıl oluyor da bir birini anlamakta bu kadar zorlanıyor? Acaba kendilerini ifade etmekte mi zorlanıyorlar; vücut  dillerini kullanmakta mı?

Dostlar,

Anadolu’nun bağrında, Aleviliğin ve Sünniliğin en güzel yaşandığı Çorum’dan bir akademisyenden cümleler aktaracağım. Bu akademisyen Prof. Dr. Osman Eğri hocamız. Onun aşağıdaki Alevî- Bektaşî tanımını okuyup da altına imza atmayacaklar lütfen bana sebebini yazsın. Bana göre, Sünnî ile Alevî-Bektaşî bu metnin içinde Müslümanlığın müşahhas halini almışlar. Ben en küçük farklılık göremiyorum: ya siz?

İşte, hocamın o anlamlı yazısı, düşünün bakalım Sünniler için mi yazılmış, Alevî- Bektaşiler için mi?

“Gül ağacı gibi Hakk meydanında, mürşid huzurunda “Allah Allah”, “Lâ ilâhe illlallâh” zikirleri ile yanan ve etrafına gül kokusu yayan cânlar, gül yüzleri, şirin sözleriyle de çevrelerini gül bahçesine çevirmişlerdir.  Marifetullah, muhabbetullah ve müşahedetullah makamlarına yükselen, zikir ve fikir ehli talipler, aşk meydanında kanat çırpan zahir batın kanatlı Ankâ Kuşu olmuşlardır. Elbiseleri edep ve hayâ, azıkları töğbe ve istiğfar, arkalarına aldıkları rüzgar ise İlahî aşk ve iştiyaktır. İlm-i ledünden aldıkları zevk-i rûhâni ile âlemi kalp gözüyle seyretmişler, bakırı altına, kömürü elmasa çevirmişlerdir. Nefis ve ruhları arasındaki amansız savaşı sona erdirdikleri için, onların gözüne düşmanlar dost görünmüş, aldıkları her nefeste İlahî nağmelere tercüman olmuşlardır.  Erenlerin sözü sohbeti ile marifetlerini artıran talipler, mertlik ve merdanlığın ne demek olduğunu yetmiş iki millete gösteren hakikat sultanlarıdır. Hz. Muhammed’in Kur’an ve Ehl-i Beyt mirasına sıkı sıkıya sahip çıktıkları için Kevser havuzunu bu dünyada bulmuş, gönüllerindeki kirleri Hızır çeşmesi misali bu havuzda arıtmışlardır. Onlar artık ariftir. Arifler hem arı hem de arıtıcıdırlar.  Onlar gül alıp gül satmaya, tekkeleri de gül kokmaya başlayınca nice bülbüller onları ziyarete gelmeye başlamışlar, mihman Ali’dir anlayışınca gelenler de gülle karşılanmışlardır.” (Hünkar Alevilik Bektaşilik Akademik Araştırmalar Dergisi/Sayı 1/ sayfa 29)

Dostlar,

Size de bu sözler tanıdık geldi değil mi? Aynen Mir Hamza Nigari’nin şiirlerinde bahsettiği insan modeli. Hatta şu sözün tefsir:

Allah’ı Muahmmed’i âlî seven dostânız

Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümanız

Bir gün etrafınıza bakıp da gül kokulu, gül yüzlü, gül alan ve gül satan insanlar görmek isterseniz, ne olur elinizi ve gönlünüzü açık tutun. Mutlaka sizi bir dost ve kardeş sıcaklığı ile saracak insan bulacaksınız; çünkü biz Müslüman’ız. Çünkü biz selamette olmanın yegane kalesiyiz. Birbirimizi Allah’ın emaneti olarak görürüz ve severiz. Çünkü biz Yunus gibi,

Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü/ Yaratılanı hoş gördük/ Yaratan’dan ötürü

diyen insan oğlu insanlarız.

Ve çünkü biz, dünyaya Allah’ın kelamını yayan, âleme nizam veren Türk oğlu Türk’leriz.

Dostlar,

Belki, hepimiz gül bahçesi istiyoruz; ama duygularımızı karşıdakine anlatamıyoruzdur. Gelin hem güzel ballar satalım, hem de yüzümüzde gülümsemeler olsun; insanlar bizi yanlış anlamasın.

Yunus, Mir Hamza, Osman Eğri, Metin Hoca ve bil-umum Alevi’si, Sünnî’si aslında şunu diyor:

Ben gelmedim dava için

Benim işim sevi içi

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RUS-ERMENİ DÜETİ

 

Sevgili Dostlar,

İşte bir ocak ayı daha geldi. Acılar yine tazelendi. 137 insanın bir gecede katledilmesinin yıl dönümünde kalpler yine yanık, gözler yine yaşlı.

Dostlar,

Biliyoruz ki, 20 Ocak 1990 sabahında, 137 şehidin kanı ile kıpkırmızı şafak atmış ve acıların içinden parlak bir devlet çıkmıştı: Hür ve Müstakil Azerbaycan.

Ben bu yazımda olayları tekrar anlatmak yerine, bir daha bu olayların yaşanmaması için ne yapılmalı hususunda kafa yormak istiyorum.

Sevgili Dostlar,

Mehmet Akif Ersoy diyor ki,

Tarih’i tekerrür diye tarif ediyorlar

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?

Geçmişten adam hisse kaparmış. Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

Ben, bu pesimist düşüncelerin geçmişte kaldığına inanıyorum; ancak ibret alınması hususunda Akif’e aynen katılıyorum.

Biz Türkler, bin yıllardır dünyanın kaderine yön verirken binlerce acıyı da sineye çekmek zorunda kalmışızdır. Onlarca devlet kurmuş, onlarcasının da yıkılmasına engel olamamışızdır. İşte, dünya yeniden mümbit bir zaman dilimi daha sundu bizlere. Artık bu özgürlükçü ortamda birbirimize sarılmanın ve geleceği yeniden kurgulamanın tam zamanı. Türk milleti, beklediği şafağın sökmesi ile yeni bir dünya inşa ediyor. Şimdi geçmişten ibret alma ve aynı hatalara düşmeme zamanı.

Dostlar,

Gelin, yarınlara ümitle bakmak için yapmamız gereken birkaç husus açıklayalım.

Biliyorsunuz, Türklerin burnunun ucundaki bir sivilce gibi,  en büyük sıkıntısı, Ermenilerdir. Ne zaman bizler zayıflık göstersek, ilk onlardan darbe yiyoruz. Peki gelecekteki en büyük Ermeni tehlikesi nedir?

Bana göre, Ermeniler şu anda bir ağ örmekle meşguller. Bu ağ göze çarpan bir ağ değil. Dünyanın her yerinde kendi fikirlerinin doğru olduğunu yayan bir ağ.

Belki duymuşsunuzdur, Paris’te bir yılda basılan Ermeni yayını, Türkiye’de seksen yılda yazılandan fazladır. Bu adamlar, hem çok yazıyor, yazdırıyor; hem de pek çok dile çeviriyorlar eserlerini. Bir iddiaya göre Afrika’da Fransızca konuşan ülkelerde Ermeni tezini kabul etmemiş insan kalmamıştır. Bu nasıl bir handikaptır; insanlar gerçekleri sadece bir taraftan öğrendiğini zannediyor.

İşte Dostlar,

Ermenilerin son kalesi burasıdır: Yalanlarını süsleyip gerçek gibi dünyaya yaymak.

Peki, bizler tarihimizi aynı coğrafyalara doğru anlatan kitaplar yazıp, yüzlerce dile çevirip, anti propaganda yapabiliyor muyuz? Maalesef hayır!

Bu noktada bir soru geliyor aklıma: Bu kadar romanı, denemeyi, hikayeyi, sözde araştırmayı Afrika’nın göbeğine kadar yayan güç nedir? Yazarın kendisi mi, yazdığı eserin objektifliği mi, yazarın ünü mü?

Hayır, bu eserleri oralara götüren, yüzlerce dile çeviren, binlerce insana ulaştıran güç Diasporadır. Ermeni kopuntuları, özellikle Paris’te, dünyanın gözünü boyayacak her eseri cilalayıp, evirip, çevirip yayımlıyor ve dünyanın en ücra yerlerine gönderiyor. Hem para kazanıyor hem de kendi savını zihinlere kazıyor. Yarın Çin’deki, Amerika’daki, Avrupa’daki, Afrika’daki  insanların, özellikle çocukları, bu savların işlendiği romanlarla bizlere düşman olması ne büyük bir felaket doğurur, düşüne biliyor musunuz?

Şahsen ben, 1990’larda, Bulgarların orada yaşayan Türklere zulmünü bir romandan okumuş ve çok olumsuz duygulara kapılmıştım. Yani sanatın gücü asla küçük görülemez. Yarının dünyasında en büyük cephelerden birisi edebiyat cephesi olacaktır.

Dostlar,

Daha önceki yazılarımda bahsettiğim bir romanım var, biliyorsunuz. Ben, Anadolu’da bir akademisyen olarak, bölgemdeki Ermeni zulmünden bu eserimde bahsediyorum; İsmail Şirvanî’nin Ermenilerden çektiklerini romanlaştırıyorum; ancak sesimi Amasya dışına dahi duyuramıyorum. Bir akademisyenin sesi ancak tanıdıkları kadar yüksek çıkar; ancak bu, Ermeni bir akademisyen olursa, arkasındaki koca bir diaspora kadar çıkar.

Dostlar,

Eğer kara yanvar’ların(kara ocak) tekrarlanmasını istemiyorsak, ayağımıza dolanacak bu ağın farkında olalım. Edebiyat deyip geçmeyelim. Bir gün kendimizi anlatmakta çok büyük sıkıntılar çekebiliriz.

Bu konuda yapılan olumlu girişimleri de takdir etmek gerekir; özellikle MİRAS Derneğinin Azerbaycan’da, Azerbaycan Türkleri derneklerinin Türkiye’de çabaları her türlü takdire şayandır. Ancak bu konuyu başka bir yazımda ele almam gerekir. Bu ağların farkında olan ve bir bir yırtan bu insanlardan birkaç cümle ile bahsedip geçmek haksızlık olur.

Dostlar,

Allah, Türk milletine bir daha 20 Ocak acıları yaşatmasın.

Ey Türk uyan ve kendine gel!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEHMED EMİN RESULZADE’NİN YOLUNDA

 

Sevgili Dostlar,

Her şeyin karma karışık olduğu bir devirde yaşadığımızın herhalde farkındayızdır. Bu karışık dünya düzeni acaba biz Türklerin eseri mi? Bizler dünyada kaosun mu, kozmosun mu temsilcisiyiz? Dünyanın kaderinde olumlu bir hissemiz oldu mu, olacak mı?

İşte dostlar, bütün bu sorular bence her Türk’ün kafasında, her gün binlerce defa çakan şimşekler gibi alevlenip durmaktadır.

Dünya üzerindeki iki yüz elli milyon Müslüman Türk, bu gezegenin tarihinde nasıl altın sayfalar yazmışsa inanıyorum ki yine aynı şanlı destanları yazacaktır.

Türkleşmek tabiri ile dünyayı sadece Türkler yönetsin demediğimizi açıklayarak yazıma başlamak istiyorum. Hitler gibi üstün ırk olduğunu iddia eden bir faşist olmak hiçbir Türk’ün akılından geçmez. Bizler bir realite olduğumuzu haykırmak ve bizim olmadığımız yerde birlikten ve güvenlikten bahsedilemeyeceğini anlatmak istiyoruz. Düşünün, dünyada Batılı devletlerin- buna Rusya ve Çin de dahil- karıştırmadığı bir ülke var mı? Kim ki var, der, onun kafasını kumdan çıkarmayan devekuşundan farkı yoktur. Peki, bu realiteyi kabullenip sıranın bize gelmesini mi bekleyeceğiz?

Dostlar,

Biz Türkler, bu coğrafyanın en temel gerçeğiyiz, Allah bize şu misyonu yüklemiş: İlâ-yı Kelimetullah, Nizam-ı Âlem. Bu coğrafyada Allah’ın adını Avrupa içlerine götüren, yüz yıllarca dünyanın düzenini sağlayan başka bir millet varsa söyleyin. Yok! Delhi’den, Viyana’ya kadar tüm bu mümbit coğrafya bizim malımızdır ve bizimle hür ve müstakildir.

Diğer milletlerin bu gücün içindeki durumu nedir, derseniz; gayet basit bir açıklaması vardır: Bir devletin her kuruma ihtiyacı vardır.

Yani, devletin başı Türk olmalı; çünkü en yoğun nüfus onların, en güçlü devlet kurma ve yönetme iradesi onlarda, en teşkilatçı ruh onlarda. Ancak bu devletin işleri sadece yönetimle bitmez ki, adalet, sanat, ticaret, para… bu hususları kim idare edecek?

Dostlar, size ilginç bir misal vereyim: Osmanlının neredeyse tüm para işlerini Yahudiler idare ediyordu. Devlete zararları dokunmadıkça hiç kimse onlara yan gözle bakmadı. Aynı şeklide sadrazamların çoğu Balkanlardan çıktı, hiç kimse onları hor görmedi. Kürt’ü, Arap’ı, Çerkes’i, Arnavut’u sosyal hayatta hak ettiği yeri aldı ve en iyi yaptığı işi icra etti.

Dostlar,

Herkes baş olmaya kalkışınca olanlar oldu.

İşte Türkleşmekten kastedilen budur. Ben bunu bilir bunu söylerim: Ya devlet başa ya kuzgun leşe!

Peki muasırlaşmakla neyi kastediyoruz?

Dostlar,

Batı dünyası kaderinin onlara çizdiği oyunu oynuyor: Alan el olmak. Avrupa’da ham maddenin olmayışı onları doğal “alan el” haline getirmiştir. Bu zor şartların insanı, gidebildikleri her yerin değerini almayı şiar edinmişlerdir. Bu alınan şeyler hem maddidir, hem de manevî. Bizden aldıkları ile hem maddi planda zenginleştiler, hem de akli ve fikri anlamda.

Şimdi karar vermemiz lazım: Bu arsız, almaya devam mı etsin? Bizi birbirimize düşürüp altımızdan kilimimizi çalmaya gayret mi etsin? Yoksa ifşa edilip hesap mı versin?

Bu düzen böyle kurulmuş, böyle devam eder, diyorsanız siz bilirsiniz. Fakat dünyanın acılar içinde gözyaşı dökmesine seyirci kalmak hak ve adalete sığar mı?

Batı için Mehmet Akif gibi:

Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını,
Veriniz mesainize hem de son süratini
Sade Garb’ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız
Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.”

 

diyebilsek herhalde çalınan en değerli şeyimizi, ilmimizi geri alabiliriz. Batı ile ilişkimiz “Batılılaşma” değil “Geri alma” olmalıdır.

Sevgili Dostlar,

Batı, materyalisttir; çünkü öyle olmazsa hayatta kalamayacağını sanır. Batı, alıcıdır; çünkü kendi hammaddesi yoktur. Batı, medeniyet gelinini misafir etmektedir; çünkü kendi içinde harika bir birlik sağlamıştır. Batı, ilmimde ileridir; çünkü çalışmaktan başka şansı yoktur.

O halde gelin onların ilmini alalım; karşılığını verelim. Onlarla düşman değil, ortak olalım; ancak eşit şartlarda ortak. Onların bize layık gördüğü kadar özgür, onların bize layık gördüğü kadar zengin olmayalım. Onlarla birilikte zengin ve müreffeh olalım. Bizler biliyoruz ki, adaletli kullanılırsa bu dünya nimetleri binlerce yıl daha insanlığa yeter de artar bile. Gelin Batıya insanlığı ve insaflılığı öğretelim; onlardan da ilmini ve tekniğini isteyelim. Bizim ham maddemiz, onların mamul maddesi kardeş olsun. Kaos yerine, kosmosta birleşelim. Kan dökmeden de petrol, gaz ve teknik paylaşılabilir. Yeter ki adaletin topuzu Türk milletinin elinde olsun.

İslamlaşmak ile kast ettiğimiz ise, ruhumuzdaki Allah ve Ahiret inancını canlı tutmaktır. Kim ki hiç kimsenin görmediği yerde “Beni gören biri var.” diyor; ondan kötülük beklenmez. O yanında polis olarak daima Allah korkusunu taşır. Kim  ki “Yarın ahrette hesap günü var.” bilinci ile hareket eder, o insan Yaratan’a ve yaratılana kem gözle bakamaz.

Dostlar,

Bizler Müslüman olarak şu şiardayızdır, bizim iki temel direğimiz vardır: “Bizi yarattığı için teşekkür amaçlı Allah’a ibadet; O yarattı diye yarattıklarına hizmet.” Yani sadece ibadet etmek tek ayakla yürümek gibidir. Yaratan’a tabii ki ibadet edilecek; ancak Allah’ın yarattıkları içinde hizmet farz kılınmıştır. Sadece ibadet edenler, nasıl çıkmaza düşerse, sadece hizmet edenler de çıkmaza düşerler. Dinsiz ilim topla, ilimsiz din kördür.

Gelin Dostlar,

Ölümünün 60. Yılında Mehmet Emin Resulzade’yi bu yönü ile bir kez daha inceleyelim. Ondan yola çıkıp yeni ufuklara yürüyelim. Onun “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” fikrinden yeni bir gelecek inşa edelim.

Bu mümbit günlere ulaşsaydı herhalde Resulzade de bunu isterdi.

Ne mutlu Türküm diyene!

Ne mutlu Müslüman’ım diyene!

Ne mutlu “Yurtta sulh cihanda sulh” diyene!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSMAİL ŞİRVANİ’DEN HAZRET-İ ÖMER’E

(Adım Başı Camilerin Şehri)

 

Sevgili Dostlar,

Dün, dünyanın en yekpare kentini tekrar adımladım. Bu şehir Ferhat ile Şirin’in kenti, Amasya. Kendime dedim ki, bu şehrin camilerini adımlasam, araları ne kadardır acaba?

Samsun girişinde, Şamlar Mahallesinde, İsmail Şirvani Türbesinden başlayan yolculuğum, bir anlamda camiler arasını adımlama oyununa dönüştü. Acaba bu şehirde kaç adım sonra bir camiye ulaşabilirdiniz? Ezan okunduğu zaman, cemaatle namaz kılamama ihtimali var mı, bu şehirde? Bakalım camiler arası kaç adım?

İsmail Şirvani’nin türbesini kucaklayan mescitten aşağı doğru salınıp, iki yüz adım kadar atıp kendimi Şamlar Camiinde buldum. Küçük Ağa Medresesi de denilen bu cami, küçük ve çok şirin. Hızlı geçelim…

Yanında yine medrese ve mescid olarak kullanılan Büyük Ağa Medresesi, sekizgen sahn-ı semen yapısı ile bana gülümsüyor.

Beş yüz adım ters yöne yürüyüşten sonra yeni yapılmış bir camideyim: Fatih Camii. Bu cami Bahçeleriçi mahallesinin incisi gibi parlıyor. Son dönemde yapılmış en büyük cami.

Geri dönüyorum. Beş yüz metre sonra Künç Köprüdeyim. Karşımda Bayezid Paşa Camii. Minaresiz camilerin en güzeli. İçindeki minberi görmeyenler henüz dünyanın en güzel taş işçiliğini görmemiş demektir. O kadar mağrur olup da bu kadar narin durmak nasıl bir şey Allah’ım. Taşın bu kadar güzel işlendiği bir başka cami var mı acaba?

Var! der gibi bir ses işittim, yirmi adım yukarıdaki Şirvanlı Camiinden. Gerçekten de kahverengi taşları ile ışıl ışıl bir camii bu. İçindeki türbede yatan Mir Hamza Nigari gibi şiirsel bir mabed. Kalem gibi minaresi, sanki Bayezid Paşa’ya nispet eder gibi dimdik…

İki yüz adım yokuş tırmanmak şartıyla, Halvetiliğin ilk güzel mabetlerinden birine kendinizi yorgun argın atabilirsiniz: Çilehane Camii. Çilehaneleri ile insana, kendini dinleme ve kendine dönme imkanı sunan bu cami, Pir İlyas’ın türbesinin gölgesinde asude ve fersude duruyor. Ayrılmak istemiyorsunuz bu küçük çilehane odalarından; ancak hayat sizi size bırakmıyor ki.

Aşağı salınırken, Sofular camiine elli adım yakındasınız. Bir merhaba demeden geçmeyin ne olur!

Mehmet Paşa Camii’ne ara sokaklardan inip onun da manevi feyzini alıyorum. Bu cami, haziresinde misafir ettiği âlimleri ve velileri ile ne kadar övünse azdır.

Ancak Selağzı/ Anıt/ Yavuz Sultan Selim Meydanına inince karşınıza dimdik duran bir Osmanlı camii çıkacak: Gümüşlü Camii. Bu caminin yüzyıllar boyu böyle dimdik durması insanı hayretten hayrete düşürüyor. 1326’dan 2015’e varın siz hesaplayın. Kubbesinin ahşap olması da ayrıca hayret-amiz bir durum.

Artık etrafınızda yirmi adımda bir cami bulmanız mümkün. Nereye baksanız bir minare görebilirsiniz. Bir şehrin en büyük serveti olan üç şey buradan açık ve net görülüyor: Kale, Kule, Kubbe.

Ana caddede ilerlerseniz, on adım sonra Pir Mehmet Çelebi Camii, küçücük ama o kadar da inci tanesi gibi değerli duruyor karşınızda. Bu caminin ön cephesindeki tuğlaların dizilişine iyi bakınız; çünkü her biri Muhammed, Muhammed, Muhammed… adını ifade ediyor. Tabii ki eski yazı ile…

On, on beş adım sonra Kilari Süleyman Ağa Camii sizi karşılıyor, gülümseyerek. Çarşının ortasında ve “Burası bir Müslüman kentidir.” demek için dikilmiş gibi.

Başınızı kaldırın yukarıya doğru bakın, ne gördünüz? Burmalı bir minare değil mi? Evet, işte bu burmalı minare Selçukludan kalma bir şaheserdir. Sivas’a gitmeden, Sivas’ı yaşamak isteyenler için ideal bir mekandır. Sivas’taki camilerin bir kardeşi gibi, sessiz ve sakin konumu ile sizi çarşının hay huyundan çekip alabilecek güce sahip.

Burası Amasya, yarım saatten fazla bir mekanda kalmak gezinizi birkaç güne çıkarmanızı gerektirir. Bu yüzden, hızlı adımlarla oradan da aşağı iniyorum; ancak aklım Amasya’nın ilk camii Fethiye’de kalıyor. Fetihten sonra kiliseden camiye çevrilen bu eser, daha hala büyük camları ile kilise havasını yaşatıyor, biliyorum; ancak oraya çıkmayı gözüm kesmiyor.

Aşağıda saraçların, yani ayakkabıcıların camii: Saraçhane Camii. Bu cami iki ayrı dönemde yapılmış ve iki ayrı kitabeye, iki ayrı mihraba, iki ayrı kubbeye ve ortada tek minareye sahip. İki kubbe arasında böyle bir minare başka yerde görülemez; çünkü bu cami bir istisna.

Sizi bir de Basık Köprü’den Yeşilırmak’ın karşısına geçirmek zorundayım. Merak etmeyin orası da yirmi adım. İşte dar sokakları ile Hatuniye Mahallesi ve Hatuniye Camii. Fatih’in hanımı Bülbül Hatun için yapılan bu eser, sanki pek çok badire atlatmış gibi. İçinde hiç süslemesi olamaması, bir kadın için yaptırılması ile mütenasip değil. Başına neler geldiğini Allah bilir…

Madenüs Köprüsünden tekrar Yeşilırmak’ın karşısına geçince kendinizi birden İstanbul’da hissediyorsunuz. Karşınızda selatin camilerinin en güzellerinden biri: Sultan II. Bayezid Camii. Bu cami hakkında bir saat konuşsanız yeri vardır; ne var ki gezecek daha bir düzine eser daha bizi beklemekte. Yine de İmaret Camii de denilen bu caminin tam bir külliye olduğunu söylemeden geçmek olmaz. Bir selatin- yani sultan- camiinin tüm özellikleri bu camide mevcuttur: çifte minareler, görkemli sütunlar, müezzin mahfilleri… kuş sarayına kadar her şey bu camide mevcuttur. Etrafında ise medreseden aşevine kadar her türlü hizmet kurumları sıralanmış.

Sizi, bu sefer beş yüz adım öteye götürmem gerekecek: Gökmedrese Camii. Bu caminin bir medrese olarak yapıldığı ve özellikle gök bilimleri ile ilgilenen bir rasathane olduğu rivayetleri var. Ancak bugün için “gök-yeşil” çinilerden yapılmış kubbesi onu gök medrese yapıyor. Yıldız piramidal denilen bu kubbe, insanı kendine hayran bırakıyor. Caminin banisi Torumtay’a dua okuyup on beş adım aşağıdaki Yörgüç Paşa Camiine iniyorum.

Yörgüç Paşa ise Fatih’in paşalarından birisidir. Caminin en ilginç yanı giriş kapısının üzerindeki tonozun birleştiği noktada bir kuş evinin olmasıdır. Ne kadar ince bir düşünce ki mimari ile tabiat birbirini korumaya söz vermiş. Bu huzurlu mekan Amasya’daki son tarihi camidir. Ancak sizleri yeni yapılan Hz. Ömer Camii’ne kadar götürmeden bırakmayacağımı yazının başlığından anlamışsınızdır.

Yörgüç Paşa’dan ırmağın karşısına geçmeli ve yeni yapılan İstasyon Camiine beş yüz metre yürümeliyiz. Artık camilerin arası beşer yüz metreyi aşıyor; çünkü buralar tarihi bölgeler değil. Ancak İstasyon Camiinin yirmi adım sonrasında bir mescid var ki söylemeden geçilemez: Kurtboğan Evliyası Türbesi ve Mescidi.

Bu mescid de huzurun yudumlandığı mekanlardan biridir. Buradaki evliya şöyle diyor:

‘Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimet-i bâri

Burada medfundur Şeyh Hamza hazretleri

Şeyh Hamza Hazretleri Akşemseddin’in babasıdır, bir dua okumadan geçmeyin, sakın.

Bu mescitten sonra yine irili ufaklı camiler mevcut olmakla birlikte, Amasya’nın son büyük camii, Hz. Ömer  Camii adıyla, bin adım ileride, Şeyhcui Mahallesinde yükseliyor. Sultan Bayezid Camiinin bir kopyası olan bu eser, adım başı cami geleneğinin son ürünüdür. Bittiği zaman Amasya’nın Cumhuriyet Devri camileri içinde en güzeli olacak, belli.

Bu çil çil kubbelere birileri israf diyebilir; ancak insanların kendilerini huzurun kollarına atıp sağlık buldukları bu yerler olmasa, aynı sıklıkla hastane yapmak zorunda kalırdık.

Ey Amasya, İsmail Şirvani Türbesinden buraya kadar cemaatle namaza yetişemeyeceğim bir mekan bırakmamışsın. Ey ecdadım sad hezar şükran.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EVLAT ACISI

 

Sevgili Dostlar,

Dünyada en büyük acılardan birisi de evlat acısıdır. Bu acıyı en yakıcı hali ile yaşayan iki insan, birbirini çok seven İsmail Şirvanî ve Mir Hamza Nigarî’dir. Kaderin cilvesi bu iki Allah dostu, kader ve gönül birliği gibi acıda da beraberlik yaşadılar. İkisi de yavrularını en ummadık zamanda kaybettiler. İsmail Şirvanî, Abdülhamid adlı oğlunu Yeşilırmak’ta yitirdi. On, on iki yaşlarında olan bu yavrunun acısını aşağıda kendi ağzından anlatmaya çalıştım. Metnin sonuna ise oğlunu on sekiz yaşlarında, bir civanken delikanlıyken kaybeden Mir Hamza’nın haykırış şiirini ekledim.

Aşağıdaki metin Gül Kokulu Mevlanâ adlı romanımdan alınmıştır ve Mir Hamza’nın gazeli İsmial Şirvanî’ye söyletilmiştir. Acı aynı, babalık duygusu aynı, kader aynı…

“O günlerde ağır bir hastalıktan dolayı Hatme-i Haceganı dahi vekilim ve kayınbiraderim İsa Ruhi’ye bırakmak zorunda kalmıştım. Odamdan çıkamıyordum.  Periana, tüm gün sıkıntılıydı; sürekli odama girip çıkıyor, huzursuz bir tavır sergiliyordu. Hanımım, hayatımın en büyük serveti, ahretimin en büyük destekçisi ve beni annemden sonra en çok teselli eden Zahide’m, odaya bulutlu gözlerle girdiğinde bir şeyler olduğunu anladım. Zahide’m, haberi vermeden önce bir soru sordu: “Efendi, sana çok değerli bir emanet verseler ve sen ona alışsan; sonra da o emaneti geri isteseler ne yaparsın?” En değerli emanetin ne olduğunu bildiğim için gözlerimde iki damla yaşla; “Tabii ki emaneti sahibine veririm.” dedim. “Oğlumuz Abdülhamid’i Yeşilırmak’ta şehadete yolculadık bey!”, dedi ve hüngür hüngür ağladı.

Bu durumda söylenecek tek şey vardı: “İnnalillah ve innâ ileyhi raciun.” Yalnız yüreğimdeki yangının büyüklüğü beni hayretlere düşürdü; daha hâlâ dünya ile bu kadar sağlam bağlarım mı vardı? Evlat acısı insanın içini neden bu kadar derinden yakıyordu?

Rabbime yönelip sevgili Peygamberimi düşündüm. O da aynı acıyı, Hazret-i Kasım’da yaşamıştı. Şimdi onun kalbindeki acıyı, en tazesinden yaşıyor ve iliklerimden sızı sızı geçişini tadıyordum. Belki de kimse görmediği için olsa gerek, Zahide’m ile birlikte uzun bir süre gözyaşı döktük; sonra birbirimizi teselli ettik. Anne yüreği daha bir alevli yanıyordu. Uzun süre onun gözlerindeki hüznü silemedik.

Bu hüznün en büyük sebebi de, yavrumuzu ellerimizle kabrine koyamamamız oldu. Yeşilırmak oğlumu, Abdülhamid’imi geri vermedi.

Bir gün Yeşilırmak kenarına gidip içimden dökülen şu dizeleri sulara fısıldadım:

Nazarımdan bugün ol serv-i revanım gitdi
Ne durursun yürü ey dil yürü cânım gitdi

Takatim yok ne edem âh ki ma’zûram tâ
Çıkdı canım bedenimden ki cananım gitdi

Hâk-i pâyi ki ırağ oldu gözümden o gün
Dedim eyvah gözüm nuru vü îmânım gitdi

Ne edem çâre ne, azm eyledi ol ayrılığa
Ne edem çâre nedir, çıkdı revanım gitdi

Bî-kesem yokdu kesim, lutf-ı Hudâdan gayrı
Kalmadı tâb u tüvanım, ki emânım gitdi

                                              

Derin bir nefes alıp gökyüzünün engin maviliğine baktım. Burada her şey; ama her şey fâni idi. Ancak fâni olduğu kadar da güzel ve cezp ediciydi. Allah-u Teala her şeyi bir sebeple halk etmek ve her şeyi bir mantığa oturtmak için insanları anne, baba gibi vesilelerle göndermiş ve onları birbirine sevdirmişti. Dünyaya gelecek çocuğa, anne karnında iken, seni orada iki melek bekleyecek desen inanamaz; ama gerçek bu. Anne ve baba birer melek misali onu koruyor, kolluyor; hatta o kadar sahipleniyor ki emanet olduğunu unutuyor. Bâki âlemin tarlası olduğu için bu dünyada başımıza gelenlerin tam sebebini bir türlü anlayamıyoruz; ancak çabalayıp duruyoruz. Belki de en güçlü ateşlerde saflaştırılan madenlerin en değerli madenler olduğu gibi, biz de en güçlü acılarla pişiyorduk.”

 

Allah İsmail Şiravnî’ye ve oğlu Abdülhamid’ine; Mir Hamza Nigarî’ye ve oğlu Siraceddin’e rahmet eylesin.

 

 

 

Şiir: Mir Hamza Nigarî

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR HAYALİM VAR, HEPİMİZ İÇİN

 

Sevgili Dostlar,

Bir hayalim var, hepimiz için. Hepimiz için, bir hayalim var. Birlik adına kurulan hayaller bunlar.

Dostlar,

Yarınları düşündüğümüzde mutlaka daha güzel günlerin gelmesini dileriz. Ben de yarınların güzel olacağından son derece ümitvarım. Biliyorum ve görüyorum ki yarınlar çok ama çok güzel günlere gebedir. Gelecek günlerin fecir pırıltıları doğu ufuklarında yükselmeye başladı bile. Eğer bu fecir, fecr-i kazip, yani yalancı fecir değilse, aydınlık günler çok yakındır. Yok eğer bizi aldatan fecr-i kazip beyazlığı ise, biraz geç de olsa güneş yine de doğacak demektir.

Dostlar,

Doğu ufuklarında pırıl pırıl ışıkların, pırıl pırıl insanların doğduğunu Azerbaycan ziyaretim sırasında gördüm, içim seher vaktinin huzuru ve mutluluğu ile doldu.  Yahya Kemal’in şiirini kalbimin derinliklerinden çıkarıp Hazar’a doğru haykırdım: “Yürü hür maviliğin bittiği son hadde kadar/ İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”

Dostlar,

Bir hayalim var, hepimiz için. Hazar’dan, Aras’tan, Kür’den; Aral’dan,  Seyhun ve Ceyhun’dan doğan nurlar  bütün dünyayı tekrar pırıl pırıl edecek ve yeni bir dünya kurulacak. Bu dünyada yine “nizam-ı âlemi” sağlayan alpler olacak; yine ila-yı kelimetullahı yayacak erenler olacak. Bugünün yakın olduğuna adım gibi eminim; çünkü Müslüman dünyanın çıkış yolları kapandığında hep bir ümit ışığı ortaya çıkmıştır. Bu ışık, İstanbul’u fethetme şerefine nail olan, o güzel komutanın ve ordusunun milletinden tekrar yayılacaktır. Buna aynelyakin inanıyorum. Biliyorum ve görüyorum ki tüm Türkler “İki devlet bir millet” şuuru ile hareket ettiği gün bir inkılap vukuu bulacak ve kırılmaz zannedilen zincirler kırılacaktır.

Sevgili Dostlar,

Bir gün insanlarımız ata yurtlarında bıraktıkları amca, teyze, dayılarını  tekrar ziyaret edecekler. Şahsen benim dedemin babası ve diğer tüm kardeşleri Azerbaycan’da kalmış. Yani kalbimin yarısı Kür’de, yarısı Yeşilırmak’ta akıyor. Düşünün bir kez, Yeşilırmak ve Kür birleşmiş gürül gürül akıyor. Neler olamaz ya Rabbim, neler olmaz.  Gençler akın akın ilim için, irfan için bu akan ırmaklara kendini atıp arı ve duru olarak çıkar; şairler yeni yeni ilhamlar devşirir bu nehirden; ilim adamları yeni buluşları bu sularda keşfeder; erkeği, kadını bu nurla yıkanıp dinini, diyanetini öğrenir.

Dostlar,

Bu hayalin yaşanma ihtimali yüzde yüzdür. Neden? Çünkü aynı hayal Yahya Şirvanî tarafından kuruldu, gerçekleşti. Halvetilik tüm dünyada gönülleri fethetti. İsmail Şirvanî tarafından kuruldu, gerçekleşti. Tüm Anadolu’da Nakşıbendî halkaları kuruldu. Ali Kuşçular, İbni Sinalar, Sabuncuoğlu Şerefeddinler  tarafından kuruldu, gerçekleşti, insanları tedavi etti. Ve yine şairler, şairler, şairler tarafından kuruldu, gerçekleşti, tüm Müslümanların kalplerini aşk ile, Allah aşkı ile doldurdular.

Dostlar,

Bu ırmaklar aktığı sürece bu hayalim tertemiz, pırıl pırıl akıp gidecek. Gençlerin bu maya ile mayalandığı bir çağa girerken, ellerimi uzattığımda beni ve hayallerimi tutacak milyonlarca el görüyorum.

O zaman,

Karabağlar, Plevneler bizsizdir

Yosun tutmuş camilerim ıssızdır

Boynu bükük minareler öksüzdür

Zafer  zafer der eserdi yelleri

Biz neyledik o koskoca elleri

 

diyen şaire “sus” diyebileceğiz. Ve Necip Fazıl gibi,

Kurtulur dil, tarih, ahlak ve iman

Görürler nasılmış neymiş kahraman

Yer ve gök su vermem dediği zaman

Her tarlayı sular arkımız bizim

diyeceğiz.

Son olarak Mir Hamza’nın Karabağ’ını hayal olmaktan çıkaracak bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…

Hayâlâtıyla gülgeşt-i Karabağ’ı gezer gönlüm

Gelür kim kûy-ı dildâra kalur zevk-i murâd eyler.

 

 

 

 

 

 

 

AZERBAYCAN YOLLARINDA

 

Sevgili Dostlar,

Bugün Azerbaycan ile Türkiye arasındaki paralel durumdan bahsetmek istiyorum. Ancak öncelikle niçin özellikle din ve tasavvuf konusuna yoğunlaştığımı açıklamak istiyorum.

Dostlar,

Benim branşın eski Türk edebiyatı. Araştırdığım dönem Osmanlı Dönemi. Divan şiiri denilen ve tamamı tasavvuf ve din eksenli bir sanat üzerinde yoğunlaşıyorum. Yani kısacası benim gözlüğüm hep dinî ve tasavvufî edebiyattır. Ben bunu bilir bunu söylerim. Gider eski şiirden bir konuyu alır, bugünkü yansımalarına bakarım. İyi ve güzelin pörsümez bir çiçek olduğunu bildiğim için, hemen yeni nesle aktarırım. Bilirim ki insanlığın temel değerleri hiç değişmez. O değeri Balzac’ta görürsem alır, aktarırım; Fuzuli’de görürsem alır, satarım. En küçük bir fark görmem aralarında. Ancak dediğim gibi asıl çalışma saham eski Türk edebiyatı, divan edebiyatı olduğu için daha çok din ve tasavvuftan bahsederim.

Azerbaycan’da da yine bu tarikin izlerinde yürüdüm. Nerede din, tasavvuf ve edebiyat varsa oraları gördüm. Beni Azerbaycan’ın ekonomisi ilgilendirmez, ilgilendiremez. Ekonomiden anlayan bir akademisyen mutlaka ondan bahsetmiştir. Herkes işine bakar, ben de kendi penceremden Fuzulî’ye, İsmail Şirvanî’ye, Mir Hamza’ya, Seyyid Yahya Şirvanî’ye bakarım.

Bakarım ve görürüm ki çok şeyler kaybolmuş gitmiş. Hem de paralel olarak. Yani hem orada hem de burada.

Bazıları, Azerbaycan’da dinî hayatın sönüklüğünden bahsederken şunu görebiliyor mu acaba: Türkiye’de de durum farksız.

Azerbaycan’da, Kürdemir’de, İsmail Şirvanî’nin şehrinde namaz kılacak yer bulamadım, derken hayıflanıyoruz; ancak Amasya’da durum nedir diye bakmak da gerekmez mi?

Geçen günlerde Mir Hamza’nın yanında yetişmiş bir nineye sahip olan arkadaşıma mahsustan sordum: Mir Hamza namaz kılar mıydı, diye. Gözleri fal taşı gibi açıldı: O ne biçim soru, dedi. Ninem, Mir Hamza’nın abdestsiz yere bastığını görmemiştir, dedi. Yani Mir Hamza ibadetinde, taatinde bir insandı ve bizim medar-ı iftiharımızdı öyle mi, dedim. Tabii ki öyle, dedi. Peki “sen”, dedim, sen onun gibi ibadetinde taatinde misin. “Hayır!”

Anlamadığım şey bu işte: Ya Mir Hamza gibi bir örnek var, ibadet aşkı her şeyin üstünde; ya Mir Hamza yanlış tanınıyor, başka felsefeler var.

Açık söyleyeyim, Mir Hamza 1886’daHakk’a yürüdükten elli altmış yıl sonra onun yolu hem Azerbaycan’da hem de Türkiye’de ters yüz edilmiştir. Azerbaycan’da durumu anlarım, Rus baskısı; ancak Türkiye’deki bu değişimin nedeni nedir? Ruslar bütün İslamî motifler gibi onu da unutturmuş olabilir; ancak Türkiye’de buna neden olan amil nedir?

Azerbaycan’da, İsmail Şirvanî bağını gezerken bunları düşündüm, içim bir tuhaf oldu. Benim mahzunluğumu anlamış olmalı ki, mübarek bağdan gül kokuları duymaya başladım. Aynı anda yanımdaki Ahmediye Bey de: “Hocam gül kokusunu aldınız mı?” dedi. Etrafta bir tane bile gül fidanı yokken üstelik.

Belki de İsmail Şirvanî, bana bir teselli nefhası gönderip, üzülme “ Şu istikbal inkılabatı içinde en gür sada yine islam’ın sadası olacaktır.”diyordu.

Dostlar, tekrar söylüyorum, benim işim, mutasavvıf şahsiyetleri ve şairleri araştırmak. Ben, onlarda bu özellikleri görüyorum; bugüne aktarıyorum. Farklı anlayan varsa o da o yönden anlatsın. Güneş balçıkla sıvanamayacağına göre hakikat er geç ortaya çıkar.

Mir Hamza diyor ki;

Fikrimde budur salat-ı kaim

Gönlümde dilimde ola daim

Her dem sana salatım olsun

Her lahza bu varidatım olsun

(salat: namaz)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AZERBAYCAN YOLLARINDA

 

Sevgili Dostlar,

Bakü’de gerçekleşen Mir Hamza Nigarî sempozyumu bir anlamda Mir Hamza Nigari’yi yüz yıldır ayrı kaldığı memleketine geri döndürdü. Belki pek çok kişi bundan haberdar bile olmadı, belki Bakü’deki liseli gençlerin hiç biri Mir Hamza’dan ve onun hakkında yapınla bu faaliyetten haberdar olmadı; ancak yüzlerce bilim insanı bir gerçekle yüzleşti: Bu topraklardan Anadolu’ya gönül ferahlığı serpen bir çınar yetişti, o da Mir Hamza Nigari’dir.

Bu sözü Azerbaycan’ın payitahtında söylemek şimdi kolaydır; ancak yirmi yıl önce insanların sürüm sürüm sürülmesine sebep olabilecek bir faaliyetten bahsettiğimizi de unutmayalım. Yani şöyle demek kolaydır: Ne oldu, Mir Hamza Bakü’de anıldı da?  Dostlar, bir tabu yıkıldı. Bir korku imparatorluğu yerle bir oldu.

Abarttığım söyleyecek dostlara sadece şunu söylemek istiyorum: Yüz elli yıldır Azerbaycan okullarında Mir Hamza Nigari, düşman ve yobaz olarak gösterildi. Ruslar ondan ve İsmail Şirvani’den korkmasa böyle ifadelerle onları unutturmaya çalışırlar mıydı?

İşte bu sempozyumda, mübarek insan Mir Hamza’nın değişik yönleri tekrar ele alındı. İran, Rusya, Gürcistan ve Türkiye’den katılan elliye yakın akademisyen onun değişik yönlerini dile getirdi. İlginçtir, hangi branşta olursa olsun, Nigari’nin bir zirve olduğu vurgulandı. Edebiyat yönünden onun ne kadar kamil olduğuna bizzat kendim şahit olduğum için çok şaşırmadım. Onun bir Fuzuli hayranı ve onun şiirleri kadar güzel eserler verdiğini biliyordum; ancak sosyoloji, psikoloji, ilahiyat, tasavvuf, felsefe gibi konularda da onun yol gösterici olduğu gerçeği ortaya çıktıkça hayretimiz bir kat daha arttı.

Dostlar, her zaman dediğim gibi “evliya” yaftası ile “bir Elham” okuyup görevimizi yaptık dediğimiz kişileri anlamıyoruz, anlatamıyoruz. Şirvanlı Camii’nde kim medfun deyince herkes, “Mir Hamza adlı bir evliya.” der. Peki, onun kim olduğunu ve eserlerinin neler olduğunu biliyor musun? Hayır!

Bu durumda onu sevebilir misin?

Seviyorum.

Baksana, üç ihlas bir Fatiha gönderiyorum. Daha ne yapayım?

İşte dostlar, evliya denilip geçilen bu insanlar aslında birer deryadır, biz ise bu deryaların yanına gidip aç dönüyoruz. Diyorum ki, gelin bu deryanın yanında durmayalım, açılalım şu deryaya. Bakalım bize ne inciler, mercanlar; ne lezzetli balıklar verecek. Neden bu Hazar gönüllü insandan kalbimizi doyurmayalım?

Otelin penceresinden Hazar’ı seyrederken bunları düşündüm ve kendimi Nuri Paşa gibi hissettim. O da herhalde Hazar’ı görüp gözleri dolmuş ve “Allah’ım bu deniz gibi bereketli ve hayırlı nesiller ver, demiştir.

Ben de aynısını yaptım. Yeni nesillerin Anadolu’da ve Azerbaycan’da daha bilinçli ve tarih bilincine sahip olarak yetişmesi için dua ettim, dua ettim, dualar ettim.

Dilimde “Laleler” adlı şarkı ile, lale başlı bir (fesli) Osmanlı askeri olarak da kendimi düşündüm ve kalbimi cahillikle savaşa hazır ve iştiyaklı hissettim.

Laleler Şiiri:

Yazın evvelinde Gence çölünde
Çıkıplar yene de dize laleler
Yagışdan ıslanan yarpaklarını
Seribler dereye düze laleler

laleler laleler, laleler laleler

Heyalimden neler gelib de geçer
Yaz geler ellere turnalar göcer
Bulaklar semavar, ağ taşdan şeker
Benzeyir çemende köze laleler

laleler laleler, laleler laleler

Meylim yüzündeki kara haldadır
Hicranın ilacı ilk vüsaldadır
Ne vaktin Reşid’in gözü yoldadır
Bir konak gelesiz bize laleler

laleler laleler, laleler laleler

 

 

 

 

 

 

 

AZERBAYCAN YOLLARINDA

 

Sevgili Dostlar,

Azerbaycan sınırlarına girince bir şey dikkatimi celp etti: köylerde, kasabalarda, koca koca şehirlerde minare görmek imkansız. Ezan sesini beş gün boyunca hiç duymadım. Tuhaf bir durum. İnsanlar gerçekten yıllarca Sovyet rejimi altında dinden soğutulmuş. Bu konuyu sorduğum sakallı bir dede ilginç bir cevap verdi. “Evladım sen bizim kaç yıldır Rus zulmü altında olduğumuzu biliyor musun?” dedi. Ben de doğal olarak; “Yetmiş- seksen yıldır.”dedim. Yaşlı amca acı acı gülümsedi ve : “Tam iki yüz yıl evladım, tam iki yüz yıl!” dedi.

Gerçekten de iki yüz yıldır Azerbaycan’ın eğitimini, kültürünü, ekonomisini Ruslar yönlendirmişti. 1828 Türkmençay Anlaşmasından bu yana Azerbaycan adlı bir devlet söz konusu değildi. Bu süre içinde tüm Azerbaycan Türkleri onların istediği şekilde eğitilmiş, buna karşı çıkanlar da ya Türkiye’ye kaçmış ( Bizim gibi. Ben de Azerbaycan göçmeni bir ailenin ferdiyim.) ya da hapislerde çürütülmüş.

İşte bu manzara içimi dağlarken Kürdemir şehrinde, ki bu şehir İsmail Şirvanî’nin doğduğu yerdir, bir mola verdik. Doğal olarak namaz kılacak yer aradık. Lokantanın sahibinden mescidin yerini sorduk. Aldığımız cevap acı vericiydi: “Mescid de ne?” en azından bir seccade verinde bir yerde namazımızı eda edelim deyince de aynı anlamaz bakışlarla karşılaştık. İsmail Şirvanî gibi Anadolu ve Kafkasya’ya Nakşıbendilliği taşımış bir âlimin yurdu işte bu haldeydi.

440 kilometre sonra Bakü’ye inince ilk tuhafımıza giden bir deniz kenarında olmaktı. İnsan Karadeniz’i deniz olarak kabul edebiliyor da Hazar’ı deniz olarak görünce şaşırıyor. Belleğimize göl gibi yerleşmiş olan bu büyük maviliğin karşısında hayretten ağzımız açık kalıyoruz.

Bakü, bana hem Ankara hem de İstanbul görüntüsü verdi. Denizi ve havası ile İstanbul, başkent ağırbaşlılığı ile Ankara.

Rüzgarlı bir gün olmasına rağmen kendimizi Şehitler Hıyabanına attık. Bakü’ye gelip de orayı görmeden yatmak bir zül addedilmeliydi. Bu hıyaban, yani bahçe, şehitler için düzenlenmişti. 1991 yılında Rusların yaptığı katliamın tüm acıları resim resim buraya taşınmıştı. Fotoğraflar içinde 15-16 yaşlarında çocukları gördükçe içim parçalandı. Bu hıyabanda ayrıca Osmanlının Azerbaycan’ı korumak için gönderdiği ordudan şehit olanların da adları yazılı bir anıt mevcuttu. Amasya’dan Yozgat’a kadar, alfabetik sıra ile şehitlerin adı ve ili yazıyordu. Kendimi Çanakkale’de hissettim. Bu kadar mı aynı kader olabilirdi. Yine şehit ve yine il il Anadolu.

İçerişehir denilen ve Şirvanşahlar döneminin kalıntısı olan saray, bir sonraki rotamız oldu. Modern Bakü’nün içinde kaybolup gitmiş ancak bir inci tanesi gibi değerinden hiçbir şey kaybetmemiş bu mekan, insanı bir anda yüz yıllar öncesine götürüyor. Şahsen kendimi Şirvanşah İbrahim Han döneminde hissettim. Bu hissin uyanmasında, sanal ses ve görüntü oyunlarının oldukça büyük yeri vardı. Sarayın her odasında sanal bir gerçeklikle o günlere gidiş söz konusu. En çok da bir minyatürün hareketlendirilmiş ve seslendirilmiş hali hoşuma gitti.

Bu saray hakkında anlatacak o kadar çok şey var ki, bu yazı onları anlatmaya yetmez. O sebepten, sadece şunu söyleyip diğer yazıma bırakacağım bu sarayı.

Dostlar,

Yüzlerce yıl sürmüş bir Şirvanşahlar devleti varmış, duyanınız, bileniniz, göreniniz; hatta okuyanınız var mı? Okul kitaplarında Amerika’nın en küçük kasabasının adını öğrenirken, yüzlerce yıllık koca bir Türk devletini duymayan Türklere “Günaydın !” diyorum.

Azərbaycan! Azərbaycan!
Ey qəhrəman övladın şanlı Vətəni!
Səndən ötrü can verməyə cümlə hazırız!
Səndən ötrü qan tökməyə cümlə qadiriz!
Üç rəngli bayrağınla məsud yaşa!
Üç rəngli bayrağınla məsud yaşa!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AZERBAYCAN YOLLARINDA

 

Sevgili Dostlar,

Uzunca bir aradan sonra sizlerle sohbet etmenin mutluluğunu yaşıyorum. Yoğun çalışmalarımdan dolayı bir süre sizlerden ayrı kalmış olmanın üzüntüsü; yeni şeyler söyleyecek olmanın sevinci ile karşınızdayım.

Dostlar,

Amasya’da medfun iki gönül sultanı hakkında sık sık yazılar yazdığımı ve Şirvan, Şirvan diye inlediğimi bilirsiniz. İşte bu gönül sultanları, İsmail Şirvanî ve Mir Hamza Nigarî beni kendi memleketlerine gitmekle görevlendirdiler. Aslında bu görev benim de kendi ata toprağıma kavuşmam anlamına geliyordu.

Mir Hamza Nigarî hakkında Bakü’de bir Sempozyum düzenlemeyi iki yıldır hayal  eden bizler, oradaki dostumuz Fariz Halili ve Prof. Dr. Mehmet Rıhtım’ın her şey hazır haberi ile yollara düştük.

Eskilerin teşrin-i evvel dedikleri ekim ayının soğuk bir gecesinde Merzifon’dan yola çıktık. Uluslararası bir yolculuk yapmak ve bunun yirmi dört saatten fazla süreceğini bilmek beni, biraz daha üşüttü, içim titredi. Otobüsü görünce ayrı bir üşüme geçti içimden; aracın yarısı eşya ile dolu idi. İstanbul’dan çıkmış ve perişan görünen yolcular, yeni binen yedi kurbanlara acıyan gözlerle baktılar. Gecenin ikisinde ağır bir hava ile ılınmış bu ortam “Acaba yanlış bir yolculuk şekli mi seçtim?” sorusunu sordurdu; ancak artık dönmek imkansızdı. Koltuğuma oturup gözlerimi kapattım. Sabaha yakın Gürcistan sınırına ulaşıp ilk gümrük maceramızı yaşamaya başladık. İnsanların şüpheli ve suçlu gibi incelendiği vize bölümünde kendimi hakim karşında bir suçlu gibi hissetim.

Nedense, Gürcistan, özellikle Batum, hayallerimdeki yerlere hiç benzemiyordu. Sovyet döneminden kalma evlerin önünden geçerken insanların nasıl kavanoz gibi yerlere sokulduğunu hissettim. İnsanları ile aramda bir yakınlık duygusu oluşmadı. İlginç olan bir durum dikkatimi çekti; insanlar tarım konusunda çok isteksiz görünüyorlar. Bizim tarafta bir karış yeri bile değerlendiren Karadeniz uşakları, orada göz alabildiğine geniş arazileri boş bırakıyorlardı. Eğer bu ovalarda tarımla uğraşmak ve köşeyi dönmek isteyen dostlar varsa hemen bir bilet alıp işe başlasınlar. Sulak ve dümdüz bir ova sizi bekliyor. Oraları görünce “Dünya nüfusu bir gün kendine yetecek kadar yiyecek üretemeyecek.” diyenlere kahkahalarla güldüm. İnsanlar daha elindeki ovaların büyük bir bölümünü kullanmıyor ki… Yol boyu bunu düşündüm. Belki de çiftçi çocuğu olduğum için olsa gerek; nasıl bir ürün burada yetiştirilip dünyaya satılır, dedim. El-cevap: ceviz ve fındık. Binlerce dekar arazi kiralanıp bu işler yapılabilir. Gürcistan, kanunların sağlamlığı yönünden en sağlıklı devlet kabul ediliyor, bu çevrede.

Yol boyunca güzel, tek katlı, bahçeli evlerin sıralanması şunu gösteriyordu: İnsanlar köyler yerine ana yol yanında evler yapıp, hizmet ve ticaret sektörüne yöneliyordu.  Tarım ise hep geri planda kalıyordu. Bu evlerin önünde beyaz beyaz domuzların koşuşturduğunu görmek de ayrıca ilginç geldi.

Mola verilen yerlerdeki işletmelerin Türk lokantası olması biraz içimizi rahatlatsa da, genel alkol kokusu, ortama içimizin ısınmasını önlüyor ve yemek konusunda isteksiz olmamıza neden oluyordu.

Azerbaycan sınırına gece bir gibi ulaştık. Sınırdan girer girmez Türkçe konuşan ve bizimle aynı yüz hatlarına sahip; muzip, neşeli insanları görmek içime büyük bir ferahlık verdi. Sanki Erzurum’a gelmiştim ve etrafımdakiler neşeli doğu insanları idi.

İşte önümde boydan boya gideceğim bir Azerbaycan platosu vardı ve ben, atayurduna gelmenin sevinciyle mest idim.

Merhaba Azerbaycan, ben geldim.

 

Azerbaycan, güneş her gün batanda
Yavaş-yavaş dağ dalında qalanda
Quşlar göyde deste-deste uçanda
Selam olsun senin gözel sözüve
Sözlerim var üregimden özüve

ESKİ ŞİİRİN RÜZGARIYLA

 

Sevgili Dostlar,

Yine sonbahar, yine sonbahar, yine sonbahar…

İşte kapımıza dayanan sarı renkli ve ayva kokulu bu mevsimle bir kez daha yüzleşmenin zamanı geldi. İçimizi titreten serin rüzgarlar eğer gönül ağacımızın yeşil yapraklarını solduruyorsa, artık yaşlanıyoruz demektir. Yok sonbaharın geldiğinin farkına bile varmıyorsak, içimizdeki güller dört mevsim rengarenk açmaya devam ediyorsa, gençlik iksirimiz bizi daha hala ter ü taze kılıyor demektir.

Dostlar,

Yahya Kemal yıllar önce böyle bir sonbaharda içindeki gençlik iksirini kaybeder ve şöyle seslenir:

Fânî ömür biter, bir uzun sonbahâr olur.

Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.

İşte yaşlılık ile sonbahar arasındaki en net benzerlik bu mısralarda gizlidir: Darmadağınık olan bir evren…

Sonra, şair dağların ve denizlerin artık bu ayrılıkla ininim inim inlediğini hisseder:

Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ;

Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

 

Yaz, her insan için bir biriktirme mevsimidir. Sanki hem rızkımızı hem de güneşten alınması gereken vitaminleri ve ümitleri biriktiririz:

Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;

Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;

 

Teşrinler, yani ekim ve kasım ayları, soğukla beraber iliklerimize bir hüzün sızısını da şırınga eder ve bu sızılarla yaşlılar anlar ki bir başka dünyaya yolculuk yaklaşmıştır:

Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.

Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.

 

Dünya artık daraldıkça darılmıştır. Sanki günlerin kısalması ömrü de kısaltmıştır. Her gün evden kovulup cami, kahve köşelerinde yaşamak, yaşlıların ruhuna bir ağırlık vermeye başlar:

Dünyânın ufku, gözlere gittikçe târ olur,

Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur.

İnsan böyle günlerde toprağın kendisini çağırdığını hisseder ve bunu bir besteden başka bir besteye geçiş gibi doğal karşılamaya başlar. Artık demir almak zamanı gelmiştir bu dünya denilen limandan. Ancak bu mevsimde ayrılık bu kadar doğal bir hal almıştır:

İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;

Bir başka mûsıkîye geçiş farzeder bunu;

 

İnsanoğlu, vadesi gelip de zevaline ulaşınca, bu cihana gelmeden önceki haline, bilinmezlik âlimine kayıp gider. Artık onu hatırlayan sadece, dünyaya gelmeden önce onu bilen ve seven Tanrı’sıdır:

Teslîm olunca va’desi gelmiş zevâline,

Benzer cihâna gelmeden evvelki hâline.

 

Sarı yapraklar, nasıl suya düşüp, akıp sessizce kaybolup giderse; ruhumuz da öylece yollanır uyanılmaz bir uykuya:

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,

 

Yaprağın bir sonbahar günü düşüşünün doğallığı gibi, anne toprak da  doğal bir hal olan bizim gidişimize üzülmez. Bu maceramızı tüm insanlar gibi o da sessizlik ve sukut içinde karşılar:

Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı:

Fark etmez anne toprak ölüm mâceramızı.

 

Dostlar,

Kendi şiirimle cümlelerimi ümide bağlamak istiyorum. Yahya Kemal bizi çok fazla kötümserliğe sevk etti. Bakın şiirimde aynı hüzünlü duyguları neyle ümide çevirmişim:

 

Yaprağın son demi  son bahârıdır

Toprağın son gülü  son bir hârıdır.

Sonlara dayanmak kalpsiz kârıdır.

Dayan kalbim dayan yangındır söner,

Goncalarla gitmişse onlarla döner.

 

Fenerdir bu dünya  yanar ve söner.

Gözünün yaşına bakmadan gider

Gençlik de böyledir demezsin yeter.

Dayan kalbim dayan yangındır söner

Goncalarla gitmişse  onlarla döner

 

BİR SESSİZ GEMİ DAHA KALKTI

 

Bin dokuz yüz otuz sekiz
Nisan doğum ayım benim
Taşlıova soy adımız
Salihgiller soyum benim

Doğuda Serhat Kars ili
Meşhurdur Çıldır’ın gölü
Tabiat nakışlı halı
Gülyüzüdür köyüm benim

Anam Nergiz, babam Hacı
Üç kardeşiz iki bacı
Şeref der konuşmam acı
Yumuşaktır huyum benim
(Bir doksan bir boyum benim)

Sevgili Dostlar,

 

Belki pek çoğunuz duymadınız; ancak bir çınar daha devrildi, bir sessiz gemi daha limandan ayrıldı, gitti. Aşık Şeref Talıova’dan bahsediyorum. Kim bu adam, adını bile duymadım diyenlere söyleyecek sözüm yok. O dostlarımız zaten Türk Kültürünün sıkıcı bir uğraştan ibaret olduğunu ve üzerinde kafa yormaya gerek olmadığını düşünüyor. Biraz olsun Türk Halk Kültürü ile tanış olanlara bu haberim: Aşık Şeref Taşlıova da öldü.

“Alper Tunga öldü mi

Issız acun kaldı mı

Ödlek öcin aldı mı

Emdi yürek yırtılur.” diyen şair gibi gözyaşı döküp ağlamak istiyorum; ama içimden hüzünlenmekten başkası gelmiyor. Neden? Çünkü artık değerlerin elimizden kayıp gitmesi sıradan bir hadise haline geldi. Bu şairin yerini dolduracak yeni kabiliyetler var mı, sorusu da anlamsızlaştı. Olmasa ne olur, diyenler ekseriyette.

Sevgili Dostlar,

Bir insanın  kıymeti, bir toplumun kıymetidir. Toplum kendine değer vermiyorsa değerlerine de kayıtsız kalır; yani başka kültürler karşısında ezik ve kendini kıymetsiz gören bir nesil, kaybettiğinin değerini nereden bilecek?

Şeref Taşlıova bu durumu bizden iyi seziyor ve şöyle diyordu:

Şeref der ki bülbül öter, gül yarim
Layık mıdır ben ağlayım, gül yarim
Ben ölümce mezarıma gül yarim
Sallasan da bir sallamasan da

Şairin vefasız yar dediği biraz da kendisine kulak vermeyen gençlik olsa gerek:

Her gelen insanlar geçer üstümden
Muhannet sevdiğim yol ettin beni
Çekmeyinen kopmaz idi yaprağım
Aşkınla bir çürük dal ettin beni

Şeref der ki duyamadım sesin yar
Sırmalıydı yeleğinde süsün yar
Keşiş kızı Aslı mısın nesin yar
Kerem gibi yaktın kül ettin beni

Sevgili Dostlar,

Belki bu ne biçim benzetme diyeceksiniz; ama yine de bu örneği vereceğim: Değerler konusunda o kadar duyarsız olabiliyoruz ki, bir yerde Kur’an okunsa kulak vermekten imtina eder hale geldik.

Geçenlerde bir sünnet düğününde gördüğüm manzara: Sünnet düğünü Kur’an-ı Kerim okunması ile başladı. Pek çok kişi tilaveti duyunca kendine çeki düzen verdi; ancak azımsanmayacak bir grup, elindeki sigarayı efkarlı efkarlı çekip bir süre Kur’an’ı dinledi, sonra sırtını dönüp yüksek sesle konuşmaya devam ettiler.

Belki bilerek, belki de bilmeden ortaya konan bu cehalet, toplumun kendi değerlerine verdiği kıymetin acı bir göstergesi değil mi?

Böyle bir topluma “inna lillah ve inna ileyhi raciun” ayetini hatırlatmak gerekmez mi.

Evet, Şeref Talıova, senin ruhun şad olsun, Allah senin keramet dolu sözlerini anlamayı neslimize nasip eylesin.

 

 

 

 

 

 

EDEB YA HU

 

Şair Nazîm şöyle der:

Söylemek ḥācet degül keyfiyyetüm ma‘lūmdur

Bir daḫi ‘arż eylesem ḥāl-i dili tekrīr olur

Sevgili Dostlar,

Halimi tekrar etmek için güzel bir fırsat doğdu. Bu fırsatı kaçırmamak için hemen kaleme kağıda sarıldım. Edebiyatın toplumdaki yeri nedir ve ne olmalı?

Dostlar,

Akademik ifadelerle başınız ağrıtacak değilim, ancak şu da bir gerçek ki edepli insanlar ancak bilgili ve görgülü kişiler içinden çıkar. Bu insanlar iki ad altında sınıflandırılır: arifler ve alimler.

Bazen şu hataya düşeriz: Bir adam gördüm, okuma yazması yok ama çok bilgili, efendi ve edepli. O halde okumanın hükmü yok.

Hayır Dostlar,

Okumanın hükmü her daim var ve olmaya devam edecektir. Yukarıda söylediğimiz insanlar arifler sınıfına girer ve toplumda bir elin parmakları kadar azdır. Bizim amacımız ahlaklı, düzenli, edepli ve büyük bir ekseriyeti bilgili, görgülü bir toplum olduğuna göre eğitim, özellikle edebiyat eğitimi şarttır.

Şimdi elime geçen fırsatı açıklamak istiyorum.

Dostlar,

Artık üniversitelerimizde edebiyat bölümleri çok daha yoğun tercih ediliyor. Buna bir örnek de kendi bölümümün tercih yoğunluğunda görüldü. Amasya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 12 bin öğrenci tercih etti. Bunlardan sadece kırk birini alabiliyor olmamız bir sıkıntı; ancak gelecek için ümit verici bir gelişme.

Düşünebiliyor musunuz, gelecekte daha edepli, daha saygılı ve daha görgülü bir mahallede yaşıyormuşuz. Gençler artık sokaklarda motosikletlerini barım barım bağırttırmıyor, birbirine aleni küfretmiyor, yere tükürmüyor;  kitap okuyor, her gördüğüne gülümsüyor, saygıyla herkes birbirine yol veriyor…

Evet, böyle günlerin gelmesi için cebimizdeki telefonun son model olması değil, beynimizdeki örümcekli yerlerin tertemiz olması gerekiyor. Ben inanıyorum ki o örümcekli kısımları temizleyecek bir bölüm Türkiye’de  artık tercih ediliyor ve Türkiye yeni umutlara yelken açıyor. İnşallah yelkenlerimiz kesip pazarlarda satmazlar.

Batı’da sosyal bilimlerin değeri yüz yıllar önce bilindi ve toplumu teknik yönden geliştirmekten ziyade ahlaki yönden yetiştirmek önemsendi. İşte bugünkü imrenilen Batı toplumu böyle doğdu. Bizdeki edep cevherini gören Batı onu sahiplendi; ancak içimizdeki çekememezlikler ve hasetçiliker bizi geriletti de geriletti.

Sahib Efendi’nin dediği gibi

Gevher-i naẓmımı görmezse ‘aceb mi  ḥüssād

Çeşm-i mārı ider elbette zümürrüd a‘mā

Eğer haset sahibi şiirimin güzelliğini görmezse acaib bir şey değildir; çünkü yılanın gözünü elbette zümrüt kör eder. Yanı zümrüt değerindeki güzel sözlerim yılan gibi hasetçinin gözünü kör eder.

Yeni bölümümüz ve yeni dönemimiz hayırlı olsun.

 

 

 

 

AV MEVSİMİ

           

Muîni zalimin dünyada erbâb-ı denâettir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insafa hizmetten

Namık Kemal

 

Ey kalbim, bu yıl av mevsiminde neden minicik kekliklere, ceylanlara veya üveyiklere acımıyorsun? Neden bu av mevsiminde “Bu ne vahşet?” “Kim bu zulmü yapan ve ona izin veren ve de ona hizmet etmekten zevk alan av köpeği?” demiyorsun, neden? Evet sen de haklısın ey kalp, sen de dünya ahvalinin artık ne kadar çetrefil ve zalimane hal aldığını görüyorsun. Biliyorsun ki artık “av mevsimi”nde zavallı ağızsız dilsizler değil, gül yüzlü ve tatlı dilliler katlediliyor. Bu gül yüzlüleri katleden zalimler ise daima pusuda bekleyen “Musa kaçkınları”, “İsa ihanetçileri” ve “ezeli Türk düşmanları”.

Ey kalbim, bu acıları kaldırabilmek mümkün değil; ancak yutkunmakta bu kadar zorluk çektiğimiz şu anlarda sana teselli sözleri de söyleyemeyeceğim. Ne söyleyeyim; bir gün Musa kaçkınları insafa mı gelir diyeyim; hayallere inanma. Ne söyleyeyim; İsa ihanetçileri haçlı seferini iptal mi eder diyeyim; o kadar güvenme. Ne söyleyeyim; ezeli Türk düşmanları Türkistan’ı terk eder mi diyeyim; ne olur kendini aldatma, aldatma…

Peki bu zulme hayır diyecek, bir dur diyecek dünyevi güç yok mu? Hani Türkiye? İşte en acısı da bu ya: Ey Türkiye, gerçek gücün bu kadar, fazlasını umma. Ve şunu da bil ki ey kalbim; bizim katlimize ferman çıkaranlar o kadar zalim ki en çok hangi konuda hassas isek onu vuruyorlar. Önce susup dinliyorlar, insafsız avcının köpeği gibi, pusuda sessizce diniliyorlar ve silah sesi ile zavallı avı alıp zalim avcıya teslim ediyorlar.

Ey kalbim, Filistin’e ağlama gözyaşın yetmez, Kerkük’ü anlatma kelimeler yetmez, Türkistan’a hiç bakma utançtan yüzün kapkara kesilir de nefesin yetmez. Bu av mevsiminde zavallı ağızsız dilsizler değil, gül yüzlü ve tatlı dilliler katlediliyor; ne diyeyim ey kalp?

Hiçbir siyasetçiye, diplomata kızmıyorum; sadece bu kurtlar sofrası kurulurken yüz yıllarca birbirini yemekle meşgul olan Müslüman milletlere kızıyorum. Düşman, Mehmet Akif’in mısralarında bir yerlerde başını kaldırmış kahkaha atıyordu, sen neden kafanı kuma gömüyordun ey Müslüman?

Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı…
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir… Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

 

Ey kalbim, bugün ülkemde en büyük düşman kim biliyor musun? Çin mi, Amerika mı, Rusya mı, İsrail mi, IŞİD mi, İngilizler mi? hayır, hayır, hayır… aynı ırktan, aynı dinden, aynı mezhepten, aynı meşrepten, aynı kıbleye aynı camide baş koyan, aynı kaptan yiyen, aynı gemide giden; ancak küçük siyasi görüş ayrılığında olan kardeş oğlu kardeşlerdir. Şimdi ben eşeğin durumuna düşen bu millete “yazık, yazık, yazık” demeyeyim de ne diyeyim?

Ey kalbim, dua et biz Azerbaycan’da imtihan edilmeyelim, Kerkük’te rezil olmayalım, Uygur Türklerine ümit verip yalancı çıkmayalım, Suriyeli kardeşlerimize durumu izah edebilelim, Filistinliler “Hani arkamızdaydınız, size güvenmiştik.”dediği zaman kahrolmayalım. Mısırlı kardeşlerimizi satmış duruma düşmeyelim.

Ey kalbim, huzur adası olan ve her başı sıkışanın sığındığı şu Anadolu’mu her daim uyanık eylesin diye Rabbine dua et; sayyad-ı bî insafa terk edilmemek için niyaz et.

Ey kalbim, bu av mevsiminde ağızsız dilsiz avlara dökecek gözyaşım kalmadı,  gül yüzlü ve tatlı dillilere harcadım hepsini…

 

 

 

 

 

 

 

İŞİD[1] AYRILIKÇI KARDEŞİM

 

Sevgili Dostlar,

Mir Hamza Nigarî’yi tekrar anmanın tam zamanıdır. Ne diyordu rahmetli Pir,

 

Allah’ı Muhammed’i âlî seven dostânız

Ne Sünnî’yiz ne Şiî bir halis Müslümanız

 

Şimdi bu sözün mayaladığı bir ülkede, belli bir olgunlukla ve huzur içinde yaşıyorsak, herhalde Mir Hamza ve benzeri pek çok âlimin bunda büyük bir payı olduğunu kabul etmeliyiz.

 

Dostlar,

Dünyada başı sıkışan tüm milletlerin kurtuluş noktası olarak gördüğü bir ülkede, bir coğrafyada yaşadığımızın farkında mıyız? Benim de soyum bir anlamda bu kurtuluş noktasına sığınanlardandır. Bizler, Rusların ve Ermenilerin baskısı ile yurdundan olmuş Azerbaycan Türkleriyiz. Yurt kaybetmenin ne olduğunu gayet yakinen bilen bir topluluk olarak, gelip yerleştiğimiz bu yeni vatanımızda her daim sadık ve fedakar olduk. Biz Muhacirler, bize Ensar gibi davranan Osmanlıya asla ihanet etmedik. Yemek yediğimiz çanağa tükürmedik.

 

Dostlar,

Bugünlerde ülkemizin güneydoğusunda yeni gelişmeler oluyor. Bu gelişmeler aslında yeni değil; nerdeyse her on yılda bir böyle hadiseler cereyan edip duruyor. Ben kırk yıllık hayatımda bu coğrafyanın onlarca defa yakıldığını, yıkıldığını gördüğüme göre, bu memleketlerde huzur hiçbir zaman uzun süreli olmadı, diyebilirim. Belki yanlışlıkla Osmanlı Döneminde de böyle idi diyenler çıkabilir. Onlara tavsiyem “dört yüz” ile “on” sayılarının farkını öğrenmeleridir. Elbette sıkıntılar vardı; ama dört yüz yıllık bir huzur ve sükun içinde idi bu sıkıntılar. Günümüzde “sabah erken kalkan” ve silahı eline alan kendisine yeni etkinlik alanları, yeni vahşet sahaları kazanıyor. Işid denilen topluluk bunun son adı. Dün Saddam’dı, Esed’di, Suud’du bugün bu.

 

Dostlar,

Bu bahsettiğim coğrafya daha yüz yıllarca değişmez, değişemez. Çünkü orada iki güç bir arada: petrol ve cehalet. Bu ikisinin olduğu yeri kimse rahat bırakmaaaaaz.

 

Peki “Işid ayrılıkçı kardeşim” ne demek? Bizim de güneydoğumuzda belli sıkıntılar cereyan edip gidiyor. Bu sıkıntıların uzun uzun analizini yapacak değilim; ancak şu bir gerçek ki o bölgemizin yaşadığı sıkıntıyı bu memleketin her noktası tattı. Yöneticilerin yanlışları her daim bu ülkede de oldu; ancak bu ülkede her yanlışın içinde büyük bir devlet şefkati de gizli idi. Kim ne derse desin Anadolu insanı adaleti, insaniyeti, huzuru ve kardeşliği Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş, Mir Hamza gibi zirve şahsiyetlerden miras almıştır. İncinse de incitmemiştir. Yönetimler zulm etse bile bu coğrafyanın insanları birbirinden kardeşlik bağını asla koparmamıştır. Alevi’si Sünni’si ezici çoğunlukla,

Allah’ı Muhammed’i âlî seven dostânız

Ne Sünnî’yiz ne Şiî bir halis Müslümanız

diyebilmiştir.

 

Şimdi bayrağımızı gönlerden indiren cahil kardeşime söylüyorum: “Işid ayrılıkçı kardeşim.”diyorum. Eğer bu memleketin bir Suriye, bir Irak olmasını istemiyorsan veya bu aziz Türk milletinin seni o karanlık dünyaya terk etmesini istemiyorsan dikkat et. Devlet tecrübesi öyle kolay kazanılmaz. “ Ya devlet başa ya kuzgun leşe” sözünü bir kez daha tekrar etmek gerekiyor. Türk bayrağını indiren ve iki adım altındaki kuzgunların farkında olmayan kardeşlerime diyorum ki bu kavgalar o coğrafyada daha yüzlerce yıl bitmeyecek, her beş-on yılda bir Musul’lar, Erbil’ler, Bağdat’lar, Şam’lar el değiştirecek ve kan, göz yaşı, sefalet sürüp gidecek. Bu ateşe seve seve atılmak istemiyorsan şu memleketin kıymetini bil. Biz bir, beraber ve güçlü olalım ki oraların derdine de çare olmak için zamanımız olsun.

Bu basit mantığı kavrayamıyorsan, fazla söze gerek yok, Mehmet Akif’in sözünü yazıp bırakıyorum:

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez

 

Biz, bu canım vatandan hep anne şefkati gördük, bayrağımızı annemizin iffeti bildik. Annesine ve bu millete ihanet eden iflah olmaz, olamaz.

YAŞASIN KAPİTALİZM

 

Sevgili Dostlar,

 

Her ne kadar Yunus Emre’miz,

Mal sahibi mülk sahibi

Hani bunun ilk sahibi

Mal da yalan mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan

diyerek bize dünyanın geçici olduğunu haykırsa da artık kulaklarımız bu boş sözlere tıkalı. Bir tarafta çuvalla götürenler varken benim böyle bir felsefeyle ağzımı açıp beklemem ne kadar aptalca, diye düşünüyoruz. Yani herkes birbirini hırsız görüyor, herkes başkasının kendisinden daha kapitalist olduğunu iddia ediyor. Onun lüks arabası yanında bizimki kağnı gibidir, diyebileceğimiz birileri daima mevcut.  Bir bakıyorsunuz kapitalizmin zirvelerinde bir dostumuz bize dert yanıyor: filanca iş adamı milyon dolarlık oldu, işleri tıkırında, her türlü lüksü var… Bir başkası, milyar doları olanı kıskanıyor; ancak bu dünya hırsının iki mağduru ortaya çıkıyor: biri bu kapitalistin kendisi, bir diğeri zavallı kapitalsizler.

Yalnız, şu bir gerçek ki kapitalsiz zavallılar veya kapitalistler tarafından günde 15 saat çalıştırılıp karnının zor doyuran büyük kitle, bu işin görüntüdeki mağdurlarıdır. Mağdur, yarın hesap gününde bu zulmü edenlerin sıfatı olacaktır. Necip Fazıl’ın deyimiyle,

 

Allah’ın bir pulunu bekleyedursun on kul

Bir kişiye tam dokuz dokuz kişiye bir pul

 

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa

Yaşasın kefenimin kefili karaborsa

 

Dostlar,

Ben size daha büyük bir mağdur kitleden bahsetmek istiyorum. Bu kapitalist dünyada ezim ezim ezilen ve iki dünyası da tehlikeye atılan gençliğimizdir. Bu gençlik öyle bir çıkmaz içinde ki anlatması yürek ister. Çünkü meşhur hikayedeki gibi bunu fark edenin, cesaret edip anlatanın, tahtından olması da muhtemeldir.

Ben yine de hem hikayeyi hem de durumu anlatayım, velev ki kimse okumaz, alınan olmaz…

Hikaye bu ya, günlerden bir gün bir ülkede çeşmelerden akan su herkesi deli etmeye başlamış. Ülkenin padişahı bu durumu engellemek için çok çabalamış; ancak ne mümkün, her gün bir şehir elden çıkmış. Sadece padişahın içtiği sular deli etmiyormuş; bu yüzden zavallı padişah delirenleri gördükçe kahroluyormuş. Gel zaman git zaman halkın tamamı delirince, bakmışlar padişah tuhaf tuhaf hareketler yapıyor. Ya, bu padişahta bir haller var, bunu başımızdan atalım demeye başlamışlar. Bunu duyan padişah koşup o çeşmeden su içmiş ve o da delirmiş. Böylece halkı padişahın normale döndüğünü kabul etmiş.

Dostlar,

Kapitalizm çeşmelerinden akan faizle, hırsla, kinle ve aç gözlülükle kirlenmiş paraları içe içe artık Müslüman Kapitalistler olduk. Para bizim en kutsal değerimiz ve onu paylaşmak en büyük derdimiz oldu.

İşte mağdurlarımız da burada ortaya çıkıyor: gençler. Onlar eğer bu delirten sudan içmez ve her şeyi toz pembe görmezse vay hallerine. Ya bu sudan içip onlar da acımasız kapitalist olmanın dayanılmaz deliliğini yaşayacaklar ya da bu suyu içenlerin karşısında, mezkur padişahın durumuna düşüp perişan olacaklar.

Daha acısı ile yazımı bitiriyorum.

Bu günlerde “Müslüman” iki veya üç kitle, hem kapitali hem de iktidarı paylaşırken bu açmazın içine düşüyor; birbirini adeta tekfir ediyor. İki veya daha fazla Müslüman grup bu paylaşımda adeta şöyle diyor: Tencere dibin kara; hayır, hayır seninki benden kara.

Şimdi yeni gelen gençlik bu ahvale bakıp da “Eğer Müslüman buysa Kapitalist kim?” demez mi?

İşte mağdur olan bu kitle hem bu dünyasını hem de ahretini kaybediyor.

 

Hayır hayır vazgeçtim: Her şey güllük gülistanlık, ben saçmalıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EY GENÇLİK! TİYATRO MU, O DA NE?

 

Yar bana bir eğlence medeeeed!

Kande varsa âşık-ı bî-çâre cananın arar

Dert ile bimâr olan elbette dermânın arar

Aman bana bir eğlence yar heeey!

 

Sevgili Dostlar,

Karagöz, Orta Oyunu, Meddah, Saz Şairleri ve Köy Seyirli Oyunları ile dolu bir kültürün içinden bize kalan birkaç küçük söz kırıntısı yukarıdaki dizeler.

Dostlar,

Bizde tiyatro var mıydı, diye kendime sorduğumda hep Batı’daki tiyatro ile bizdekini karşılaştırma gereği karşıma dikiliyor. Nedense her şeyde böyle bir psikoloji bizi zorlayıp duruyor: Acaba Batı’da nasıl? Bizde onların sanatından bir kırıntı var mı? Sanatımız onlarla boy ölçüşebilir mi?

Dostlar,

Batıda tiyatro sanatı Kadim Yunandan beri çok ama çok önemsenmiş ve bir anlamda kutsal atfedilmiştir. Bu kutsallık çok tanrılı dinlerin bir ibadet mahalli haline getirmiş tiyatroyu. Bu yüzden her şehirde en büyük binalar tiyatro için inşa edilmiş. Bu büyük yapılarda tanrılar, yarı tanrılar ve kahramanlar boy göstermiş; halka tragedyanın en muhteşem örnekleri sunulmuş.

Bu gelenek, Batı’nın modern çağlarında da devam etmiş ve her şehirde tiyatro ve opera binaları merkeze alınmış. Bu durumun sebebi gayet açık: yetişkin eğitiminin en kolay ve etkili yolu tiyatrodur. Namık Kemal de Tanzimat Döneminde bu gerçeği görüp şöyle yazmış: ”Tiyatro bir eğlencedir; ancak eğlencelerin en öğretici ve eğitici olanıdır.” Batılı anlamda tiyatromuzun olmadığından şikayet eden Namık Kemal, büyük bir gayretle bu yeni tip tiyatrolara metinler yazmaya girişmiştir. Tanzimat’tan sonra Batılı tiyatro bizde de yaygınlaşmış ve bir anlamda geleneksel tiyatro ile modern tiyatro bir birini besleyerek yola devam etmiştir.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Osmanlı yedi yüz yıl tiyatrosuz olarak mı bir toplum inşa etti? Tiyatrosuz bir toplum yedi yüz yıl ayakta kalabilir mi? İşte bunun cevabı gayet açık ve net: Hayır.

Osmanlı Orta Oyunu, Karagöz ve Meddah ile her mahalleye tiyatroyu götürmeyi tercih etmiş ve bir anlamda mobil tiyatro geleneğini yaygınlaştırmıştır. Bu bağlamda geçmiş ve modern zaman karşılaştırması yapılınca şöyle bir manzara ortaya çıkıyor: Batı büyük binalar ile bu sanatı hayatın merkezine alırken; biz mobilize ederek hayatın içine yaymışız. Her hal ü karda tiyatro hayatımızda daima yer bulmuş. Şehrinizdeki bir çocuk, her yıl mutlaka Orta Oyunu, Karagöz veya Meddah izlemiş ve bir anlamda o yaştan yetmişine kadar bu sanatla hem hal olmuştur. Yani toplumdaki yetişkin eğitimi mahalle ortasında, kıraathanede ve her uygun ortamda sürdürülmüş. Batının toplum inşasında kullandığı bu yöntem bizde asla ihmal edilmemiş.

Siz en son ne zaman tiyatro izlediniz?

Peki, Cumhuriyetle birlikte nasıl bir manzara ortaya çıkıyor? Tabii ki yine eskiyi terk eden ancak yeniye gücü yetmeyen bir devlet söz konusudur. Yeni devlet haklı olarak tiyatroya da el atmış ve her ilde bu sanatı yaymaya çalışmış; ancak mobil ve masrafı devletten değil halktan alınan bir sanat, bina ve kadro masrafı yüzünden sadece büyük illere mahsus kalmış. Yani eldeki para ile İstanbul, Ankara, İzmir… gibi büyük illerde tiyatro binaları yapılmış ve perde açmış; diğer iller hem eskiyi kaybetmekle hem de yeniyi bulamamakla mağdur edilmiş. Bu mağduriyetin temel nedeni, geleneksel tiyatronun kıyafetleridir. Kavuklu, Pişekar, Hacivat gibi karakterlerin giysileri yeni cumhuriyet yasalarına uygun değildir: sonuç olarak yasaktır.

İşte Dostlar,

Eskiyi terk etmek gerçekten gerekli olabilir; ama yeniyi getiremeden yasaklanan bir sanat böyle mağduriyetler doğuruyor. Şimdi bu şehirlerde bir vatandaşa sorsan: “Şehrinizde tiyatro olmaması sizi rahatsız ediyor mu?” diye mutlaka; karnımı doyurdum da tiyatrosu mu kaldı, diyecek. İşte bir ülke ancak bu kadar yetişkin eğitiminden ve sanattan uzak kalabilir. Batı dediğimiz memleketler, yediden yetmişe tiyatroya topladığı insanlara bu kurumlar aracılığıyla insanlığı, sevgiyi, saygıyı, yere tükürmemeyi… öğretiyor. İnanın aynı misyonu bir zamanlar Meddah, Karagöz, Kavuklu yükleniyordu.

Dostlar,

Unutmayınız yıkmak kolay yapmak zordur.

Yar bana bir eğlence medeeeed!

Kande varsa âşık-ı bî-çâre cananın arar

Dert ile bimâr olan elbette dermânın arar

Aman bana bir eğlence yar heeey!

Ama en yararlısından…

 

 

 

YAKARIŞ

 

Sevgili Dostlar,

Mihrî Hatun, tam beş yüz yıl önce, burada, Amasya’da Tazarruname adlı bir eser ile Tanrıya yakarmış ve tüm dünyadan bu yakarış duyulmuş. Amasya’da duyanınız oldu mu?

Dostlar,

İnanın öyle mümbit bir kültür höyüğünün üstünde oturuyoruz ki hangi kitabı karıştırsan karşına büyük bir âlim, şair, veli veya hattat çıkıyor. Bu şehir, tam bir tarih höyüğü; ancak üstündekiler arkeolog değil.

Hatırlar mısınız, geçen yazılarımda Mihrî’nin eserini ve ismini Ruslar ve Amerikalılar bizden elli yıl önce dünyaya duyurmuşlar, demiştim.

İşte bu elli yılın sonunda o şair ve eseri ile ilgili incelemeler yapıyor ve şaşkınlıklar içinde kalıyorum. Bu Mihrî Hatun denilen hanımefendi ne derin, ne âlim, ne mübarek bir insanmış, şaşıp kalıyorum.

Şu anda onun tazarruname adlı eserini tahlile çalışıyorum. Bizim tazarru ne demek diye sözlükler karıştırmak zorunda kaldığımız bir devirde onu anlamamız tabii ki zor olacak; ancak yine de bir yerden başlamalı değil mi?

Dostlar,

Sakın yazıyı okumaktan vazgeçmeyin, öyle ağır Osmanlıca şiirlerle sizi boğmak niyetinde değilim. Ayrıca, bakın ben neler biliyorum, siz hiçbir şey bilmiyorsunuz deme havasında da değilim, inanın.

Sadece şunu söylemenin gayretindeyim: Allah bize müthiş bir zeka ve gönül vermiş, bu iki varlığımız bizi abad etmeye yeter de artar bile. Gelin bu zekice ve içli duygularla dolu eserlere soğuk kalmayalım. Yabancıların bizi anlamaya çalıştığı kadar biz, kendimizi anlayalım, cevherimizi işleyip dünyaya sunalım.

Bakınız Mihrî Tazarruname adlı bu yakarış eserine nasıl başlıyor:

Yazdı cân levḥasında bismillâh

Ḳudret-i lâ ilâhe illallâh

Lâ ilâhe illallâh’ın kudreti can levhasında bismillah yazdı.

Gösterür toġrı yol bi-ḥamdillâh

Ḥimmet-i lâ ilâhe illallâh

Lâ ilâhe illallâh’ın himmeti Allah’a şükürler olsun ki doğru yolu gösterir.

Dü-cihâna ṭolı durur lâ-şek

Şöhret-i lâ-ilâhe illallâh

Lâ ilâhe illallâh’ın şöhreti şüphesiz iki cihana dolmuştur.

Ehl-i ‘aşḳ dillerin müşerref ider

Ṣoḥbet-i lâ ilâhe illallâh

Lâ ilâhe illallâh’ın sohbeti aşk ehlinin gönüllerini şerfelendirmiştir.

İrgürür ḫaste dillere ṣıḥḥat

Şerbet-i lâ-ilâhe illallâh

Lâ ilâhe illallâh’ın şerbeti hasta gönüllere sıhhat ulaştırmıştır.

Böyle içten ve mantıklı konuşan bir kadın ne mesajlarla yüklü bir eser donatmıştır, tahmin edebiliyor musunuz. Ben tahmin ediyorum, çünkü okumaya anlamaya gayret ediyorum. Emin olun İngilizce öğrenmeye harcadığım vaktin yarısını kültürümü anlamaya harcasam şu anda dünyanın en ünlü âlimlerinden olurdum. Ucundan, kıyısından okuduğum halde ne zenginlikler gördüm ne zenginlikler.

Dostlar,

Mihrî’nin bir hayat felsefesi vardır ve şu beyitle özetlenir:

Şöyle teşhiṣ eyledüm Mihrî cihânun lezzetin

‘İlm ile ṣavm u ṣalât imiş ḳalanı hiç imiş

Ey Mihrî, hayatta cihanın lezzetini şöyle tespit ettim, bunlar ilim öğrenmek, oruç tutmak, namaz kılmak imiş; geri kalanı koca bir hiç imiş.

Bence beş yüz yıl geçse de bu mesaj henüz eskimemiş, sizce?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİRVANLI

 

Sevgili Dostlar,

Şirvan, Azerbaycan’ın Bakü ve Şamahı merkezli, her yönden mümbit bir bölgesinin adıdır. Bu bölge 799’da kurulan Şivanşahlar Devleti ile ün bulmuş ve yaklaşık yedi yüzyıl geniş bir sahada varlığını devam ettirmiştir. Şeybanî Han tarafından kurulan bu devlet 1538’de yıkılmıştır. Son hükümdarı Burhan Ali olan devlet, daha sonra beylikler halinde varlık mücadelesi vermiştir. Bölge bir dönem Osmanlı bir dönem de İran yönetiminde kalmış, sonra hanlıklar halinde 1828’e kadar varlığını sürdürmeyi başarmıştır. 1828 Türkmençay Antlaşması ile Şirvan bölgesi de dahil tüm Azerbaycan Rusların işgali altına girmiştir.

Şirvan bölgesi mümbit bir yerdir demiştik; gerçekten de orada bulunan yer üstü ve yer altı zenginlikleri yanında, ilmî ve tasavvufî  yönden de müthiş bir bereket söz konusudur. Adeta hem dünyevî zenginliklerin hem de uhrevî mutluluğun merkezi olmuştur bu bölge. Bakü, Şamahı gibi tabiat güzelliği, verimli ovaları ve petrol gibi tartışılmaz değerdeki yer altı kaynakları ile bölge dünya nimetleri ile dolup taşmaktadır. Aynı zenginlik uhrevî hayat için de söz konusudur. Bölgeden yetişmiş âlim ve mutasavvıfların sayısı tespit edilemeyecek kadar çoktur. Özellikle Seyyid Yahya Şirvanî 1400’lü yıllarda bölgeyi Halvetîliğin merkezi haline getirmiş ve dünyanın her yanından akıp gelen sevenlerine ve dünyanın her yanına gönderdiği müritlerine iki dünya saadeti nasıl kazanılır öğretmiştir. İnanamazsınız, Anadolu’da herhangi bir ile gidin mutlaka bir Yahya Şirvanî müridi bulursunuz. Osmanlıda en yaygın olan tarikat şüphesiz onun kurduğu Halvetilik yolu idi. Daha inanılmazını söyleyeyim, onun Afrika ve Avrupa’da da milyonlarca takipçisi olmuştur ve daha hala da mevcuttur. Nijerya’da onun adının geçtiğini duyarsanız lütfen şaşırmayınız.

Sevgili Dostlar,

Bölgenin uhrevî zenginliğinin ikinci dönemi ise İsmail Şirvanî ile 1800’lü yılların başında ortaya çıkar. Nakşıbendî tarikatının bölgede ve Kafkasya’da yayılmasını sağlayan bu zat, ikinci Yahya Şirvanî görevi görmüş ve hem kendisine binlerce sevenini çekmiş hem de gittiği yerlerde ahretini kazanan binlerce insan yetiştirmiştir. Onun en temel özelliği Azerbaycan’ın işgal yıllarında gelmesi ve bu işgale açık ve net tavır almasıdır. “Müslüman bir milletin Hıristiyanların yönetimi altında kalmasının Müslümanlara zül sayılacağını” açıkça söylemiş, cihat etmeyi farz görmüş ve emretmiştir. Onun açtığı yoldan İmam Şamil gibi tüm dünyada efsane olmuş bir lider yürümüştür. İmam Şamil, İsmail Şirvanî’nin en sadık müritlerinden olmuştur ve şeyhi, Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kaldıktan sonra onun halifelerinden Molla Mehmed Yaragî’ye bağlanmıştır.

Şirvan’ın Kürdemir adlı şehrinden doğan bu güneş, Anadolu’nun Amasya semalarında gurub etmiş ve milyonlarca sevenini Mevlanâ Halid-i Bağdadî’nin kendisine öğrettiği nurlu yola davet etmiştir.

Unutamayınız, Amasya’nın manevî lideri Pir İlyas Halvetî de Şirvan’da tasavvuf eğitimi almıştı. Pirlere gidince bir Fatiha ile tüm bu mücadele kahramanlarını anmanız dileği ile…

 

 

 

OY MEDUSA MEDUSA!

 

Sevgili Dostlar,

Belki hatırlarsınız, Medusa Etkisi diye bir şeyden bahsetmiştim. Bu etki tüm insanlığın genel sorunu haline gelen ekran bağımlılığı idi. Ne zaman bir gençle karşılaşsam bu etkinin kollarında kendisini kaybetmiş halde olduğunu görüyor ve üzülüyorum. Ya televizyon ya bilgisayar ya da telefon; işte hayatın temel üç hipnotizma aleti.

Bu yazımda tekrar be tekrar söylemek istiyorum ki eğer aşağıda sıralayacağım durumlarla karşılaşıyorsanız veya bizzat siz bu hallere düşüyorsanız, hayatınıza bir şans daha verin. Her ne kadar televizyonun olumsuz etkilerinden söz ediyor olsam da oradan iyi örnek vermekten de çekinmeyeceğim, özellikle “Süper Kumanda” adlı sinema filmini izleyip kendi hayatınızı yeniden değerlendirebilirsiniz. Amerikalılar hatalı bir hayat kurgusuna sahip olduklarını bu film ile itiraf ediyorlar. Onlar bu hatadan kurtulmak ve sanal bir dünyada kendini kaybetmekten uzaklaşmak isterken bizler, oraya doğru koşuyoruz. Onlar artık konuşacak, dertleşecek dostlar bulamaz oldukları için ağlarken biz, onların yerini almaya çabalıyoruz.

Sevgili Dostlar,

Eğer, bir gününüzün yarıdan fazlasını MEDUSA ETKİSİ’nde, yani ekran karşısında geçiriyorsanız,

Eğer, eve gittiğinizde üç yaşındaki çocuğunuz sizin kucağınız yerine cep telefonunuza koşuyorsa,

Eğer, on yaşındaki çocuğunuz bir yanına televizyonu, bir yanına diz üstü bilgisayarı, bir yanına da cep telefonunu alıyorsa ve siz artık onu bu ortamdan kurtaramıyorsanız,

Eğer, insanlar kötü bir olayın önlenmesiyle değil de fotoğrafının çekilmesi ile ilgileniyorsa,

Eğer, omzunuz ağrıyıp da saatlerdir bilgisayarda çalışmakta olduğunuzu fark ediyorsanız,

Eğer, lalelerin mevsimi geçmiş ve siz fark edememişseniz,

Misafirliğe gittiğinizde televizyon açıksa ve ikide bir sohbetinizi bölüyorsa,

Sokakta bile elinizde cep telefonu ile uğraşıyorsanız,

Başınızı kaldırıp tarihi eserlerde bir estetik göremiyorsanız,

Bir sosyal faaliyete ve cemiyet çalışmasına katılacak zamanınız yoksa,

Çocuğunuzun ne kadar çabuk büyüdüğünün farkına varamadıysanız,

Zambakları görmediyseniz,

Yıldızlara yıllardır bakmadınızsa,

Gülleri koklamadıysanız,

Kırlara çıkmadıysanız,

Çiğdem çiçeğinin vaktini kaçırdıysanız,

Müslüman iseniz ve camilerden gelen yanık ezan seslerine; Hıristiyan iseniz kiliselerden gelen davetkar çan seslerine kulaklarınız aldırış etmiyor ve rahat TV koltuğunuz sizi içine çekiyorsa,

Ve eğer, sevdiklerinizi bizzat gidip görmek yerine bilgisayardaki fotoğraf paylaşım sitelerinden seviyorsanız,

Ve de eğer, güzellikleri sadece “like/ beğen” butonu ile çiğneyip geçiyorsanız,

 

MEDUSA ETKİSİ sizi taşlaştırmıştır.

Allah rahmet eylesin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ERMENİ MESELESİ

 

Sevgili Dostlar,

Nisan ayı geldi, 24 Nisan kapıya dayandı.

Her yıl olduğu gibi Amerikan’ın bizim tarihimiz hakkında alacağı kararı beklemeye başladık. Acaba bu yıl soykırım yapan bir millet mi olacağız yoksa bu ifade bir yıl daha geciktirilecek mi?

Gariptir, bir ülkenin iki dudağı arasına sıkışmış bir kader yaşıyoruz gibi geliyor bana. Peki gerçekten durum bu minvalde mi?

Belki bizim bilmediğimiz dengeler sebebi ile Amerikan’ın bu kararı önemli olabilir; ancak Suriye’den Türkiye’ye kaçan Ermenileri görünce bir tuhaf oluyorum. Mademki biz soykırım yapıp onları kestik, yok ettik; o halde niçin daha hala başı sıkışan Ermeni Türkiye’ye koşuyor?

Türkiye’de kaçak çalışan Ermeni sayısı belki de tahminlerin kat be kat üstündedir. Neden bu iki yüzlülük?

Bir tarafta olup olmadığı belli olmayan bir suç, öbür tarafta fotoğrafları ile sabit bir suç: Ermeni Soykırımı 1915, Hocalı Katliamı 1991.

 

Sevgili Dostlar,

Size kendi dedemin hayatından bir örnek bir hadise anlatayım. Dedemin yaşadığı yıllarda, ki 1910’lu-20’li yıllar, Samsun’a gitmek dünyanın en riskli yolculuklarından birisidir. Sebebi gayet nettir: Ermeni Çeteleri. Bırakın Samsun’u Tuzsuz’dan Amasya’ya gece gitmek ölüm riskini göze almak demektir. Çekerek üzerindeki bir su değirmenine atılıp yok edilme ihtimaliniz oldukça yüksektir.

Şimdi bu çeteler dağdan toplanıp bir yerlere sürülmüş veya yöre halkı tarafından yakalanıp öldürülmüşse nasıl bir soykırım ortaya çıkar. Yani ölen Müslüman olunca mesele yok, ama  Ermeni ise soykırım diye bağır, çağır.

Bu oyunu bir yerlerden değil, artık binlerce yerden hatırlıyoruz.

Dostlar,

Bu Ermeniler resmen hem kel hem fodul. Hem dün bize saldıran onlar hem bugün Karabağ’ımıza kara hançer saplayan onlar hem de soykırıma uğradık diye barım barım bağıran onlar. Ben bunlar için sadece susuyorum ve sözü Ozan Arif’e bırakıyorum. Onların cevabını en güzel o, verir diyorum:

 

Dünya duysun bu sesi, bu ses şarkın sesidir
Peygamberin övdüğü necip ırkın sesidir
Bu ses Azerbaycan’ın, bu ses Türk’ün sesidir
Bu Ermeni tak etti canımıza tak artık,
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık!

 

Karabağ da kan var kan, ağlıyor Azerbaycan
Karabağ da karalar bağlıyor Azerbaycan
Kanlar kanı eritti, çağlıyor Azerbaycan
Vahşet bu, vahşet dünya, dön başını bak artık
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık!

 

Dünya, göz yumamazsın bu insanlık suçuna
Gözünü kan bürümüş, bak ermeni piçine!
Benim diyor girmiş de hududumun içine
Ya bu işe bir dur de, ya aradan çık artık,
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık!

 

Azerbaycan bir gözdür, Karabağ da bebeği
Yani Azerbaycan’ın tam ortası, göbeği
Gözüme mi göz dikti bu Ermeni köpeği? ! !
Bu köpek senin dünya, kapımızdan çek artık
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık!

 

Ben zaten ermeniyi hallerinden tanırım.
Bindokuzyüzonsekiz yıllarından tanırım
Kanıma batırdığı ellerinden tanırım
Şart oldu o elleri kökünden kırmak artık
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık!

 

Karabağ’da kapkara bir destan yazılırken,
Savunmasız insanlar kurşuna dizilirken
Bebeklerin başları taşlarla ezilirken
Kimse bana diyemez dişlerini sık artık!
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık!

 

Genç, ihtiyar, kadın, kız demeden kıyılmakta
Kolları kesilmekte, gözleri oyulmakta
Dalga-dalga semaya feryatlar yayılmakta
Bir şehidin mezarı bir taneden çok artık
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık!

 

Nerdesin ehli-i İslam; ey Muhammed ümmeti? ! !
Sende mi görmüyorsun, bu zulmü, bu vahşeti?
İşte gün vahdet günü, gerçekleştir vahdeti
Allah-u Ekber deyip tek yumruk ol, tek artık! ! !
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık.

 

Türk’ün dostu Allah’dır, İslam’a inanmıştır,
İslamda ‘hubbul vatan-minel iman’ denmiştir
Yani vatan aşkını imanla bir anmıştır
Demedi deme dünya, bana cihat hak artık
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık.

 

Ermeni vampir gibi kanımızı içecek
Sonra bir ateşkesle acımız mı geçecek?
Bu rüzgârı ekenler, fırtınayı biçecek,
Ozan Arif diyor ki, yaydan çıktı ok artık! !
Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık! ! !

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SİZİN AKROSTİŞ YAZDIĞINIZ SEVGİLİNİZ OLDU MU?

 

Sevgili Dostlar,

Mir Hamza Nigarî dünya varlığı olarak en çok şeyhi İsmail Şirvani’yi seviyordu. Biliyordu ki ukbanın anahtarı, İslam’ı öğrendiği insanın elindedir. Kendisine sonsuz âlemde cennete giden yolu tarif edenden daha çok kim sevilebilirdi ki? İşte bu sevginin emaresi olarak Mir Hamza’nın Şeyh Siraceddin İsmail Şirvani’ye yazdığı akrostiş şiiri. Bu şiirin ikinci beytinden itibaren İsmail isminin harfleri ile zat-ı muhterem övülmüş. Allah hepimize aynı yolu gösteren insanlar nasip etsin.

اسماعيل (elif/ sin/ mim/ elif/ ayın/ ye / lam)

Vasf eyle dilâ heves sanadır

Yârân içre nefes sanadır

Ey dilim vasf etmeye başla ki dostlar içre heves ve nefes sanadır.

Elfinde hezâr istikãmet

Sîninde mukîm bin selâmet

O şeyhimin “İsmail” isminin, elif’inde pek çok doğruluk, sin’inde kalıcı binlerce selamet vardır.

Mîminde medâr-ı mihr-i zâtî

Elfinde ifâza-i sıfâtî

Mim’inde zatının güneşinin merkezi, elifinde sıfatlarının feyzi vardır.

‘Aynında ‘uyûn-ı ‘ayn-i ‘ârif

Yânında yenâbi‘-i ma‘ârif

Onun ‘ayn harfinde ariflerin göz pınarları, ye’sinde marifet  pınarları vardır.

Lâmında şarâb-ı la‘l-i şâhid

Perverde-i zât-ı pâk-i Hâlid

Onun lam’ında şehitlerin içtiği şahadet şarabının kızıllığı, o pak zat olan Halid-i Bağdadî’nin yetiştirmişliği vardır.

Dîvâne-i ülfet-i Hudâdır

Sergeşte-i mihr-i Mustafâdır

O, Hüda’nın delicesine aşığı, dostu; Hazret-i Peygamberin güneşinin vurgunu; pervanesidir.

 

Pervâne-i pertev-i Muhammed

Sûzâne-i şem‘-i Âl-i Ahmed

O, Hazret-i Muhammed’in nuruna atılan bir pervane; o, Al-i abânın mumuna kendini yakandır.

Sâkî-i müdâm-ı ân-ı Leylâ

Sermest-i şarâb-ı mihr-i Mevlâ

O, Leyla ile geçen anın sakisi; Mevla’nın aşk şarabının sermestidir.

Ser-halka-i fırka-i Bahâdır

Meyhâne-i feyz-i âşinâdır

O,Bahaddin Nakşibend’in yolunun baş halkasıdır ve feyz meyhanesinin arifidir.

Güftârı ma‘ârif-i İlâhî

Reftârı fenâ tarîk gâhî

O, Allah’ın verdiği marifet ilminin sözcüsü ve dahi fanilik yolunun yolcusudur.

Her fikri enîs-i bin ‘ibâret

Her harf-i kelâmı bin hidâyet

Onun her fikri binlerce ibrettir; her kelamının bir harfi bin hidayettir.

Her bir nefesi Mesîh-âsâ

Her bir nazarı nazîr-i kîmyâ

Onun her bir nefesi Hazret-i İsa gibi can bağışlar; her bir bakışı altına dönüştüren kimyadır.

 

Enfâs-ı nefîsi rûh-ı nefehât

Eltâf-ı kelâmı reşk-i reşahât

Onun can bağışlayan nefesi ruhlara esintidir;  sözlerinin lutf ettiği ise insanları kıskandıran sızıntılardır.

Ser-tâ-be-kadem kamu letâif

Mahsûs-ı mesâhif-i ma‘ârif

O, baştan ayağa bir letafettir, marifeti Kur’andan hasıl olmaktadır.

Ebrâc-ı merâtib-i sa‘âdet

Mi‘râcı ‘urûcı bî-nihâyet

O, saadet mertebelerinin burçlarındadır ve onun yukarı doğru miracı nihayetsizdir.

Ezkâr-ı cemîli cân-fezâdır

Evsâf-ı şirîni dil-güşâdır

Onun zikrinin güzelliği gönüller açıcıdır; vasıflarının tatlılığı kalp ferahlatıcıdır

Bir ‘âlî-cenâb-ı zü’l-cenâheyn

Bir cevher-i mültekã-yı Bahreyn

O, bir dünya ve ahiret  cömertidir,  o, iki denizin kavuştuğu özdür.

Bir cevher lîk dürr-i ‘irfân

Bir gevher lîk cevher-i cân

O, bir cevherdir;  fakat aynı zamanda irfan incisidir. Bir gevherdir; ancak canın cevheridir.

Cevlân-geh-i lutf u mazhar-ı Hak

Bî-kayd-ı ‘alâyık-ı ene’l-Hak

Onun gezdiği yer Allahın lutfuna mazhar olur; Hak yolunun kayıtsız şartsız bağlısıdır.

Ger görse ruhın kılurdı âmân

Destinde ‘asâ kaçardı şeytân

Eğer onun yanağını görseydi, eman isteyip elinde asası ile kaçardı şeytan.

Serkeşler o serverin esîri

Üftâdelerin o dest-gîri

Asiler o başbuğun esirdir, düşkünlerin ise odur yardımcısı.

Ashâb-ı hulûsı Hızr-âsâ

Âbâb-ı dili ferişte-sîmâ

Kurtulmuşlar ahalisine Hızır gibidir; nur dolu gönüllü, melek yüzlüdür.

Erbâb-ı sülûki san melekdir

Perverdesi hûrşîd-i felekdir

Yükseldiği mertebede dostları sanki meleklerdir; onu yetiştiren sanki gökteki güneştir.

Bir server-i nâdir-i zamâne

Bî-tâ-yı zamân bir yegâne

Zamanımızın nadir bir seyididir, zamanı aşmada bir tanedir.

Bir rütbededir ki şân-ı ‘âlî

Fehminde ‘ukl ü zihn-i hâlî

Bir derecededir ki şanı yücedir; onu anlamada akıl ve zihin boş kalmaktadır.

 

Evsâfı dilâ zebâna sığmaz

Elburz-i berîn dehâna sığmaz

Ey gönül, onu vasıflarını saymak dile sığmaz; nitekim Kafkasya’nın en yüce dağı Elburz ağıza sığmaz.

Evsâfına ‘akl-ı evvel irmez

Ecrâm-ı felek kemende girmez

Vasıflarına akl-ı evvel ermez; çünkü felekteki yıldızlar kemende girmez.

Ve’l-hâsılı bende-i Hudâdır

Âlüfte-i Âl-i Mustafâdır

Sonuç olarak o, bir Huda kuludur, bağlısızdır; Hazret-i Peygamberin ailesinin bir kara sevdalısıdır.

Ey hâme yeter tekellüm itme

Evsâfı ile terennün itme

Ey kalem yeter artık sus. (Bir kuş gibi) onun vasıfları ile ötüp durma.

Hayretle ki sîne-çâk olursun

Bağrın yarılur helâk olursun

(Ey kalem) öyle bir hayrete düşersin ki  yakanı paçanı yırtarsın; sonunda bağrın yarılır da helak olursun.

Ey dil kerem-i Hudânı fikr it

Şükrün demidir nisâr-ı şükr it

Ey gönül, Hüda’nın ikramlarını düşün; artık şükür zamanıdır, şükür incilerini dağıt.

 

 

 

LALELER

 

Sevgili Dostlar,

Bir bahar daha kapımıza dayandı; biraz daha zorlasa kapıları kıracak. Bize Sait Faik’in “Hişt Hişt” hikayesindeki gibi her yerden seslenip duruyor; acaba farkında mıyız? Yolların, parkların, bahçelerin kenarındaki laleleri karşımıza alıp uzun uzun seyrediyor muyuz? Onlara bakıp değişik anlamları olduğunu düşünüp değişik duygulara dalıyor muyuz? En önemlisi laleleri seyretmek için son on günümüz olduğunu, bir dahaki yıla bu güzellikleri görüp göremeyeceğimizin belli olmadığının farkında mıyız? Belki de son on,  on beş gününüzü yaşıyorsunuz, laleleri seyretmek için.

Erişdi nev-bahar eyyâmı açıldı gül-i  gülşen

Çeragan vakti geldi lâlezârın didesi rûşen (gözü aydın)

Çemenler döndü rûy-ı yâre(yarin yanağına) reng-i lâle vü gülden

Çerâgân vakti geldi lâzârın didesi rûşen (gözü aydın)

diyen Nedim bizden daha uyanık davranmış gibi görünüyor. Gerçekten de atalarımız bizden daha fazla tabiatla ilgilenmiş ve dünyanın güzelliklerine bakıp adeta Allah’ı zikr etmişler. Nasıl mı?

Öncelikle lâle kelimesinin onlara neleri çağrıştırdığına bakalım:

Camilere bakarsanız mutlaka bir lâle motifi görürsünüz, neden? Çünkü lale, ebced hesabı ile 66’ya denk gelir; aynı şekilde Allah ismi de 66’dır ebced’de. Yine camilerde hilalin niye bulunduğunu da belirtelim; hilal de ebcedle 66 sayısını verir. Haydi başladık çift vavı da söyleyelim; bir vav 6’dır ebcedle, iki vav yan yana olunca siz kaç olduğunu tahmin edin. Bitmiyor ki Bayezid camiindeki dış avluda yazılı vavın ucunda neden lale motifi var, tabii ki Allah lafzı için.

Şimdi Dostlar,

Bir laleye bakıp bunları düşünmek zikir değil de nedir?

Lalenin ilk var oluşu ise ilginç bir hikayeciktir. İran mitolojisine göre bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine yıldırım düşmüş ve alev alan yaprak o haliyle donup kalarak lâleye dönüşmüştür. Göbeğindeki siyahlık da yıldırımdan arta kalan yanık izidir. O günden sonra lâle, rengi ve şekli ile şâirlerin ilgisini çekmiş sevgilinin yanağına, şarap dolu kadehe, muma, yaraya, meşaleye vb. benzetilmiştir.

Pek çok kaynağın delaleti ile, lâlenin ve lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği kesindir. Roma ve Bizans’ın hiç ilgilenmediği bu çiçek, süslemecilikte XIII. yüzyıldan itibaren kullanılmış, Selçuklu âbidelerinde, yazma kitap ve kaplarında görülmeye başlamıştır. Şiirimizde ise XIV. yüzyılda görülür. Ahmedî, Cemşid ü Hurşid adlı eserinde bu çiçekten bahseder.

Klasik şiirimizde XVI. yüzyıla kadar sözü edilen lâlelerin yabani türler olduğu muhakkaktır. Yabaniliklerinden, yani dağlarda, kırlarda yetişiyor olmalarından dolayı “taşralı”dırlar. Bunun için utangaç, usul-erkân bilmez bir çiçek olarak düşünülen lâle, bir bakıma utangaçlığın, çekingenliğin sembolüdür.

“Taşradan geldi çemen mülkine bigâne diyu
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler” (Necatî)

Türk edebiyatında yerini her geçen gün sağlamlaştıran lale, artık padişahların da dikkatini çekmeye başlar. XVI. yüzyılda kültür yolu ile yeni türleri elde edilmeye başlanan lâle, gül’le rakip olur. Tarihimizde ve dünyada ilk lâle deliliği (tulipomania), XVI. yüzyılda İstanbul’da yaşanmıştır. Kanunî Devrinin ünlü Şeyhülislamı Ebussuud Efendi bile “Nûr-ı Adn” adını verdiği yeni bir lâle türü elde etmiştir.

Avrupa’da laleye neden “tulip” dendiğini söyleyerek sözlerimizi bitirelim: Avrupa’ya lale ilk defa Osmanlıdan gider. İlk lale örneğini götüren Almanya/ Hollanda elçisi bu çiçeğin adını sorar; laleyi veren paşa da “Tülbent Lalesi” der. Ancak elçi memleketine gidince sadece “tülbent” kısmını hatırlar ve adını “tülip” şeklinde telaffuz eder. İşte o günden beri Avrupa’da lale tulip adıyla zikredilir.

 

DOSTLAR, BIRAKIN ŞU HAYATIN ANLAMSIZ TELAŞINI; LALELER AÇTI Bİ’ETRAFINIZA BAKIN HERİ!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SON SEKİZ YÜZ YILI OKUMAK

 

Şöyle  teşhis eyledüm Mihrî cihânun lezzetin

‘İlm ile savm u salât imiş kalanı hiç imiş

 

Sevgili Dostlar,

Mihrî Hatun’un da dediği gibi hayatta en önemli ve lezzetli şeylerden biri ilimdir. İlmin tadına varmak için de elinden geldiğince geniş bir yelpazede okumak gereklidir. İşte tam bu noktada önümüzdeki engeller konusu canımızı sıkmaya başlıyor. İnsanlar Yunus Emre’nin şu sorusuna “evet” diyebiliyorsa okumaktaki en temel sıkıntıyı aşmış olur:

Okumaktan mana ne

Kişi Hakk’ı bilmektir

Çün okudun bilmezsin

Ha bir kuru emektir

Bu  noktada kendine sağlam temel oluşturun insan, bir üst adımı gözetmeli ve yine Yunus gibi,

Okudum bildim deme

Çok taat kıldım deme

Eğer Hakk’ı bilmezsen

Abes yere gelmektir

diyebilmelidir. Ancak maalesef insanlar okudum, bildim, en haklı ve en iyi benim demekte çok ama çok ısrarcı. Oysa, özellikle kendi kültürünü anlamakta ve tarihini iyi irdelemekte pek çoğumuz ilgisiz kalıyoruz.

Sevgili Dostlar,

Size bir hikaye anlatmak istiyorum: Adamın birisi dere kenarındaki küçük kulübesini ve kulübenin etrafındaki çorak tarlasını terk edip gurbete gider. Amacı elmas bulmaktır. Dünyadaki bütün elmas madenlerini dolaşır; ama bir türlü başarılı olup zengin olamaz. Bir gün uzak bir diyarda iken hastalanır ve en yakın dostuna vasiyet olarak elindeki birkaç parçayı bırakır, bunları eğer yolu düşerse memleketinde bıraktığı eşine vermesini ister. Birkaç yıl sonra adam o memlekete gider ve emaneti adamın eşine verir. Ancak küçük kulübeden çıkıp küçük dereyi atlarken gözüne bir pırıltı ilişir; dikkatle bakınca bunun bir elmas parçası olduğunu fark eder. Yani zavallı adam kendi üstünde oturduğu elmas madenini görememiş, hayatını bir hiç uğruna dünyanın değişik ülkelerinde harcamıştır.

İşte Dostlar,

Bizim de durumumuz bence budur. Sekiz yüz yıldır biriktirdiğimiz kitap hazinesi kütüphanelerde bizi beklerken bizler seksen yıllık bir dönemi yeterli buluyoruz; hatta hazineyi Avrupa’da arıyoruz. Bu sekiz yüz yılda insanların neler biriktirdiğiyle ilgilenmekten uzak kalıyoruz. Unutmayınız Batı’da insanlar daha hala Da Vinci’nin ne düşündüğünü anlamak için araştırmalar yapıyor, enstitüler kuruyor. Shakepeare hakkında binlerce tez yazılmış durumda, daha hala da yazılacak gibi. Peki bize ne oluyor da “kardeşim yüz yıllar öncesinden ne öğreneceğim ki” diyerek kapıları kapatıyoruz.

Sevgili Dostlar,

Aslında en büyük sıkıntımız alfabe öğrenmeye vakit ayırmamamız veya ayıramamamız. Basit bir Osmanlıca kursu ile öğrenilebilecek bu alfabenin sanki İngilizce gibi bir dil öğrenilecekmiş gibi görülmesi en büyük derdimiz. Birkaç ayda öğrenilebilecek bir alfabeyi önümüzde bir dağ gibi görüyoruz.

Oysa her branş kendisine o sekiz yüz yıldan binlerce ilginç doküman bulabilir. Bir Da Vinci’den bu kadar çalışma ortaya çıkıyorsa, bir Ali Kuşçu’dan niçin çıkmasın.

Ancak bir derdimiz de kütüphanelere değer veremememiz gibi geliyor bana. Düşünün Türkiye’nin en değerli eserlerinin bulunduğu Amasya Halk Kütüphanesi o tarihi binaya sıkışıp kalmış durumda. Oysa o ortam, yalnızca yazma ve basma eski kitaplara bırakılıp özel bir kütüphane binası yapılmalı değil mi?

Her şeye para bulabilen insanlar nedense konu kitap olunca cimrileşiyor.

 

 

[1]  IŞİD kelimesi hem işitmek hem de IŞİD adlı grup için tevriyeli kullanılmıştır.

Posted in Makalelerim | TURANA DOĞRU KİTAP için yorumlar kapalı

KİTAPLARIM GÜL KOKULU MEVLANA

Kafkasya’nın  Işığı Sirâceddin

Aşkın Ateşler Ülkesinden Sürgünü

 

 

Kafkasya’dan Anadolu’ya Bir Yürek Yangını

GÜL KOKULU MEVLÂNÂ

(ŞİRVÂNÎ)

 

 

 

 

 

 

METİN HAKVERDİOĞLU

 

 

Biyografik Roman

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu, her insanın başından geçen bir iç âlem yolculuğudur; sen de katılacaksın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TEŞEKKÜR

Romanımın kahramanı olan İsmail Şirvanî hakkında biyografik incelemesi ile bana ilham ve cesaret veren Prof. Dr. Mehmet RIHTIM ve  Doç. Dr. Fariz HALİLİ’ye;  romanı bir eleştirmen gözü ile inceleyen Yrd. Doç. Dr. Gülsüm TARAKÇI  GÜL’e ve İsmail Şirvanî’nin torunu olması hasebiyle her türlü desteğini ve  anılarını esirgemeyen Deniz KORDEMİR YAŞINEL ‘e teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

 

 

 

 

ŞİRVAN DEDİKLERİ,

 

Sevgili Dostlar,

Şirvan, Azerbaycan’ın Bakü ve Şamahı merkezli, her yönden mümbit bir bölgesinin adıdır. Bu bölge, 799’da kurulan Şivanşahlar Devleti ile ün bulmuş ve yaklaşık yedi yüzyıl geniş bir sahada varlığını ve adını devam ettirmiştir. Şeybanî Han tarafından kurulan Şirvan Şahlar Devleti, 1538’de yıkılmıştır. Son hükümdarı Burhan Ali olan devlet, daha sonra beylikler halinde varlık mücadelesi vermiştir. Bölge bir dönem Osmanlı, bir dönem de İran yönetiminde kalmış; sonra hanlıklar halinde 1828’e kadar varlığını sürdürmeyi başarmıştır. 1828 Türkmençay Antlaşması ile Şirvan bölgesi de dahil tüm Azerbaycan Rusların işgali altına girmiştir.

Şirvan bölgesi mümbit bir yerdir demiştik; gerçekten de orada bulunan yer üstü ve yer altı zenginlikleri yanında, ilmî ve tasavvufî yönden de müthiş bir bereket söz konusudur. Adeta hem dünyevî zenginliklerin, hem de uhrevî mutluluğun merkezi olmuştur bu bölge. Bakü, Şamahı gibi tabiat güzelliği tartışılmaz şehirleri, verimli ovaları ve petrol gibi tartışılmaz değerdeki yer altı kaynakları ile bölge, dünya nimetleri ile dolup taşmaktadır. Aynı zenginlik uhrevî hayat için de söz konusudur. Bölgeden yetişmiş âlim ve mutasavvıfların sayısı tespit edilemeyecek kadar çoktur. Özellikle Seyit Yahya Şirvanî, 1400’lü yıllarda bölgeyi Halvetîliğin merkezi haline getirmiş ve dünyanın her yanından akıp gelen sevenlerine ve dünyanın her yanına gönderdiği müritlerine iki dünya saadeti nasıl kazanılır öğretmiştir. İnanamazsınız, Anadolu’da herhangi bir ile gidin mutlaka bir Yahya Şirvanî müridi bulursunuz. Osmanlıda en yaygın olan tarikat şüphesiz onun kurduğu Halvetilik yolu idi. Daha inanılmazını söyleyeyim, onun Afrika ve Avrupa’da da milyonlarca takipçisi olmuştur ve daha hala da mevcuttur. Nijerya’da onun adının geçtiğini duyarsanız lütfen şaşırmayınız.

Bölgenin uhrevî zenginliğinin ikinci dönemi ise İsmail Şirvanî ile 1800’lü yılların başında ortaya çıkar. Nakşıbendî tarikatının bölgede ve Kafkasya’da yayılmasını sağlayan bu zat, ikinci Yahya Şirvanî görevi görmüş ve hem kendisine binlerce sevenini çekmiş hem de gittiği yerlerde ahretini kazanan binlerce insan yetiştirmiştir. Onun en temel özelliği Azerbaycan’ın işgal yıllarında gelmesi ve bu işgale açık ve net tavır almasıdır. “Müslüman bir milletin Hıristiyanların yönetimi altında kalmasının Müslümanlara zül sayılacağını” açıkça söylemiş, cihat etmeyi farz görmüş ve emretmiştir. Onun açtığı yoldan İmam Şamil gibi tüm dünyada efsane olmuş bir lider yürümüştür. İmam Şamil, İsmail Şirvanî’nin en sadık müritlerinden olmuştur ve şeyhi, Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kaldıktan sonra onun halifelerinden Molla Mehmed Yaragî’ye bağlanmıştır.

Şirvan’ın Kürdemir adlı şehrinden doğan İsmail Şirvanî güneşi, Erzincan, Tokat, Burdur, Mekke, Medine, İstanbul, Bağdat, Ahıska, Şivas’ı dolaşıp Amasya semalarında gurub etmiş ve milyonlarca sevenini, Mevlanâ Halid-i Bağdadî’nin kendisine öğrettiği nurlu yola, Allah yoluna davet etmiştir.

Romanımızda gül kokulu bir Mevlana ile karşılaşacak ve onun inanılmaz dünya ve ukba yolculuğunu kendi dilinden dinleyeceksiniz.

Kafkasya’nın Işığı Sirâceddin, Aşkın Ateşler Ülkesinden Sürgün Edilmesidir ve Kafkasya’dan Anadolu’ya Bir Yürek Yangınının Akışıdır.

Gül kokulu dünya ve ukba için…

 

 

 

 

 

Ona Kur’an muallimlerine, fıkıh âlimlerine, sufilere hürmet etmeyi; kalp selâmeti, nefis semâheti, cömertlik, güler yüzlülük, eziyetten çekinme; kardeşlerin kusurlarını affetmek, büyüklere ve küçüklere nasihat; düşmanlıkları terk etmek, tamahı terk etmek, ihtiyacının karşılanacağı hususunda Allah’a itimat etmek (Allah kendisine güvenenleri darda koymaz), kurtuluşun ancak doğrulukta olduğundan dolayı asla (doğruluktan)  ayrılmamak ve Allah’a vasıl olması konusunda dua ederim. Kendisini hiç kimseden üstün görmeyip nefsini herkesten aşağı görsün, aleyhinde hareket edenleri ve haset edeni Allah’a havale etsin. [i]

                                               Mevlânâ Halid-i Bağdadî

 

 

 

 

 

 

 

 

Ser ü pâ cümle a’zası Hudâ söyler Hudâ söyler

Kesilse bend bend olmaz Hudasından cüdâ âşık[ii]

[Baştan ayağa bütün azaları Hüdâ söyler Hüdâ söyler

Bend bend kesilse de Hüda’sından ayrı kalmaz âşık]

 

İsmail Şirvânî Türbesi

 Sene 1848/Rebiyülevvel

 

 

 

 

 

Şamlılar Mahallesi / Amasya

 

O’nun adıyla…

 

S

evgili Dost,

Bu elinde tuttuğun varaklar bir ömrün hikâyesidir. Ben İsmail Siraceddin Eş-Şirvânî. Ben demekten ve benlikten Allah’a sığınırım; ancak derdimi anlatmanım tek yolu da bu kelimeden geçiyor. Uzun bir hayat yolculuğunu anlatmak için bu satırları, bu kağıtlara kaydediyorum. İstiyorum ki kimse beni benden başkasından duyup da aşırı övmesin; aşırı yermesin. Bu yazdıklarımı bir evliya menkıbesi gibi de okuyabilirsiniz, basit bir dervişin hayat hikâyesi gibi de. Bana soracak olsanız, basitler basiti bir dervişin şu dünya ağacının altında gölgelendiği kısacık bir öğle sonunun hikâyesidir bu. Bu satırları yazdıktan sonra demir bir zarfın içinde hane-i saadetimin duvarındaki gizli bir kovuğa yerleştirmeyi düşünüyorum. Takdir-i İlahî onun ne zaman çıkacağına karar versin istiyorum. Belki bir gün kabrimi ziyaret eden bir sevenim bu satırlara ulaşır, belki hane-i saadetimi yıkan bir işçi. Hangisi olursa olsun ben içimi tüm samimiyetimle döktüğüm için huzurlu olacağım. Yani beni, benlikten Allah’a sığınırım, yanlış anlayabileceklere kendimi hilafsız bir dürüstlükle anlatmış olacağım.

Şu anda Amasya’daki dergâhımdan aşağıları, o zümrüt yeşili vadiyi seyrediyorum. Uzakta dut ağaçlarının geniş yaprakları bana el sallıyor ve “Gel seni doğduğun yıllara götürelim.”diyor. Gerçekten de Şirvan’ın en güzel şehirlerinden biri, Kürdemir’e gönlüm kayıp gidiyor.

Annem, dünyada gördüğüm insanların en güzeli, bana hep dut bahçemizdeki gülümseyen hali ile görünür. Annem, kelimesi altmış dördüne gelmiş bir insan için nasıl bu kadar sıcak ve sevgi dolu olabiliyor? Allah’ın hikmetlerinden biri de işte budur; anne hiçbir zaman eskimiyor. Anne hiçbir zaman kalpteki yerinden silinmiyor. O melek yüzlümün Kürdemir’deki kocaman dut bağımızda nasıl çabaladığını, bir yandan bahçeyle uğraşırken bir yandan da bize hangeller, haşıllar pişirmek için kendini parçaladığını düşündükçe onun hakkını ödemenin ne zor olduğunu düşünüp burnumun direğinin sızlamasını dindiremiyorum.

Babam, Şeyh Enver eş-Şirvânî, benim için Allah’ın en büyük lütuflarından biri idi. Onun kadar geniş, anlayışlı, bilgili, görgülü, dirâyetli insan olamaz sanırdım. Bir insanın babasının şeyhlik makamında olması pek çok kişiye ağır gelebilir; ancak benim babam şeyhlerin en pamuğu idi, en açık görüşlüsü idi. Bağda beraber çalışır, derslere beraber girer, Halvetî zikirlerimizi beraber yapardık.

Şimdi Amasya’da dut ağaçlarının uzaktan uzağa el sallayıp o günleri hatırlattığı şu anda, onları ne kadar özlediğimi bir kez daha yüreğimin tâ derinliklerinde hissediyorum. Fakat bu ayrılığın uzun sürmeyeceğini, yakında kavuşacağımızı da sevinçle hissediyorum. Şimdiden toy düğünümün hazırlıklarına başladım. Hakk’a kavuşmama gün sayıyorum.

Biraz önce, okula başlayan çocukları topladıkları eğlenceli bir kafile dergahın yanından geçip gitti. Allah’ım ben de bu yumurcaklar gibi miydim?  Her biri dört yaş, dört ay, dört günlük olmanın verdiği mutlulukla nasıl da neşeliydiler. Azerbaycan’da da çocuklar bu ideal sayılan yaşta, dört yaşında okula başlatılır ve genellikle hafız olması için dua edilirdi. Şimdi beni de o günüme alıp götürdüler. Annemin gözyaşlarına anlam veremesem de çok şen bir gündü. Aynı Amasya’daki gibi Kürdemir’de de kapı kapı dolaşılır, okula başlayacak çocuklar toplanır; bu arada küçük hediyelerle müstakbel talebeler sevindirilirdi.

Benim bir şansım vardı, zaten sık sık uğradığım bir yere gidiyordum; babamın hoca olduğu medreseye. Gerçi bizimki medresenin en alt makamı olan kısmıydı; ancak bu bile biz yeni heves talebelere büyük bir gurur vermeye yetiyordu.

Büyük heyecanla başlayan okul hayatım dokuz yaşında hafız olarak bir başka dönemine giriyordu. On yaşına gelince babam artık yolumu seçmemin gerekli olduğunu söylüyordu: Ya ilim yolu ya da ticaret, ziraat.

Nedendir bilinmez, içimden hiçbir zaman mal sahibi olma arzusu geçmedi; daima beynimin ve kalbimin aç olduğunu hissettim, midemin değil. Babama ilim yolunda ilerlemek istediğimi söylediğim vakit annem yine duygulandı, iki damla gözyaşı daha yuvarlandı yanaklarından. “Benim Seyit oğlum!”, diyerek bana sarıldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cefâ-yı tîr-i hicrânı vatandan göçmeyen  bilmez

Mezak-ı gülşeni hâşâk ü hârı biçmeyen bilmez[iii]

[Ayrılık okunun acısını vatandan göçmeyen bilmez.

Gül bahçesinin dikeninin acı veren tadını, biçmeyen bilmez.]

 

Menim Şeki’deki Hәyat Hekayem

 

Şeki

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şeki Kervansarayı

      Sene 1792 Cemaziyülevvel

 

O

n yaşımı bitirirken babam, artık sana verecek bir şeyim kalmadı oğlum, dediğinde şaşırdım kaldım. Beni devrin büyük âlimlerinden Abdurrahman Dağıstanî’ye gönderdi. Bu âlimin başka bir dünyası vardı. Sanki tüm dünyadaki kitapları okumuş ve anlamıştı. Onun gibi olmak bence imkansızdı, onun gölgesi olabilirsem ne mutlu bana.

Onunla Şeki’ye gitmek, ilk ayrılık acısını yaşamama sebep oldu. Kürdemir’in sonsuz ovasından Şeki’nin dağlarla sınırlanmış dünyasına girmek bir süre bana sıkıntı verse de içimdeki öğrenme aşkı ve Abdurrahman Dağıstanî hayranlığı bu hâlet-i ruhiyyemi tez zamanda dağıttı. Şeki’de ilimden, okuyup yazmaktan başka yapacak iş olmaması da çok hoşuma gitmişti. Hocam sadece ilmimi artırmamı ve geleceğin cehalet savaşlarına hazırlanmamı istiyordu. Bazen onun gelecek ile ilgili endişelerini çok abartılı buluyor, kötümser öngörülerine itiraz ediyordum; ancak o ısrarla kendini zor günlere hazırla, çünkü ilimsiz milletler esir olacak ve esir kalacak, diyordu. Onunla medresede okutulan tüm ilimlerin, fen ve tabiat ilimlerinin temelini talim ettik.

Burada tanıştığım en güzel insanlardan biri de Abılay’dı. Abılay Bir Kazak Türk’ü idi ve İslamî ilimlerle neredeyse hiç tanışmamıştı. Onun bu hali Hocaefendi’yi çok üzüyor; ayrıca o bölgedeki kardeşlerimizin bilgisizliğine yanıyordu. Ahmet Yesevî’nin yurdunda artık Ruslar at koşturuyor ve Müslümanlıktan ziyade Hıristiyanlık anlatılıyordu. Bu karanlığın bir gün Azerbaycan’a da sirayet etmesinden endişe ediyor ve sık sık bizleri uyarıyordu: okuyun, okuyun, okuyun…

Abılay bu konuda onun için iyi bir teselli kaynağı idi. Onu iyi yetiştirip geri gönderebilirse karanlığa bir mum yakmış olacağını düşünüyordu. Onu benimle kardeş ilan edip tüm mesuliyetini bana verdi. Artık iki kardeştik ve birbirimizi inşâ ediyorduk. Bazen o bana insanlığın yüce değerlerini hatırlatan Kazak Türklerinin hikayelerini anlatıyor; bazen de ben ona ruhların ilacı olan peygamberlerin kıssalarından bahsediyordum.

Şeki dağlarına Abılay ile çıktığımız günlerde hep Hazar’ın öbür tarafını anlattırdım ona. Ruhumuzun bu kadar kardeş olması aynı dili, aynı dini ve aynı kültürü paylaşmamızdan mıydı, bilinmez; ancak şu bir gerçekti ki, bizi bizden ayıracak güç ancak bu değerlerimizi gizleyerek başarılı olabilirdi. Yani dili bir, dini bir, kültürü bir insanları ayırmanın tek yolu vardı, birbirinden uzak tutmak.

Küçük sayılacak yaşlarda böyle şeylerden bahsetmem Abılay’a da diğer büyük öğrencilere de garip geliyordu. Hocanın tesirinde fazlaca kaldığımı söyleyip, gülümsüyorlardı. Artık hocamdan, ilimden ve arkadaşlarımdan ayrılmamın imkansız olduğunu; hocamın dünyasının benim âlemim olduğunu düşündüğüm günlerdeydim.

Ancak yedi yıl sonra o da beni, hiç ummadığım anda yanından uzaklaştırdı. Senin buradan nasibin tamamlandı evladım, deyiverdi. Onun odasındaki tüm kitapları okumuştum; ancak tümünü anladığım söylenemezdi. Niçin efendim, bir kusur mu işledim, dedim. Hocaefendi beni bağrına bastı: “Evladım, sendeki bu iştihanın burada doyması imkansız, Allah sana farklı bir halet-i ruhiye ihsan etmiş, sen aramak, bulmak ve öğretmek için var olmuşsun.” dedi. İçimde bir yerlerin eksik kaldığını hissettim.

Kürdemir’e döndüğümde babama yalvardım, bir âlime tâbi olmadan yapamam, dedim. Bir yıl kadar dünyam daraldı da darıldı. Müjdeyi yine annem verdi: Gidiyorsun ay balacam!

Erzincan’da büyük bir âlimden ders almak için yola çıkarken annem yine gözleri yaşlı; ama yine mağrurdu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Azm eyle diyâr-ı reh-nümâyı

Seyr eyle mekân-ı evliyâyı[iv]

[Kılavuzunun diyarına yollan,

Seyreyle evliya mekânlarını.]

Menim Erzincan’daki Hәyat Hekayem

Erzincan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Terzi Baba Türbesi

Sene 1802 Ramazan

 

 

 

Ş

irvan’dan Erzincan’a adeta koşarak gittim. Kervandakiler benim bu heyecanımı gördükçe, bu çocukta bir hal var, dediler. Hemen hemen hepsi bir sevgilim olduğunu ve ona kavuşmak için acele ettiğimi zannedip durdular.

Erzincan. Yurdundan ilk defa ayrılan bir gencin, bu beyaz dağlarla çevrili geniş ovaya alışması pek kolay olamazdı. Bense Kürdemir’den, Şamahı’dan farklı bir şey göremiyordum; çünkü benim için dizinin dibinde ilim öğrenebileceğim bir âlim olsun yeterdi. İlim, ilim, ilim…

Hocam Evliyazâde, gerçek bir evliya idi. Pir Muhammed Erzincanî türbesini ziyaret etmeden hiçbir talebeyi kabul etmezdi. Bana göre bu ziyaret çok da gerekli değildi; çünkü ilim yolu tasavvuftan ayrılmıştır ve daha sağlamdır. Mantıksız bazı abartmalar tasavvufu yaşanmaz hale getirmişti.

Yedi yaşımdan beri hiçbir namazımı kaçırmadığım halde Evliyazade hazretleri bana namaza başla dediğinde şaşırdım kaldım. Efendim ben yedi yaşımdan beri namazlarımı aksatmam, dedim. Hayır evladım, bundan sonra fıkıh ilminin kapıları sana açılacak, sen de bu ilmin açtığı yolda namazın gerçek rükünlerini yerine getirmeye başlayacaksın, dedi.

Gerçekten de fıkıh ilmi ile yeni bir dünya karşımda vücut buluyordu. Hatta fıkıh öyle bir ilimdi ki hayatın şartlarına göre yeniden yazılıyordu. Yani her gün yeniden yazılan bir ilimle karşı karşıya idim.

Peygamber yüzlü hocam Evliyazade, bendeki tasavvufa karşı ilgisizliği görünce Pir Muhammed Erzincanî hakkında bir risale yazmamı istedi. İçimden yine aynı isteksizlik geçti; insanların evliyalık taslaması çok ama çok anlamsızdı. Evliya denilen insanlar bir anlamda Sünnetullâha aykırı, havada uçma, ateşte yanmama gibi şeyler yapmakla övünüyorlar ve bu sayede ün kazanıyorlardı. Babam bir şeyh olduğu halde hiç keramet gösterme sevdasına kapılmazdı.. Normal bir âlim gibi ilim öğretmekle yetinirdi. O halde şimdi nereden çıkmıştı bu Evliya Pir Muhammed Erzincanî işi?

Araştırdım, her mutasavvıfta olduğu gibi onun da tasavvufa meyli, belli bir ilim seviyesini aştıktan sonra ortaya çıkmış ve yine her evliya hikayesindeki gibi olağanüstü bir olayla tasavvufa giriş söz konusu olmuş. Bu menkıbeler bana hep gülünç gelirdi. İşte Pir Muhammed Erzincanî de onlardandı. Güya rüyasında bir deniz kenarında kalmış da onu hiçbir gemi kabul etmemiş, birisi o gemilerin sahibinin Seyit Yahya Şirvânî olduğunu söylemiş ve git ondan izin al demiş. Onun da şansı varmış, Yahya Şirvânî onu kendi gemisine almış. Tabi hocama menkıbeyi bu üslupla anlatmadım. Bunlara ancak çocuklar inanacağı için, bir ilim adamı olarak bu gibi şeyleri basit hadisler olarak görüyordum. Ama neylersin hocamın emri idi.

Neyse, bizimki bu rüyadan sonra  Seyit Yahya Şirvanî’ye intisap arzusu ile yanıp tutuşmaya başmış ve Erzincan’daki tüm işlerini bitirip Şirvan’a koşmuş. İşte bu Şirvan ve Seyit Yahya isimleri bana biraz ilginç geldi; çünkü babam da Halvetî’ydi  ve Seyit Yahya’nın yolunda idi. Yine de bu tip olağanüstü hadiseler bana yanlış görünüyordu, içim bir türlü bu abartmaları kabul etmiyordu.

Seyit Yahya ona, Ey Molla Muhammed! O gemiler Halveti yolunun yolcuları içindir, yolumuz  kolay ve güzeldir, hoş geldin, demiş. Daha ilk görüşte rüyadaki gemilerden bahseden Yahya Şirvani onu adeta büyülemiş. Şirvan’da yıllarca ders almış ve ibadetle uğraşıp nefsini terbiye etmiş, Erzincan’a geri dönmüş.

Hocama bunları biraz isteksiz anlatınca gülümsedi, senin anlatışından bir isteksizlik daha hissettim evladım, dedi. Dua ediyorum, inşallah ilimle aşkın kardeş olduğunu kısa bir zamanda anlarsın. Bir gün ilmin yetmediğini, kalbinin boş kaldığını, beynindeki bilgilerin çiğ kaldığını inşallah anlarsın, diye ekledi.

Hocam Evliyazade bir fıkıh âlimi idi; ancak sanki onun da tasavvufa bir meyli vardı, hatta lakabı gibi evliya mıydı ne? Daha bu sözü söylediğinin haftasına mutasavvıf bir zatın dedikodusu Erzincan’ı kapladı: Terzi Baba.

Bu Terzi Baba dedikleri zat tam benim tenkit ettiğim tiplerdendi; ilim yok, irfan yok hatta okuma, yazma yok ve işin en kötü tarafı da bu hali ile insanlara dersler verip İslam’ı anlattığını iddia etmesi idi.

Terzi Baba denilen zat, Vehbi adında bir terzi idi. Onun darda kalan herkese yardım ettiği ve çok dua aldığı dilden dile söylenip duruyordu. Ben de medreseden dışarı çok az çıkmama rağmen adını duymuştum. Hatta bir gün kendisine Bağdat’tan bir elçi geldiğini ve bu elçinin oradaki mübarek bir zat olan Mevlânâ Halid’in selamını ve davetini getirdiğini söylemeye başladılar. Güya Mevlânâ Halid’e, bizim Terzi Baba’nın durumu malum olmuş, o da en güvendiği halifesi Abdullah Mekkî’yi bizimkine göndermiş. Tabii Terzi Baba bu hadise karşısında meşhur utangaçlığı ile hiç kimseye bir şey söylememiş; ancak birkaç aylık ilim tahsili ile ondan büyük bir feyz almış. İşte bu andan itibaren benim karşı çıktığım durum ortaya çıkmış; başkalarına ilim öğretmek. Bir türlü inanamıyordum, birkaç aylık ilim tahsili ile insan nasıl âlim kesilip insanları irşada kalkışır?

Bu düşüncemi Erzincan Müftüsü de aynen paylaşmış olmalı ki bir gün kalabalık bir camide Terzi Baba’nın foyasını meydana çıkarmaya karar verdi. Adamcağızı yüzlerce kişinin önünde fıkıh, hadis, kelam ve Arapça gibi ilimlerde imtihan etmeye karar verdi.

O gün ben de dayanamayıp imtihan yapılacak camiye gittim. Gittim ama hiç ummadığım bir hal ile şaşırdım kaldım.

Terzi Baba denilen zat, yüzünde hafif bir gülümseme ile müftü ve ilim adamlarının karşısına oturdu. Bütün karmaşık soruları birer birer cevaplayan Terzi Baba beni kendine hayran bıraktı. İçimden, bu adam bu kadar ilmi birkaç ayda asla alamaz, diye geçirdim. Geçirmez olaydım. Müftünün son sorusuna verdiği cevap Terzi Baba’nın bana ve ilmiyle mağrur olan herkese tokat gibi patladı.

Müftü, Terzi Baba’ya Allah’ın subutî sıfatlarını say bakalım, dedi. Terzi Baba, sanki her birini yaşayarak, hissederek söylüyordu. Allah’ın subutî sıfatları sekizdir, ancak sizin için yedi tanesi geçerlidir, dedi. Tüm cemaat ve ben kulak kesildik, nasıl yani, dediler.

Terzi Baba, Allah’ın hayat, ilim, sem’i, basar, irade, kelam ve tekvin sıfatları vardır. Bunların haricinde bir de kudret sıfatı vardır ki her dilediği şeye gücü yetmesini belirtir. İşte siz beni bu imtihana çekmekle Allah’ın bu sıfatından şüpheye düştünüz, dedi. Yani bir terzi parçasına da Allah dilerse ilim, irfan ve feyiz kapıları açılabilirdi. Terzi Baba’nın bu cevabı beni o kadar derinden etkiledi ki birkaç gün kendime gelemedim.

Hocam Evliyazâde bu hadiselerden ve benim o camiye gittiğimden haberdar olduğu için, şaşkın tavırlarıma gülümsedi ve “Evladım Allah’ın kudreti her şeye yeter”, deyiverdi.

*

İşte aradığım âlim tam da buydu, dediğim sırada yine aynı akıbet beni yakaladı. Erzincan’a geleli iki yıl olmuş, ancak ben akan zamanın farkına hiç mi hiç varamamışım.

Evliyazade Hazretleri beni odasına çağırıp sefer var evladım deyiverdi. Ama ben bu fıkıh ilminin âlimi olmayı kafaya koymuşken bu ayrılık da ne anlama geliyordu. Hocama itiraz etmemem gerektiğini bilecek kadar olgunlaşmış olmalıyım ki hiç ses çıkarmadım.

Evladım, Tokat’a gidiyorsun, dedi nemli gözlerle Evliyazade’m. Bir an annemi özlediğimi hissettim. Acaba ne yapıyordu, anneciğim. Oğlum diye gözyaşı mı döküyordur, budadığım dutlara bakıp özlemle iç mi çekiyordur; yoksa gurur duyup Erzincan tarafındaki ufukları mı seyrediyordur.

Onları hiç mektupsuz bırakmıyorum ama yine de şimdi, ana kucağı, her ikimize de bir başka teselli verici olurdu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeteriz ilm ile ser-menzil-i dildâre dedim

Galat itdim sebeb-i vuslata bir rehber imiş[v]

[Sevgilinin menzilinin başına ilm ile ulaşırız dedim.

Yanlış söz söyledim; ilim, kavuşmaya sadece bir sebepmiş.]

 

Menim Tokat’daki Hәyat Hekayem

Tokat

 

Tokat Gök Medrese

Sene 1805 Receb

 

 

 

T

okat’a gidişim Erzincan’a gelişim gibi olmadı. İnsan bir yere alışınca oraya bağlanıveriyor. Evliyazade hazretleri de ayrılırken bunu demişti: Alışmak dünya denilen hanede en son hissedeceğin duygu olmalı. Bir ağaç altında gölgelenen kişinin oraya alışması ve orada ömrünü harcaması düşünülebilir mi?

Tokat’ta Yahya Merzevî hazretlerinin huzurunda kendimi başka bir âlemin kapısından giriyor gibi hissettim. İnsan nasıl da yeni semalara yükseleceğini hissedince geçmişle bağını koparıyor.

Yahya Merzevî tam bir Peygamber âşığı. Onun hadis bilgisi bir anda beni kendine âşık ediyor ve bir pervanenin mumun etrafında dönmesi gibi ona koşuyorum. Yanma korkusunu, yok olma endişesini aklımdan bile geçirmiyorum.

Merzevî hazretleri nur yüzü ve bembeyaz sakalı ile hep gülümseyen dudakları ile gerçek bir Allah ve Peygamber dostu idi.  Kütüb-i Sidde’yi ezberlemiş birisi olarak kendimi çok rahat hissediyorum yanında. Ancak birkaç ay sonra işin bu kadar basit olmadığını ve yine, yeni ufukların aşılması gerektiğini anladım.

Onun ilim meclisinde bulunmak kadar, çok uzakları seyreden bakışlarını seyretmek de insanı doyuruyordu. Sanki bir yerleri özlüyor, bir yerlere kanatlanmak istiyordu.

Erzincan’da karşıma çıkan tasavvuf, burada da kapımı çalmıştı; hocam tasavvuf hakkındaki fikrimi sordu. Erzincan’daki olaylar olmamış olsa, şeyhini uçurmaktan başka bir işe yaramayan hurafedir, derdim; ancak biraz daha ılımlı bir tavırla, bir kapıdır, insanların bazılarını Hakk’a daha hızlı vardıran, dedim. Bu tavrım çok hoşuna gitti. Bana Tokat’ta yaşamış Abdülmecid Şirvânî’den haberim olup olmadığını sordu, cevap vermeden de onun ahvâlini anlattı. Anadolu’nun nerdeyse her şehrinde bir Şirvânî’nin karşıma çıkması artık beni memleketimle övünür hale getirmişti. Özellikle Yahya Şirvânî’nin buralardaki Halvetî tarikatı çok sevilmiş ve bu ışığa âşık pervaneler gibi yüzlerce gönül eri uçup uçup Şirvan’a gitmiş.

Hocam buyurdu ki Abdülmecid Şirvânî, Şirvan’ın Şamahı şehrinde ilmini tamamlamış ve dersler vermiş bir âlimdir. Şamahı ismi bir anda gönlümün taa derinlerinde bir sızı meydana getirdi. Gözlerimin dolduğunu gören hocam, hafifçe hüznümü paylaştı.

İşte bu Abdülmecid Efendi de senin gibi ilim âşığı bir mübarek gençken, ilmi ve kitabı her şeyden yüce görürken bir gece rüyasında bir kitabın kendisine, bana baktığın kadar Allah’ı zikretsen ne menziller aşardın, dediğini duyar.

Hocam burada biraz tereddütle, tüm ilimlere vakıf olan bu zat-ı muhterem, her şeyi terk edip dağda bir mağaraya çekilmiş ve birkaç yıl burada Rabbini zikrederek yaşamış, dedi. Bu söz bende beklediği etkiyi doğurdu, yüzüm değişti. Hocam gülümseyerek devam etti. Abdülmecid Efendi öyle haller yaşadı ki anlatılamaz. İstediği zaman vadiden vadiye tayy-ı mekan yapıyor, istediği zaman abdest aldığı suda vahşi hayvanları kardeşçe birleştirebiliyordu, tabi Allah’ın izni ile. Bu sözler artık susmama engel oldu; Hocam bu hallere inanmamız caiz mi, dedim. Hocam duymamış gibi devam etti: İşte bu halde iken Şehkubat adlı bir şeyh kendisine yakın bir derenin kenarında talebeleri ile belirir. Bir an Abdülmecid Efendi, onlarla birlikte zikretmek ister; ancak şeytan ona musallat olur ve sen onlar gibi ümmî, cahil bir şeyhe tâbi olacak adam değilsin, dedirir. O anda Abdülmecid Efendi nefsinin ve şeytanın etkisi altında olduğunu anlar ve Şeyh Şehkubat’ın zikir halkasına katılır. Bir an dervişlerin Kelime-i Tevhid zikrine girer ve kendinden geçer; onu şeyh Şehkubat’ın yanına baygın halde götürürler. Abdülmecid Efendi gözlerini şeyhin kucağında açar. O günden sonra ona tâbi olup münzevî hayatından vazgeçer. Anlamıştır ki, bir mürşid-i kamil olmadan nefsin ve şeytanın saldırılarından kaçmak imkansızdır. Hocam bunları söyleyince artık Terzi Baba konusuna döndüğümüzü anladım. Hocam da bana Allah’ın kudret sıfatını hatırlatıyor ve örneklerle önümde bir yol açmak istiyordu.

Hocam Merzevî hazretleri, Şeyh Abdülmecid Şirvânî’nin Tokat’a gelmesini de gözleri ışıl ışıl anlatmaya başladı.

O sırada Tokat’ta yaşlı bir Allah dostunun çok kıymetli bir seveni varmış. Bu genç bütün ilimleri ve tasavvufu bu yaşlı zattan öğrenmek için yalvarıp duruyormuş; ancak yaşı doksanı geçen âlim, sabret altı aya kadar Allah bir kapı açar  elbet, demiş. Altı ay sonra Tokat’a Abdülmecid Şirvânî gelmiş. Bu ünlü şeyhin şehrine geldiğini duyan delikanlı hemen ona intisaba koşmuş. Abdülmecid Şirvânî genci görünce, “Evladım senin yanık davetin üzerine yurdumu yuvamı bırakıp çoluk çocuğumla buralara kadar gelmek zorunda kaldım, gel bakalım, derdin nedir?” demiş. O gün geldiği Tokat’tan bir daha Şirvânî hazretleri hiç ayrılmamış.

Hocam o kadar inanarak anlatıyordu ki içimden gülesim geldiği halde kendimi tuttum. Böyle şeylere inanmam beklenmemeliydi, insanlar bu tip hikayelere kanmamalıydı; ancak işte koskoca Merzevî hazretleri bile bu rüzgara kapılmış gidiyordu.

Her ne olursa olsun ben ilmi, tasavvuftan üstün tutmaya karalıydım. Benim kalbimde de, beynimde de, karnımda da ilim olmalıydı. İlimsiz din; kör, sağır ve topaldı.

Hocama bu dersinden dolayı teşekkür edip çıkmak üzereyken hocam seslendi, niçin bu zatın türbesi olmadığını bilir misin İsmail’im, dedi. Hayır, dedim. Onun dileği Müslümanlardan ayrılmamak, onlar gibi türbesiz yatmaktı. Pek çok kez kubbeli türbe yaptılar; ancak kubbe her seferinde çöktü, dedi.

Bu da abartılı bir menkıbe, diye geçirdim içimden.  Hocamın bu durumu, bu tip şeylere özlem duyduğunun açık delili idi.

Belki de bu hasretin en zirveye ulaştığı bir anda Tokat’ı terk etmeye karar verdi, Merzevî hazretleri. Hiçbir şey söylemeden, bir sabah namazı sonrası ailesini ve zaten olmayan eşyalarını alıp medreseden ayrıldı. Onun ayrılışı bizi adeta öksüz koydu. Birkaç arkadaşım onun Bağdat’a büyük bir mürşide bağlanmaya gittiğini söyledi; ancak benim için bu açıklama yeterli değildi. Nasıl olur da bu kadar büyük bir âlim bir şeyhe tabii olmak için bu kadar büyük bir makamı ve böyle kurulu bir düzeni bozardı. Aklım bir türlü almadı. Aklımın almadığı pek çok şey olduğunu o günlerde daha fazla hisseder olmuştum.

Tokat’tan ayrılıp hocamın peşinden Bağdat’a gittim. Onunla son bir kez görüşecek ve ondan tavsiye edeceği bir âlime  beni göndermesini  isteyecektim. Arkadaşlarımın bu fikre tepkisi, kahkahalarla gülmek oldu. Bir hoca adı almak için taa Bağdat’a gitmek ne büyük saçmalıktı. Ancak benim için yolun veya zamanın bir anlamı yoktu; ilim yolunda yürüdükten sonra ha çileli taşlı yollar; ha sıcak bir hücre, ikisi de birdi.

Derin bir nefes alıp göklere baktım ve içimden, Allah’ım ilmimi eksik bırakma, bana yardımcı ol, hocama beni kavuştur, dedim.

Bağdat’ta onu bulmam ile oradan ayrılmam bir hafta ancak sürdü. Bana fıkıh bilgimi ve aklî ilimlerimi geliştirmem için Burdur ulemasını işaret etti. Ayrılırken de kulağıma; evladım aklın dolduktan sonra, kalbin için seni bekliyor olacağız, inşallah, dedi. Adını Erzincan’da duyduğum Mevlânâ Halid adlı bir zatın tekkesinde kalıyordu ve yüzünde huzur dolu bir gülümseme geziniyordu.  İçimden, benim şeyhim ilimdir, en hakiki mürşidim ilimdir, kimse beni bir şeyhe bağlanıp da aklımı kiraya vermeye zorlayamaz, diye geçirdim.

Hocamın yaptığını da içimden kınayarak yola revan oldum. Haftalarca yürümeme rağmen içimdeki ateşin sıcaklığı ile ne Anadolu’nun bozkır soğuğunu ne de eşkıya dolu yollarını düşündüm. Sadece yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Allah’ım, karşıma şu aklımın, mantığımın tatmin olması için her türlü ilmi öğretecek âlimler çıkar, diyordum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fosfur ü Yelînâs-ı hakîm Tâlis-i tıb-dân

Eflâtun Aristo Bokrat hâzik-i Yunân[vi]

[Fosfur ve Hekim Yelînâs, tıpçı Tâlis;

Eflatun, Aristo, Hipokrat Yunan’ın seçilmişi idi.]

 

Menim Buldur’daki Hәyat Hekayem

Burdur

 

Burdur Medresesi

Sene 1808 Şevval

N

itekim Burdur’da da kendimi bir medresede buldum. Gittiğim şehirlerin hiçbir güzelliğini görmek istemiyordum. Sadece orada hangi âlimlerden faydalanırım, hangi kitapları bulabilirim, diye düşünüyordum.  Belki de bu yüzden Burdur ve Tokat’ı sadece medrese olarak hatırlıyorum ve o allâme hocalarımla.

Yirmili yaşların olgunluğu ile artık hayatı sorgular oldum. Bu sorgulamada Batı-Doğu kültürü ve felsefe üzerine bazı çözülemeyen noktalar vardı. Burdur’da bu soruların cevabı için en ideal hocayı bulmuştum: Molla Muhammed.

Molla Muhammed’e  Seyit İsmail Şirvânî, diye kendimi tanıtınca gülümsedi, o kadar kolay değil, dedi. Kolay olmayan nedir efendim, dedim. Seyit’im deyince bazı imtihanlardan geçip bunu ispatlaman lazım, dedi. İlk defa seyitliğini ispatlamak zorunda kalan insan benim herhalde, diye düşündüm. Molla Muhammed hocam bir süre hiçbir şey söylemedi; iki gün sonra imtihanın olacak, deyip beni hücreme gönderdi.

İki gün sonra medresenin arkasındaki bahçeye girmem ve arka merdivenlerden yukarı kata çıkmam istendi. Bahçeye girdiğimde dört tane iri kıyım kurt köpeğinin bana kızgın kızgın baktığını gördüm. Hayatında bugüne kadar hiçbir vahşi hayvanın beni incitmediğini bildiğim için, rahat tavırlarla merdivene ilerledim. Köpekler gelip hırkama sürtündüler, sanki bir şey ister gibi inlediler. Anlayamadığım için başlarını okşayıp yukarı çıktım. Yukarıda Molla Muhammed’i bana gülümser buldum. Şimdi imtihanı kazandın; bu köpekler iki gündür aç ve genellikle açken yabancılara aşırı saldırgan olurlar; seni hiç tanımadıkları halde bu vahşi yüzlerini sana göstermediler. İşte Dokuzuncu İmam Muhammed Cevad hazretlerinin geçtiği imtihandan sen de geçtin, dedi.

Gerçekten de o an hatırladım. Muhammed Cevad hazretleri de Halife Mu’tasım tarafından aynı imtihana tâbi tutulmuştu. Peygamber torunu Muhammed Cevad ise ona, Allah, seyitlere dokunmayı canavarlara haram kılmıştır, demişti.  Aynı imtihandan geçmek hem gururumu okşadı hem de utandırdı, beni.

Hocamın bana ilk verdiği sır, dünyanın üç etkili kutba sahip olduğu idi. Benim çıkıp geldiğim Kafkasya dünyanın en kesif enerjili birinci kutbu imiş; İstanbul ikincisi; Mekke ise üçüncüsü. Bu kutupların yoğun enerjisini kendinde hissetmek, ruh iklimi için olmazsa olmazdır, dedi.

Bu kuru bilgi, o anda pek dikkatimi çekmedi; ancak zamanla bir kurt gibi her gece içimde bir yerleri oymaya başladı.

Molla Muhammed ile sürekli felsefî konuları konuştuk. Onun Batı kültürü hakkında çok kesin yargıları vardı. Ona göre, bugünkü Batı İsevî değildi; bir anlamda eski dinleri olan “çok tanrılı” Pagan inancına dönmüşlerdi. Bunun en bariz görüntüsü de, tek Allah’ı emreden bir peygamberi teslis ile üçlemeleri idi.

Bana; İlayda ve Odeseia’yı okumamı ve anlamamı emretti. Bir haftada ikisini de okuyup karşısına çıktım. Hocamın birinci sorusu, şu anda bu inanç Batı’da mevcut mu sence, oldu.

Ben de evet, dedim. Batı şu anda Hazreti İsa ile mesela Herkül arasında müthiş bir benzerlik kurarak  ona bühtanda bulunuyorlar. Allah-u Teala, Zeus denilen bir tanrının seviyesine düşürülüyor ve dünyevî bir varlık olan bir kadına aşık olmuş; sonuçta da ondan çocuğu olmuş gibi gösteriliyor.

Hocam, dedim; bence Batı dünyasının en büyük çıkmazı Hazret-i İsa’nın babasız doğması ve onların eski dinlerinde de bu gibi hadiselerin tanrılara mal edilmiş olmasıdır. Bir Batılı, kafasından o ahlaksızlık timsali Olimpos tanrılarını silmedikçe gerçek Hıristiyan olamaz, dedim.

Hocam gülümsedi; sende gerçekten güzel bir muhakeme kabiliyeti var, dedi ve devam etti: Ben de bugünkü Batı dünyasının ahlak çöküntüsünü işte tam bu noktaya bağlıyorum. Eski tanrıları, Olimpos’tan inip her nefsanî isteğini tatmin ettiğine, canının istediği kadınla birlikte olduğuna göre, insanlar niçin bunu yapmasındı?

Hocam, biz Türklerin şansını ise yine aynı noktaya bağladı: eski dinin tek tanrılı oluşu. İsmail’ciğim, dedi; Türkler Şamanizm de dahi tek olan Göktanrı’ya inandı. Tanrı görünmezdi ve tekti; uçmak denilen cennet gökte idi. Süflî, nefsanî şeyler tanrıya yakıştırılmazdı. İşte bu yüzden Türkler, İslamiyet’i can u gönülden benimsedi; Allah’a can u gönülden bağlandı. Hatta öyle oldu ki, bu millet en büyük hedef olarak “ilây-ı kelimatullah’ı ve nizam-ı âlemi”[vii] kendine seçti. Yani Türkler benzer bir inançtan geldikleri için halis bir kalple İslam’a sarıldı; oysa Batılılar önceki dinlerinin etkisi ile Hazret-i İsa’ya iftira ettiler ve Allah’ın oğlu dediler. Bundan ağır bir bühtan olabilir mi?

Hocam bu sözleri söylerken kıpkırmızı olmuş, sinirinden rahleye vurmuştu.  O zaman yapılması gereken Batı’nın ilmini alıp onları geçmek; ancak geleneklerinden uzak durmaktı.

 

Molla, Doğu milletlerinden İran’da aynı yanlışlığın yaşandığı düşüncesinde idi. Ona göre İran, yani Farslar, Müslümanlığı kabullenememişti. Her medeniyetten daha üstün gördükleri kadim İran kültürü ve Zerdüştlük etkisi onları bir anlamda İslam’a mağrur bir eda ile tepeden bakma hissi veriyordu.

İran, Yunan ve Mısır mitolojileri arasındaki benzerliği görmem için karşılaştırmalı okuma çalışmaları yapmamı emretti. Bu okumadan ilginç sonuçlar çıktı. Mesela, Firavun ile Dahhak aynı konuda aynı kararı veriyordu. Nasıl Firavun, Hz. Musa doğacağı için o dönemdeki tüm erkek çocukları kestirdi ise, Dahhak da Feridun doğacağı için aynı kararı almıştı. Yani insan kendi nefsinin oyuncağı ise binlerce canı bir çırpıda yok edebiliyordu. Düşünmüyordu ki bu onun zalimliğinden kaynaklanıyor. İşte insanlığın bu temel içgüdülerle değil; hak ve hakikat duygusu ile hareket etmesi bizim yolumuz olmalıydı.

Molla Muhammed, hayatımın akışını değiştiren bir bent gibiydi. Şimdi ne yapmalıydım, aklın yolundan felsefeye mi dalmalı; kalbimin yolundan dine ve tasavvufa mı sarılmalıydım?

Bir gün bu konuyu da tartıştık. Bana, artık öğrenecek dünyevî bir ilim kalmadıysa bir üst makama yürümek elzemdir, deyiverdi. Bu makam ne ola ki, dedim. Bir misal ile gitmem gereken istikameti işaret etti.

Bak İsmailciğim dedi, sana cevizi misal göstererek hangi noktada olduğunu göstereyim: Cevizin en dışında yeşil bir manto kısmı vardır, burası şeraittir; onun altında sert bir tahta gibi kabuk kısmı vardır, burası tarikattir; onun altında da incecik bir zar vardır, soyulması ustalık ister, burası marifettir; cevizin en lezzetli ve asıl ulaşılmak istenen yeri de bembeyaz içidir, işte burası da hakikattir.

Sen, şu anda şeriat kısmını tamamladın, dinî ilimleri, aklî ilimleri itmam ettin; ancak şimdi sıra ikinci katmanda. Yolun açık olsun, deyip beni büyük bir boşluğun içine iteleyiverdi.

Birden medrese, Burdur, Anadolu, belki de dünya bana dar gelmeye başladı. Allah’ım, ilim için âlim bulmak kolay; ancak kalp için hekim bulmak mümkün mü?

Bu halet-i ruhiye içinde kendime bir sığınak aradım ve buldum: Annem. Şamahı’ya, Kürdemir’e dönecek ve annemin dizlerinde yirmili yaşlarımda teselli arayacaktım. Babamın yerine ders verecek  bir hoca arayıp durduklarını yazan dostlarım bu habere mutlaka sevineceklerdi.

Bu kararla Şirvan’a, yurduma doğru yola koyuldum.

Yolda rüyalarım beni bir türlü rahat bırakmadı. Bir rüyamda, senin yolculuğun yeni başlıyor, diyen bir ak sakallı oldukça etkiledi beni; ancak rüya ile amel edilmemesi gerektiğini bilecek kadar âlimdim artık. İçimde bir yerlerin kabardığını ve bunun koltuklarımın kabarmasına sebep olduğunu çok açık ve net fark ediyordum. İşte yıllarca ilim yolunda yürümüş ve başarmıştım. Annem ve babam artık benimle övünebilir, beni Şirvan’ın büyük ilim adamlarından bir olarak görüp benimle gurur duyabilirlerdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  Ey bâd-ı sabâ hâl nedir yâr kûyında

Söyle ne haber var gelürsin vatanımdan[viii]

                                               [Ey sabah rüzgarı, yarin yurdunda haller nicedir?

Söyle ne haberler vardır, getirirsin vatanımdan?]

 

Menim Kürdemir’deki Hәyat Hekayem

Azerbaycan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kürdemir, dut ağaçları diyarı.

Sene 1810 Receb

 

 

 

B

u duygularla canım Şirvan’ın, büyük âlimler şehri Şamahı’nın mübarek ata yurdum Kürdemir’ine kendimi attım. Annemin gözyaşları, babamın duaları beni karşıladı. İnsan dünyada başka ne isteyebilirdi; işte Anadolu’nun en büyük âlimlerinden ilim tahsil eden bir hoca, ilminin zekatını vermeye yurduna dönmüştü. Artık buradan, bu ana yurdumdan, bu baba bağlarımdan kimse beni ayıramazdı.

Altı yıl memleketimin çocuklarını ilim yolunda yetiştirmek için çabalayıp durdum. Annem ve babam çok mutluydu, ben de içimde derin bir huzur hissediyordum; ancak bir süre sonra rüyalarımda sürekli ikazlar almaya başladım: İsmail, İsmail Peygamber’in evini ne zaman ziyaret edeceksin, diyordu rüyalarım. Bir süre sonra bu rüya o kadar sık görünmeye başladı ki artık gündüzleri bile gözümü kapattığımda gelip gözümün önüne yapışıyor; kulaklarımda o ses çınlıyordu: İsmail, İsmail Peygamber’in evini ne zaman ziyaret edeceksin?

Babama ve anneme bu rüyamı anlatınca hacı olan annem ve babam sevinçten birer damla gözyaşı döktüler. Babam, evladım davetin mübarek olsun, Hz. Peygamber seni çağırıyor, dedi. Annem ellerimin içini öpüp yavrum bu elleri Kâbe’nin perdelerine, Hacerü’l-Esvet’ine sür; inşallah bu eller cehennem yüzü görmeyecek, diye dua etti.

İçimde bir muammanın ikinci bölümü de çözülüyor hissi oluştu: Felsefe derslerinde hocamın dediği ikinci merkez beni çağırıyordu: Mekke. Dünyada, insan üzerinde etkili üç yer vardır: Kafkasya, Mekke ve İstanbul. İşte şimdi ikincisine gidiyordum.

Mevsim uygun ve zaman varken ilk kafileye kendimi attım. Kafile ile yapacağımız yolculuk aynı zamanda benim iç âlemime bir seyahat olacaktı; sürekli düşünecek, sürekli zikredecek ve sürekli kalbimi teftiş edecektim. İnsanın dünyada yaptığı en değerli yolculuk, Hac yolculuğu idi ve ben bu yolculukta Mekke’ye giderken aynı zamanda kalbime de iniyordum. Kalbimi Ravza-i Mutahhara kadar, o temiz bahçe kadar temiz bulacak mıydım? Mekke kadar kutsal bir ruha sahip olabilecek miydim ve kalbimin süveydâsını Hacerü’l-Esvet gibi vücudumu Hakk’a döndürür bulacak mıydım?

Ruhum kendimden önde gidiyordu; ben adeta rüzgara tutulmuş bir yaprak gibi hafif hissediyordum kendimi.

Bekle beni Kâbe kalpli Mekke, bekle beni Ravza gönüllü Medine sana geliyorum; şeytanımı taşlamaya, günahlarımı yıkamaya geliyorum, diye diye yol aldım.

 

Sana Ahmed mi Muhammed mi mahabbet mi diyem

Yoksa mahbûb-ı Hudâ şâh-ı melâhat mı diyem[ix]

[Ey Rasulallah; sana Ahmet mi Muhammet mi, muhabbet mi diyeyim.

Yoksa, Huda’nın sevgili kulu, güzelliklerin şahı mı diyeyim?  ]

 

Menim Medine’deki Hәyat Hekayem

Medine

 

Ravza-yı Mutahhara

Sene 1812 Zilkade

 

 

 

M

edine’ye hiçbir vasıta kullanmadan, yürüyerek gitmek en büyük hayâlimdi, o da gerçekleşti. Medine’ye yakın Nâbî merhumun dizeleri döküldü dilimden:

         Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâ’dır bu

Nazargâh-ı İlâhî  Makâm-ı Mustafa’dır bu[x]

Hem bu dizeleri söylüyor hem yürüyor hem de gözyaşlarına gark oluyordum. Allah’ım bana nasip ettiğin bu nimetler için ben ne yaptım ki? Benim gibi günahkar bir kuluna bunca ikram neden Allah’ım, diye diye kervanı terk edip sürekli yürüdüm, yürüdüm… Resulullah’ın kabrine kadar adeta uçarak gittim. Orada, o Muhammed Peygamberin dizinin dibinde hayatın sadece ilimden, okumaktan, öğrenmekten ve öğretmekten ibaret olmadığını hissettim. Hatta ilmin insanı biraz da mağrurlaştırdığını fark ettim. O yüce Peygambere karşı hissettiğim şeyler kitaplara yazılmaz ki, öğrenilemez ki, öğretilemez ki…

On gün boyunca Resulullah’ın dizinin dibinden ayrılmadım, sürekli dua ve ibadetle geçen on gün. Yiyeceğimi dostlarım ayağıma getiriyordu; yiyecek dediğim de günde üç hurma ve iki bardak su idi. Bu dünyada beynimi ve midemi tok hissedebiliyordum; ancak kalbim; kalbim fırtınada sürüklenen bir gemi gibiydi. Her an bir kaza kaçınılmazdı. Bir liman arıyordum, gönlümü doyuracak nimetlerle dolu bir liman.

Ravza-yı Mutahhara’da adına uygun bir temizlik yaşadığımı tüm varlığımda duyuyor, yaşıyor, fark ediyordum. Dünya benim gibi yirmilerinde olanlar için ne kadar köklü bir ağaçsa, benim için o kadar kökleri kesilmiş bir fidandı. Ancak bu kesilme sırasında büyük acılar çekmek mukadder olduğuna göre bunun hekimi kim olmalıydı?

Beynimde bir şimşek çaktı, acaba annemin soyu olan Veysel Karanî gibi bir kaderim mi vardı benim; hiçbir zaman Hz. Peygambere kavuşamayacak. Bu, dünyevî planda en acı ve kati gerçek idi; ancak bir yolu olmalıydı, bir yolu olmalıydı. Bu boyutların aşıldığı, sevenin sevdiğine ulaştığı bir yer olmalıydı.

Sadece on birinci gün Medine’yi dolaşıp onun gezdiği yerlerin havasını teneffüs ettim. Cennetü’l-Bâki mezarlığına gidip Hazret-i Fatıma’yı, Hazret-i Hasan’ı ve Hazret-i Hüseyin’in başı gömülü olan cennet mekanını ziyaret ettim. Onlara Fatihalar, Yasinler hediye ettim; ben aciz İsmail’e bu hediyeme karşılık dua etmelerini diledim. Artık gözlerim söz dinlemiyor, biteviye ağlayıp duruyordu; fakat bir ağlama insanı ancak bu kadar huzura sürükleyebilirdi. Sanki gözyaşım bir ırmak olmuş kirpiklerim bir sandal, sahil-i selamete doğru akıp gidiyordum.

Ey Medine’nin gülü Peygamberim, ben de güller kokmak, senin gibi kendimi ve öğrencilerimi irşat etmek istiyorum, dedim.

Burada, dünya Mekke’sinden kovulmuş bir ruh olarak huzur bulmuştum; artık sonsuza kadar Peygamberimin dizinin dibinde yaşayabilirdim.

Dostlarım zorla beni Resulullah’ın kabrinin yanından koparıp Mekke’ye doğru sürüklemeye başladılar. Yol boyunca gözüm hep arkada kaldı; belki bana, dön İsmail’im, der diye bekledim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ey hacı cânımın Mekkesi Medînesi

Sefine-i gönlümün lengeri sekinesi[xi]

[Ey hacı, canımın Mekke’si, Medine’si.

Gönül kayığımın sakinlik ve huzur veren çapası, demiri]

 

Menim Mekke’deki Hәyat Hekayem

Mekke

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ka’be

Sene 1812 Zilhicce

 

 

M

ekke’de Kâbe’yi gördüğüm zaman geriye bakmaktan vazgeçebildim; çünkü sevgilimin de sevgilisinin mekanına gelmiştim.

Allah’ım, Mescid-i Haram’ın içine girip sütunlar arasından o dünyanın en muhteşem manzarasını görünce artık gözyaşlarımın kanlı akmaya başladığını hissetim. İşte ilmin, fennin, mağrur nefsin pes ettiği an buydu. O günleri anlatmak hiç bal tatmayana balın tadını hissettirmeye çalışmak kadar imkânsızdır.

Mekke’nin ve Kâbe’nin azameti tüm dünyanın ve insanlığın bu nokta etrafında döndüğü gerçeğini aynel yakin öğretmişti bana. Gerçekten de dünyada bir nokta başlangıçsa orası burasıdır, diye düşündüm. Her şey dönüyor ve sürekli zikrediyordu burada. Mevlânâ Celaleddin’i burada daha bir yakından tanıdım. Her şey dönüyordu, kimisi aslına; kimisi yanlışlar çukuruna. Bence de Hazret-i Adem’in indirildiği, Hazret-i İbrahim’in adaşım Hazret-i İsmail ile imar ettiği bu mekan dönülmeye değer bir merkezdi. Her adımın bir peygamber kıssasını canlandırdığı bu şehir, şehirlerin anası, kalbime sığmadı taştı. “Lebbeyk” diyerek dönen insanlar, kendilerini duyan Rablerine, döndüm; tüm kirlerden, tüm hırslardan, tüm isteklerden, tüm dünyevî arızalardan sana döndüm, diyordu. Hacerü’l-Esvet’in siyah yüzü acaba kalbimin karasını mı yansıtıyor diye düşündüğüm anlar oldu. Belki benim kalbim de cennetinden kopmuş, dünya denilen bu hırslar, kirler ve benlik davaları dolu âlemde kirlenmişti. Yarıp baksam mutlaka Hacerü’l-Esvet’ten daha kara idi kalbim. Bu karanın üzerine beyaz ihramlar örtsem ne çare, dedim, ağladım.

Merve ve Safa tepeleri arasında koşarken bir İsmail, ismini aldığı İsmail’in Zemzem çıkarma hadisesini yaşıyor; bir annenin oğlu için çırpınışını hissediyordu. İşte ben fâni âlemdeki zavallı İsmail, işte orada gerçek İsmail, peygamber oğlu peygamber İsmail.

Şeytanı taşlarken içimden hep şunu söyledim: İsmail, bu taşları dön kendine at. Çünkü Şeytan, senin nefsinin açtığı kapılardan giriyor içeri. Senin nefsin davet etmese onun bir hükmü var mıdır? O halde şeytandan çok kendi kafana çal bu taşları ki o düşmanı beden hanesine davet etmesin. Ve en müthiş an: Arafat vakfesi.

Ben artık öldüm, şu anda kıyamet günü Rabbimin huzurundayım ve yalvarıyorum: Beni affet, beni affet, beni affet…

İşte bu an Peygamber kızı Fatıma’nın bile şefaatçi bulamayacağı, herkese hakkının eksiksiz verileceği, kara koyunun ak koyundan hakkını alacağı günüdür. Hem korku hem de ümit dolu olan kalbim sanki yerinden çıkacak haldeydi. Tabii gözlerim yine ve daima sakallarımı yıkamaya devam ediyordu.

Haccın son gününde bir rüya ile bu sefer yolumun İstanbul’a revan olması elzem oldu. Yanımda konuşan dostlarımdan birisi benim dualarımı tek tek dinleyip bana acımış ve bu derdin devası, bu kalp yarasının ilacı İstanbul’da deyivermişti. Daha da bir şey söylemedi. Ancak rüyalarım, sürekli İstanbul’da bir zata gitmemi işaret edip durdu. Önceleri beni buradan, Kâbe’den ve Resulullah’ın diyarından kimse çıkaramaz; bu gördüklerim de o dostun sözünden dolayı bir şartlanmadır, dedim; ancak rüya yakamı bırakmıyordu. Böyle ısrarlı rüyalar artık hayatımın bir gerçeği idi.

Ayaklarım, bir İstanbul kafilesi ile sürükleye sürükleye beni o güller diyarından kopardı. Mekke çıkışında bütün paramı, ihtiyar ve sakat bir dilenci kadına verdim. Kadın hiç beklemediğim bir duada bulundu: “Allah senin evlatlarını bize baş etsin! [xii]” Amin, dedim; amma şunu da ekledim, teyzeciğim ben evlenmeyi hiç düşünmüyorum ki, olmayan çocuk nasıl buraların emiri olsun?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ehl-i ‘ilmin garazı şöhret imiş ‘âlemde

Zâhidin maksadı cemiyet-i sîm ü zer imiş[xiii]

[Âlemde ehl-i ilmin amacı şöhret imiş.

Zahidlerin amacı ise altın ve gümüşü toplamak imiş.]

 

Menim İstanbul’daki Hәyat Hekayem

İstanbul

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Süleymâniye Camii

Sene 1813  Rebiyülahir

 

 

 

İ

stanbul’da günlerce rüyanın gerçekleşmesini bekledim. Bu arada aklımdan yine felsefe hocam Molla Muhammed’in sözleri geçti: Dünya’da insanı etkileyen üç nokta vardır: biri Kafkaslar, biri Mekke, bir de İstanbul. İşte son noktaya da gelmiştim; artık bu üçgen tamamlandığına göre bir şeyler beklemem tabii idi. Ama beklediğim neydi?

İstanbul’un en güzide medreselerinden Fatih Sultan Mehmed Han’ın Sahn-ı Semen medresesine gidip kendimi tanıttığımda hiçbir ilgi göremedim. Yurdumda herkes bana büyük âlim gözüyle bakarken burada sıradan olmanın ezikliği ile karşılaştım. Israr edip tüm hocaları tek tek dolaştım; içlerinde sadece biri bana ilgi gösterdi. Ahmed Efendi denilen bu zat diğer hocalardan farklı bir karaktere sahipti; diğerleri daha çok makam ve para için fırsat kollarken o, biraz daha zühd yoluna meyilli idi. Hocalarımdan pek çoğunu ve özellikle Yahya El- Merzevî’yi çok iyi tanıyordu. Onunla aynı bölümde kalmaya ve derslere beraber girmeye başladık.

Bir gece, kaldığım yatakhanede bir hareketlilik oldu, “hayır olsun” diye kafamı kaldırınca üç hocanın giyindiğini gördüm. Hayırdır efendiler bu saatte nereye? Hastalık filan mı var, dedim. Üç arkadaş bu sorudan pek hoşlanmadılar; ancak durumu açıklamakta da pek beis görmediler. Beyoğlu’nda bir eğlenceye gittiklerini ve istersem benim de gelebileceğimi söylediler.  Yatsı namazından sonra bir Müslüman’ın dışarıda ne eğlencesi olur ki, dedim. Saflığıma gülerek, bir işret meclisi diyelim, deyiverdi birisi.

Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüş gibi irkildim, nasıl yani, şarap filan da mı var, harama el uzatmak ne zaman caiz oldu, dedim. Gülerek biz onun için de kendimize bir fetva veririz; aklı başında içen ulemanın şarap içmesi caizdir, deyiverdi. Peşlerinden bağırmak zorunda kaldım: Ya vicdanınız bu fetvaya ne diyor?

O gün Ahmed Efendi ile durumu konuştum, ad vermeden olanları anlatıp fikrini sordum. Evladım ilim, insanı mağrur bir varlık haline getirdiğinde bu sapıklıklar ayyuka çıkar. Bu insanlar medrese âlimi olduklarını düşünerek dinin kendilerince nasıl yorumlanırsa öyle olması gerektiğini düşünürler. Yani bir nevi Firavunlaşma. Hocam bu derdin bir dermanı yok mu, dedim. Var, dedi: tasavvuf. Sonra uzun uzun Abdullah Dehlevî hazretlerinden bahsetti. Onun talebelerine  söylediklerini bir bir tekrarladı: “Talebelik, sadık olan tâlip  demektir. Allahü Teâlâ’nın sevgisi ile ve O’nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah’tan korkar, o kurku ile titrer, Allahü Teâlâ’nın sevgisine mazhar olmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefeste Allah’ını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münakaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalpleri Allahü Teâlâ’nın evi bilir.” Dehlevî ile öyle doldum ki bir an onun yanında olmak için Hindistan’a Delhi’ye uçmak istedim.

O güne kadar aradığım eksik noktayı bu sözde keşfettim. Hocamın anlattığı ceviz teşbihi aklıma geldi: Hakikate giden yol bir ceviz ile tarif edilebilir; yeşil kısım şeriat ilmi, tahta kısmı tarikat, zar kısmı marifet, özü hakikat.

Gerçekten şeriat ilmine vakıf olduktan sonra tarikata geçiş bir tahtayı kırmak kadar nefse zor geliyor. O halde burada bir mürşit aramalıydım.

O gün, Cuma namazını Süleymaniye Camiinde kılıp caminin Boğaz’a bakan köşesine oturdum; yazın güzel sıcaklığını, İstanbul’un çığlık çığlığa bağırmalarını ve Boğaz’ın muhteşem maviliğini seyrettim. Hayatımda hiçbir şehri seyretmeyi bu kadar sevmedim. İstanbul, insanı dünyevîleştirmekte ne kadar başarılıydı. Anadolu’da dolaştığım hiçbir şehri uzun uzun seyretmedim. Bunu boş zaman geçirme olarak gördüm hep. Ama İstanbul farklı bir cazibeye sahipti.

Bir ara içimin geçtiğini hissetim; yine o hayal alemine düştüğümü hissettim. Bir anda kendimi tayy-ı mekan yapar buldum. Birkaç adımda Anadolu’yu geçtim, birkaç adımda Basra’dayım, birkaç adımda Delhi’de. İnanmakta zorlanıyorum ama gözlerim açık, uyku halinden çoktan çıkmış durumdayım. Parmağımı ısırıyorum, acıyor; ancak uyanamıyorum, daha hâlâ Delhi’deyim. Kendimi bir dergahın kapısına doğru yürüyor buldum. Kapıda iki kişi beni bekliyorlardı. Birisi Ahmed Efendinin anlattığı kadarıyla Abdullah Dehlevî olmalı, yanındakini tanımıyorum; ancak garip bir hadise oldu: Dehlevî hazretleri hiç konuşmadı, yanındaki zat beni sarıp sarmaladı, hoş geldin İsmail’im, dedi. Dehlevî hazretleri gülümseyerek ilerledi. Peşinden yürüdük, o odasına çekilip hasırının üzerine büzüştü kaldı. Bu züht ve takva abidesinin bana bir mesajı olmalıydı, ama neydi? Beni kucaklayan halife kulağıma, “Şimdi zamanı değil, sonra gel; ancak İstanbul’a dönerken ayaklarını ıslatma, dikkatli ol.” dedi. Bir anda kendimi aynı yolu dönerken buldum. Boğaz’dan geçerken dikkat etmem gereken noktayı bir anda kaçırıp suya bastım.

Gözlerimi açtığımda Süleymaniye’nin köşesinde içim geçmiş bir halde buldum kendimi, ayaklarım ıslaktı. Allah’ım tayy-ı mekan mı yaptım, rüya mı gördüm, diye tuhaf bir hâlet-i ruhiyeye  girdim.

 

 

 

 

 

Artık İstanbul benim için bir sürgün yeri gibi karanlık bir âlem oluvermişti. Zaten Sadrazam Hurşid Ahmed Paşa da dahil pek çok devlet adamı ile yaptığım görüşmeler İstanbul’un başının çaresine bakmaya çalışan bir merkez olmaktan ileri gidemeyeceğini açıkça bana göstermişti. Dünya işleri bu kadar karışıkken benim iç dünyamı düzene sokmam oldukça zordu. Tek çarem kalbimi mutmain edecek bir şeyhe sarılmaktı. Devletin dahi gururunu, haşmetini yitirdiği bir dönemde âlim tayfası kendini, şeytanını ve nefsini yüceltip duruyordu. Buradan siyaset ilminin ve dünya ahvalinin ne yönde ilerlediğini öğrenmiş olarak ayrılıyordum. Dünyevî bilgilerime yenileri eklense de İstanbul, benim kalbimin anahtarına sahip değildi.

Bir sabah namazından sonra Hindistan’a giden kervanlardan birine dahil oldum. Her gece, Süleymaniye köşesinde gördüğüm veya tayy-i zaman ve mekan olarak yaşadığım halet ile rüyalara daldım; her sabah Abdullah Dehlevî’nin yanındaymışım gibi uyandım.

Bağdat’ı geçip Basra’ya geldiğimizde bir an önce deniz kenarına gitmek ve gemi ile Hindistan’ı bulmak isteği, tüm ruhumu kapladı. Aylarca yolculuktan sonra, Basra’da bir hafta kalmak zorunda olduğumuzu bildiren kafile liderine sitemli bir dille sebebini sordum: “Bir haftaya kadar bize uygun gemi yok.” deyiverdi. Sabır imtihanına girdiğimi düşünüp sustum, bekledim, bekledim. Ömrümün en uzun bekleyişi bu idi herhalde.

Bir gece rüyalarımın akışı birden değişti; Abdullah Dehlevî yattığı hasırın üzerinden kalkıp: “Evladım senin kalbin Halid’ime bağlandı.” deyiverdi. Allahım, şimdi neyle amel etmeliyim, diye günlerce kendi kendimi yedim. Sanki kesin bir karar verilmiş gibi rüyalarım kesildi.

Basra’daki âlimlere Mevlânâ Halid hakkında sorular sordum; onun Abdullah Dehlevî’nin en önemli halifesi olduğunu öğrendim. Bu bilgi yüreğimi bir nebze ferahlattı.

Geri dönüp Mevlânâ Halid Zülcenaheyn hazretlerini görmemin daha iyi olacağını düşündüm. Bağdat’a tek başıma geri döndüm.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Salup raht-ı ikamet hâb-gâh-ı Rûmda eğlenme

Kemâlât ehli yok bu yerde ‘azm-i hâk-i Bağdâd it[xiv]

[Atını, bu uyuklama semti olan Diyar-ı Rum’da salıp bırakma.

Bu yerde kemal sahibi yok, Bağdat toprağına doğru yol al.]

 

Menim Bağdad’daki Hәyat Hekayem

Bağdat

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bağdat Camii

Sene 1813 Zilkade

 

 

 

M

evlana Halid hazretlerinin dergahına yaklaştığımda kapıda iki kişi gördüm; birisi çok tanıdık geldi. Evet bu kişi, Abdullah Dehlevî’nin yanında duran ve şeyhin yerine bana sarılan “Hoş geldin İsmail’im.” diyen kişi idi.  Yaklaşınca aynı şekilde bana sarılıp “Tekrar hoş geldin İsmail’im.”dedi. Şaşkınlık içindeydim, ama kalbimin mutmain olduğunu fark ettim. Bu kişi bir veli zat idi ve beni kapıda bekliyordu. O zaman anladım ki o gün rüya değil tayy-ı mekan ile Delhi’ye gitmiş ve bu iki büyük zatla birlikte olmuştum.

Mevlânâ Halid, gerçekten çok güzel bir insandı; bir seyidin bütün hasletlerine sahip olduğu gibi aynı zamanda Hz. Peygamber’in güzel yüzüne de sahipti. Ona bakmaya doyamadığım anlar çok olmuştur. Mevlânâ Halid Zülcenaheyn hazretleri, insan sarrafı olduğunu ilk emri ile bana kanıtladı; içimdeki âlim gururunu fark edip beni en aşağı işlere koştu. Artık tuvalet temizliğinden hayvan bakımına kadar ne kadar zor ve iğrendirici iş varsa benimdi. Garip bir haldir ki güzel kumaşlar giydiğim ve âlimim diye çalım sattığım anlardan çok daha mutlu idim. İçimde bir yerler kabuğunu kırmış ve artık ben, hayatın sırrına vakıf olmaya başlamıştım; bunu aynel yakîn hissediyordum.

Bir gece Efendim beni yanına çağırdı ve elimi uzatmamı istedi; uzattım. İki eli arasına alıp tevbe-i nasuh duasını okudu. Bu gece bir gusül abdesti alıp yatmamı ve Nakşıbendi halkasına kabul olmayı dilememi istedi. Hiç kimseyle konuşmadan hemen odama çekilip hasrıma uzandım. O gece rüyamda anlatılamayacak kadar güzel şeyler gördüm; sabahına da şeyhimin gülümsemesi ile duaların kabul olduğunu anladım. Gecesine ilk hatme-i hacegana[xv] girdim. Şeyhimin yirmi beş estağfurullahı ile gözlerimizi yumduk. İlk fatihayı, Hz. Peygamberimiz ve tüm peygamberlere; aynı zamanda Şah-ı Nakşıbend hazretleri ile Abdulkadir Geylanî hazretlerine gönderdik. İkinci fatihayı, yine Hz. Peygamberimiz ve tüm peygambere; ayrıca Abdulhalık Gucdivanî hazretleri ile İmam-ı Rabbanî hazretlerine gönderdik. İşte o anda bir ışık tufanı yaşandı; sanki zikirhânemizdeki kandillerin yerini güneş almıştı. Gerçekten de yaz günü gözü kapalı yüzünüzü güneşe çevirdiğiniz andaki sıcaklık ve ışık hissediliyordu. Mevlânâ Halid hazretleri bir çığlıkla “Ya Rasulullah!” deyip kendinden geçti. Biz de kendimizi kaybetmişiz; nice sonra kendimize gelmişiz.

Bu konuları anlatmak, bu anları yaşamayanının inanması kadar zor; o yüzden bırakalım kerametler ve cezbe anları bende saklı kalsın.

Ancak şunu anlatmadan geçemeyeceğim: Günlerden bir gün Mevlânâ Halid hazretleri beni çağırıp “Evladım, artık senin görevin ahırların temizliği olacak.” dedi. Bu emrin sebebini çok iyi biliyordum: nefis terbiyesi; ancak aradan birkaç ay geçtikten sonra bu iş bana bir isteksizlik verdi ve şeytanın vesvesesi ile “Ay İsmail Şirvânî, sen ki Şirvan’ın beylerinden olasın ve gelip Bağdat’ta Kürt’ün, Arap’ın Türk’ün atlarının pisliğini temizleyesin. Bu ne acı bir ahvaldir.” dedim. Aynı gece Halid-i Bağdadî hazretleri beni yanına çağırdı ve “Evladım, yeni görevin insanların tuvaletlerini temizlemek.” dedi. Bunu duyunca yaptığım hatayı anladım; çünkü bir anlamda daha kötü görülen bir işe düşmek, nefis terbiyesinde başarısız olmak demekti. Biliyordum ki şeyhim o düşüncemden dolayı beni tenzil-i rütbe etmişti.

Bir yıl kadar tuvaletleri temizleme işi bende kaldı. Bir gün bu işi yaparken tuvaletlerden gül kokularının geldiğini hissettim. Bu koku o kadar dayanılmaz güzellikteydi ki içimden oraları sakallarımı sürerek temizlemek isteği geçti. Hemen şeyhime koştum, durumu anlattım. Gülümseyerek, “Tamam evladım senin yolculuğun bitti.” dedi. “Artık nefsinin en azgın devresini bitirdin, bu gül kokusu da Allah’ın sana bir lutfudur, daima gittiğin her yere bu Muhammed Mustafa kokusunu inşallah götüresin.” dedi. Gerçekten de o günden sonra arkadaşlarımın da fark edebildiği bir gül kokusu ile dolaşmaya başladım. Hatta şeyhimin diğer halifesi Seyit Abdullah beni tebrik edip bana uzun uzun sarıldı. Allah her kula bu kerameti nasip etmez, kerametin daim olsun, diye dua etti. Bu sofi kardeşim de, Terzi Baba’ya, Erzincan’a gelen zatın ta kendisiydi.

O günden itibaren daha bir büyük istekle kendimi dergaha adadım. Artık burası benim için son nokta idi. Asla buradan ve şeyhimden ayrılmam; ayrılamam.

Mevlânâ Halid hazretleri, üçüncü yılımda beni yanına çağırdı ve uzun uzun konuştu. Özellikle Kafkasların durumunu açıkladı; Rus istilasının yakın olduğunu ve buna tedbir alınması gereğini belirtti. Beni o bölgenin irşadı için görevlendirdiğini, söyledi. Bu ayrılıkların en acısı olacaktı; kendimi Peygamberimizden ayrı düşen, onun hasretini her anında hisseden Veysel Karanî hisleri içinde buldum. İki gün gözlerimde yaş hiç dinmedi.

Mevlânâ Halid hazretleri ayrılmadan önce elime bir icazetname sıkıştırdı; “Bunun mühürlü halini ancak bu yola layık olduğunu gördüğümde sana göndereceğim evladım.” dedi. Kafkaslarda Müslümanların yaşama hakkını savunmaya gidiyordum; ama kendim bir ölüden farksızdım. Benim için dünya “bir ağaç gölgesinde dinlenilecek kadar kısa” bir süre idi; ancak beled-i  İslam her an küffara karşı korunmalı idi. Bu da bir ibadetti: Cihat.

Mevlânâ Hazretlerinin elime sıkıştırdığı  icazetname şöyleydi:

 

 

“Hamd sadece Allah’a mahsusdur. Salavat ve selam, vahyine seçtiği Hz. Muhammed’e (s.a.v), ailesine ve sahabesine olsun. Bundan sonra Allah’ın halifesi olarak şefkatli, sadık dost, âlim, ariflerin ve faziletlilerin menbaı, sadat-ı tarik-ı Nakşibendiyyenin emri ile kuvvetlendirilmiş kardeşim, sevdiğimiz,  kerem sahibi Hacı İsmail Efendi’ye icaze verdim. Allah-u Teala bereketini, derecelerini ve hallerini artırsın. Talebelerine feyzlerini yağdırsın. Ona Nakşibendiye tarikatında irşad, zikir ve tevhid telkini ile taliplere nazarının tesirini, nurları muayyen etmekteki ve perdeleri kaldırmaktaki iktidarını tecrübe ettikten sonra icaze verdim. Bu icazeyi, silsile-i âliyenin büyüklerinden aldığım müsade ve Peygamberin sünneti üzerine istihareden sonra       verdim.
Evliyanın yoluna teşebbüs eden herkes onun sohbetini ganimet            bilsin.
Ona kitap ve sünnete sarılmayı tavsiye ederim. Keşf ve vicdan ehli imamlara uygun olarak fırka-i naciye olan ehli sünnenin görüşlerinin gereği olan akideyi tashihe emredip çalışmayı vasiyet ederim.
Ve ona Kur’an muallimlerine, fıkıh âlimlerine, sufilere hürmet etmeyi; kalp selameti, nefis semaheti, cömertlik, güler yüzlülük, eziyetten çekinmek, kardeşlerin kusurlarını affetmek, büyüklere ve küçüklere nasihat, düşmanlıkları terk etmek, tamahı terk etmek, ihtiyacının karşılanacağı hususunda Allah’a itimat etmek (Allah kendisine güvenenleri darda koymaz), kurtuluşun ancak doğrulukta olduğundan (doğruluktan) asla ayrılmama  ve Allah’a vasıl olmak- ki bu ancak Hz. Muhammed’e tabi olmaktır hususunu tavsiye ederim-. Kendisini hiç kimseden üstün görmeyip nefsini herkesten aşağı görsün, aleyhinde hareket edenleri ve hased edeni Allah’a havale etsin. Başına gelen şeri, gayreti ile def etmeye çalışmasın. Bu tarikat-ı âliyenin şeyhleri bazı himmetleri ile sana yetişecekler. Eğer isterse Allah-u Tealanın kudreti ile fesadı o anda maddi olarak bağlarlar. Bendelerinin sayısınca, razı olduğu nefisler adedince, dünyanın ziyneti ve kalemlerinin mürekkebleri sayısınca (miktarınca) Allah’ın salavat ve selamı yine Nebiy-i ümmisi Muhammed’in aile ve sahabesinin    üzerine olsun.

Ben fakir ve miskin Halid en Nakşibendî el Müceddidi Mevlay-i Kerim’in fazlına ermiş.[xvi]

Bu icazeti okuyup öpüp koynuma koydum; ona, nur yüzlü şeyhime sımsıkı sarıldım; aynı ilk defa beni Delhi’de sardığı gibi o da beni sardı sarmaladı. Gözyaşları içinde sarılmamız biterken şeyhim bir daha sarılıp kulağıma şöyle fısıldadı: “İsmail’im unutma ki hiçbir peygamber kendi memleketinde ölmedi.”

Yüreğimin üstünde onun icazetnamesi, kalbimde ondan ayrılmanın ateşli hüznü ve içimde tarifi mümkün olmayan bir huzur ile yurduma; Şirvan’ıma, Şamahı’ma, Kürdemir’ime, anneme dönüyordum.

Tebriz’e yaklaşırken içimde öyle bir his vardı ki anlatması adeta imkansızdır; hani insan çocukken içini aşırı hafif hisseder de şöyle ayağının birini kaldırsa, ellerini kuşlar gibi açsa kendini uçacak sanır ya, işte onun gibi. Ben de o anda kollarımı açsam ayağımın birini kaldırsam, bir uçurumdan kendimi bıraksam eminin Kürdemir’e kadar uçabilirdim. İçim o kadar hafifti ve adeta uçarak ilerliyordum.

Günlerce yol almış olmama rağmen hiç yorguluk hissetmiyordum. İşte Tebriz karşımda idi. Artık Kürdemir’e bir günlük yolum kalmıştı.

Tebriz’de karşılaştığım bir tanıdık acı haberi yetiştirdi; babam bir ay önce Hakk’a yürümüştü. İnanın içimden ağlamak gelmedi. Neden ağlayacaktım ki! O, bu dünya bağından her güzelliği dermiş, ahret azığını çoktan hazırlamıştı. O bize üzülüyor olabilirdi; ama biz ona asla. Dünyada tanıdığım en takvalı insanlardan bir olan babamı sadece yanına gidinceye kadar özleyecek olmam içimi yaktı. Peygamberimin sünnetine uyarak,” İnnalillah ve inna ileyhi raciun!” dedim, bir Yasin-i şerif bağışladım.

 

                                  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                     Merd ü merdâne o kaplan-sıfat Moskof ilen

Eylemek ceng ü cidâl şîr-i Dağıstâna düşer[xvii]

[Moskof ile mertçe ve erkekçe savaşmak o kaplan sıfatlı Dağıstan aslanı İmam Şamil’e düşer.  ]

 

Menim Kürdemir’deki Hәyat Hekayem

Azerbaycan/ Şirvan/ Şamahı

Şamahı Cuma Camii

Sene 1817 Receb

 

 

 

E

ve ulaştığımda annemi biraz durgun ama aynı inançlı tavrıyla görmek bana güç verdi. Altmışını geçmiş insanların arifliği ile yüzüme baktı, İsmail’im bu beyaz takke ve yeşil sarık sana çok yakışmış, dedi ve sıkı sıkı sarıldı. Yıllardır özlediğim anne kokusuna kavuşmak beni adeta cennet-i âlânın en üst noktalarına taşıdı. Kendimi yokladım, acaba anne sevgisi de beni dünyaya bağlıyor olabilir miydi? Hayır anne sevgisi bu dünyadan bir parça değildi; adeta cennetle alakalı bir histi. O sebepten olsa gerek Peygamberimiz “cennet annelerin ayağı altındadır”, demişti. Annemin ayağının altını öpüp hayır duasını aldıktan sonra Kürdemir’in ve Kafkasların ilk Nakşıbendî dergahını kurmak için kolları sıvadım.

Gerçi Azerbaycan, Şirvan, Şamahı dergahlara yabancı değildi; İzzettin Halvetî, Sadrettin Halvetî ve Yahya Şirvânî  bir zamanlar tüm dünyaya halvetî dervişleri salmışlardı.

Aklıma yine Burdur’daki hocam Molla Muhammed’in sözü geldi; gerçekten de yüz yıllar boyu Kafkaslar, İstanbul ve Mekke insanlık için bir enerji yükleme noktası olmuş, buralardan feyz alanlar, Yahya Şirvânî gibi,  dervişlerini dünyanın her yerine salmışlar.

Fakat işte o devir bitmiş, insanlar yeni bir başlangıç beklemekteler. Allah’tan tek niyazım onlara bu ışığı, peygamber nurunu taşıyabilmek. Zaten Mevlânâ Halid hazretleri de ayrılırken bana “Sirâceddin” yani, “dinin ışığı” diyerek bunu işaret etmişti. Dinin ışığı adını almanın verdiği ağırlık, omuzlarıma daha büyük bir sorumluluk yüklüyordu. “Allah’ım beni utandırma!”diye günlerce niyaz ettim.

Yaşadığım muhit her ne kadar Rus tehdidi altında olsa da Şirvan Şahlar Devleti başımızda şimdilik bir huzur meltemi estiriyordu. Bu meltemin bir kasırga ile kaybolup gitmesi o kadar muhtemeldi ki…

Şirvanşah Mustafa Han ve eşi Fatıma Begüm benimle ilgili çok iyi hisler besliyorlardı; bana intisap etmeyi arzuluyorlardı; ancak bu gibi ilişkilerin insanları dünyevîleştirdiğini bildiğim için çok yakınlaşmamayı özellikle tercih ettim.

Dergahımın üç ana bölümden oluşmasını sağladım: İlki,  insanların akıllarını doyurabilecekleri dersliklerden oluşan bölüm; ikincisi, maddi açlığı giderecek olan mutfak bölümü; üçüncüsü ve en önemlisi kalplerin doyurulacağı mescit ve onunla bitişik sekizgen zikirhâne.

Artık doğduğum topraklara borcumu ödeyebilme ve belki de böylece Allah’ın rızasını kazanabilme imkanı bulabilecektim. Fakat biliyordum ki tûl-i emel, yani uzun soluklu emeller Müslüman için sakıncalıdır. O yüzden havf ile recâ arasında, korkudan çok ümide yakın gidiş gelişler yaşamaya başladım.

Her şeyin çok güzel gittiği ve insanların akın akın benim dergahıma -yine belirteyim, benlikten Allah’a sığınırım- yöneldiği bu günlerde annemin ısrarlı ikazlarına rağmen evlenmekten uzak durdum. Biliyordum ki hayatım pek de sakin ve huzurlu geçmeyecekti. Yaklaşmakta olan Rus fırtınası kim bilir beni nerelere savuracaktı: Cepheye mi, gurbete mi, mezara mı?

Ancak annemin ısrarları haklı çıktı. Bir gün Pazar yerinden başım önde geçip dergaha giderken bir an gözlerimi kaldırmış bulundum. İki çift fitneli göz, davetkar bir edayla bana bakıyordu. O kadar ısrarlıydı ki utancımdan ne yapacağımı şaşırdım. “Böyle bir şey nasıl olur?”diye diye dergaha vardım. Ancak o bakış beni bir türlü bırakmadı. O geceki hatme-i haceganda, Fatihalardan sonra şeyhim Mevlânâ Halid’i düşünüp onun nur saçan yüzüne muratıp olurken birden bir çift fitneli göz araya girdi. Ne olduğumu anlamadan, “Sübhanallah!” diye bağırmışım. Hatmeyi devam ettiremeden odama yollandım.

O hafta sürekli bu duyguyu çözmeye çalıştım. Gerçekten neydi bu gözlerin sırrı; hiçbir zaman bir kadına bağlanmam demekle büyük mü konuşmuştum acaba? Birkaç defa daha karşılaştığım bu kadın, hiç de iyi nâma sahip değildi; ancak ta derinde bir yerlerimi yakmıştı; nasıl olur, nasıl diye diye çıldırma noktasına geldim. Bu kadar ilim, bu kadar tasavvufî nefis terbiyesi hiçe mi gitmişti; bir kadın her şeyi silip atmış, beni dünyevî bir aşka mı duçâr etmişti?

Aşkın, özellikle İlahî aşk haricindeki aşkın ne olduğunu Molla Muhammed’den dinlemiştim: Aşk bir bakışma idi ki bu, ruhlar âleminde iki ruhun birbirini görmesi ile başlar, dünyada birbiri ile karşılaşması ile tamamlanır. Bu bakışmanın iki tarafı da bu dünyada başka bir şey düşünemez; illa ki o, illa ki o!

Kalbimi bir sarmaşık gibi saran bu duyguyu anneme açmadan edemedim; çünkü bu hayatımda en çok yabancı olduğum bir cinsin, kadın denilen varlığın hücumu idi. Şimdi Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ındaki Hoşrüba bahsine gelmiş olmalıydım. Şeytanın şerrinden, nefsimin azgınlığından ve kadınların mekrinden Allah’a sığınırım, dedim; kadınlığın en yüksek noktasından annelikten, annemden yardım dilenmeye koştum. Bir haftadır çektiğim eziyetleri bir bir  anlattım; utancımdan yerin dibine girdim. Annem yine o yüce irfanı ile yirmi altı yaşımda olmama rağmen, bir çocuk olduğumu hissettirerek başımı okşadı. Yaşımın kaç olduğunu sordu ve Peygamberimizin hangi yaşta evlendiğini öğrenmek istedi. Bunları kendisi benden iyi biliyordu; ancak belli ki beni bir yere hazırlıyordu. Benim evlenme hususunda itirazımı dinledi; ona bir kadının sorumluluğunu alamayacağımı, Rus fırtınasının kopmak üzere olduğunu, bu fırtınanın beni nerelere savuracağını kimsenin bilemeyeceğini, bu fırtınada bir eş ve birkaç çocuğun elimi kolumu bağlayacağını söyledim.

Onun cevabı, kısa ve netti: Evladım sen Peygamberimizden daha dindar mısın veya ondan daha fazla zulme uğrayacağını mı sanıyorsun? Cevabım, tabii ki hayırdı. O halde onun sünnetini bir yıl geciktirmene sebep ne, deyiverdi.

Gerçekten, ben de derslerimde insanlara “helâl dairesi keyfe kâfidir, evlenin.” diyordum; ancak bunu kendi nefsime hiç kabul ettirememiştim.

Artık annemin feraseti ile şeytanı yenmenin yolunu öğreniyordum. Hey gidi Şeyh İsmail Siraceddin Şirvânî, kendine şeyh dediriyorsun; fakat verdiğin dersleri annenden öğreniyorsun, bu nasıl haldir?

O gece anneme “Peki” dedim; sen ara, bul. Bana uygun bulacağın kızla evlenmeye razıyım. Annem zaten bu halin ortaya çıkacağını sezmiş gibi hemen teklifini yaptı. Ablalarım Küreyş  ve Hacer’in gelin olduğu semtte bir uzak akraba kızını, Zahide’yi bana çoktan düşünmüş.

Zahide’yi bana tanıtırken, evladım madem  dünya düşkünü değilsin, sana Zahide’yi tavsiye ederim, dedi. Zahide sana tam manasıyla âşık; ancak sen onun farkında bile değilsin. Zahide güzel kız; fakat iki kusuru var: Bir gözü kör, bir ayağı da topal. Allah böyle takdir etmiş. Ben sana onu münasip görüyorum, dedi.

Hiç düşünmeden kabul ettim, benim evlilikten beklentim olamazdı; en azından onun hayali gerçek olsundu.

Gerdek gecesine kadar Zahide’yi görmedim, bunu kaderime rıza olarak düşündüm. Gece odaya girdiğimde bana gülümseyen yakıcı iki kömür karası sapasağlam göz, yine bana doğru yürüyen bir serv-i revân gördüm. Gayr-i ihtiyarî gözlerim doldu; Allah’ın bu lutfu ile yüreğimden ılık bir şeyler akıp gitti. Annem beni bir kez daha terbiye etmişti.

Zahidem, hayatım boyunca benim dünya ve ahret mutluluğum için her türlü fedakarlığı yaptı; ben de onun için köle oldum. Peygamberimizin Hazret-i Ali ve Hazret-i Fatıma’ya  söylediğini aynıyla yaşadık, o bana hizmetkâr oldu, ben ona köle.

Oğlum Abdülhamid’in doğumu, onun bana verdiği ilk cennet meyvesi oldu.

*

Annem bağımızın yanındaki evimizi hep güllerle doldurduğu için artık adım Güllü Mevlânâ’ya dönmüştü. İnsanlar tüm Kafkaslardan Güllü Mevlânâ’ya akıyordu ve ben bu sorumluluğun altında sadece Allah’ın Resul’ü gibi “Senin görevin sadece tebliğ etmek, sen hidayet edemezsin, kaderleri değiştiremezsin.” diyerek kalkabiliyordum. Fakat bir süre sonra yalnız olduğumu fark ettim. Dersler, zikirler, aş evi, ailem, şehrim, Şirvan’ım, Kafkasya’m; kısaca mesul olduğum tüm Müslümanlar benden en iyisini bekliyordu. Ben dünyadan kaçmak istesem de dünya benim peşimi bırakmıyordu. İnsanlara gönül ferahlığının, kadere rızanın güzelliğini anlatırken, gelen düşmana karşı şu yalancı dünyalarına sahip çıkmaları gerektiğini de anlatmak zorundaydım. Bir Müslüman, kâfirlerin ayağı altında kalamazdı; buna Allah da Resul’ü de razı olmazdı.

Bunaldığımı hissettiğim anda bir nefes yardımıma yetişti: Has Mehemmed’im. Allah’ım bir insan bu kadar mı Hazret-i Ebu Bekir’e benzer? Benimle öyle hem-hal olmuştu ki şuradan kendimi atacağım desem, benden önce sorgusuz sualsiz kendini atardı. Bu bağlılık Allah’ın bir lutfu olarak gönlüme bir bahar yeli gibi ferahlık verdi. Artık pek çok konuyu Has Mehemmed’im hallediyordu. Tekkenin tüm işleri onun omzuna kaldı, alış veriş, gelenleri ağırlama, yolculama…

Başımı  kaldırıp Kafkaslara baktığımda yanımda görmek istediğim birkaç şeyhin olduğunu fark ettim. Bunlardan biri Molla Mehmed Yaragî idi. Onun benimle olması, bütün Kafkasların gücünün düşmana karşı birleşmesi demek olacaktı. Bir gün Has Mehemmed’imi ona, Dağıstan’a, gönderdim.

Has Mehemmed, oraya varınca biraz tutuk davranmış; nasıl karşılanacağını tahmin edememiş. Önceleri pek de ilgi görmemiş; ancak bir gün sabah namazını onun kıldırması istenmiş. Molla Mehmed çoğunlukla öyle yaparmış. Has Mehemmed’im de onlardaki cezbe ve Kur’an’ı yaşayarak namaz kılma eksiğini gördüğü için kalpten dua edip namaza başlamış. Molla Mehmed Yaragî bir anda gözlerinin önünde Kâbe-i Muazzama’yı görünce kendinden geçmiş. Bu halin kaynağının bizde olduğunu anlayıp derviş olmak için yanımıza koşup geldi.

Yaragî, başındaki büyük sarığı, gür bıyık ve sakalı ile tam bir Kafkas kartalını andırıyor; yüzünün ince hatları ile asil bir soydan geldiğini gösteriyordu. Yanıma geldiği günden itibaren tam bir derviş teslimiyeti ile boynunu eğdi ve ruhundaki bazı yaraları tamire çalıştı. Nefsinin kendisine hoş gösterdiği dünyevî şeylerden uzaklaşmak için zahiri ilimlerden öğrendiği her şeyi unutmuş bir mektep talebesi gibi davrandı.

Bir gün, kafasını kurcaladığına inandığım üç soru sordu: Kader varsa biz niçin mesulüz? Şeytan ateşten iken onun ateş olan cehenneme atılmasının hikmeti nedir? Görmediğimiz şeyin varlığını nasıl ispat edebiliriz?

Anladım ki bu konular epeydir onun kalbinde yaralar açıyor, hemen ona İslam âlimlerinin getirdiği misalleri söyleyip şu hikâyeyi anlattım:

Bir gün sahte bir şeyh, gerçek bir evliyayı küçük düşürmek için yaltakçıları ile onun yanına gider. Gerçek evliya konuşmayı hiç sevmeyen bir insandır.  Bu özelliğini de bildiği için sahte şeyh ona üç soru sorar. O gerçek evliya, bir tarlanın kenarında çiçekleri seyredip zikre dalmışken, böyle bir soruyla muhatap olunca şaşırır kalır. Anlar ki bunlar kendisi ile dalga geçmeye gelmiş. Hemen yerden bir toprak kesek alır ve sahte şeyhin başına atar. Sahte şeyh, bu davranıştan ve kafasındaki acıdan dolayı bağıra bağıra şehrin kadısına gidip davacı olur. Kadı gerçek evliyayı  çağırıp olanları dinlemek ister; ancak konuşmasını şart koşar. Eğer konuşmazsa suçlu kabul edeceğini belirtir. Gerçek evliya dile gelir; şu cevabı verir:

Bu şeyhlik taslayan kişi bana üç sual sordu; ben de bir taşla üç kuş vurdum. Bana dedi ki: Şeytan ateşten yaratıldı, cehennem de ateş; ateş ateşi nasıl yakar?

El cevap: İşte topraktan olan insanın, topraktan olan kesek canını yaktı.

Yine bana dedi ki: Allah var diyorlar ama ne görüyor ne de gösteriyorlar. Var olan görünmez mi?

El cevap: Madem görülmeyen şey yoktur,  onun kafasına attığım kesek, ağrı ya da acı vermiş olamaz; çünkü ağrı ve acı görülmez.

Yine o, kader varsa ben niye mesulüm, diye sordu.

El cevap: O halde bu başına gelen onun kaderindendir, beni şimdi niye mahkemeye getirdi?

Yaragî, bu meseli de dinleyince mutlulukla gülümsedi; kalbi mutmain olmuştu. Adalet konusunda kıl kadar haksızlığa tahammüle rıza gösteremeyen bu Kafkas yiğidi, benim için ideal bir halife olacaktı.

Hazret-i Ebu Bekir’imden sonra, Hazret-i Ömer’imi de bulmuştum; zira Yaragî şecaat, adalet ve sertlikte Hazret-i Ömer’i bire bir andırıyordu. Yanında getirdiği on beş yaşlarındaki Şamil adlı çocuk da, onun yapısını aynen almıştı. Bu yavrulara Ruslara karşı durabilme gücü vermesi için Allah’a dua ettim, Şamil’ime sarılıp o hissimi anlasın diye alnından öptüm.

Bir süre sonra da Kumuk Türklerinden büyük âlim kabul edilen Cemalettin Kumukî kapımı çaldı. O gün bağda dutları budamakla meşgul idim ve içimde garip bir mutluluk hissediyordum. Kürdemir’in sonsuz gibi görünen ovasını avucumda tutuyordum adeta. Neredeyse her köyde, beldede bir irşatçım vardı; her an yeni ve güzel gelişmeler oluyordu. İşte Kumukî’min gelişi de o güzelliklerin zirvesi idi.

Budamak için çıktığım duttan yola doğru baktığımda âlim kılıklı insanların, at sırtında bana doğru geldiğini gördüm. İşte, dedim, bu beklediğim Kafkas heyeti olmalıydı.

Kumukî’m kapıya yaklaşınca beni ağaçta görmenin hayal kırıklığı ile, içinden şöyle geçirdi: “Bu nasıl bir şeyh ki ağaç buduyor. Ayrıca Peygamberimiz ağaçlara böyle cefa etmeyi yasaklamıştı. Şimdi ben bu adama nasıl biat edebilirim?” Bu düşünceleri içinden geçirdiğini sanki yanımda söylüyor gibi hissettim. Nasıl oldu bilmiyorum; belki de Şeyhim Mevlanâ Halid’in o hasleti bana da sirayet etmiştir. O söylemeden ben cevap verdim: “ Ey kardeşim, önce selam, sonra kelam demişler. Önce Allah’ın selamını verip öyle bu sözleri söyleseydin daha doğru olmaz mıydı? İşte cevapları: Bu ağaçlar Mekke’deki Peygamberin ağaçlarının tersine budanmazsa kururlar. Ayrıca bunlar dut ağacıdır, bunların yaprakları ipek böcekleri için kesilip toplanmalıdır. Allah bu ağaca da böyle bir görev vermiş.”

Kumukî’m içinden geçen soruya aldığı cevabımla, aynı benim Bağdat’ta düştüğüm hâlet-i ruhiyeye büründü ve elime sarıldı. Tam yedi gün yedi gece bir birimizi anlamaya ve yeni getirdiğim tasavvuf çizgisini paylaşmaya çalıştık. Buralarda bir atasözü vardır: “Şah da biliyor ki Şirvan Sünnî’dir.” Yani her şey ayan beyan ortadadır. Bu sohbetlerimiz ile anladık ki aynı durum Ruslara da dedirilmelidir. “Rus da bilmeli ki Şirvan Müslüman’dır.” Üzerimizdeki kara bulutların pek yakında Rus kurşunları olarak yağacağını ikimi de çok iyi biliyorduk. Ama artık ümitlerim binlerce kat daha güçlenmişti.

Rabbim, belki de Mevlânâ Halid Zülcenaheyn’in yüzü suyu hürmetine Kafkasya’yı ayağıma getiriyordu. Artık Hazret-i Osman’ımı da bulduğuma göre cihat zamanı gelmişti. Bu arada bir tek Ali’mi biraz daha beklemem gerekecekti.

Artık Ruslar Azerbaycan’ı karış karış işgal ediyordu. Bizim elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Tüm direnişler boşa çıkmış, son Şirvan Hanı Mustafa Han da tesirsiz kalmıştı. Çertme anlaşması ile de elini kolunu Yermelov adlı komutana tamamen bağlatmıştı. Bir yandan İran, diğer yandan Rusya Azerbaycan’ı yok etmeye kararlı idi. Düşmanın bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardı, elbet.

Bu arada ondan el etek çekmek istedikçe dünyanın insanın omzuna nasıl bindiğini çok açık ve net anladım. Artık bir Nakşî şeyhi değil, bir kurtuluş ordusunun lideri olarak görülüyordum. Bu karanlık gecenin elbet bir sabahı olacaktı; ancak insanları buna inandırmak çok zordu. Peygamberimizin Uhud savaşından sonra hissettiklerini hissediyor; kendime onun sözleri ile güç veriyordum: Korkma, Allah bizimledir.

Artık canıma kastedileceğini de fark ediyordum; belki bugün belki yarın; ama mutlaka bu olacaktı. Her gün bir halifemin sudan bahanelerle sürgün edilmesi normal bir durum gibi olmuştu. Otuzlu yaşların olgunluğu ile ölüme daha bir hazır hissettim kendimi. Ancak sevdiklerim?.. Onlar için de cenneti düşündüm, huzur buldum.

Bir gece, Hatme-i hacegandan sonra Kumukî, Yaragî ve Has Mehemmed’im ile gizli bir toplantı yaptık. İlk defa dergahtan uzakta gece yarısına kadar uzak kalıyordum. Halifelerimden Yaragî derhal silahlı faaliyetlerin güçlendirilmesini ve düşmana en beklemediği yerlerden zayiat verdirilmesi gerektiğini söyledi. Kumukî ise her zamanki gibi itidalli olmayı ve insanlarımızı eğitmeyi, düşmanın çekip gideceği güne kadar gizli bir direniş içinde olmayı salık verdi. Has Mehemmed’im ise benim ne diyeceğimi bekledi, siz ne buyurursanız ona uyarız deyiverdi. Kapıda nöbet tutan Şamil’in gözlerine baktım; tüm Kafkasya’nın imanını onun gözlerinde gördüm. Bu gençlerin imanı ancak cihat ruhu ile ayakta kalabilir, düşmanla anlaşmak imkansız, dedim. Evet, şehit olacak kan dökeceğiz ancak bu, yarının güneşinin doğmasını sağlayacak şafağın kızıllığı olacak. Hiçbir şafak kızıllık olmadan güneş doğurmaz. “Müslüman bir milletin Hıristiyan yönetimi altında kalması Müslümanlığa züldür.” dedim.

O sırada kapı çalındı; o kadar hızlı ve yürek hoplatıcı idi ki Şamil ve arkadaşı Murat, bellerindeki tek patlar tabancalarını sıyırdı. Kapıdakinin dergahtan olduğunu anlayınca silahlar yerine konuldu. Ancak gelen haber hiç de iyi değildi. Evim basılmış, annem şehit edilmişti.

Her şeyin bu kadar hızlı değiştiği ve hayat ile mematın bu kadar kardeş olduğu bir zamanda dünyevî iki sığınağımdan biri olan annemi kaybetmiştim. O güllerle bezediği evimizin en nadide gülü idi. Bana Güllü Mevlânâ dedirten iki sebep vardı: İlki şeyhimin himmeti ile girdiğim yere gül kokusu götürmem ikincisi de onun güllerle doldurduğu dergahım idi. Şimdi eminim ki cennette güllerle dolu köşkünde beni bekleyecekti. Onun cennete basan ayakları, beni de oraya çağırıyordu; velakin ömür denilen şey önümüzde dağ gibi dikiliyordu. Şimdi onunla birlikte gitmeyi ne çok isterdim.

Annemi şehit eden Ermeni Sarkis, bir yetimdi. Annesi onu Erivan’dan alıp Kürdemir’e kadar getirmiş; burada artık hastalık ve yoksullukla mücadele edemeyip vefat etmişti. Çok iyi hatırlıyorum, Sarkis bizim komşumuz Hatice Teyze tarafından büyütülmüştü. Ona, Hatice Teyzeden çok annem sahip çıkmış; neredeyse her gün bir öğün yemeğini bizde yemişti. Önce bu cinnetin sebebini anlayamadım; ancak durumu öğrenince daha bir kahroldum. Sarkis, birkaç aydır ortalıkta görünmüyordu; Ruslar onun şarap sevdiğini ve benim yakınımda olduğunu çok iyi tahlil etmişler ve o zaafını yalan yanlış bilgilerle destekleyip bizim eve göndermişler. Ermenilerin en büyük düşmanının bizim tarikat olduğunu ve tüm Hıristiyanları kesmeye hazırlandığımızı Sarkis’e anlatıp onu inandırmışlar. Oysa, o, yıllarca Ermeni kardeşlerimizle birlikte, mesele çıkarmadan yaşadığımızı ve onu bir evlat gibi bağrımıza bastığımızı bir türlü anlayamamıştı. Ah bu şeytanın en büyük silahı; şarap!

O gece Sarkis’i yine zilzurna sarhoş edip bizim eve göndermişler; benim her gece mutlaka evde olduğumu bildikleri için hiç tetkik etmek ihtiyacı duymamışlar. Eşimle çocuğum yukarı katta iken sarhoş Sarkis, hiç kimsenin dikkatini çekmeden evin ilk katına dalmış ve ilk gördüğü insanı, annemi şehit etmiş. Korkudan ve şarabın etkisinden sızan caniyi dervişler halletmiş; ancak çok geç!..

Anneyi mezarına koymak dünyanın en zor anlatılır duygularındandır. Hele de benim annem gibi hayatını İslam’a ve insanlığa, iyiliğe adamış bir insanı. Peygamberimizin sünnetine sığınıp onun gibi gözyaşlarıma yol verdim. Onun Kasım’ını yolcu ederken yaptığı gibi bol bol ağladım; kimse de beni kınamadı. İçimde asla isyanvârî bir his yoktu; aksine annemin cennet yolculuğunda ona yoldaş olamamanın burukluğu ve derin özlemler estiren üzüntüsü vardı. Bakî âleme gidene, fanî âlemdekiler ancak gıpta ederler. Mezarın üstüne onun yetiştirdiği güllerden kocaman bir demet konulunca ikinci adı “Gül” olan annem için içimden şiir-varî sözler taştı, gözyaşlarımla birlikte onun aziz hatırasını kelimelere katık yaptım. Boğazıma düğümlenen her kelimede göklere baktım; sakallarıma süzülen yaşlarla boğazımdaki düğümleri çözdüm.

Her gece rabıta-yı mevt zikrinde gözümün önüne getirdiğim çukurda şimdi, bu halde olmam dervişlerim tarafından yanlış anlaşılır mı, diye düşünmeden dilimin kepenklerini açtım.

Sure ve dualardan sonra herkese onu, annemi şöyle yad ettim:

 

 

 

 

 

 

 

اننه[1]

 

 

Adı Gül’dü/Gülleri severdi en çok/Güldü mü güller açardı gül yüzünde/Güllerle bölüşürdü yalnızlığını/Hep gül beklerdi sevdiklerinden/Bir de gül mevsimini takvimlerden/Hep gül kurutmuştu/Hayatın en hazin sayfalarında/Hep gülerek büyütmüştü sevdasını/Ve her sabah /Bir gül gibi bırakırdı tebessümünü sofraya/Tıpkı sımsıcak bir ekmek gibi/Ahşap evimizin avlusunda/Mis kokulu gülleri derlerdi/Ve bütün sırlarını sadece güllere söylerdi/Ne zaman bir haksızlık görse/Kanayan bir gül gibi/Ahh bu dünyada /Gülü gülle tartsalar derdi/İşte öyle bir çiçekti/Ömrümün ucunda gülden bir kalemdi /İşte o kadın benim annemdi./Bir bilseniz/Ne güller yetiştirdi hayatın dikenlerinden/ Dökerek gözyaşını/ Ve şimdi, işte o güller süslüyor onun mezar taşını. [xviii]

Onsuz bir hayatın nasıl geçeceğini düşünmekten  uzun süre hasta yattım. Belki de onu kıskanıyordum; benden önce dar-ı bekâya babamın yanına gitmişti. İkisi de beni bu yalancı dünyada tek başına bırakmışlardı.

Annemin dar-ı bekaya gidişinin haftasına bir gizli name ile bizim de bu diyardan gitme zamanımız geldiğini anladım. Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kalan Şirvanşah Mustafa’nın eşi durumu idare etmeye çalışıyordu; bu name de ondan geliyordu. Namede, Yermelov’un bu günlerde beni ve tüm sevenlerimi derdest edeceği; muhtemelen ya idam edeceği veya Sibirya’ya süreceği yazıyordu.

*

Bu hadislerden sonra işler daha da karıştı; Ermeniler her yerden toplanıp Karabağ’a doldurulmaya başlandı. Bu arada pek çok yerde zulümler ve gözyaşları birbirini izledi. Yermelov’un sardığı bir köyde çatışma çıkınca kıyamet kopmuş ve adeta köylerde kimse kalmamacasına katliam yapılmıştı. Bu durumun aynısı diğer bir gün Karabağ’ın kuzeyinde bir köyde vuku buluyordu. Yüzlerce köylü karyesini terk etmişti; ancak bir kısmı kalmayı ve direnmeyi seçmişti. Bunlara karşı kullanılan güç, akıllara durgunluk verecek cinstendi. Köyün dışında yakaladıkları insanları işkenceyle öldürüyorlar; çocukları ise diri diri toprağa gömerek korkuyu daha bir dehşetli boyuta taşıyorlardı. Özellikle toprağa diri diri gömülen çocukları duyunca kendimi tutamayıp ağladım. Bu alçaklık, bu insanlık dışı muamele, Cahiliye Devrinde kalmamış mıydı?

Silahlı tüm güçleri bu iş için toplayıp o karyeye yardıma gitme ve ilk çatışmamıza girme kararı aldık.

Köyün yakınındaki tepelerden Ruslara ateş etmeye başladık. Yüzlerce asker bir anda bize doğru dönüp ateşe başladı. Aramızda kalan bölgedeki eski evleri de siper ederek gün boyu çatıştık.

Aldığımız istihbarata göre, Rusların ve yandaşı Ermenilerin içinde Kazak Türklerinden de ne için savaştığını bilmeyen kardeşlerimiz varmış.

Şeki’de okurken en sevdiğim arkadaşlarımdan birisi Abılay’dı. Adı aslında Abdulhayr idi; ancak öyle telaffuz ediliyordu. Ondan Kazak Türkçesinin neredeyse tüm farklılıklarını öğrenmiş; hatta Ahmet Yesevî’nin Hikmet’lerini bulup bu dilden okumuştum. Şimdi tam zamanıydı, akşam olunca çatışmayı kestik. Halifelerime özellikle de Has Mehemmed’ime, gece bir damın üzerine çıkıp Kazak kardeşlerime sesleneceğimi ve beni engellemeye kalkışmamalarını söyledim. Hepsi birden, efendim bir sütre gerisinden seslenseniz, dedi.  O kadar üzgündüm ki bir çocuk daha toprağa gömüleceğine ben gömüleyim, dedim. Gece bastırınca bir damın üzerinden elimi ezan okur gibi yanaklarıma bitiştirip avazım çıktığınca bağırdım. Bu yolla Rusların aldatmacasına kanan Kazak kardeşlerimi saflarımıza çekmeyi umuyordum.

Kazak Türkçesiyle, Tekvir Suresinden bölümler okumaya başladım:

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar bulandığında, dağlar yürütüldüğünde,kıyılmaz mallar bırakıldığında,vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler ateşlendiğinde, nefisler eşleştirildiğinde, diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, Hangi günahtan dolayı öldürüldün, diye. Amel defterleri açıldığında, gök sıyrılıp açıldığında, cehennem kızıştırıldığında ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne getirmiş olduğunu anlar. Şimdi yemin ederim o sinenlere (yıldızlara), o akıp akıp yuvasına girenlere, yöneldiği an geceye, nefeslendiği an sabaha ki kuşkusuz o Kur’an değerli bir elçinin sözüdür.”

Ayetler bitince Kazak kardeşlerime bağırdım: “Bu okuduklarım sizin de bizim de inandığımız kitaptan; şimdi hangi yüzle Allah’ın katına döneceksiniz. Müslüman kardeşini öldürmüş olarak mı?” diye seslenip bir adım ileri attım. O anda, bir silah sesi ile herkes siperlere atladı. İçimden, şahadet burada ise ne mutlu, deyip sözlerime devam ettim.

“Bugün!”, dedim, “Birbirini yiyen biz Müslümanlar kime hizmet ettiğimizi biliyor muyuz? Benim bildiğim, biz kendi yurdumuzu savunuyoruz; sizin bildiğiniz nedir? Bir Müslüman ülkesini Ruslara teslim etmek midir? Sizce buna dininiz, inancınız, örfünüz, adetiniz; Türk kanınız izin verir mi?” Bir kurşun daha sağımdan geçti.

Artık susup neticeyi bekledim. Biliyordum ki Kazak Türkçesini hiçbir Rus merak edip öğrenmez; ancak her Kazak, Rusça bilir. Ne dediğimi Rusların anlamaması en çok istediğim şeydi.

Sabaha karşı silah sesleri ile sarsıldık; ancak silahlar ne köyün içinde ne de bize karşı idi. Bir saat kadar sonra Kazak kardeşlerimizin bağladıkları Rus askerleri ile bize doğru bayrak salladığını gördük. Evet, bir kez daha vicdanın sesi galip gelmişti. Öldürülen ve esir alınan düşman askerleri ile ilgilenmeyi Kumukî’me bırakıp Kazak kardeşlerimle Kürdemir’e döndüm.

Bir süre sonra durumu halifelerimle mütalaa ettim. Benim kanaatim kalıp şehit olmaktı; ancak Kumukî buna şiddetle karşı çıktı. Peygamberimizin Mekke’yi niçin terk ettiğini anlatıp tüm yollarımı kapattı. O anda aklıma Mevlânâ Halid hazretlerinin sözü geldi: “Unutma evladım, hiçbir peygamber yurdunda ölmedi.”

Artık yurdundan ayrılma mevsimindeydim; bu bir sonbahar olarak tarif edilse de benim içimdeki baharı hiç ama hiç bulandıramazdı. İnsan zaten misafir olduğu bir evde, bir odadan öbürüne geçirilse ne olurdu ki.

Ayrılmadan önce, bir gece yarısı evimin yanındaki atların bağlandığı bölümden tuhaf sesler gelmeye başladı. Aklıma önce Rusların yeni bir eşkıyalık girişimi olma ihtimali geldi. Zaten en çok arzuladığım şey şahadet olduğu için kimseyi uyandırmadan, dervişlere dahi haber vermeden, hadiseyi tetkike dışarı çıktım. Atların durduğu yerden gelen bu sesler hiç de hayra alamet değildi. Sanki birileri atları özellikle rahatsız ediyor; hayvanların huysuzlanmasını istiyordu. Sessizce kapıyı aralayıp karanlığa gözümü alıştırmaya çalıştım. Bana en yakın atın sırtında bir karaltı görür gibi oldum. Bu karaltı bir süre sonra hafif hafif aydınlandı ve kendini bir ışık huzmesi içinde bıraktı. Aman Allah’ım dedim, bu bir alkarısı. Anamın anlattığı bazı korkutucu hikâyelerde geçen varlık buydu işte. Biraz daha dikkatle bakınca ayaklarının ters olduğunu, uzun beyaz saçlarını önüne dökmüş taramakta olduğunu ve tıpkı söylendiği gibi atların yelelerinin örüldüğünü gördüm. Dünyada hiçbir şey beni korkutmaz, nitekim ölümden korkmayan hiçbir dünyevî varlıktan korkmaz derdim; fakat bu manzara bir an tüylerimi diken diken etti. Uzun saçlarını taramakla meşgul olan bu alkarısına yaklaşmalı mıydım, yaklaşmamalı mı? Bir süre bunu düşündüm; sonra bizim yörede inanılan bir hususu denemek isteği geçti içimde. Alkarısı denilen bu varlıklar, eğer bir iğne ile zapt edilirse görünmez olamazlarmış. Acaba dedim, bir iğne ile sırtından zapt etsem bu hadise gerçekleşir mi? Merakıma yenik düşüp yakamdaki iğneyi çıkarıp sessizce alkarısına yaklaştım. Yüzü, saçı ile kapalı olduğu için beni göremedi, küçük bir hamle ile sırtına iğneyi geçirdim. Birden dehşet verici bir çeviklikle bana doğru döndü; gözlerinin siyahı olmayan bir kadın yüzü ile burun buruna geldim. Korkunç bir ses çıkartıp yavaş yavaş ihtiyarlamaya başladı. Bir süre sonra bir kız yerine ihtiyar bir kadına dönüştü, aynı zamanda gözleri ve ayakları da normal insana benzedi. Şaşkınlık içinde olanları seyrederken, adeta fısıldar gibi bir sesle, “Bundan sonra emrinize âmâdeyim.” dedi. Gayri ihtiyari, “Dışarı çıkalım.” dedim. Peşimden hafif hafif hışırdayarak dışarı geldi. Üzerimdeki korkuyu attıktan sonra anladım ki bu gerçekten bir alkarısı ve ben yakaladığım için hayatı boyunca bana hizmet etmeye çabalayacak; lakin benim böyle bir isteğim asla olamazdı. Bunun için dışarı çıkar çıkmaz, “Ona, sırtındaki iğneyi çıkarmama müsaade et, benim kusuruma bakma.” dedim. Fakat hiç beklemediğim bir cevap aldım, “O iğnenin çıkması artık takdire kaldı, siz isteseniz de onu göremezsiniz, çıkaramazsınız.” dedi. O zaman, “Benim sizden hiçbir isteğim olamaz, istediğiniz yere gidebilirsiniz.”dedim. O konuda da yanıldığımı söyledi; hayatta olduğum sürece benden ayrılması, hizmetimden çıkması mümkün değilmiş. Ayrıca bu hususta yalvarmaya da başlayınca, bu takdiri kabullenmekten başka yol bulamadım. Elbet Allah-u Teala bir sebeple bu durumu halk etmişti. Alkarısına, “Bundan sonra size Periana diyeceğim.” dedim ve  “Sizin dergahtaki isteyerek yapacağınız hizmetler haricinde size emir vermeyeceğim.” diye ekledim.

Periana, dergahın ve benim ayrılmaz bir parçam oldu; yalnız dikkat ettim kötü bir hadise olacağı zaman gözlerinin karası kayboluyor ve rengi kıpkırmızı oluyordu. Artık gideceğim her yerde bir Perianam vardı; takdirin emrettiği ayrılık gününe kadar…  Bilmiyordum bu bir anne tesellisi mi, bir imtihan mıydı?

Rus askerleri, artık açıktan tehdit etmeye başlamış ve arada bir silah sesleri hanemizin yakınından işitilmeye başlamıştı. Emri nereden aldığı belli olmayan bir manga asker, o gün dergahı sardılar ve beni götürmek için emir aldıklarını söylediler. İçimde en küçük bir tereddüt olmadan atıma bindim. Allah’ın dediği olur, deyip atımı sürmek istedim; ancak atım bir türlü hareket edemedi. Ruslar, önce bir oyun oynadığımı zannedip güldüler. Atımın arkasından sertçe vurdular; lakin atımda hiçbir hareket emaresi görülmedi. Ben de şaşırmıştım, nasıl bir hikmet-i İlahinin cereyan ettiğini anlamaya çalışırken Ruslar iyice hırslandı. İki ata bağlayıp çekip götürmek istediler; ne mümkün. Hayvancağız sanki bir emir almış gibi yerinden kıpırdamadı. Bu hadiseyi gören askerler müritlerimin de tazyiki ile beni götürme kararını ertelediler. Şaşkın şaşkın atıma ve bana bakarak çekip gittiler. Bunu bir keramet olarak kabul eden müritlerime, hadiseden kimseye bahsetmemeleri hususunda istirhamda bulundum.

*

Bir sabah namazı ve hatmesinden sonra hava ışırken ve herkes uyurken şehri terk ettik. Yanımda birkaç müridimle birlikte eşim, oğlum Abdülhamid ve Periana şehrin çıkışında en yüksek tepeden dönüp Kürdemir’e baktım. Kürdemir, uzak ufukta Şamahı; kısacası Şirvan önümde uzanıp gidiyordu. Kendimi bir an Hazret-i Peygamber’imin Mekke’den ayrılırken hissettiği duyguların içinde buldum. Herhalde o da benim gibi huzurla karışık hafif bir hüzün duyuyordu. Onun Mekke’den gideceği yer belli idi; benimse Medine’m henüz belli olmamıştı. Ahıska’ya doğru gidecektik; ancak orada bizi bekleyen bir ensar yoktu.

Son defa görüşmek üzere bu noktada bir kulübeye geçip halifelerimi bekledim. Hazret-i Ebu Bekir’im Has Mehemmed ilk gelen oldu; gözleri her an yağacak bahar bulutu gibiydi. Sonra Yaragî ve Kumukî;  Şamil ve Murad’ımı da almış halde geldi. Durumu değerlendirdik ve sürekli irtibatı sağlayacak bir haberleşme sistemi planladık. Ben Anadolu’dan sürekli destek sağlayacaktım; onlar ise üçe ayrılacaklardı. Has Mehemmed’im Şirvan’da, Yaragî Dağıstan’da, Cemaleddin Kumukî ise Kumuk Türkleri ile daha kuzeyde mücadele edecekti.

Ayrılık anında hiç birimiz umutsuz değildik; hele de Şamil ve Murad ışıl ışıl gözlerle cihadın heyecanını yaşıyorlardı. Bu dünyada onlar gibi cennet erleri ile karşılaşmak benim için Allah’ın en büyük lütuflarından bir idi. Eğer bir gün bu güzelim Azerbaycan; bu güzelim Kafkasya hür olarak ibadet edebilecekse elbette önce Allah’ın sonra, bu yiğitlerin sayesinde olacaktır, diye düşündüm.

Onlar ayrıldıktan sonra Has Mehemmed’im bir süre daha bana eşlik etti. Son defa Kürdemir’e bakıp, “Hoşça kal anne, hoşça kal baba, hoşça kal Yahya Şirvânî diyarı, hoşça kal.” dedim. Belki buralara bir daha bahar çok geç gelecekti; ancak mutlaka mutlaka bir gün, o baharı getiren güneş de doğacaktı. Gözlerim doldu, Has Mehemmed’e sarılıp birbirimizi teselliye çalıştık. Bu sulu gözlülüğüm annemden geçse gerek; çünkü annem Veysel Karanî soyundandı ve sanki Vesyel Karanî’nin Peygamber hasreti ile hiç kurumayan gözleri bize miras kalmıştı. Nedense hiçbir yerde ağladığım için rencide edilmedim; erkek adam, bir şeyh ağlar mı demedi kimse. Demek ki kalpten gelenin tezahür etmesine hiç kimse bir şey diyemiyordu.

Has Mehemmed’ime “Mahzun olma, Allah-u Tealâ bizimle beraberdir.”dedim; ayrıldık. Elveda Şirvan, Allah bilir, bir daha Şamahı Cuma Camii’nde namaz kılmak nasip olur mu?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kûy-ı dildâr hayâli bana tesîr eylemiş

Ağlasam olmaz acep yâda düşüpdür vatanım[xix]

[Sevgilinin mekanının hayali bana tesir etmiş, ağlasam garip karşılanmaz; çünkü vatanım yabancı yerlere düşmüştür.]

 

Menim Ahıska’daki Hәyat Hekayem

Ahıska

 

 

 

 

 

Ahıska Kalesi

Sene  1825 Zilhicce

 

 

K

azak üzerinden Ahıska’ya geçtim. Planlarıma göre burada bir sıkıntı doğarsa Batum üzerinden Anadolu’ya geçmek gerekecekti. Düşündüğüm gibi de oldu; Ahıska’ya gelmem ile Rusların tazyiki, bölgeye daha da arttı. Zaten her an işgal korkusu yaşayan halk benim varlığımdan da tedirgin oldu. Bir handa, bir hafta kadar kaldık.  Periana, bu günlerde nerdeyse her gece tedirgin oldu, gözlerinin karası sık sık kayboldu. Bereket bu durumu sadece ben görebiliyordum; eşim ve yanımdaki dervişlerim bu durumdan bî-haberdi.

Günler tam bir kâbus gibi geçiyordu; bu benim değil, halkımın kâbusu idi. Benim Hakk’a yürümek için duyduğum iştiyaka karşılık halkın bana olan ihtiyacı aynı oranda artıyordu. Bir anlamda Azerbaycan ile Osmanlı arasında köprü olmam, onların ümit ile tek tutunacak dalı idi. Bu görevi sırtımda hissetmesem bugün Ruslara teslim olur, şehitlik için dua ederdim; ancak dünya böyle bir yerdi, sen ondan kaçınca o seni kovalar, sen ona koşunca o senden kaçar.

Ahıskalı kardeşlerimin tereddütlerine rağmen bir gün eşraftan biri gelip kapımı çaldı ve burada kalmam için ısrar etti. Adamın konuşma tarzı hiç hoşuma gitmedi; bunda bir bit yeniği vardır, diye hemen teklifini kabul etmedim. Bir hafta  onu takip etmelerini dervişlerimden rica ettim. Adamın tam bir Rus taraftarı olduğu, Ahıska Türkleri ile hiçbir alakası olmadığı ortaya çıktı. Amacı beni burada tutup Ahıska’ya Rusların girmesine bir sebep daha hazırlamakmış. Tam bir Rus casusu ile imtihan olmuştuk.

Allah sıkışan kuluna mutlaka bir kolaylık verir; her zorluktan sonra mutlaka bir ferahlık vardır. Ahıska’da bu yaşadıklarımızdan sonra, Allah-u Teala bize bir Yesrib hediye etti. Hazret-i Peygambere Medinelilerin gelip onu şehirlerine davet etmesi gibi, Amasya âlimleri de gelip beni şehirlerine davet ettiler. Padişahımız, Abdülaziz’in fermanı ellerinde olan birkaç inançlı insan.  İşte Medine’mi bulmuştum; inşallah bu kardeşlerim de beni ve yanımdakileri ensar gibi karşılayacaktı.

Bu hadise Ahıska’da bulunan ve ilim öğrenmek için kendini yollara vurmuş olan bir serdengeçtinin marifeti ile gerçekleşti. Bu delikanlı Azerbaycan’da yayılan ünümü duyup hocası Amasya eski Müftüsü Kara Müfti-zâde Vâzıh Mustafa Efendi’ye mektup yazmış. Padişahımız Abdülaziz’in emir ve fermanları ile oradan bir grup kardeşimiz Ahıska’ya doğru yola çıkmış. Geldiklerinde bizim serdengeçti ilim aşığını bulmuşlar ve kapımı çalmışlar. İşte Allah dilerse taa Anadolu’nun göbeğinden, Amasya’dan ümit pınarları akıtan Ferhatlar gönderiyordu. Evet bunlar kaderin bir cilvesi olarak bizim dışımızda gelişiyor ve bizi gideceğimiz yere sürüklüyordu.

“Amasya” kelimesi içimde bir tanışlık duygusu uyandırdı; hemen yanımızdaki diğer adı “Ağbaba” olan yerin diğer adı da Amasya idi. Bu durum akılma gelince bir anlamda kendi ata yurdumdaki Amasya’dan, yeni yurdum Amasya’ya gidiyordum. Türk’ün olduğu her yer benim için vatandı ve bu vatanın evlatları için her tür mücadeleye hazırdım. Bu, dünya hırsı değil, ahret yurduna dönünce verilecek hesabın bir bölümü idi. Orada bana soracaklar: Yurdunda Allah’ın adı Ruslar tarafından silinmeye çalışılırken sen ne yaptın? Ben de diyeceğim ki, Peygamberimi kendime örnek alıp yurdumdan çıktım; bir Medine buldum, oradan mücadele etmeye çalıştım. Düşmanın her yerde hileleri bize engel olacak; ancak Allah’ın izni olmadıkça yaprak bile kıpırdamıyorsa biz o hilelerle nasıl aldatılırız. Çünkü biz sadece O’na sığındık ve yalnız O’ndan yardım diliyoruz. İnanıyoruz, o halde güçlüyüz.

Gelen heyetle birkaç gün durumu görüştük; zorlukları tartıştık ve kararımızı verip yol güzergahımızı belirledik. Batum üzerinden Karadeniz’e açıldık; kendimizi zorlu bir deniz yolculuğundan  sonra  Trabzon’da bulduk. Oradan at arabaları ile Amasya’ya on günde gelebildik. Bazen şu yalan dünya için bu kadar mihnet çekmek gereksiz geliyordu; ancak ben Peygamberimden daha iyi biliyor olamazdım; o mücadele ettiyse ben de etmeliydim. O, günlerce çölde yürüyerek Medine’sine vardıysa ben de benzer sıkıntıları göze almalıydım. Elbet yaşamamızın da ölmemizin de bir hikmeti vardır, dedim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İbtidâ düşdüm ayağa intihâ çıktım başa

Rütbe-i Ferhâdı buldum tîşemi çaldım taşa[xx]

[İlk önce ayaklara düştüm, en sonunda başa yükseldim. Ferhat’ın rütbesini buldum, baltamı çaldım taşa.]

 

Menim Amasiye’deki Hәyat Hekayem

Amasya

 

Kralkaya Mezarları

Sene 1826 Safer

 

 

A

masya’ya bir gece vakti girdik; ay bir tepsi gibi yüce dağların tepesinde bize gülümserken. Göllü Bağları denilen yerden ilerledikçe ayın büyüdükçe büyüdüğünü, dağların da inada yükseldikçe yükseldiğini görüyordum. Bir an aklıma Sevgili Peygamberimize Medine girişinde söylenen ilahi geldi: Taleal- bedru aleynâ, Min seniyyâti-il vedâ, Vecebe’ş-şükrü aleynâ, Mâ deâ lillahi dâ’[2]

Hayatımda hep Peygamberim gibi olmayı, onun yaşadığı gönül ferahlığını duymayı ve onun dinini yayarken çene kapamayı arzuladım. Buraya, Amasya’ya kadar hep böyle oldu, inşallah bundan sonra da böyle olur, diye dua ede ede şehre girdim.

Amasya eşrafı, Padişahımızın da emri ile, bana şehrin Şamlılar adlı semtinde bir ev münasip görmüşler; sanki Kürdemir’i özlemeyeyim diye. Şamlılar semtinin en üst noktasında ve ayaklar altında yeşil bir vadi uzanıyor. En yakınımızın adı Bahçeleriçi bağları, Yeşilırmak’ın karşısı Ayvasıl bağları; en uzakta ise Ziyaret kasabası bağları uzanıyordu. Kendimi bu manzarayı seyrederken İstanbul’da Süleymaniye’nin köşesinden Boğaza bakıyor hissettim. Padişahımız bununla da kalmamış, bana ve yanımdakilere Suluova mevkiinde geniş araziler de uygun görmüştü. Bir dergahın ihtiyacı olacak bütün harcamalar buradan karşılanabilecekti.

Amasya, her devirde zorda kalanların yurdu, melcei olmuş; işte yerleştiğim bu semt de, taa Şam’dan kaçan Müslümanların sığınağı imiş. Osmanlı ikinci kez buradan doğmuş. Şimdi de inşallah Müslüman Azerbaycan Türklerinin sığınağı olacaktı.

Amasya’da kurduğum dergahım da aynı Kürdemir’deki gibi üç saç ayağı üzerineydi: karnı acıkanlar için aşevi, aklı acıkanlar için ilim meclisleri, kalbi acıkanlar için zikirhane.

Tekkeyi kurduktan sonra en büyük sıkıntım su ihtiyacı oldu. Tekkemin Şamlılar Mahallesinden altı yedi yüz metre yüksekte olması her daim su taşımayı zorlaştırıyordu. Gerçi müritlerim bunu bir hizmet fırsatı olarak görüyordu; ama yine de burada bir çeşme olmalıydı. Amasya hakkındaki efsaneleri okuduğum bir kitapta, tam benim tekkemin beş altı yüz metre yukarısında, bir mağarada su bulunduğundan bahsediliyordu.

Bir gün kimseye haber vermeden ve içimden “Febieyyi alai rabbikuma tukezziban- O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” ayetini okuya okuya dağa doğru yürüdüm. Ayaklarım beni doğruca suyun olduğu yere götürdü. Burası on beş yirmi metre uzunluğunda bir mağara idi ve içinden süzüle süzüle, pırıl pırıl bir su taşıyordu. Sevinçle tekrar ettim: “Febieyyi alai rabbikuma tukezziban!”

O gün, döner dönmez dervişlerimle işe koyuldum; hemen boru görevi yapacak pişmiş tuğlalar sipariş ettim. Kazı işlemleri adeta bir eğlence haline dönüştü; müritlerim, sanki Medine’deki ilk mescidi inşa eder gibi heyecanlı ve mutluydular. Birkaç ay sonra tekkemin üzerinde çeşmemiz akmaya başlamıştı bile.  Bu suyun, pek çok derde şifa olduğunu ve pek çok kişinin bu vesile ile dergahımıza koşmasına vesile olacağını yıllar bize gösterdi.

Amasya’da Osmanlı ulemasına ve devlet adamlarına yakın olmak hem büyük bir fırsat hem de tehlikeli bir durumdu. Azerbaycan için gerekli desteği almak için çok mümbit bir ortamda idim; ancak bazı fitnelerin de çıkması an meselesi idi. İnsanlara, onların makamlarında veya servetlerinde gözünüzün olmadığını anlatmanız ve onları ikna etmeniz gerekiyordu. Bunun için kendimi adeta inzivaya çekip dergahımdan dışarı fazla çıkmadım. Sürekli dersler ve zikir ile meşgul oldum. Buna rağmen, Allah’ın hikmeti ile dergahımız dolup dolup taşıyordu. İnsanlardaki bu teveccüh beni hayli mutlu etti; çünkü bu gelişte bir tek amaç vardı: Allah rızası.

İnsanlara sürekli akıl ile aşkın mücadelesini anlattım, onlar da benim ne demek istediğimi çok kolay anladılar. Bunun en temel sebebi Amasya halkının ilmi seviyesinin çok yüksek olması idi. Burası yüz yıllarca ilme ve tasavvufa yuvalık yapmıştı. Özellikle beni sevindiren şey, şehrin manevî lideri olarak görülen Pir İlyas hazretlerinin Şirvan, Şamahı’da Halvetî eğitimi alması idi. Onunla kendimi hemşehri hissettim. Bu şehirde onun izinden büyük bir âlim kitlesi yetişmiş; bu âlimler şehzadeler tarafından sürekli desteklenmişti.

Amasya halkına Nakşıbendî yolunu ve zikrini anlatmak çok kolaydı. Fuzûlî’nin,

İlm kesbiyle pâye-i rif’at

Arzû-yı muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kıyl u kâl imiş ancak[xxi]

sözünün anlamını vermek en baş işim oldu. İnsanlar ilimde ilerledikçe mağrurlaşıyor ve asıl hedefin tersine; Firavunlaşmaya gidiyorlardı. İşte, tasavvuf bu gidişi durdurmanın en güzel yolu idi. Fakat şunun da farkındaydım, ilimsiz tarikat macerası da hüsranla sonlanmaya mahkumdur.

İnsanları yediden yetmiş yediye dergaha çağırıyor, onlara ilmimin yettiği kadar dersler veriyor, nefesimin yettiği kadar zikre yönlendiriyordum. Gerçekten de ilim ile aşk garip bir mücadele içindeydi, aşka giden yol ilimden geçiyordu; ancak yolun sonunda aşk bulunamazsa Firavunlaşma kaçınılmaz oluyordu.

Bir gün, yedi yaşlarında bir çocuk sakalımı okşayıp sordu: Güllü Mevlânâ, senin en büyük kerametin nedir? Ona, senin gibi olabilmem, dedim. Etraftakiler şaşırdı, nasıl yani! dediler. Bu sabi gibi saf ve hesapsız bir hayat görüşüne sahip olmaya çalışıyorum; yani yalansız bir hayatı arzuluyorum. Eğer bir insan yedisinden itibaren namazlarını sürekli kılarsa ve o namaz onu yalandan dolandan korursa; işte o adam evliyadır ve işte o hayat da, en büyük keramettir, dedim.

Gerçekten de insanlar nedense hep olağanüstü şeyler görerek imanlarının güçleneceğini zannediyorlar; oysa en büyük mucize ile her an yan yanalar. Tüm peygamberlerin mucizeleri sadece kendi devrindeki insanlar tarafından görülmüştür; ancak Hazret-i Peygamber’in en büyük mucizesi Kur’an her isteyenin, her devirde görebileceği bir mucizedir. Ben bu mucizenin içine sekiz yaşında hafız olduktan sonra düştüm; tüm kerametim de sekiz yaşının o safiyetini kaybetmememdi.

Dünyanın kahrına da lutfuna da hep dudağımın kenarında bir gülümsemeyle baktım. Nice lütuf sandıklarımın kahır, nice kahır sandıklarımın da lütuf olduğunu gördüm ve gülümsedim. Derin bir nefes almanın cennetten bir an yaşamak olduğunu, göklerin sonsuz maviliğinin sonsuz bir âlemin ispatı olduğunu anladığım günden beri, her güzellik bana, onun “el Musavvir” ismini hatırlattı; gülümsedim.

İki yıl sonra, her şey yolunda gibi görünürken bir acı haber beni, hayatımdaki en büyük imtihanla yüz yüze getirdi.

O günlerde ağır bir hastalıktan dolayı Hatme-i Haceganı dahi vekilim ve kayınbiraderim İsa Ruhi’ye bırakmak zorunda kalmıştım. Periana, tüm gün sıkıntılıydı; sürekli odama girip çıkıyor, huzursuz bir tavır sergiliyordu. Hanımım, hayatımın en büyük serveti, ahretimin en büyük destekçisi ve beni annemden sonra en çok teselli eden Zahide’m, odaya bulutlu gözlerle girdiğinde bir şeyler olduğunu anladım. Zahide’m, haberi vermeden önce bir soru sordu: Efendi, sana çok değerli bir emanet verseler ve sen ona alışsan; sonra da o emaneti geri isteseler ne yaparsın? En değerli emanetin ne olduğunu bildiğim için gözlerimde iki damla yaşla; tabii ki emaneti sahibine veririm, dedim. “Oğlumuz Abdülhamid’i Yeşilırmak’ta şehadete yolculadık bey!”, dedi ve hüngür hüngür ağladı.

Bu durumda söylenecek tek şey vardı: “İnnalillah ve innâ ileyhi raciun.” Yalnız yüreğimdeki yangının büyüklüğü beni hayretlere düşürdü; daha hâlâ dünya ile bu kadar sağlam bağlarım mı vardı? Evlat acısı insanın içini neden bu kadar derinden yakıyordu?

Rabbime yönelip sevgili Peygamberimi düşündüm. O da aynı acıyı, Hazret-i Kasım’da yaşamıştı. Şimdi onun kalbindeki acıyı, en tazesinden yaşıyor ve iliklerimden sızı sızı geçişini tadıyordum. Belki de kimse görmediği için olsa gerek, Zahide’m ile birlikte uzun bir süre gözyaşı döktük; sonra birbirimizi teselli ettik. Anne yüreği daha bir alevli yanıyordu. Uzun süre onun gözlerindeki hüznü silemedik.

Bu hüznün en büyük sebebi de, yavrumuzu ellerimizle kabrine koyamamamız oldu. Yeşilırmak oğlumu, Abdülhamid’imi geri vermedi.

Bir gün Yeşilırmak kenarına gidip içimden dökülen şu dizeleri sulara fısıldadım:

Nazarımdan bugün ol serv-i revanım gitdi
Ne durursun yürü ey dil yürü cânım gitdi

Takatim yok ne edem âh ki ma’zûram tâ
Çıkdı canım bedenimden ki cananım gitdi

Hâk-i pâyi ki ırağ oldu gözümden o gün
Dedim eyvah gözüm nuru vü îmânım gitdi

Ne edem çâre ne, azm eyledi ol ayrılığa
Ne edem çâre nedir, çıkdı revanım gitdi

Bî-kesem yokdu kesim, lutf-ı Hudâdan gayrı
Kalmadı tâb u tüvanım, ki emânım gitdi[xxii]

Derin bir nefes alıp gökyüzünün engin maviliğine baktım. Burada her şey; ama her şey fâni idi. Ancak fâni olduğu kadar da güzel ve cezp ediciydi. Allah-u Teala her şeyi bir sebeple halk etmek ve her şeyi bir mantığa oturtmak için insanları anne, baba gibi vesilelerle göndermiş ve onları birbirine sevdirmişti. Dünyaya gelecek çocuğa, anne karnında iken, seni orada iki melek bekleyecek desen inanamaz; ama gerçek bu. Anne ve baba birer melek misali onu koruyor, kolluyor; hatta o kadar sahipleniyor ki emanet olduğunu unutuyor. Bâki âlemin tarlası olduğu için bu dünyada başımıza gelenlerin tam sebebini bir türlü anlayamıyoruz; ancak çabalayıp duruyoruz. Belki de en güçlü ateşlerde saflaştırılan madenlerin en değerli madenler olduğu gibi, biz de en güçlü acılarla pişiyorduk.  Uzun uzun tefekkür ve dua edip dergaha döndüm.

O yıl Allah-u Teala bir erkek evlat vererek bizi teselli etti; nur topu gibi beyaz, Amasya elması kadar tatlı, kömür gibi kara gözlü Mehmed Rüştü’m dünyaya teşrif etti.

Bir yıl sonra ise, İstanbul’dan bir siyasî rahatsızlık haberi yayıldı: Nakşibendî dervişleri Sivas’a sürülüyordu. Devlet ile tarikatımın zıtlaşması ve bazı müesseselerde iktidar elde etmeyi düşünmesi, bana çok korkunç geldi. Bir tarikat, insanların dünya makamını değil, ukba makamını yükseltmeye çabalamalı değil miydi? Nasıl olur da dünyevî hırslar uhrevî arzuların önüne geçerdi?

Bu duygularla günlerce üzüntülere gark oldum; dünyanın bu cazibedarlığına bir hudut var mı, diye düşündüm, durdum. Hayatta beni mutsuz edecek tek şey, ahretini kaybetme veya kaybettirme korkusudur. Şu fâni dünyanın malı, mülkü, serveti, evladı, iyâli hep orası için bir imtihan değil midir? Bunu öğreten ve bu amaca matuf hayatını şekillendiren bir Müslüman, dünyanın geçici makamlarına aldanmaz, aldanamazdı. Hele de, Azerbaycan’ım da dahil bütün İslam âlemi düşman çizmeleri altında çiğnenirken makam, mevki, iktidar kavgası bir dervişe yakışmazdı. Bırakın dervişi, hiçbir insan bu küçük hesapları aklından dahi geçiremezdi. Ancak olmuştu işte; İstanbul’da yine bir şeyler ters gitmiş ve insanlar nefislerini inançlarının önüne çıkarmış ve ülkeyi sadece kendilerinin kurtarabileceği vehmine kapılmışlardı. “Benim yönetmediğim devlet, batsın daha iyidir.” zihniyeti yine Müslümanları bölmüştü.

Kardeşlerimden bu duruma sebep olanları ikaz; suçsuz ve mağdur olanları teselli etmek için Sivas’a gitmeye karar verdim. Bir mart sabahı çıktığımız yolculukta tek sıkıntımız Çamlıbel’i aşmak oldu; çünkü arkamızdaki yerler çiçeklerini açmış ağaçlarla dolu iken önümüzdeki arazi bir metre karla dolu idi. Bereket hava güneşli ve ılıktı; ayrıca  bir ters yel esiyordu. Yıldızeli’nden sonra bozkırın tüm ıssızlığı ve sonsuz hissi veren düzlüğü içimizi ürpertti. Yanımda Zahide’m, Mehmed Rüştü’m, Periana’m ve beş kadar müridim vardı. Adeta Kürdemir’den çıkışımız gibi yanımıza dünya malı almadan yollardaydık. Gideceğimiz yerde nasıl karşılanacağımızı dahi bilmiyorduk. Ayrıca İstanbul’daki hareketleri tasvip etmediğimi duyan bazı müritler bana kırgın da olabilirlerdi. Olsun, doğrunun yardımcısı Allah’tır, deyip kararımda sabit kaldım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cüdâ düşdüm illerinden

Kesmedim göz yollarından

Zülf-i Leylâ dillerinden

Gezerim dîvâne  dîvâne[xxiii]

 

Menim Sivas’daki Hәyat Hekayem

Sivas

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gök Medrese

Sene 1832 Şaban

 

 

S

ivas, birçok devlete başkentlik eden bu kartal yuvası, şimdi de Nakşıbendî dervişlerine geçici yurtluk ediyordu. Sivas’ın tenha mahallelerinden birine yerleşip sufilerin ileri gelenleri ile görüşmeye başladım.

Bu sırada bir oğlum daha dünyaya geldi: Ahmed Hulusi. O da bu zor günlerin sevinç hediyesi oldu.

İstanbul’dan gelen kardeşlerimin iktidara ortak olma hevesleri aşırı şekilde canımı sıktı; nasıl böyle bir düşünceye kapılabildiklerini sordum. Hepsi aynı cevapta birleşti; ya biz idareyi yönlendireceğiz  ya da İran taraftarı olanlar. Onlara fikirlerimi şöyle açıkladım:

Dostlarım, bizim bu dünyadaki temel hedefimiz ukbayı kazanmak ve kazandırmak olduğuna göre dünyevî iktidarlarla ilişkimiz ancak pamuk ipliği ile bağlı olmalı. Siyasetin şerrinden Allah’a sığınmalıyız. Kutadgu Bilig’teki ne Küntoldu’yuz ne Aytoğdu ne de Ögdülmüş; biz o mübarek eserdeki Odgurmuş’uz. Yani bizler padişahlık, vezirlik veya nâiblik sevdasında olamayız; ancak uyarıcı olarak hareket edebiliriz. Hazret-i Peygamberin vârisleri isek onun içtihadı ile sadece uyarıcı olabiliriz; hidayeti ancak Allah ihsan eder. Ancak diyorsanız ki birileri, biz olmazsak idareyi bize kışkırtır; o zaman da ya sabır ya da bugün olduğu gibi sefer bizlere vaciptir. Asla ve asla dünyevî makamlara gelerek idare etmek bizim işimiz değildir. Gelin bugün bize düşen sabretme vacibini yerine getirelim; dünyanın şu kadar büyük sıkıntıları varken bir de biz sıkıntı olmayalım, dedim.

Ya hırsızlar ne olacak; hem bizim hakkımızı çalıyorlar hem de halkın, dediler. Onlar için yapılacak iki şey vardı: uyarıcı olmak ve ikna etmek. Yoksa biz kadı veya devletin mahkemesi değildik; olmamalıydık da.

Anadolu’da huzur bulan ve güç kazanmaya çalışan Müslüman Türkler, ne yazık ki küçük menfaatler yüzünden birbirini yok etmeye çalışıyordu. İnsanlık tarihinin temel hastalığı Habil ile Kabil çekememezliği bir kez daha hortluyordu. Durum hakkında bilgi almak için yanıma gelen Sivas valisine olanları açık ve net aktardım:

“Nitekim buraya sürgünümüzün asıl sebebi de budur: devlete kafa tutma ihtimali. Padişahımız  Mahmud-ı Sanî hazretleri pek çok sıkıntının içinde bir de Halidî dervişlerinin derdiyle uğraşmak zorunda kaldı. Vali hazretleri, dedim, bu hadisede özellikle Padişahımızı Mevlevilik adına bize düşman etmeye çalışan kardeşimiz Sait Halet Efendiyi ve yine Halid-i Bağdadî hazretlerinin müritliğe dahi kabul etmediği Abdulvehhab Es-Susi’yi iyi tahlil etmek gerekir. Her devirde nefsine uyanlar olacak, hatalar yapılacak; ancak Halid-i Bağdadî hazretlerini ve tüm sevenlerini sürgünden sürgüne gönderecek ithamlar Allah’ın gazabına sebep olmaz mı? Padişahımızı yalan yanlış haberlerle sinirlendiren bu şahıslar bunun hesabını nasıl verecekler? Özellikle Şeyhimiz bize, devletten maaş almayın, hiç kimseden yardım talep etmeyin, dünya malından uzak durun, diye vaaz ve telkinde bulunurken kendisinin Mehdîlik iddiası ile ayaklanacağını söylemek ne kadar büyük bir iftiradır, dedim.

Vali kafası karışık bir şekilde, Es-Susî’nin bir Halidî şeyhi olmasını ve bu iddiaları desteklemesini nasıl açıklayacağımı sordu. Es- Susî’nin Mevlânâ Halid tarafından hiçbir zaman mürit olarak görülmediğini ve bu dünya hırsıyla dolu kardeşimizin, şeyhine iftira edecek kadar ileri gittiğini söyledim. Nitekim onun iddiaları yüzünden şeyhimiz Bağdat’tan Şam’a sürülmüştü ve Padişahımızın hiddeti bir kat daha artmıştı. Bereket Şeyhülislam efendinin telkinleri ile hadisenin büyümesi önlenmişti. Fakat biliyordum ki Padişahımız bu hadiseyi çabuk unutmaz ve biz Halidî’leri zor günler beklemekteydi.

Korktuğum gibi olmadı, zamanla sular duruldu. Halidî yolcuları daha da çoğaldı; iftiracılar iftira etmekle kaldılar. Ben onların mağfireti için de dua ediyorum; çünkü biliyorum ki insanlar bazen ne yaptıklarını bilmiyorlar, şeytan onlara yaptıklarını hoş gösteriyor. Bize iftira edenler de bizim kardeşimiz ve onlar bizim imtihanımız. Onların bizimle uğraşması da takdir değil miydi? O halde birbirimizi kafir ve hain ilan etmektense dua ile affetmek ve doğru yola davet etmek görevimizdi. Her gece zikir sonrası Allah’tan onların affı için dua ettim; bizde bir dünya sevgisi var ise ve o yüzden iftiraya uğruyorsak onun da giderilmesi için gözyaşı döktüm.

 

Sivas’taki dokuz yılım bu telkinlerle geçti. Bir yandan yeni yeni insanlara hitap edebiliyor; bir taraftan da İstanbul’dan gelen ve bir türlü benlik davasından kurtulamayan kardeşlerimi ikna etmeye çalışıyordum.

Onlardan birisi de Hurşid adında bir gençti. Onu hiç kimse tanımıyordu; ancak o da İstanbul’dan geldiğini ve tarikatın mensubu olduğunu söylüyordu. Garip davranışlarına rağmen ona da tekkemde yer verdim. Bir süre sonra ticaretle ilgileneceğini söyleyip benden borç istedi. Ona borç yerine, Amasya’daki dergahın vakfiyesinden gelen tüm parayı hediye ettim. Hayırlı temiz işler yapıp işini büyütmesini ve helalden kazanıp helale harcamasını istedim. Bol bol dua edip gönderdim. O para ile Hurşid bir dükkan alıp ticarete başladı; ancak çok hızlı yükselerek ikinci, üçüncü dükkanları çeşitli semtlerde açması dikkatimi çekti. Bir süre sonra onun hakkında küçük tahkikatlar yaptırttım; en nefret ettiğim işlere bulaştığını anlayınca da, bir kez daha üzüntü seline kapıldım. Hurşid, daha fazla kazanmanın aşkına tefecilik işlerine dalmıştı. Çağırıp defalarca konuşmama ve zikirlere devam etmesini istememe rağmen oralıklı olmadı. Hatta çok baskı yaparsam onun da yapabileceği şeyler olduğunu söyleyiverdi. Bundan anladım ki zekatını ve öşrünü de vermiyor, haramın en derin çukurlarına hızla yuvarlanıyordu. Son bir kez daha ikaz edip evine gönderdiğim günün akşamına bir kadın geldi dergaha. Özellikle benimle görüşmek istediğini söyleyip içeri alınmayı sağlamış. Kadını her zamanki odamda, oğlum Mehmed Rüştü ve bir müridimin yanında karşıladım. Kadın oldukça sıkıntılı tavırlarla yalnız görüşmesi gerektiğini söyledi. Böyle durumları daha önceden de  tecrübe ettiğim için yanımdakilere çıkmalarını söyledim. Kadın peçesini açıp derin mavi gözleri ile bana gülümsedi. Bir an Kürdemir’deki kadının gözleri hayâlimde canlandı; tıpkı onun bakışları gibi anlaşılmaz arzular dağıtıyordu. Önce yanlış hissetmiş olabileceğimi düşünüp hemen sadede gelmesini istedim; ancak kadın daha rahat tavırlarla hem kocasından şikayet ediyor hem de önden birkaç düğmesini açmaya çalışıyordu. Bunu yaparken de tabii olsun diye bunalmış gibi sesler çıkarıyordu. Hiç beklemediğim bir anda öyle bir şey söyledi ki burada zikretmem imkansız. Hemen yan odada günlük telaşlarla boğuşan Zahide’me seslendim: “Hanım! bak bu kadın kocasından memnun değilmiş; eğer tanıdığın bir eşkıya varsa hemen evlendirelim!” dedim. Kadın bu sözümü duyunca toparlanıp hemen dergahı terk etti.

Terk etti; ancak bu hadise beni kolay kolay terk etmedi. Bir hafta içinde her yerde bu kadın ile ilişkim olduğu yayılmaya başladı. O zaman anladım ki bu bir tuzaktı; hem de elimle beslediğim Hurşid adlı günahkarın tuzağı. Beni halkın gözünden düşürüp Sivas’tan kovdurmanın yolunu böyle bulmuştu.

İşi ilerletip, eve gelen kötü kadının mahkemeye beni şikayet etmesine ve benden davacı olmasına kadar götürdü. Dava görüldüğü gün gidip kadınla yüzleştim. Allah’tan beni bu çirkin iftiradan kurtarmasını diledim. Dava olmadan kadın o gece gördüğü rüyalar yüzünden her şeyi mahkemede itiraf edip çekip gitmiş. Mahkemeye ulaştığımda sanık olarak yerin dibine gireceğimi düşünürken tanık olarak Hurşid’in yalanlarını ortaya çıkarmak nasip oldu. Hurşid tüm ahlaksızlığı ile tek tek yüzleşti; hatta hiç kimsenin bilmediği onlarca düzenbazlığı bu olayla ortaya çıktı. İçimden Nahl suresinden bir ayeti okudum: “Yalan söyleyen ve iftira edenler, ancak Allah’ın ayetlerine inanmayanlardır. İşte onlar yalancıların ta kendileridir.” Hurşid Sivas’tan sürüldü; ancak giderken helallik istemeye geldi, hakkımı helal ettim.

Bir hafta sonra hayatımın en güzel tanışmalarından birini yaşadım. Azerbaycan’dan, Karabağ’dan gelen bir yağız delikanlı ile tanıştım: Mir Hamza. Sivas’ta geçirdiğim dokuz yılın en güzel mahsulü o idi.

O gün içimde çok güzel bir ferahlık hissi ile uyandım. Artık her şey yoluna giriyordu. Gerçi burası dünya olduğuna göre, buranın bir yapılıp bir yıkılacağını çok da iyi biliyordum. Fakat yine de bu hissime kendimi teslim edip tekkenin kapısına doğru yürüdüm. Kapıya yaklaşınca karşıdan gelen Azerbaycan’ımın giysilerine bürünmüş bir delikanlı gördüm. Bu delikanlı bana bir ay önce Nigar Hanım’ın mektubunda bahsettiği Hamza olmalıydı. Aman Allah’ım dedim, işte her hali ile tam bir Hazret-i Ali. Şirvan’da bekleyip durduğum Ali’m Anadolu’nun ortasında beni bulmuştu. Bana yaklaşır yaklaşmaz Mevlânâ Halid hazretlerinin bana sarıldığı gibi sarılıp; hoş geldin Hamza’m, dedim. Önce şaşkınlık alametleri gösterdi; belki adını nereden bildiğimi merak etti; ancak hiç bekletmeden mektuptan bahsedip kendisini beklediğimi söyledim.

O günden sonra en gözde halifem Hamza Nigarî’m oldu. Ona Hamza Nigarî diyordum; çünkü Nigar Hanımın kendisi için yaptıklarına karşılık şiirlerinde bu mahlası kullanıyordu. Onun şairlik yönü de beni sık sık Mevlânâ Halid hazretlerine götürüp getirdi. Mevlânâ Halid’in Divanı’ndan aldığım feyizler aklıma geldi. O günler artık ne kadar uzak deyip hafif mahzun oldum.

Aslında Hamza’m da Halid-i Bağdadî’ye intisab için yola çıkmış; ancak onun dar-ı bekaya uçtuğunu öğrenince bize teveccüh etmiş.

Hamza’m geldikten sonra her işim daha kolay oldu; artık tekkenin tüm işleri onun eline bırakıldı. Zaten ilmi seviyesi zirveleri zorladığı için sadece tasavvuf terbiyesine ihtiyacı vardı. Böyle, Hazret-i Ali soyundan, seyit oğlu seyyite tasavvuf anlatmaktan kolay ne vardı.

Bir gün dergaha gelen dar görüşlü birisi Hamza’mın şiirlerinde âl-i abâya olan ilgisini biraz fazla bulduğunu söyledi. Sen Sünnî misin, Şiî mi, diye sordu. Bu konuda benim çok hassas olduğumu bildiği halde, kırıcı bir üslup kullandı. Mir Hamza’m harika bir beyitle densizlik yapan o adamı utandırdı:

 

Allah’ı Muhammed’i âli seven dostânız

            Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümânız[xxiv]

Bu olay Hamza Nigarî’min gözümdeki mevkiini bir kat daha yüceltti. Gerçekten de aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kur’an’a inanan insanların bu tür ayrımlara gitmesi ne acı idi; birbirini rakip görmesi ve birbirini cehenneme itmesi ne kötü idi.

Artık hayatımda dört halife yetiştirmenin mutluluğunu tadıyordum: Mir Hamza Nigarî’m, Hazret-i Ali gibi ilmin kapısı ve şecaatli idi; Cemaleddin Kumukî’m, Hazret-i Osman gibi haya sahibi ve tedbirli idi; Has Mehemmed’im Hazret-i Ebu Bekir gibi sadık ve vefalıydı; Molla Mehmed Yaragî’m ise Hazret-i Ömer gibi adaletli ve sertti.

Sivas’tan onlara hasret dolu dualarımı Şamil’ime de bol bol mücahit gönderdim; İstanbul olayları bir anlamda Şamil’ime daha çok gönüllü göndermenin vesilesi oldu. Şüphesiz Allah, hiçbir şeyi sebepsiz yaratmıyor; bizim şer zannettiğimizde hayır; hayır zannettiğimizde de şer olabiliyordu.

Ancak, her şeye rağmen halkın gözündeki o şüpheli ifadelere daha fazla dayanamadım. İnsanlar, her ne kadar o kadın ile ilgili hadisede dava lehimde kapansa da, daha hâlâ“ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” diye mide bulandırmaya devam ediyordu.

Takvimler 1254 (1839)’ü gösterirken hiç umulmadık bir davet aldım; Padişahımız Mahmud-ı Sani hazretleri beni İstanbul’a çağırıyordu.

Padişahımızla yaşadığımız bunca gereksiz sıkıntının sonunda işte yeni bir gün doğmuş ve kendimizi anlatmanın yeni bir imkanı ortaya çıkmıştı.

Yanıma Mir Hamza’mı da alıp hemen İstanbul’a yollandım. Padişahımızın bizimle görüşeceği hususları kabaca biliyordum; ancak ayrıntılarının neler olacağını Allah bilirdi. Özellikle Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyunun Suriye tarafını yıllardır işgalinde tutması padişahımızı ziyadesiyle rahatsız ediyordu. Bu konunun en önemli görüşme maddesi olacağı muhakkaktı. Ancak fırsat doğmuşken kendimizi doğru ifade edebilmenin de imkanlarını araştırmam gerekiyordu.

İstanbul’da Topkapı Sarayında toplantı için hazırlanan salona girmeden önce Osmanlının neredeyse tüm tarikat ileri gelenlerinin burada olduğunu gördüm. Çoğunu tanıdığım ve sevdiğim için çok mesut bir an yaşadım. Gerçekten ne mübarek insanların yurdu idi şu güzel anayurdumuz. Bütün tarikatlerin önde gelenleri aynı meyanda sözlerle “Dünya ahretin tarlasıdır ve bu tarla düşman ayağı altında zelil olamaz.”diye görüş dillendiriliyorlardı.

Toplantı salonuna girdiğimizde Padişahımız Mahmud-ı Sani hazretlerini ve sağ yanında oğlu Abdülmecid’i gördüm. Padişahımız elli üç yaşında olmasına rağmen oldukça yaşlı görünüyordu. Yılların verdiği sıkıntılar yüzünden okunuyordu; ancak gözleri iri iriydi ve çocuksu bir ışıltıya sahipti. Oğlu Abdülmecid toplantı boyunca sadece dinledi, başını hiç kaldırmadı.

Resmi teşrifattan sonra konuları görüşmeye başladık. Bir ara söz bana geldi; işte şimdi hem Azerbaycan için hem de Nakşibendinin Halidî kolu için büyük fırsat anı idi.

“Kıymetli Hünkarım!” dedim. “Yurdu Ruslar tarafından işgal edilmiş bir Azerbaycan Türk’ü olarak katınızda bulunmaktayım. Bendeniz, işgalin, yurtsuzluğun ne demek olduğunu ve ne acılara yol açtığını daha taze tatmış bir insanım. Herkes bilmelidir ki şu Diyar-ı Rum denilen Anadolu’muz gerçek bir annedir ve nerede bir Müslüman yavrusu dara düşse burası ona kucak açmaktadır. Bu anamızın sıcak kucağı, ancak onun emin ellerde olması ile şefkat ve mutluluk dağıtabilir. Kim ne derse desin; nerede başı sıkışan bir Müslüman varsa aklına ilk gelen kapı, Osmanlı kapısıdır. Bu yüz yıllardır böyle oldu, inşallah daima da böyle olacaktır. Bu zor günlerde annemiz olarak gördüğümüz vatanımızın korunması bizim için namus vazifesidir. Her hal ü şartta yanınızdayız, hünkarım.” dedim.

“Bir de şunu eklemek isterim.” diye sözümü Halidiye koluna getirdim. “Hünkarım, aynı zamanda Nakşibendiyenin Halidiye kolundan bir kişi olarak geçmişteki tüm yanlış anlamaların unutulmasını rica ediyorum. Şuna emin olunuz ki bizler İslam’ın bayraktarı olarak daima Osmanlıyı gördük ve bundan sonra da daima öyle göreceğiz. Ne Mehdîlik iddiaları ne de ayaklanma yalanları bizi bu fikrimizden uzak gösteremez.

Şahsen biliyorum ki Azerbaycan’da, Türkistan’da, Kafkaslarda, Balkanlarda huzur olacaksa bu Anadolu’da güçlü bir yönetim  bulunması ile olacaktır.” dedim.

Padişahımız bu sözlerden duygulandı, bir süre yüzüme baktı; haklısın der gibi başını sallayıp yere baktı.

Toplantı sonunda bin kişilik bir kuvvetle bizzat Antep ve Nizip hattına gideceğimi vaad ettim. Bu da Padişahımızda beklenmedik bir şey duyan insanların hissiyatını uyandırmış olmalı ki “Ben de İslam âlimlerinden bunu beklerdim; ancak bu kadar istekli olmanız beni ziyadesiyle şaşırttı ve mutlu etti.”dedi.

Sivas’a dönmeden önce İstanbul’da en sevdiğim noktaya tekrar gittim: Süleymaniye Camii.

Bu caminin Boğaz’a bakan kısmına yine sırtımı dayadım ve geniş bir nefes aldım. Allah’ım, işte kalbimi mutmain etmiş olarak yine aynı noktadayım. Buradan tayy-ı mekan edip Delhi’ye gittiğim günün bereketi ile artık kalbi mutmain, huzurlu bir kul olarak aynı noktadayım. Artık dünya benim peşimde koşuyor, ben ondan kaçıyorum. Artık dünya bana yalvarıyor, ben istersem onunla meşgul oluyorum. Artık “ben” değil “biz” için dünya ile meşgulüm, İslam âleminin selameti için. Ey dünya çok güzelsin; ancak biliyorum ki senden çok çok daha güzeli var.

Sivas’a dönüşümde ilk iş tarikattan tüm sufileri toplayıp onları savaşa ikna ettim. Bu savaş iki Müslüman kardeşin savaşı olacak, neden biz de bu günaha girelim, diyenlere cevabım kesin ve netti: daha az kan akması için.

Kafamda değişik fikirler vardı; orada ne Osmanlı ne de Mısır Müslümanlarının kanı akmamalı idi. Benim işim gücüm ve hedefim, en az kan akıtılarak bu savaşın Osmanlı lehine son bulması idi. Amasya’da dahil tüm sevenlerimin bulunduğu diyarlara haber saldım. Tez zamanda bin kişilik bir güç olmayı başardık. Bu gönüllü grubunu Mir Hamza’mın emrine verip kendimi serbest bıraktım. Yanıma sadece Perianam’ı alıp kalabalığa katıldım, Antep’e doğru yola çıktım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İhtiyâr ile değil terk-i diyâr ettiğimiz

Dâr-ı gurbetde serâsîme karâr ettiğimiz[xxv]

[Terk-i diyar etmemiz de kendi kararımızla değildir, bu gurbet diyarında sersemce dolaştığımız da.]

 

Menim Nizib /Ayntab’daki Hәyat Hekayem

Nizip/ Antep

 

Kale

Sene 1838 Zil-hicce

 

A

ntep’te, Kavalalı Ali Paşa’nın Oğlu İbrahim Paşa’nın yaklaşık altı yıldır saldığı korkunun izlerini her yüzde görmek beni derinden yaraladı. Allah’ım bir Müslüman bir diğerine niçin saldırır? İktidar denilen bu dünya nimeti bu kadar tatlı mı? Yunus’un dediğini bu insanlar duymaz mı: Mal sahibi mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi/ Mal da yalan mülk de yalan / Gel biraz da sen oyalan.

Şu, üç günlük geçici dünya için bu kadar can yakmanın anlamını çözemeden kendimi olayların içinde buldum. Sivas’tan Mir Hamza’mın idaresinde getirdiğim gönüllülerle birlikte artık Padişahımız Mahmud-ı Sânî’nin askeri idik.

Yalnız kesin bir kararım vardı: Benim görevim en az kan dökülerek bu savaşın sona ermesidir.  İşte bu kararımı Mir Hamza’ma ve ordu komutanı Hafız Ahmed Paşa’ya da söyledim. Hafız Ahmed Paşa altıncı yılına giren savaştan artık bıkmış gibi bir görüntü veriyordu. Onu sabretmeye ikna etmek oldukça zordu. Ancak Nizip’e geldiğimde bir hafta dolaştım. Dost, düşman bir çok bölgeyi gezip elde ettiğim istihbarat ile sabrın iyi sonuç vereceğini anladım. Özellikle Halep’e doğru indikçe insanlarda büyük bir huzursuzluk söz konusu idi. İnsanlar artık bu savaşın mağduru olmaktan bıkmış ve bir an önce Osmanlının bu yerlerde sükunu getirmesini diliyordu. Can u gönülden Kavalalı’yı destekleyen sadece askerleri idi. Bu durum, halk desteğini biraz daha kaybetmiş bir Mısır ordusunun yurduna dönmesi anlamına geliyordu. Hafız Ahmet Paşa’dan izin alarak, düşman saflarında ikna faaliyetlerine girişmeye  karar verdim. Paşa’ya bu işin kansız bitmesi için sabırlı davranmasını salık verdim; ancak yüzündeki ifadeden hiç de öyle sabredecek gibi görünmedi. Mir Hamza’ma gönüllü askerleri teslim edip benden alacağı haftalık istihbarata göre hareket etmesini söyledim.

Kalbimde “Savaş hileden ibarettir.” hadisini gerçekleştirme emeli ile yola çıktım. Evet savaş hileden ibarettir ve küçük hilelerle bir Müslüman ölümden kurtulacaksa ne güzeldi.

Yanıma Periana’yı da alıp iyi Arapça konuşan  bir Nakşî şeyhi olarak karşı tarafa geçtim. Yapacaklarımdan öncelikle Allah’ın affına sığındım; çünkü en sevmediğim şeylerden birini; kendini olduğundan üstün göstermeyi deneyecektim. Büyük bir evliya, hatta Mehdi havasına bürünüp Mısır ordusuna desteği en aza indirecektim; bu sayede büyük bir taarruza engel olacak, binlerce Müslüman kardeşimin yok yere ölmesini önleyecektim.

İlk gece düşman hatlarının arkasına geçmem için  çok büyük ihsana ihtiyacım olduğunu düşünüp hep aynı ayeti içimden tekrar ettim: “Onların  kalpleri vardır, fakat anlamazlar; gözleri vardır, fakat görmezler; kulakları vardır, fakat işitmezler.” Araf suresindeki bu ayete sığınıp düşman saflarına Antep’in güneyinden ilerledim. Gün ışırken kendimizi Suriye’nin kırçık bölgelerinde bulduk. Sabah namazından sonra Periana’ma sordum: “Anacığım, sen bir peri olduğuna göre insan yapımı bir silahla ölmen mümkün mü?” Periana’m ne düşündüğümü anlamış olacak ki gülümsedi: “Hayır, ölmem.”dedi. işte tam düşündüğüm gibi bir mizansen hazırlanıyordu. Allah’ın izni ile artık her gün onlarca Mısır taraftarı Osmanlıya koşacaktı.

O günün akşamında ilk yerleşim yerine girdim ve Kavalalı taraftarı olanların meclisine dâhil oldum. İyi Arapça bilmem burada işimi kolaylaştırdı, şüpheleri azalttı. Uygun bir zamanını bekleyip topluluğa seslendim.

“Ey Allah’ın kulları, beni tanıyor musunuz?” dedim. Şaşırıp kaldılar. “Kimdir bir kişinin ölmesini engelleyecek dünyadaki tek güç?” dedim.  “Tabii ki Allah.” dediler. “Peki yaratılmışlardan kim?” diye sordum. “Tabii ki Mehdi.” dediler. “O zaman şu kadını getirin.” deyip Periana’mı işaret ettim. “Bu kadının ölmesine izin vermiyorum, ateş edin kendisine.” diye bağırdım. Hepsi dehşete kapıldılar. “Emrediyorum biriniz ona tüfeği ile ateş etsin; o, Allah’ın izni ile ölmeyecek!”diye tekrar ettim.

İçlerinden biri cesaretini toplayıp silahını Periana’ma doğrulttu. Ben işi biraz daha abartmak ve etkimi artırmak için gözlerimi kapayıp bir şeyler mırıldandım. Periana’mın bu durumda gözelerinin beyaza döneceğini bildiğim için “Ey kadın gözlerini beyaza çevir!” diye bağırdım. Aynı anda gözlerim yumulu olduğu halde kalabalığın hayret ifadelerinden durumu anladım. Gözümü açmadan, “Şimdi ateş et asker!” dedim. Bir patlama sesi ile bulunduğumuz kasaba ve gece titredi. Periana’ma hiçbir şey olmaması Mısır askerlerini ve halkı adeta büyüledi. İşte beklediğim fırsatı bulmuştum. Herkes bana insanüstü bir varlık gözü ile bakmaya başlamıştı.

O günden itibaren her gittiğim yerde kardeşlik ve bu savaşın anlamsızlığından bahsettim; tabii ki benden önce namımım gitmiş olması işimi oldukça kolaylaştırdı. Aylarca kasaba kasaba dolaşıp yüzlerce Kavalalı taraftarını Osmanlı safına gönderdim. Mir Hamza’mdan da güzel haberler geliyordu; artık Nizip ve çevresinde küçük küçük zaferler alınıyor, düşman yenilgi duygusu tadıyordu. Bu duygu kısa sürede bıkkınlığa dönecek ve Allah’ın izni ile büyük can kayıpları olmadan bu iş bitecekti.

Bu arada Prusya subayları da Osmanlıya yardıma geldi. Bu haber beni tam kalbimden vurdu. Bir Müslüman ülkesini başka bir Müslüman’dan korumaya Hıristiyanlar geliyor. İşte bunu bir türlü aklım hafzalam almadı.

Hafız Ahmet Paşa, nisan ayında gelen bu destekle belli mevzilerde başarılar kazandıkça daha büyük isteklere ve hayallere yelken açmaya başladı. Bunu Mir Hamza’mdan aldığım istihbarattan öğreniyor ve içimden dua ediyordum: İnşallah Paşa bir çılgınlık yapıp da bunca emeği boşa çıkarmaz; genel bir taarruza geçmez, diye.

Ancak Nizip önlerinde alınan birkaç başarı, Hafız Ahmet Paşayı tamamen hırslandırdı. Her gün onlarca askerini Osmanlı saflarına terk eden Kavalalı’nın ordusu da artık genel bir taarruzu bekler olmuştu; ancak silah yönünden üstün olmaları şu an için işlerini kolaylaştırıyordu. Belki birkaç ay sonra durum tamamen değişecek ve küçük zaferler Mısır ordusunu geri dönmeye zorlayacaktı.

O gece, Hafız Ahmet Paşanın genel taarruz kararını ve benim yakalanıp tevkif edilmem ile ilgili emri aynı anda öğrendim. Mısır ordusunun başı olan Kavalalı İbrahim Paşa, benim faaliyetlerimin istihbaratını almış ve karargahına götürülmemi emretmişti. Emri getiren asker, bir Mehdi’yi tutuklayacak olmanın korkusu ile yüzüme baktı. Ancak artık görevimin bittiğini anladığım için hiç ses çıkartmadan askerin yanı sıra, Periana’mla birlikte yürüdük. İbrahim Paşanın karargahının yanında bir çadırda üç dört gün bekletildik. Hayatımın son bir muhasebesini yapmak için uygun bir süre idi. Dünya işlerinden ne kadar kaçarsan işte o, sırtına yüklendikçe yükleniyordu. Ancak Allah şahit ki niyetim hep Müslüman kardeşlerin birbirini öldürmesini engellemekti. Biliyordum ki, Anadolu’da güçlü ve devlet, geleneği oturmuş bir devlet olmazsa dünyanın hiçbir yerinde Müslümanlar huzurlu olmazdı; özellikle de Azerbaycan’ımda. Kavalalı’nın hevesleri sadece bir nefis azgınlığı idi. Bir nesil bile sürmeyecek bir huzurdu.

Aynı günlerde, çadırımda, Hafız Ahmet Paşanın Antep yakınlarında bozguna uğradığını duydum. Bu da yetmedi, Padişahımız Mahmud-ı Sanî de Hakkın rahmetine kavuşmuştu. Onun yerine geçen oğlu Abdülmecid Han ise barış arayışlarına girişmişti.  Bütün bunları çadırımın yanında dedikodu yapan askerlerden öğreniyor ve kahroluyordum.

Aynı askerler bir gün sonra çadıra girip bizi aldılar ve Kavalalı İbrahim Paşanın huzuruna çıkardılar. İbrahim Paşa oldukça kızgın bir ifade ile “Demek Mehdilik iddia eden ve askerlerimi Osmanlıya gönderen casus sensin!” dedi.

Amacımın ne olduğunu söyleyemeden kararını verdi. “Bakalım yarın gün doğarken yiyeceğiniz kurşunlar da sizi öldürmeyecek mi?”dedi.

Ölüm, benim için korkunç bir şey değildi ki, ölümle korkutulayım. Zaten her gün rabıta-yı mevt ile kabrime hayalen girip çıkıyordum; ancak iki Müslüman grubun birbirinden binlerce can alması beni cehennem çukurlarına yitiyordu. Periana ile birlikte kararı sükunetle dinleyip çadırımıza geri götürüldük.

O gece, parlak bir haziran mehtabında Rabbime dua ettim. Belki ben, bu dünyada son anlarımı yaşıyordum; ancak gelecek yüzlerce nesil şeytanın şu oyunları ile birbirini helak edecekti. Buna fırsat verme Allah’ım, diye ağladım.

Bir an Periana’mın yüzüne baktım;  gülümsüyordu. “Hayırdır?” dedim. Gülümsemeye devam etti. Birkaç dakika sonra da dışarıda bir hareketlenme oldu. Günün doğmasına daha vakit vardı; lakin idam kararının bu saatte uygulanması da mümkündü. Birkaç saniye sonra içeriye ay ışığını arkasına almış dağ gibi bir delikanlı girdi. “Selamün aleyküm, şeyhim!” deyiverdi. Sesinden tanıdım; bu benim Hazret-i Ali’m, Hamza Nigarî’mdi. Elimi öpüp, “Sizden günlerce haber alamayınca emrinize muhalefet edip bu tarafa geçtim, bağışlayın.” dedi.

Sarılıp gözlerinden öptüm. Elindeki Zülfikar benzeri kılıçla tam bir Hazret-i Ali şecaati göstererek bizi çadırdan çıkardı. Yanında getirdiği on kadar askerin de tertibatı ile o bölgeyi terk ettik.

Abdülmecid Han’ın anlaşmaları ve Kavalalı İbrahim Paşanın bıkkınlığı sayesinde, Mısır ordusu, aldığı zafere rağmen Suriye içlerine doğru çekilip gitti. Biz de Sivas’a geri dönmeye karar verdik.

***

 

Tekrar Sivas’a geldiğimizde aynı havayı teneffüs etmek beni üzdü. İnsanlar hâlâ önceki hadiselerin dedikodusunu yapıyor, benden uzaklaşıyorlardı.

Kararımı verdim; Medine’me, Amasya’ya dönüyoruz, dedim.

Dönüş öncesi Mir Hamza’m biraz tedirgin görünüyordu, sanki içinde bir sıkıtı vardı da bunu benimle paylaşamıyordu. Yanıma çağırıp sordum; tam tahmin ettiğim gibi içinde büyük bir tereddüdü vardı. Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinden gelen bu kara yağız ve Şamil’imi andıran uzun boylu delikanlı korkuyordu. Fakat bu korku kendisi için değildi; daha çok benim, Zahide’min ve oğullarımın bu yolculukta zarar göreceğimizdendi. “Şeyhim, Karabağ’da artık Ermeniler o kadar çok zulmediyor ve yol kesiyor ki, onların şımarıklığının ve azgınlığının o kadar mağduru olduk ki şimdi ihtimaller bile canımı sıkıyor. Duydum ki burada da Sivas-Tokat arasında Ermeni çetelerinden pek çok mağduriyet olmuş.”deyince durumu anladım. Gerçekten de Rusların şımarttığı bu millet gafletin ve hıyanetin en üst seviyelerini zorluyorlardı. Annemin katili Sarkis’i daha unutmamıştım. Aslan parçası Hamza’ma tedirgin olmamasını, Allah’ın bizi koruyacağını;  aksi olursa da kaderin cilvesi olacağını ve zaten ölümü bir bayram olarak kabul edeceğimi söyledim. Boynunu büktü ve ilk defa küçük bir itiraz gösterdi; o an sanki karşımda Halifem Yaragî’yi gördüm. Şeyhim, dedi; siz veya ben veya diğer müritleriniz bu akıbete can atar; ancak, Periana, Zahide annem var, Rüştü can var…

Hamza’mın tedbirini haklı buldum; mademki yanımızda emanetler var, o halde onlar için hazırlıklı olmalıyız, dedim. Hamza’m sevinçle dergahtan ayrıldı. En iyi atların çektiği en sağlam ve rahat at arabasını bulup getirdi. Arabaya uzun urganlar ve pala tipi aletler koydu. Bu kadarına gerek yoktu, desem de o bir defa izni almış olmanın  ciddiyeti ile her şeyi tek tek yerleştirdi.

Ertesi gün sabah namazı ve zikrinden sonra yola çıktık. Çok güzel bir mayıs sabahıydı. Kuşlar bize zikrin en güzel namelerini söylerken gökyüzü maviliği ile cennetin sonsuz genişliğini ruhumuza fısıldıyordu. Bülbüller niyazlarının en güzelini güllere arz ederken Seyit Nigarî’me; sen ne duruyorsun, dedim, sen de şakısana! Hamza Nigarî’m de o emri bekliyormuş gibi hemen dilinden inciler saçmaya başladı:

Bülbül tek uyandım bir seher nâgah[3]

Gördüm uğramışam bir gül-‘izâra

Alışdım dem-be-dem yakıldım eyvah

Tutuşdum bend bend nâr-ı hezâra[4]

 

Ey Seyyid Nigârî ey ‘âşık-ı zâr

Ey esîr-i sevdâ derde giriftâr[5]

Bilmedin mi eyler seni târ-mâr[6]

Bes niçün uğradın kûy-ı nigâra[7][xxvi]

Yolculuğumuz Çamlıbel’den aşağıya sallanıp Tokat’a yaklaşana kadar hep böyle şiir ve zikirle geçti. Allah’ın bu dünyayı ne kadar güzel yarattığını ve bu dünyanın, fâniliğine rağmen bu kadar güzel olmasını, bu durumda ebedî âlemin ne kadar güzel olabileceğini söyleştik. Bir ara arabadan inip yol kenarındaki çiçekleri seyrettik. Yüksek yerlerde daha hâlâ nevruz açan bölgeler gördük. Nevruzlar beni alıp yıllar öncesinin Kürdemir’ine götürdü; nevruz topladığım nevruz bayramlarına.

Bu ayrılığın içimdeki izlerini takip edip bu sızının nedenini tespit etmeye çalıştım; mademki dünyadan geçmek asıl hedefim, o halde niçin Kürdemir hasreti içimde yanıyor? Bu sorunun cevabını Mevlânâ Celaleddin hazretlerinde buldum. Aslında biz, geçmişte bir yerleri; sılamızı özlediğimizde ana yurdumuzu hatırlıyoruz. Yani, Mevlânâ Celaleddin’in ifadesi ile ruhlar âliminden bir kamış misali koparılan bir fâni  insan, bu fena âlemine düşüyor ve hep o cennet gölünün özlemi ile bir ney misali inleyip duruyor. Belki, biz de Kürdemir’i özlerken aslında ana yurdumuz, o ruhlar âlemimizi hatırlıyor ve benzer özlemle inleyip duruyoruz. Bu dünyadaki sıla hasreti aslında öbür dünyadaki cennetimize olan özlemimizdir.

Bu düşünceler içinde Tokat’a yaklaşırken bir el silah sesi ile irkildik. Periana’mın gözleri bir an siyahını kaybetti. Hamza’mın canını sıkan hadise gerçekleşmişti: Bir Ermeni eşkıya çetesi uzaktan bize ateş ediyor, bağırıyordu.

Hamza’m bu konularda tecrübeli olduğunu söyledi ve kendisine izin vermemi istedi. Kendisine izin verdim; Hamza’m birden değişti, Hazret-i Hamza’nın ismini hak eden bir cesametle ve Hazret-i Ali’nin korkusuzluğunu gösteren bir şecaatle ayağa kalktı; atları dört nala sürmeye başladı.

Atlar adeta bu işi bekler gibi bir anda miskinliklerini üzerlerinden attı; adeta bizi uçurmaya başladılar. Arkamızdan bir el daha silah ateşlendi; bu ateşte bir müridim yaralandı. Zahide’m ve benim etrafındaki üç müritten biri idi o. İçimde ölüm korkusu gibi bir duygu yoktu; ancak Hamza’mın dediği gibi Zahide’m ve diğerleri vardı.

Atlar o kadar hızlı idi ki bir süre sonra çetenin büyük kısmı takibi bırakmak zorunda kaldı. Ancak özellikle bir tanesi ısrarla peşimizdeydi. Hamza’m geri dönüp durumu değerlendirdi: Şeyhim bu eşkıya bizi bırakmayacak, ben bu tipleri çok iyi bilirim, dedi ve iznimi hatırlatıp yapacaklarına itiraz etmememi rica etti. Bir süre sonra ayakta tuttuğu atın terkilerini yanındaki müride bıraktı ve yanına aldığı kalın urgan ile beklemeye başladı. Siz Tokat’a kadar hiç durmayın, dedi. Ağaçlık bir yerden geçerken arabayı durdurmadan “Ya Allah, Ya Muhammed, Yâ Ali!”diyerek kendini aşağıya bıraktı. Zannederim daha önceden bu hareketleri yapmış olmalı; çünkü düşmesi ile ayağa kalkması bir oldu. Tam bir Azerbaycan, Kafkas yiğidi olduğunu gözler önüne seriyordu. İner inmez urganı karşı ağaca bağlamaya çalıştığını gördüm; başka bir şey görmedim.

Tokat’ta bir kumandana durumu anlatıp onunla beraber bir hana geçtik. Kumandan, bir bölük askeri yol boyu tetkik için gönderdi; ancak Mir Hamza’m için pek umutlu cümleler kurmadı. Ermeni çetecilerin çok acımasız birer savaşçı olduklarını söyleyip Hamza’mı bir daha görememe ihtimalinden bahsetti. Aradan iki üç saat geçmişti ki karşıdan Hamza’m göründü. Eşkıyanın atının üstündeydi ve eşkıya da urganla bağlı olarak arkasında. Beni görür görmez atından indi ve yürüyerek yanımıza kadar geldi; elimi öpüp geçmiş olsun, dedi. Ona sarılıp gözlerinden öptüm. Yanımdaki kumandan hayretler içinde bu işi nasıl başardığını sordu. Hamza’m, gayet sakin; bu tipler hedefe kilitlenince etrafı görmezler, dedi. İşte bu zaafı kullandım ve onu, yolun ağaçlarla daralan kısmında iki ağaca kalın urgan bağlayarak bekledim, geçerken ansızın urganı eşkıyanın seviyesine kadar kaldırdım, sonuç yerde kıvranan düşman, diye ekledi. Dikkat ettim içinde bir görevi ifa etmenin ferahlığı vardı ve yüzü mutluluktan parlıyordu. İşte bir insan, bu kadar isminin hakkını verirdi; çöl aslanlarının avcısı  Hazret-i Hamza’nın adaşı; Hayber kalesinin Haydar-ı Kerrârı, Hazret-i Ali’nin ruh ikizi.

Talebeliğimde geldiğim ve medrese haricinde hiçbir yerini görmediğim Tokat’ın bir günlük misafiri olduk. Şehrin âlimleri bizi ağırladı; şehrin güzelliklerini gösterdi. Bu şehrin bu kadar yeşil ve mümbit olduğunu o zamanlar hiç fark etmemiştim. Tokat’ın Zile kasabasına Azerbaycan’dan gelen bazı kardeşlerimin yerleştirilmesini devlet ricalinden rica etmiştim; onlar da kabul etmişti. Bu güzel şehir onlara kucak açmış ve adeta ensar gibi bağrına basmıştı.

 

 

 

 

 

  Ne devlet olduğun vuslat ne bilsin çekmeyen firkat

Selâmet nimetin derde giriftâr olmayan bilmez[xxvii]

[Ayrılık acısı çekmeyen kavuşmanın ne büyük mutluluk olduğunu ne bilsin? Aynı şekilde, kurtuluş nimetini de derde düşmeyen bilmez.  ]

 

Menim Amasiye’deki Hәyat Hekayem

Amasya

Harşena Dağı

Sene 1841 Şevval

 

 

 

  E

rtesi gün sabah namazı ile Amasya’ya yolculuğumuz başladı. Şehre yaklaştığımızda hava kararmaya başlamıştı; her şey olduğundan daha bir heybetli duruyordu, özellikle dağlar. Ferhat Dağının eteklerinin altında, yol kenarında yol boyu bizi takip eden Ferhat Su Kanalı dikkatimi çekti. Azerbaycan’ın Erzen’inin yerini alan bu şehir, işte bu su kanaları sebebiyle Ferhat ile Şirin’i kendisine mâl etmekteydi. Mir Hamza’ma bu aşkın, okuduğum tüm Türkçe, Arapça ve Farsça divanlarda geçtiğini söyleyip onun divanında nasıl geçeceğini sordum. Hamza’m, sanki o Ermeni’yi bir ceylan avlar gibi avlayan yiğit değil de, genç bir kız gibi utanıp kızardı. Bir süre susup Ferhat Su Kanalına bakarak şu şiirini mırıldandı:

Nice aglayam kılmayam feryâd

Giriftâr[8]am ‘aşkın bî-nevâ[9]sıyam

Leyli’nindir Mecnûn Şîrîn’in Ferhâd

Ben de şehnigârın mübtelâsıyam        

 

Ey Seyyid Nigârî ey ‘aşkı tugyân[10]

Ey ‘âşık-ı şeydâ ey kârı efgãn[11]

Kârvân-ı ‘aşka benem sâr-bân[12]

Ferhâd u Mecnûnun reh-nümâsıyam[13][xxviii]

 

Amasya’yı bıraktığımız gibi sakin, huzurlu ve ilim dolu bulduk. Kayınbiraderim İsa Ruhi dergahı ayakta tutmayı başarmış ve her gün yolumuzu gözlemişti. İşte o gün gelmiş ve artık kendimi gerçekten güvende hissettiğim bu mübarek beldeye tekrar kavuşmuş idim. Artık hayatımı tamamen insan yetiştirmeye ve iki cihan saadetinin yollarını anlatmaya adamıştım. Şeyhim Mevlânâ Halid’in ölmeden önce bir tabela halinde bana gönderdiği o icazetnamesindeki hususları tekrar tekrar insanlığa anlatmaya başladım. O kadar mümbit bir dönem oldu ki Anadolu’nun pek çok yerinden ve Azerbaycan’dan akın akın insanlar buraya koştu. Allah dilerse böyle oluyordu, dilemezse yaprak bile kıpırdamıyordu.

Kendimi Kur’an muallimlerine, fıkıh âlimlerine ve sufilere hürmet etmek üzerine bir hademe ilan ettim. Kalp selameti, cömertlik, güler yüzlülük, eziyetten çekinme, kardeşlerinin kusurlarını affetme konusunda daima istekli oldum. Kimsenin kalbini kırmamaya ve kimseye eziyet vermemeye uğraştım. Kapımıza gelen aç kalmadı, açıkta kalmadı, kırıcı söz işitmedi. Büyüklere ve küçüklere nasihat edip düşmanlıkları ve tamahı terk ettim. Bir nefesimin iki şükrü olduğunu hiç unutmadım; biri aldığım için, diğeri verdiğim için. İhtiyacımın karşılanmasında Allah’a itimat ettim. Yanımdaki parayı pulu üç günden fazla tutmadım; fakire fukaraya dağıttım. Şu yaşıma kadar da hiç aç ve açıkta kalmadım. Biliyorum ki sabahları aç olarak yuvadan çıkan kuşları tok olarak akşamlatan ve bunu her kuş için ve her gün için yapan Rabbim beni de aç ve açıkta bırakmazdı.  Doğruluktan hiç ayrılmadım, Allah’a kavuşmak konusunda sürekli dua ettim ve hiç kimseden kendimi üstün görmedim. Aksine nefsimi herkesten aşağı gördüm. Haset edenleri de Allah’a havale ettim.

İşte benim hayatımın ve her zorluğa rağmen dudağımın kenarından hiç ayrılmayan gülümsememin sırrı buydu.

Allah-u Teala bugünlerimin en güzel hediyelerimden birini daha Amasya’ya dönüş hediyesi olarak lutfetti: Şerife’m. Dünyadan ahrete giden yolda belki de en zor ve en tatlı dönemeç, insanın yavrusudur. Bana bu yolda iki oğlu ve bir kız evladı hediye eden Rabbime sonsuz şükrediyorum. Ayrıca beni baki alemde bekleyen gözümün nuru ahret yurdumun meleği Abdülhamid’im var.

Şerife’m her dem akıllı, uslu ve babasını örnek alan bir kız çocuğu oldu; onda benim pek çok özelliğim  müennes bir surette can buluyordu. Fazla gülmez, dünyaya fazla heves etmez; Hazret-i Fatıma annemiz gibi fedakarlıkta sınır tanımaz. Onu büyütürken hep bir korku vardı içimde, ya dünya sevdasına kapılıp giden genç kızlar  gibi dünya malına düşkün olursa, diye. Allah’a çok şükür ondaki hassasiyet hep ahret hayatına oldu; dünya onun için, bâki âleme erzak götürülecek bir tarla idi.

Tabii o da çocukluklar yapmadı değil, hatta onun yaptığı çocukluklar yıllarca unutulmuyor da. Dergaha Kur’an öğrenmeye gelen Amasya eşrafından birisinin oğluna çok tombul olduğu için “Dolma Hafız” deyiverdi. Çocukcağız önce utandı, sonra bu ismi kabullenip adeta onurlu bir paye olarak taşıdı. Nedendir bilinmez, o isimle anılmayı tercih edip yıllarca soyunun böyle “Dolma Hafız” olarak anılmasını sağladı.

Bir gün de yine onun, gönül aydınlığım Şerife’min olduğu bir grup çocuğa, hava güzel diye dergahın bahçesinde ders veriyordum. Birden dalıp hayalen Bağdat’taki Mevlânâ Halid’in yanına gittim. Rüya ile uyanıklık arasında şeyhimi ve talebelerini bir havuzun başında ders yapar buldum.  Mevlânâ hazretleri bana gülümseyip havuzdan aldığı bir avuç suyu serpti. Gülümseyerek gayr-i ihtiyari kendimi kenara çektim. O anda oturduğum sedirde yana sıçradığımı fark ettim; ancak garip bir durum vardı, çocukların yüzünde yağmur damlası gibi ıslaklık oluşmuştu. Çocuklar, “Mevlânâ Dede bulut yok; bu su damlaları nereden geldi?” diye sordular. Mecburen gülümseyerek, “Cennetten.” dedim.

Şerife’m meraklı gözlerle bana bakıp bu sırrın aslını öğrenmek istedi; ancak ona da gülümsemekten fazlasını vermedim. Başka bir zaman bu halin sırrını kulağına fısıldadım.

Kızım bana o kadar benzedi ki ben çarşıya çıktığımda ayağa kalkıp saygı gösteren esnaf, oğullarıma değil, ancak ona aynı saygıyı gösteriyordu. Herhalde onda bir başka halet-i ruhiye olduğunu onlar da hissediyor ve gayr-i ihtiyari böyle yapıyorlardı. Küçücük kızken de genç kız olup evlendiğinde de esnafın bu adeti değişmedi nedense. Şerife’mi evlendirene kadar dergahın ve gönlümün gülü olarak yetiştirdim. Damadıma da “Sen ona köle ol, o da sana hizmetkar olsun!” diye Hazret-i Peygamberimin vasiyeti ile teslim ettim.

*

Amasya’da dergahın en ağır işerini yine Mir Hamza’ma verdim. Onun iyi pişmesini ve nefsine söz geçirebilir hale gelmesini istiyordum. Bir gün dergaha yeni gelen ve her işe canla başla koşan Sebatî adlı küçük müridimle ormandan odun getirmişlerdi. Çok yorulup acıktıklarını biliyordum. Odunları yerleştirdikten sonra anneleri Zahide’m ikisini yemeğe çağırdı. İkisinin de sevinçten gözleri ışıldadı; yemeğin de yahni olduğunu duyunca sevinçleri bir kat daha arttı. Nefis terbiyesi için en uygun an geldiğini fark edip itiraz ettim. Hamza’nın ve Sebatî’nin hücrelerinde yiyecekleri vardır, orada yesinler dedim. İkisinin de hevesleri kursağında kaldı. Biliyordum ki hücrelerinde kuru ekmekten başka bir şeyleri yoktu. O günkü yahniyi fakirlere gönderdim; ben de oruç olduğum halde o yemekten yemedim, hurma ile iftar ettim.

Ertesi gün Hamza’mın annesi Zahide’me “Ben şeyh olunca müritlerime hep yahni yedirteceğim!” dediğini duydum. İçimden inşallah, dedim; çünkü sende o cevher var. Lakin önce nefis terbiyesi.

Hamza’ma kızdığım bir tek anım oldu. O da çok yorgun olduğu bir anda sırtındaki yük ile bir dervişe çarptığı ana denk geldi. Hamza’m, yükün verdiği yorgunluk ve sinir ile önünde dalgın dalgın giden Kürt gence çarpmış ve, ”Önüne baksana kaba Kürt!” demişti.

Olayı, onların beni göremeyeceği bir noktadan seyrettiğimi anladıklarında ikisi de kıpkırmızı oldu. Özellikle Hamza’m utançtan sırtındaki odunları yere bırakıverdi; özür diler gözlerle bana baktı.

Elimdeki zikir taşını onların bulunduğu taraftaki zikir odasının üçüncü merdivenine kızgınlıkla fırlattım. Taş adeta bir tüfenk mermisi gibi merdiven taşında baş parmağım girecek kadar bir delik açtı. Hamza’ma, bu taş sana idi Hamza’m, dedim. İnsanların soyu sopu, milleti bu sıfatlarla birlikte anılamaz; yücelik ancak takvadadır, dedim. Bu konuyu en az benim kadar iyi bilen ve yaptığı hatanın altında ezilen Hamza’m, delikanlının eline sarılıp af diledi. Kürt delikanlı, elini çekip onun boynuna sarıldı.

Attığım taşın deldiği merdiven basamağı, her görene bu hadiseyi hatırlattı ve o delik durdukça böyle hadiseler bir daha hiç yaşanmadı.

Umarım o basamak sonsuza kadar orada durur ve her gelen ziyaretçime aynı dersi verir, diye içimden geçirdim.

Hamza’mı ertesi gün çağırıp Serçoban’nın hikâyesini anlattım:

Amasya, evliya yönünden belki de dünyanın en mümbit yerlerinden birisidir, diye söze başladım. Bir ders vermek niyetinde olduğumu anlayıp başını eğdi, dinledi.

Serçoban adlı bir evliya da, bu Amasya merkezine yakın bir tepenin üzerinde koyunlarla dolu bir ağılın sahibi imiş. Bir gün koyunun biri akşam olduğu halde ağıla gelmemiş. Saatlerce aradığı koyunu bir ağacın dibinde otlarken bulmuş; ancak koyun onu görünce başlamış kaçmaya. Ağılın bulunduğu tepeyi belki beş altı defa dolanmışlar; koyun bir türlü yakalanmamış. Zavallı Serçoban, yaşlı olduğu için hayvancağıza yalvarmış; seni gece buralarda kurtlar yer, diye. Koyun bir süre daha kaçmış, sonunda muhterem tarafından yakalanmış. Koyunu yakalayan Serçoban hayvanın gözlerinden öpmüş, güzel yavrucak beni ne kadar yordun farkında değil misin, deyip orada ruhunu teslim etmiş.

İşte Hamza’m, sabır imtihanı budur; seni en çok kızdıran kişiye dahi bu muhabbeti gösterecek kadar geniş yürekli olmandır, dedim.

O günden sonra Hamza’m daha bir şevk ile işlerine asıldı, zekasını her derste ispatladı ve ince bir ruha sahip olduğunu her davranışında gösterdi. Artık odun taşıma işine daha erken gidiyor, daha çabuk dönüyordu. Bir gün onun değişik bir koku ile döndüğünü fark ettim; bu menekşe kokusu idi. Bir süre bu durumu takip ettim, hep aynı koku geliyordu ondan. Gökyüzünün masmavi, dünyanın her bir çiçeği ve kelebeği ile insana, ben boşa yaratılmadım; benim gibi güzel bir âlemin var olduğunun  habercisiyim, dediği bir günde yine Hamza’m odundan döndü. Yanıma çağırıp kokusunu almak için sarıldım; gerçekten harika bir menekşe kokusu vardı. Hamza’m bu menekşe kokusu nedir, dedim. Utanarak göğsüne soktuğu menekşeleri gösterdi. O anda aklıma Halid-i Bağdadî hazretleri geldi ve onun gibi duada bulundum: İnşallah her daim bu güzel koku seninle olur.[xxix]

Rabbim duamı kabul etmiş olacak ki Hamza’m yaz kış hangi mekana girse kendisi ile bu mis gibi menekşe kokusu geziyordu. Bu da onun küçük bir kerameti olarak kaldı.

*

Mir Hamza’m Amasya’yı, dergahı artık kendi evi gibi görüyor; sanki hiç ayrılmayacakmış gibi sahipleniyordu. Benden alacağının tamamlandığını hissettiğim o gün, Mevlânâ Halid hazretlerinin bana yaptığını yaptım; şimdi uçma zamanı dedim. Önce Konya’ya, oradan Mekke’ye, oradan da İstanbul’a geçmesini istedim. Üç merkezin de –Mekke, Kafkasya, İstanbul- insanı yücelten havasını solumasını istedim.

Bu kararımı duyunca o güzel gözleri birden bahar bulutları gibi doldu. Allah’ım, bu çocuk nasıl da bana benziyordu. Benim de içimden aynı ayrılık rüzgarları esti geçti; ancak bu dünyanın seyr-i süluku buydu. Her insan kendini olgunlaştıracak bir yolculuğa çıkmalıydı ve maalesef bu yolculuk tek başına oluyordu.

Mir Hamza’m bu uzun yolculuğu yapıp geri döndüğünde onu Azerbaycan’a göndermeyi istiyordum ve Ruslara karşı mücadele eden Şamil’im gibi mücahid olması gerektiğini düşünüyordum. Tabii bu çok uzun bir süre alacaktı; hayat denilen saat acaba o güne kadar çalışacak mıydı, bilinmiyordu.

Hamza’m gidince kendimi bir süre oğullarımı yetiştirmeye vakfettim. Onlarda tasavvufa bir ilgi var mı, diye denemeler yaptım; ancak iki oğlumun da devlet işlerine daha fazla ilgili olduğunu gördüm. Önce biraz üzüldüm; lakin insanlar kendi yolarını kendileri çizerdi; onlar Kutadgu Bilig’deki Aytoldu olmayı tercih ediyorlardı. Benim onlar için biçmiş olduğum Odgurmuş elbisesi onların hoşuna gitmiyordu. Anladım ki yıllar önce Mekke çıkışında tüm paramı sadaka verdiğim kadının duası tutmuştu. Oğullarım belki de bir gün devlette yükselip Harameyn’e vali olacaktı. Özellikle Mehmed Rüştü’m Sivas’tan gelirken yaşadığımız hadiseden dolayı çok müteessirdi. Sürekli, bir devletin sınırları içindeki eşkıyayı nasıl yok edemediğini sorup duruyordu, bana. O küçük yaşına rağmen bu işin bir ihmal yüzünden olduğunu fark ediyordu. Gerçekten de insanlar son yıllarda Samsun’a giderken Ermeni ve Rum çetelerinin saldırılarından emin olamıyordu. Anladım ki oğullarım benim gibi inzivada Hakk’ı aramak yerine, halkın içinde Hakk’ı arayacaklardı. İşleri çok zor olacaktı; fakat buna da ihtiyaç vardı. Onlara sürekli adaletten, hakkaniyetten ve insaniyetten bahsettim. Haksız olan babanız dahi olsa adaletten ayrılmayın, dedim.

Mehmed Rüştü’m benden aldığı Arapça, Farsça, fıkıh, kelam, hadis gibi ilimlerden sonra Amasya medreselerinde derslerine devam etti. Bir süre sonra onu İstanbul’daki Bayezid Medresesindeki Vidinli Mustafa Efendiye gönderdim. Ondan aldığı dersler ve sonunda kazandığı icazetname ile Amasya Evkaf Müdürü oldu. Onun da hayatında ilk büyük imtihanı bir kadın ile oldu.

Mehmed Rüştü’m, adaletten ayrılmamasının cezasını bir iftira ile ödemek zorunda kaldı.

Bir gün meclis toplantısı sırasında bir kadın toplantı salonuna girip arsız bir hareketle, dün gece verdiğin para kalp çıktı, diyerek oğlumun yüzüne bir deste para fırlatmış. Tabii ki bunun gayrı meşru bir ilişki dolayısıyla olduğu iması herkese malum olmuş. Oğlum, tanımadığı bir kadından bu iftirayı işitince ne diyeceğini şaşırmış ve anlamış ki, yaptığı işlerde aşırı doğru davranması birilerini rahatsız etmiş. Özellikle tahmin ettiği kişiye bakmış; adam arka sırada kıs kıs gülüyormuş.

Mehmed Rüştü’m bu olay üzerine dergaha kapandı ve bir daha devlet işine dönmeyeceğini söyledi. Onunla daha önce konuştuğum gibi bir daha ve kesin kararlı olarak konuştum. Oğlum, dedim; bu dünyada bir grup insan Kutadgu Bilig’deki Odgurmış gibi bir yolu tercih eder, diğer bir grup ise Aytoldı gibi. Aytoldı yolunu seçtiğine göre inzivaya çekilme hakkı olan Odgurmış’ın yerini alamazsın. Hatırla Yusuf Has Hacip ne dedirtmişti Odgurmış’a: “Padişahım, siz halk içinde Hakk’ı arayacaksınız, ben inzivada. Sizin işiniz daha zor; ama kaderin bu cilvesine karşı konulamaz; aksi takdirde dünya fesada uğrar.” Şimdi ben de sana aynı şeyi söylüyorum oğlum, dedim.

Kadın, mal ve içki konusu insanlığın en temel sıkıntısıdır. İnsanoğlu, şeytanın üfürmesi ile, haksız kazandığı malını öbür tarafa odunu olarak, içkiyi gazyağı olarak ve gayrı meşru ilişkide olduğu kadını da kibriti olarak götürür. Yani Allah insanları yakmaz, insanlar yakıtını bu dünyadan kendileri taşır.

Sen, dedim, eğer kendine güveniyorsan doğru bildiğin yoldan ayrılma; ya sefer ve ya  sabır de.

Mehmed Rüştü’m “sefer” dedi ve Amasya’dan İstanbul’a hicret etti. Orada altı ay içinde meziyetleri ile göze çarptı ve nazır yardımcığına kadar yükseldi. Allah’ın izni ile önü açıktır, diye düşünüyorum. Diyorum ya, belki de Mekke’deki o dilenci kadının duası hürmetine yavrum çok yüksek makamlara gelecek.

Hayatın garip cilvesi, kendisine iftira atan o kişi bir yıl sonra önemli bir sağlık meselesinden dolayı oğluma muhtaç oldu. İstanbul’da onun işlerini halleden Mehmed Rüştü’m, adamı utandırmamak için eski dosyaları hiç açmamış, Allah selametlik versin deyip uğurlamış.

Küçük oğlum Ahmed Hulusi’imde ise gençlik devresinin hususiyetlerinden birkaç aceleci ve çekemez tavır gördüm. Ağabeyini kıskanan tavırları kalbimde bir sızı olmaya başladı. Bunun bir Habil-Kabil düşmanlığına dönüşmesinden korktum. Her fırsatta iki kardeşi beraber taltif etmeye çalıştığım halde bazen, en küçük şeyden Şeytan bir fitne sebebi çıkarıyordu.

Bir gün Hulusi’mi çağırıp ona, sırtımızı dayadığımız Harşena Kalesinin hikâyesini anlattım. Bu yolla, belki içinden geçen yanlış duyguların pek çok insanın helâkine sebep olduğunu anlar diye umdum; umduğum gibi de oldu, çok şükür.

Şamlılar Mahallesinde dergahın arkasını dayadığı dağ, Harşena Dağıydı. Bu dağın zirvesinde bir şehir kuracak genişlikte tabii korunaklı bir kale var. Bu kale, bir zamanlar Harşena Krallığının baş şehri olmuş. Şehrin güneye bakan tarafı adeta duvar gibi yüzlerce metre yüksekliğinde bir uçurumdur.

Yaşlı Harşena kralının sarayı ve odası uçurumun hemen kıyısında eşsiz bir manzaraya sahipmiş. Kralın altı oğlu varmış. En büyüğü kırk beş yaşlarında, en küçüğü beş yaşında. Büyük oğul yaşlı babasından artık iktidarı almayı ve ülkeyi kendi istediği gibi yönetmeyi tasarlamış; ancak halkı tarafından çok sevilen yaşlı kralı tahtan indirmek imkansızdır. O da bir akşamüzeri babasının odasına gider ve kalenin yüzlerce metre yükseklikteki vadiye bakan yamacından, kralın en görkemli balkonundan Yeşilırmak’a doğru kral babasını kaldırıp atar. Paramparça olan yaşlı kralla birlikte ülkenin de güzel günler görme hayalleri paramparça olur. Hırs, ihtiras ve kin, Şeytanın verdiği sabırsızlıkla yine gözyaşı ve kan akıtmıştır.

Yeni kralın bir küçüğü hemen bu zâlime biat eder; ancak diğer üçü isyan edip kale-şehri terk eder. En küçük ise her şeyden habersiz akıbetinin ne olacağını bilmeden bekler. Yeni kral, zulm ile herkesi susturduğu gibi en küçük kardeşini de yok etmek ister; yalnız ummadığı bir muhalefetle karşılaşır. Devletin ileri gelenleri, en küçük kardeşler asla öldürülemez, onlar devletin emniyeti için şarttır, aksi takdirde ülkeyi terk ederiz, derler. Bu riski göze alamayan zâlim kral, küçük kardeşin kale dışında bir yere hapsini ister.

En küçük kardeş için Ziyaret kasabası civarında kayalardan oyulan bir mağara yapılır. Bu mağarada  ömrünü tamamlaması ve ölürse oraya bir lahit ile defni kararlaştırılır. Kayadan oyma mağara yapılır; fakat o kadar parlak bir taşa rastlanır ki güneş karşıdan vurunca mağara adete nurlar içinde kalır, etraftakilerin bile ayna gibi gözünü alır. Harşena halkı bunu bir işaret olarak kabul eder ve bu çocuğun kalbinin temiz olduğu için mağarası da pırıl pırıl parlıyor, derler.

 

 

Aynalı Mağara

 

 

 

Bu arada diğer üç kardeş, küçük bir ordu ile kale-şehri sarıp zâlim ağabeylerinden iktidarı almak isterler. İşler umdukları gibi gitmez, büyük bir bozgun yaşarlar. Zâlim kral kardeşlerini öldürtüp ibret-i âlem

Kralkaya Mezarları

için Harşena Dağının Yeşilırmak’a bakan kısmına üst üste üç kral kaya mezarı mağarası oydurtur. İşte benim düşmanlarımın ibretlik hali, diyerek onları oraya defnettirir. Bu gelişme de halkı umutsuzluğa sevk eder, yıllarca bu zâlim krala karşı bir çıkış yolu ararlar. Her gün ağırlaşan vergilerle, yapılan adaletsiz uygulamalarla bunalan halkın bulduğu çıkış yolu yıllar sonra kendi oluşturdukları bir efsane ile bulunur. İnsanlar en küçük kardeşin, aynalı mağarasındaki parıltının bir işaret olduğuna inanır ve bir gün onun kurtarıcı olacağını yayarlar. Onun kalbi o kadar berrak ve temizdir ki, kaldığı mağara bile nurludur.

Bunu duyan ve durumdan rahatsız olan zâlim kral, kendisi için de kral kaya mezarı kazılması istemiş; ayrıca bu mağara, Harşena Dağının Yeşilırmak’a en yukarıdan bakan ve güneşi en güneyden gören bir yerde olacaktır. Böylece kardeşinin mağarasından daha parlak bir kral kaya mezarı ile kendi kalbinin de temiz olduğunu ispatlayacaktır. Çağırttığı mağara ustalarına emrini bu yönde vermiş ve o mağaradan daha parlak olmazsa ölümlerden ölüm beğenin, demiş. Maalesef bütün çabalara rağmen kralın kaya mezarı hiç parlamamış. Kendisine şartsız biat eden yaltakçısı da şansını denemiş; o mağaranın biraz altına onun için de bir mağara yapılmış. Ne mümkün! Onun da kalbindeki pastan dolayı, küçük kardeşin parlak aynalı mağarasının nuru elde edilememiş. Olan zavallı mağara ustalarına olmuş, kelleleri gitmiş.

Halka zulmün en üst seviyeye ulaştığı bu dönemde Harşena halkı artık on sekiz yaşına ulaşmış olan en küçük kardeşi, o mağaradan kaçırmaya ve ağabeyinden krallığı almasına yardım etmeye karar vermişler. Delikanlı her gün Yeşilırmak’ta yüzdüğü için çok iyi bir yüzücü imiş; bundan yararlanan halk askerleri oyalayıp prensin yukarı doğru yüzmesini sağlamışlar. Prensin kaçtığını anlayan askerler, hemen zâlim krala haber vermişler. Kendisini sarayın en emin yerine, yani babasının eski odasına kilitleyen kral, derhal kardeşinin bulunup öldürülmesini emretmiş.

Küçük kardeşi Basık Köprü denilen yerde bekleyen halkın önde gelen yaşlıları, ona kaleye çıkan gizli bir geçidi, Cilanbolu kuyusunu göstermişler. Bu geçit binlerce yıl önce kullanılan ve zor günlerde kale-şehre su alma imkanı sağlayan gizli bir geçitmiş; üstelik de doğru kralın saklandığı odaya çıkıyormuş. Delikanlı geçitten doğruca ağabeyinin yanına çıkmış. Gizli bir döşeme taşını açarak içeriye giren kardeşini karşısında gören zâlim kral, ne yapacağını şaşırmış. Kendini savunmak için kılıcını çekmiş; ancak babasının aşağıya atıldığı pencereden atılmaktan kurtulamamış.

Yeni kral, sarayın balkonundan neticeyi bekleyen halka görünmüş ve şöyle demiş: “Bu günden sonra kimseye zulmedilmeyecek, zâlimler hak ettiğini buldu; ayrıca bugünden sonra bu şehir Harşena adıyla değil, benim adımla anılacak: Amaseia.”

Oğlum Hulusi, hikâyeyi can kulağı ile dinledi. Gözlerinde konuyu anladığına dair bir kıvılcım gördüm; lakin kalbi mutmain oldu mu, orasını tam hissedemedim. Yıllar onun bu hikâyeden çok iyi dersler çıkardığını gösterdi; ağabeyi Rüştü ile hiçbir zaman ters düşmedi, ona herhangi bir saygısızlıkta bulunmadı. İnsanlar bazen geçmişin efsaneleri ile daha kolay ikna edilebiliyor; bunu Kur’an-ı Kerim’den öğrendim.

Kadın ve içki konusunda bir Hıristiyan gencini de ikna etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bir gün, dergahın kapısında Ermeni olma ihtimali olan bir genç peyda oldu. Annemin katili Sarkis yüzünden, biraz da Sivas dönüşü Ermeni çetecinin yaptıklarından dolayı soğuk davranmak istesem de, onu huzura kabul ettim. Pek çok konuda soru sordu, açıklama istedi. Özellikle içki konusunda tatmin olmadı. Kur’an’da içkinin haram olması bizi bağlamaz deyip durdu. Mantıklı izahatlara da kapalıydı; biz Hıristiyanlar içeriz deyip duruyordu. Ben de ona İncil’den ayetlerle cevap vermeyi denedim, bildiğim bütün sarhoşluk ile ilgili bölümleri ona okudum:

“Kendinize dikkat edin. Zevk u sefayla, sarhoşlukla, yaşamın kaygılarıyla yürekleriniz katılaşmasın. Ve o gün, size bir tuzak gibi ansızın gelmesin.”

“Gece ilerledi, gün yaklaştı. Bu nedenle, karanlığın işlerini üzerimizden atalım, ışığın silahlarını kuşanalım. Güne yaraşır biçimde günlerimizi saygıdeğer tutumla geçirelim; içkili gürültülü eğlence alemleriyle, sarhoşlukla, rasgele yatak arkadaşlıklarıyla, soysuzlukla, kavgacılıkla, kıskançlıkla değil. Tam tersine, Rab İsa Mesih’i kuşanın ve bedenin gereksiz tutkularını karşılamayı bırakın.”

“Bedenin gereksiz isteklerine gelince bunlar belirgindir: Rasgele cinsel ilişki, iğrençlik, soysuzluk, yalancı tanrılara tapıcılık, büyücülük, düşmanlık, kavgacılık, kıskançlık, öfke, sürtüşme, bölücülük, ikilik, çekememezlik, sarhoşluk, içkili-gürültülü eğlence âlemleri ve bunlara benzer işler. Daha önce uyardığım gibi sizleri yeniden uyarıyorum: Bunları yapanlar Tanrı hükümranlığını miras almayacaklar.”

Sohbetin sonunda Süryani olduğunu öğrendiğim genç, siz İncil’i nereden biliyorsunuz, dedi. Bu konuda felsefe dersleri aldığım Molla Muhammed hocam, tüm ilahî kitapları oku, demekle haklı çıkmıştı. Gülümsedim, Allah’tan gelen her söze kalbimiz ve kulağımız açıktır, dedim.

Süryanî olduğu için de ona ünlü aziz ve şair Mor Efrem’in şiirinden delil getirdim:

 

“Sarhoşluktan dikkat et, o, duayı ve gece ibadeti engeller

Seçkin düşünceyi karıştırır, insanı Rab sevgisinden uzaklaştırır.”

 

“Kendini kötü iradeli kadınların sohbetinden uzak tut,

Sana leke gelmesin ve şeytan seni alay konusu yapmasın”[xxx]

 

Delikanlı bu şiiri de dinleyince hiçbir şey demeden sustu; ancak son bir hamle ile konunun tamamen dışında bir soru ile zafer kazanmak istedi. Niçin, Peygamber ve şeyhini hayal edip onlarla rabıta ediyorsun? Bu da Tanrıya karşı bir şirk değil mi? Ona tek bir cümle söyledim: Sen her gün sevdiğin dünya güzelliklerini hayal edip onunla rabıta edince şirk olmuyor da, biz Resulullah’ı ve şeyhimizi düşününce mi şirke giriyoruz?

Bir ders aldı mı, almadı mı bilemem; ancak Şeytan insanlara bu konularda daha çok şaçma sapan sözler ve bahaneler öğretecek gibi.

*

Amasya’nın güzel günlerinden birinde güzel bir köye davet edildik; Geldigelan ovasındaki bu karye epey uzaktı, lakin oraya yerleştirdiğim Kazak bölgesinden gelen dostlarım, illa birkaç gün geçirmek için, beni ve ailemi davet edip duruyorlardı. Hiç âdetim olmadığı halde bu ısrarlı daveti geri çeviremedim; vardır bunda da bir hayır, deyip yola koyulduk. Zahidemi, çocuklarımı, Perianamı ve iki dervişimi alıp yola revan olduk. Üç, dört saatlik uzaklıktaki bu karye küçük ve şirin bir yerdi. En belirgin özelliği köyün altında akan çeşmesindeki suyun bolluğu idi. Çeşmeden akan iki kolum kalındaki suyu hayranlıkla ve Rabbime şükrederek uzun uzun seyrettim. Elimi yüzümü bu gürül gürül akan çeşmede yıkayıp, güzel bir abdest aldım. Rabbim dilerse böyle umulmadık yerlerden umulmadık kaynaklar fışkırtıyordu. Sonra atlarımızı köye yukarı sürdük. Geldiğimiz duyan köylüler, âdeta Medine’ye gelen “ashab” gibi sevinçle çığlıklar attılar, Azerbaycan “mahnıları” söylediler.

Bu köyün yarısı Rumlardan; yarısı da benim Azerbaycan, Kazak’tan çağırdığım kardeşlerimden oluşuyordu. Aslında bu köylere Azerbaycan’dan Türkleri yerleştirmenin bir amacı daha vardı: Bölge Rum çetelerinden son derece muzdarip idi. İnsanlar Amasya’ya gelirken öldürülme veya çeteler tarafından kaçırılma korkusu içinde idi. Benim ısrarımla buraya yerleştikleri için “Şirvanlı” denilen bu yiğit insanlar sayesinde artık, Rum çeteleri istedikleri gibi at oynatamaz olmuşlardı.

Köyün altındaki bol sulu çeşmeye gelince Periana’nın yüzünde de çok belirgin bir gülümseme gördüm. Neden olduğunu sormadım; ancak bu iyiye işaretti. Yıllar, beni ve Zahide’mi ihtiyarlattığı halde onun ilk günkü yaşlı halinde bir parça bile değişiklik olmamıştı, belki biraz gençleşmişti bile.

Misafir olacağımız eve gider gitmez Periana suvacıyı[14] ve helkileri[15] alıp çeşmeden su almaya gitmek istedi. Ev sahipleri ve benim, yorgunsun gitme, diye ricamıza rağmen çeşmeye gitmek için ısrar etti. Bir saat kadar sonra çeşmeden bir kadın çıkageldi; yüzü bembeyazdı ve sesi korkudan titriyordu. Çeşmede olanları ağlamaklı bir sesle anlattı. Periana’m çeşmeye inince dönüş gününün geldiğini hissetmiş, helkileri yalağın üzerine koyup oradaki bu zavallı kadına, “Evladım sırtımda bir kaşıntı var, bir bakar mısın?” demiş. Kadıncağız Periana’mın sırtına benim batırdığım iğneyi görünce, “Ay nineciğim, sırtında bir iğne saplı.” demiş. Periana’m da onu çıkarmasını istemiş. İğne çıkar çıkmaz peri kızı haline gelen alkarısı, birden güzelleşmiş ve kadına dönüp teşekkür etmiş. Kaybolmadan önce de şöyle demiş: “Ben, cezalı olduğumdan, bir insana hizmet için yakalanmış bir peri kızıyım; ancak beni yakalayan insan o kadar güzel biri idi ki, ben ona değil, adeta o bana annesiymişim gibi hürmet ve hizmet etti. İsmail Efendiye iki cihanda da saadet diliyorum.”

Bunları söyleyip Periana’m kaybolunca kadın da, adeta korkudan küçük dilini yutmuş. Demek ki Periana’mın bahsettiği o takdirin gerçekleşme yeri bu Tuzsuz karyesi imiş; tevekkeli değil bol sulu çeşmeyi görünce yüzünde geniş bir gülümseme belirmişti. Hey gidi sırlar dolu dünya, beni de yakın bir zamanda azad etmez misin, diye iç geçirdim.

Birkaç gün sonra karyeden ayrılma hazırlıkları sırasında, bir köylü gelip dağda otlayan ineğinin kaybolduğunu söyledi. Benden bir kurt bağı yapmamı rica etti. Kurt bağını duymuştum; ancak hiç bilmediğim bir husustu. İnsanlar belli dualarla kayıp hayvanı kurt yemesin diye bunu yapıyordu. Adamcağızın haline içim acıdı. Her ne kadar kendim için, dünya malı dünyada kalır, deyip teselli verebilirdim; ancak adam için böyle değildi işte.

Aklıma Mevlânâ Halid’in en darda kaldığında okumaktan çekinme dediği dua geldi. O duayı okuyup Allah’tan yardım diledim. Gözümün önüne bir şeyler geldi; ancak adamcağıza anlatamadım. Hemen bana bir ayna getirin dedim; gelen aynayı adama doğru tutup, burayı tanıyorsan hayvanını bulursun, dedim. Adamcağız sevinçle, “Burası köyün ardındaki Killik mevkii!” dedi ve koşarak oraya gitti. Döndüğünde inek yanındaydı. Bu hadiseden kimseye bahsetmemelerini özellikle rica ettim; çünkü bana göre bir şeyhin en son yapması gereken şey, keramet göstermekti. Bundan daha utandırıcı bir hal düşünemiyordum.

*

Birkaç yıl sonra Mir Hamza’m; Hacı, Hafız ve Şeyh namzeti olarak İstanbul’dan bize geldi. Artık yüzündeki olgun ve peygamberî hâletten onun, tüm zâhirî ve batınî ilimlere vakıf ve hizmete hazır olduğunu hissettim. Yanımda kısa bir süre daha tutup onu, Erzurum üzerinden Azerbaycan’a, insanların bağrının karardığı Karabağ’a gönderiyordum.

Azerbaycan için bir ömür ve birçok sevgili feda etmiştim; Hamza’m sonuncusu oluyordu. O gece samimi bir sohbetle geçmişi yâd ettik. Hamza’m artık gerçek bir Nakşî şeyhi, Mevlevî tâlimi almış bir gönül eri, Allah, Peygamber ve ehl-i beyt aşığı bir şeyh idi. Şairliği de bir o kadar zirveleri zorluyordu. Mevlânâ Halid hazretlerinin şiirlerini hatırlattığı için onun Fuzulî-vâri, Allah aşkıyla dolu şiirlerine mest oluyordum. Dünyada Hakkı zikreden her şey gibi, O’nu zikredince, şiir de güzelleşiyordu. Birden aklıma Hazret-i Peygamberin Kaside-i Bürde adlı şiiri için çıkarıp hırkasını Ka’b adlı şaire hediye etmesi geldi. Hamza’ma latife olsun diye sordum: “Ka’b, Peygamberimize Kaside-i Bürde’yi yazdı, ey Hamza’m; sen bana ne yazdın?”

Sanki bu sözü söylememi bekliyormuş gibi beni utançtan kıpkırmızı eden ve mutluluktan semaya kanatlandıran şu beyitleri peş peşe, inci taneleri gibi sıraladı:

اسماعيل[16]

Vasf eyle dilâ heves sanadır

Yârân içre nefes sanadır

Ey dilim vasf etmeye başla ki dostlar içre heves ve nefes sanadır.

Elfinde hezâr istikãmet

Sîninde mukîm bin selâmet

O şeyhimin “İsmail” isminin, elif’inde pek çok doğruluk, sin’inde kalıcı binlerce selamet vardır.

Mîminde medâr-ı mihr-i zâtî

Elfinde ifâza-i sıfâtî

Mim’inde zatının güneşinin merkezi, elifinde sıfatlarının feyzi vardır.

‘Aynında ‘uyûn-ı ‘ayn-i ‘ârif

Yânında yenâbi‘-i ma‘ârif

Onun ‘ayn harfinde ariflerin göz pınarları, ye’sinde marifet  pınarları vardır.   

Lâmında şarâb-ı la‘l-i şâhid

Perverde-i zât-ı pâk-i Hâlid

Onun lam’ında şehitlerin içtiği şahadet şarabının kızıllığı, o pak zat olan Halid-i Bağdadî’nin yetiştirmişliği vardır.  

Dîvâne-i ülfet-i Hudâdır

Sergeşte-i mihr-i Mustafâdır

O, Hüda’nın delicesine aşığı, dostu; Hazret-i Peygamberin güneşinin vurgunu; pervanesidir.

 

Pervâne-i pertev-i Muhammed

Sûzâne-i şem‘-i Âl-i Ahmed

O, Hazret-i Muhammed’in nuruna atılan bir pervane; o, Al-i abânın mumuna kendini yakandır. 

Sâkî-i müdâm-ı ân-ı Leylâ

Sermest-i şarâb-ı mihr-i Mevlâ

O, Leyla ile geçen anın sakisi; Mevla’nın aşk şarabının sermestidir.

Ser-halka-i fırka-i Bahâdır

Meyhâne-i feyz-i âşinâdır

O,Bahaddin Nakşibend’in yolunun baş halkasıdır ve feyz meyhanesinin arifidir.

Güftârı ma‘ârif-i İlâhî

Reftârı fenâ tarîk gâhî

O, Allah’ın verdiği marifet ilminin sözcüsü ve dahi fanilik yolunun yolcusudur.

Her fikri enîs-i bin ‘ibâret

Her harf-i kelâmı bin hidâyet

Onun her fikri binlerce ibrettir; her kelamının bir harfi bin hidayettir.

Her bir nefesi Mesîh-âsâ

Her bir nazarı nazîr-i kîmyâ

Onun her bir nefesi Hazret-i İsa gibi can bağışlar; her bir bakışı altına dönüştüren kimyadır.

Enfâs-ı nefîsi rûh-ı nefehât

Eltâf-ı kelâmı reşk-i reşahât

Onun can bağışlayan nefesi ruhlara esintidir;  sözlerinin lutf ettiği ise insanları kıskandıran sızıntılardır.

Ser-tâ-be-kadem kamu letâif

Mahsûs-ı mesâhif-i ma‘ârif

O, baştan ayağa bir letafettir, marifeti Kur’andan hasıl olmaktadır.

Ebrâc-ı merâtib-i sa‘âdet

Mi‘râcı ‘urûcı bî-nihâyet

O, saadet mertebelerinin burçlarındadır ve onun yukarı doğru miracı nihayetsizdir.

Ezkâr-ı cemîli cân-fezâdır

Evsâf-ı şirîni dil-güşâdır

Onun zikrinin güzelliği gönüller açıcıdır; vasıflarının tatlılığı kalp ferahlatıcıdır.

Bir ‘âlî-cenâb-ı zü’l-cenâheyn

Bir cevher-i mültekã-yı bahreyn

O, bir dünya ve ahret cömertidir,  o, iki denizin kavuştuğu özdür.

Bir cevher lîk dürr-i ‘irfân

Bir gevher lîk cevher-i cân

O, bir cevherdir;  fakat aynı zamanda irfan incisidir. Bir gevherdir; ancak canın cevheridir.

Cevlân-geh-i lutf u mazhar-ı Hak

Bî-kayd-ı ‘alâyık-ı ene’l-Hak

Onun gezdiği yer Allahın lutfuna mazhar olur; Hak yolunun kayıtsız şartsız bağlısıdır.

Ger görse ruhın kılurdı âmân

Destinde ‘asâ kaçardı şeytân

Eğer onun yanağını görseydi, eman isteyip elinde asası ile kaçardı şeytan.

Serkeşler o serverin esîri

Üftâdelerin o dest-gîri

Asiler o başbuğun esirdir, düşkünlerin ise odur yardımcısı.

Ashâb-ı hulûsı Hızr-âsâ

Âbâb-ı dili ferişte-sîmâ

Kurtulmuşlar ahalisine Hızır gibidir; nur dolu gönüllü, melek yüzlüdür.

Erbâb-ı sülûki san melekdir

Perverdesi hûrşîd-i felekdir

Yükseldiği mertebede dostları sanki meleklerdir; onu yetiştiren sanki gökteki güneştir.

Bir server-i nâdir-i zamâne

Bî-tâ-yı zamân bir yegâne

Zamanımızın nadir bir seyididir, zamanı aşmada bir tanedir.

Bir rütbededir ki şân-ı ‘âlî

Fehminde ‘ukl ü zihn-i hâlî

Bir derecededir ki şanı yücedir; onu anlamada akıl ve zihin boş kalmaktadır.

Evsâfı dilâ zebâna sığmaz

Elburz-i berîn dehâna sığmaz

Ey gönül, onu vasıflarını saymak dile sığmaz; nitekim Kafkasya’nın en yüce dağı Elburz ağıza sığmaz

Evsâfına ‘akl-ı evvel irmez

Ecrâm-ı felek kemende girmez

Vasıflarına akl-ı evvel ermez; çünkü felekteki yıldızlar kemende girmez.

Ve’l-hâsılı bende-i Hudâdır

Âlüfte-i Âl-i Mustafâdır

Sonuç olarak o, bir Huda kuludur, bağlısızdır; Hazret-i Peygamberin ailesinin bir kara sevdalısıdır.

Ey hâme yeter tekellüm itme

Evsâfı ile terennün itme

Ey kalem yeter artık sus. (Bir kuş gibi) onun vasıfları ile ötüp durma.

Hayretle ki sîne-çâk olursun

Bağrın yarılur helâk olursun

(Ey kalem) öyle bir hayrete düşersin ki  yakanı paçanı yırtarsın; sonunda bağrın yarılır da helak olursun.

Ey dil kerem-i Hudânı fikr it

Şükrün demidir nisâr-ı şükr it

Ey gönül, Hüda’nın ikramlarını düşün; artık şükür zamanıdır, şükür incilerini dağıt.[xxxi]

 

Şiir bitince, hiç beklemediğim bu methiyeler karşısında dilim tutuldu; bir süre Hamza’mın yüzüne bakakaldım. İçimde hoş bir rüzgar dolaştı. Allah’ım bu gurur mu, diye düşündüm. Hayır, bu, gurur ve kibirden uzak, Allah’ın bir lutfu idi. Ahir ömrümde, ey İsmail Şirvânî, ne güzel dostlar verdim sana bak da gör, diyen Allah’ın bir ikramı idi bu. Mir Hamza’m İlahî aşkla mahv-ı vücut bulmuştu ve onun mürşidi artık ben değildim, aşktı.

Hamza’mın gözlerinden öpüp, sırtımdaki şeyhlik hırkamı çıkarıp ona hediye ettim. Zannedersem Hazret-i Peygamber’imin yaşadığı o Kaside-i Bürde anını bire bir yaşamıştım. Bu da bir takdir-i İlahî idi ve ne güzel bir takdir-i İlahi idi.

Ertesi gün, onu yolcu ederken, ona son kez sarıldım ve yine kulağına Şeyhim Mevlânâ Halid’in sözlerini fısıldadım: “Unutma hiçbir peygamber yurdunda ölmedi.” Onun da Karabağ’da işi çok zor olacaktı; ama bu mücadele, kafirin İslam diyarını terkine kadar sürecekti.

Altı ay sonra Mir Hamza’mın Erzurum’dan yazdığı bir mektup, benim Azerbaycan ile ilgili inancımı bir kez daha perçinledi. Orada yaptığı bir sohbet sırasında, Mir Hamza’m yurdundaki Moskof zulmünden bahseder. Alvarlı Hüseyin adlı bir genç ayağa kalkar ve “Diyar-ı İslam’dan kafir kovulana kadar bize eğlenmek haramdır.” diye kükrer. İşte bu, efe ruhlu insanlar Anadolu’da oldukça, geç olsa da Azerbaycan bir gün mutlaka Rus zulmünden kurtulacak ve hürriyetine kavuşacaktır, diye düşünüp Rabbime hamd ettim.

Amasya, gerçekten iyi şeylerin yeşermesi, ilmin yayılması, kalbin mutmain olması ve dünya ve ukba serveti kazanmak için mümbit bir şehir; çünkü burada hissedilen güven dağlardan geliyor. İnsan dağlar ile olan dostluğunu, dağların verdiği güven duygusunu burada en yakından hissediyor. Dağların bir duvar gibi çevrelediği bu belde-i İslam, adeta ana kucağı kadar sıcak ve huzur dolu. Ben de bu huzuru tatmak için fırsat buldukça dergahtan sessizce ve kimseye görünmeden çıkar, akasya ağaçları ile çevrili upuzun inişten salınır, on dakika kadar indikten sonra kendimi Büyükağa Medresesinde bulurdum. Bu medresede yıllarca Arapça ve diğer dersleri verdiğim için herkes bana büyük bir saygı gösterirdi. Artık yalnızca dergahın işleri ile ilgilendiğimden o işlere vakit bulamaz oldum; arada sırada uğrayıp çaylarını içmek, hal hatır sormak çok hoşuma gidiyordu. Oradan çıkıp Künç Köprünün üzerinden karşıya, Bayezid Paşa Camii’ne ulaşınca kendimi cennette hissediyordum. Burası dut bahçeleri ile çevrelenmiş, mimari ve tabiatın en güzelini mecz etmiş bir cennet köşesi idi. Şadırvanından bir yudum su içip Bayezid Paşa’nın ruhuna da bir Fatiha gönderdikten sonra, çarşıya doğru yollanmak adetim olmuştu. Pirinççi Mahallesinde Selamet Hatun adlı bir evliya vardır, onun kabrini selamlamadan geçmek olmaz der, şöyle bir kapısından fatiha okurdum. Biraz daha yürüyüp Mehmet Paşa Camii’ne ulaşır, orada yatan Halvetî şeyhlerine merhaba derdim. Artık bu kaçamakları yapamadığım için anlattıklarım bir tarihi hadise gibi geliyor bana. Oradan da tüm çarşıyı geçip doğru Bayezid-i Sani Camii’ne kendimi atardım.

Bu cami bana hep İstanbul’u hatırlatırdı; Selatin camilerinin en güzellerinden olduğu ve İstanbul’dakilerle bire bir aynı olduğu için. Onun bahçesinde kendimi Eyüp’te, Fatih’te, Süleymaniye’de hissederdim. Bir de azametinden dolayı Şamahı Cuma Camii’nde. Ah Şamahı, Azerbaycan’ın ilim cenneti, ah Cuma Camii, Kafkasların Kabesi. Sizi ne kadar özledim; sizi annem gibi özledim…

Amasya halkının İmaret adını verdiği bu yüce selatin camiinde de vaaz verme şansını bulmuştum. Ancak bir vaazımda cemaatten biri kalkıp, “İsmail Efendi, senin halifen Mir Hamza Sünnîliğe iftira ediyor, şiirleri ile bizi kırıyor, sen ne dersin bu işe!” deyince ne kadar üzüldüğümü de hatırlıyorum. O muhterem zata, Mir Hamza’nın bana söylediği açıklamayı aynen aktardım. Dedim ki, “Senin dedene birisi düşman olsa sen ona kızar mısın, tabii ki kızarsın. O zaman seyit olan, yani Hazret-i Hüseyin soyundan gelen bir kişinin dedesine düşman olana düşman olması kadar tabii bir hal olur mu? Zalime zalim demek haktır, ancak eğer Mir Hamza’m Sünnîlerin tamamını Yezidî gibi görürse veya gösterirse, o zaman hata yapar. Ben de onun böyle bir fikri olmadığına şahitlik ederim, o, asla Müslüman kardeşleri arasında mezhep ayrımı yapmaz.” dedim. Onun bir beyti ile de mevzuu tatlıya bağladım.

 Allah’ı Muhammed’i âli seven dostânız

             Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümânız.

Sizler gibi erbâb-ı şekãvetden ırağız

Ehl-i sünnetiz mü’min-i Hak dîn-i celî[17]yiz

Bu beytin etkisi ile tüm cemaatin yüzünde bir mutmain olma hali hissettim. İçimden dua ettim: Allah’ım ne olur, biz Muhammed ümmetini mezhep mezhep bölüp birbirine düşman etmek isteyen şeytana ve şeytanlaşmış insanlara fırsat verme. Bu ne büyük bir fitne ki, her yerde Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmaya hazır ve nazır.

İmaret’in bahçe kapısından bu hatıralarla girerken aslında atalarımızın bu ve benzeri benlik davalarını çözdüğünü fark ettim. Yeşilırmak kenarından İmarete girerken giriş kapısının ne kadar alçak olduğunu görüp gülümsedim. İşte en temel husus buydu: nefsine boyun eğdirmek. Benlik davası, şuculuk buculuk davası  hep nefsin boyun eğmemesindendi. Osmanlı yaptığı caminin bahçe girişinde mesaj veriyordu: Nefisine baş eğdir, yoksa halin perişan.

Kapıdan nefsime baş eğdirip girince karşıma çıkan şadırvan ile içim açılırdı. Gerçekten de bir anda şadırvandaki su bana şöyle seslendi: “Madem sen nefsine baş eğdirmeyi başardın, o halde buyur kevser havuzu senindir.” Bu incelikleri keşfetmek adeta bir eğlenceydi benim için. Şadırvandan camiye doğru birkaç adım attığımda iki yandaki iki muazzam çınarı her gördüğümde hep Ferhat ile Şirin’i hatırlarım. Bu iki çınar sanki birbirine ellerini uzatmış, kavuşmayı bekleyen iki sevgili idi. Acaba burayı inşa edenler bunları düşünerek mi yapmıştı?

Yine caminin sağ yanında büyük bir sahn-ı semen medresesi ilim için beklerken; sol tarafta yetimler aç kalmasın diye bir aşhane koşturup duruyordu. Cami ile medrese arasında yerleştirilmiş bir incelik daha dikkatimden hiç kaçmazdı: sadaka taşı. Bu taş, hafif kuytu bir yerde ve bir adam boyunda idi. Zenginler sabah namazına biraz geç gelir, kimse görmeden bu taşın üstündeki oyuk yere sadakasını bırakır; fakirler de namazdan biraz erken çıkıp o taştan ihtiyacı olan kadarını alırdı. Bu incelik başka bir millette var mı diye çok düşündüm.

Caminin içinin yazın serin, kışın ılık olmasının bir Hızır kıssası ile açıklanması da bu halkın ne kadar saf ve temiz hislerle inandığının delilidir. Rivayet edilir ki, bu cami-i şerif yapılırken Hızır uğramış ve orada çalışan işçiye sormuş: “Bu mabedin nasıl olmasını isterdin?” diye. O da, “Yazın serin, kışın soba yakmadan ılık olsun.”, deyivermiş. Hızır Aleyhisselam, dileğin kabul oldu, deyip kaybolunca adamcağız manevî bir hal olduğunu anlamış. Gerçekten de bu camide kışın soba yakılmaz; ancak hiç üşüdüğümü de hatırlamam.

Bir de bu camideki çift vav yazısına her gidişimde hayran hayran bakardım. O ne müthiş bir estetiktir, o ne muazzam bir düşüncedir. İki vavın birbirini kucakladığı bu yazı ebcedle “Allah” karşılığı olduğu için bir kat daha değer kazanırdı benim gözümde.

Allah, milletimize binlerce ince duygu ve milyonlarca saf ve temiz yürek ihsan etmiş; ancak korkuyorum ki  bunca güzelliğin içinde yine de fitne boş durmayacak ve gözlerimizi bu güzelliklere değil, küçücük hatalara diktirecek. Duadan başka çıkar yol olmadığı için caminin kuytu bir yerine çekilip uzun  uzun dua eder: “Allah’ım bu güzellikleri dünya bahçesine ekenlere rahmet et!” diye göz yaşı dökerdim.

*

Mir Hamza’mın ayrılışından birkaç ay sonra hayatım boyunca en çok korktuğum ve gelirse diye tir tir titrediğim dönem geldi çattı: yeni neslin Batılı fikirlerle imtihanı.

On gündür dergahta misafirimiz olan oğlum Rüştü’nün çocukları en büyük gönül sürûrum iken bir  sabah namazında fark ettim ki torunum Süheyla namazlara iştirak etmiyor. Her sabah namaz sonrasında mescit dışında elimi öpmek ve tebrikleşmek için bekleyen kalabalıktan sonra çocuklarım ve torunlarım da yanıma gelir; onlar da elimi öper, hayır dualarımızı paylaşırdık. Bu durum dergahımda bir gün bile aksamamışken, dışarıdan dahi mescidimize insanlar koşarken torunumun gelmemesi, olacak şey değildi bu. O sırada Rüştü’m İstanbul’da olduğu için gelinime sordum, Süheyla’m nerede, niçin namazlara iştirak etmiyor, dedim. Gelinim, önce sıkılır gibi oldu, sonra Süheyla sabah namazlarına kalkmakta zorlanıyor, dedi. Bu cevap kalbime bir ateş gibi düştü. Onu öğleden sora görmek istediğimi söyledim.

Öğleden sonra Süheyla’m odama geldi. Kendisiyle bir dede torun olarak uzun uzun hasbihal ettik. On beşine dayanmış olması hasebiyle artık farklı bir dünyaya sahipti; bunu gayet normal karşılıyordum; ancak kafamda hep namaz konusu vardı. Bir ara niçin namazlara gelmediğini sordum; tam beklediğim acı cevabı aldım. “Dedeciğim.” dedi; “İnsanların pek çok değişik felsefî düşüncelere sahip olduğunu veya olabileceğini hiç düşündün mü? Yani benim Beyoğlu’nda öyle arkadaşlarım var ki namaz niyaz gibi hususlardan haberleri bile yok. Ben, sabah namazını kaçırınca suçlu gibi davranıyorsunuz; oysa onlar bırakın namazı, haram kılınan içkiyi bile kendilerine helal kılmışlar.” Bu sözler tam da beklediğim, ancak içimi de ta derinden yakacak sözlerdi.

Kırk yıl önce Molla Muhammed hocam, felsefe derslerinde bugünleri haber vermişti. Batı’da öyle bir fikir anlayışı doğuyor ki, onun veba gibi yayılmasını hiçbir Allah’ın kulu engelleyemez, diyordu. İşte o veba benim aileme de tasallut etmişti. Bu, öyle bir şeydi ki aklın ve maddenin üstünde hiçbir şeyi kabul etmiyordu. Benim ömrüm boyunca nefsimden silmeye çalıştığım, aklî Firavunluk işte tam da buydu. İnsanlar izm denilen pek çok fikri hastalıkla yalnızca kendini haklı görmeye başlıyor ve diğer fikirlere yaşama hakkı dahi vermiyordu. Molla Muhammed hocam maalesef haklı çıkıyordu. Osmanlı, Avrupa tarafından, belki de Azerbaycan da Ruslar tarafından zehirleniyordu. İrfan kalelerimizin içine Batı fikrinin vebası yavaş yavaş sızıyordu.

Süheyla’ya sordum, elinde sonsuzluğun anahtarı olsa onu birileri kaldırıp Yeşilırmak’a atıyor diye sen de atar mısın? Yani dünya hayatı denen bu, en fazla seksen santim uzunluğundaki anahtarı, sonsuz hayatın kapısını açmak için bize vermişlerken tutup onu ırmağa atabilir miyiz? Şimdi senin için bu dünya adeta sonsuz bir âlem, burası güzelliklerin yaşanacağı tek yer. Peki bu kadar güzel olan bu dünyanın sonunda hiçbir şey olmamasına gönlün razı mı? İnsan denilen bu mükemmel varlığın yirmi yıl sonra ölüp toprak olması veya diğer deyişle yok olması sana hakkaniyetli geliyor mu? Yavrucuğum Kur’an-ı Kerim’de denildiği gibi Allah-u Teala bizi tekrar diriltecek, bunda hiç şüphe yok. O’na bunu yapmak hiç de zor değildir; çünkü bir şeyi ilk defa yapmak zordur, ikinci sefer yapmak değil, dedim. Bu âlemi yaratan elbette bir düzen kurmuş ve bu düzen içinde yalnızca insana cüzi irade kullanma hakkı vermiş; ancak bu cüzi irade iki kanala akar gider: biri nur, birisi kir. Süheyla’m sen de seçimini yapacaksın ve bileceksin ki bir sınırın yoksa tüm sınırları yıkmışsın demektir. Yani, o arkadaşların sınırı aştı diye sen de sınırları yıkmak hakkına sahip olamazsın. Bir haramı, az yapmakla çok yapmak arasında sadece süre ile ilgili gecikme vardır. Bir insan içkiye evet dediği zaman, azdan çoğa, çoktan daha etkili otlara doğru akar gider. Namaz da öyledir. İnsan, kılmasam ne olacak dediği gün, zekatı vermesem, hacca gitmesem, orucu tutmasam ne olacak demeye başlar.

Süheyla’m son bir çırpınışla, kadınların durumuna bakmıyor musun dede, dedi. Osmanlıda kadının durumu sence de ihmal edilmiyor mu? İstanbul’da artık pek çok mekanda kadınlar daha rahat hareket edebiliyor; ancak Avrupa’da çok daha ileri bir hürriyet var, dedi.

Kadın meselesi ile ilgili herkese verdiğim örneği ona da anlattım. Süheyla’m, dedim, kadının hürriyeti kendi elindedir. Unutma ki, insanlık var olduğundan beri erkekleri daima kadınlar yönetmiştir. Ben de Zahide’mden çekinirim, bir yanlışlık yapsam, bir şeyi yere döksem. Bir kadın kendi hürriyetini ilmi ve irfanı ile genişletir; bu bin yıl da geçse böyle olacak. Yani hürriyeti erkekler gibi hareket edebilmekte arayanlar bunu kazanınca hür ve mutlu olmayacaklardır. İnsanda üç yer doymak ister: mide, beyin ve kalp. Bunları doyuramayan insan ister kadın olsun ister erkek hep mutsuz olacaktır.

Sana, dedim, Mihrî Hatun’u anlatmış mıydım? Hayır, dedi Süheyla’m. İşte sana ta II. Bayezid Han-ı Veli devrinden hür bir kadın örneği.

Mihrî Hatun, Pirler Mezarlığı dediğimiz yerde medfun Pir İlyas’ın torunudur. Biliyorsun o, Amasya’nın en büyük evliyası kabul edilir.  İnanmayacaksın ama, Pir İlyas bizim Azerbaycan’da eğitim almış ve Halvetiliği Anadolu’ya yaymaya çabalamıştır. Hatta dur sana onun bir kerametinden de bahsedeyim, dedim. Böylece ilgisinin daha da artmasını umuyordum. İçimdeki ateşi söndürmek ister gibi derin bir soluk aldım ve anlatmaya başladım.

Pir İlyas hazretleri öldüğü zaman teneşirde yıkanırken tahta teneşirin ayaklarından biri kırılır; ancak hazret düşmez, çünkü bir eli ile yanındaki direkten tutmuştur. Bu durum herkesi hayretler içinde bırakır. Aynı kerameti onun müridi Kurtboğan Baba da gösterir: Öldüğü zaman onu gömdükleri mezarı bir kurt kazmaya başlar, hazret elini dışarı çıkarıp kurdu boğar. Bu hali görenler de küçük dillerini yutarlar.

İşte böyle menkıbevî şahsiyetlerin soyundan gelen Mihrî Hatun, beynini ve kalbini öyle güzel şeylerle doldurmuştur ki, sadece kendi devrinde değil, bugün bile hür kadının simgesi olmayı başardı. O, Arapça, Farşça ve İslamî ilimlerde kendini yetiştirmiş hür bir kadındı. Sana hayret edeceğin birkaç beytini okuyayım:

İşidüp tan itmeye her bî-haber

Mihrînin kalbine gelmeye keder

 

Çünki nâkıs ‘akl olur dirler nisâ

Her sözün ma‘zûr tutmakdur revâ

  

Lîk Mihrî dâ‘inün zannı budur

            Bu sözi der ol ki kâmîl usludur

           

Bir mü’ennes  yegdurur kim ehl ola

            Bin müzekkerden  ki ol na-ehl ola

                       

            Bir müennes yeg ki zihni pâk ola

Bin müzekkerden  ki bî-idrâk ola[xxxii]

Şimdi, böyle sözleri taa Bayezid-i Veli devrinde söyleyen bir müennesten, yani mübarek bir kadından daha hür düşünceli biri olabilir mi, dedim. Yani Süheyla’m insan ister müzekker olsun, yani erkek; ister kadın olsun kendi devrinde kendi hürriyetini kendisi oluşturur; hiç kimse kalbini ve aklını doyurmadan mutlu, huzurlu ve hür olamaz. Eğer aklı çok doyurur, aşkı ihmal edersen aklın bir süre sonra Firavunlaşır; sen Firavun’un mutlu olduğunu duydun mu hiç?

Süheyla’mı esir eden benlik duygusuna son darbeyi vurmak için Mihrî’nin en sevdiğim beytini sözlerime ekledim:

Şöyle teşhis eyledüm Mihrî cihânun lezzetin

            ‘İlm ile savm  u salat imiş kalanı hiç imiş[xxxiii]

 

İşte Mihri’ye göre hayatın şifresi, dedim: ilim, namaz ve oruç.

Süheyla sanki bu sohbeti bekliyormuş gibi, mutmain bir gülümseme ile haklısın dede, dedi.

Ona kadınlarla ilgili bir sır daha verdim: Bir kadın neden evini güzel, temiz ve kocasına adeta cennetten bir köşe gibi göstermek ister? Tabii ki Hazret-i Havva’nın içinde ukde kalan üzüntüsünden dolayı; yani Hazret-i Adem’in cennetten kovulmasında kendisinin payı olduğunu düşünen Havva annemizin bir anlamda özür dileme şeklidir bu. O yüzden evlerimizi kadınlarımız cennette çevirir, onlar olmasa bizim halimiz nice olurdu?

Gül kokan Mevlânâ dedem, deyip bana sarıldı Süheyla’m; elimi öpüp çıktı. Onun gözlerinin içindeki şüphe bulutlarının dağıldığını görmek beni sevindirdi; ancak o sadece benim Süheyla’m olarak kurtuldu, ya diğer Süheyla’lar, diye içimden geçirip kahroldum.

Gerçekten de öyle felsefî salgın hastalıklar üzerimize bulut bulut geliyor ki onlardan korunmayı sağlayacak panzehir maalesef Osmanlı diyarında mevcut değildi. Osmanlı, yalnız tek doğru düşünen benim, diyerek kendini aldatmaya devam ediyor ve bir gün yaşayacağı hezimeti göremiyordu. Nitekim teknik konularda hezimet üzerine hezimet yaşandığı bir vakıa idi. Her savaştan yenik çıkmak bunun en bariz belirtisi değil miydi? Bu felsefeleri yok saymak yerine onların doğru yanlarını tespit edip halka anlatacak irfan sahibi insanlar gerekli, ancak maalesef ne Osmanlıda ne de Azerbaycan’da bu yol henüz açılmış değildi.

Korkarım yarınlarda insanlar bu Batılı düşünce cereyanlarının etkisi ile maddileşecek ve camilerden evlerine çekilecekler. Evlerde babasının arkasında cemaat olanlar zamanla onu da terk edip namaz işini sadece anne baba ve yaşlılara bırakacaklar. Allah korusun belki de bu salgının etkisi ile Müslümanlar namaz niyaz işinin sadece yaşlılara mahsus olduğunu düşünüp namaz kılan yaşlıları garip mahluklar olarak göreceklerdi.

Bu korkunç manzara gözlerimin pınarlarını sonuna kadar açtı, saatlerce gözyaşı döktüm ve dua ettim: Allah’ım bizi dünya nimetlerinden istediğin kadar uzak tut; ancak ne olur sonsuz hayatımızın kapılarını daima açık tut. İnsanlar bilmiyorlar, adeta İslam’ı gelişmenin ayağına bir bağ gibi gören insanlar bilmiyorlar, diye yakardım. Belki Rus zulmü dünyamızı karartır ve evimizi ocağımızı yakabilir; ancak bu baki değildir. Her zulüm bir gün bitmeye mahkumdur, hele ki onu savmaya çalışan bunca mücahit varken. Ancak Rus fikriyatı bir neslin ruhuna girerse ve ruh âleminin evini ocağını yakar, imanını yok ederse onun için sonsuz âlemde bir mahrumiyet vardır. Allah’ım dünyadaki tüm Müslümanları bu zilletten koru, diye dua edip secdeye kapandım. Hayatımda hep mücadele ettiğim aklın ve nefsin, şeytan ile dostluğu işte neslime gelip musallat olmuştu. İçimden, Hazret-i Ebu Bekir gibi yalvarmak geldi: “Allah’ım beni öyle büyüt, öyle büyüt ve cehennemine at ki, oraya başka Müslüman kardeşim giremesin!”

Hayatımın son demlerine geldiğimi hissettiğim günlerin birinde, beni üç beş yılda bir ziyaret eden Kürdemir’deki kardeşimin yeniden geleceğini; ama beni bu fâni âlemde artık bulamayacağını hissediyordum; çünkü hem gönlüm bu dünyadan göçmenin hasreti ile yanıyor, hem de Azerbaycan’ın durumu onun gelmesini şimdilik imkansız kılıyordu. İçimdeki hisse uyarak yanımdaki müritlerime ve halifem, kayınbiraderim İsa’ya bir vasiyette bulundum. Sırtımdaki şeyhlik hırkamın gelecek olan kardeşime verilmesini ve ben gidemesem de hırkamın Kürdemir’e kavuşmasını istedim. İnşallah, kardeşim gelir ve bu vasiyetimi yerine getirir. Dünya denilen şu handan çıkarken tek vasiyetim budur, dedim. Belki hırkam, Kürdemir’de kendi ellerimle diktiğim dut ağaçlarının üzerine arada bir serilir ve masmavi gökyüzüne doğru, dünyanın sonsuza bakan âlemine gülümser; belki benim kokumu oralara yayıp, özlemle yanan yüreğimin yanık gül konusunu oradaki dostlarıma hissettirir. Belki Has Mehemmed’im, Kumuki’m, Yaragi’m, Şamil’im, akrabalarım beni rahmetle yâd ederler onu gördükçe. Bir tek onu miras bıraktım; diğer tüm dünya işlerini dünyaya bıraktım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hicrân odu yandırdı beni âh ki tebdîl

Kıl vuslata bu âteş-i hicrânımı yâ Rab[xxxiv]

[ Âh ki ayrılık ateşi beni yaktı yandırdı. Bu ayrılık ateşimi   vuslata, kavuşma mutluluğuna dönüştür Ya Rab]

 

Şamlılar Mahallesi /Amasya

 

 

 

İsmail Şirvânî Türbesi

            Sene 1848 Recep

 

 

  S

evgili Dost,

Ömür dediğin bir ağaç altında gölgelenmek ve sonra çekip gitmek gibi bir şey. Artık yolun sonunda altmış üç yaşındayım. Yaşadıklarım ve öğrendiklerim bir bir gözümün önünden geçiyor ve bana, İsmail işte kader denilen muamma bu, dedirtiyor.

Amasya’nın yüce dağlarla çevrili, insana güven telkin eden bu ana kucağına gelene kadar ne kadar hızlı bir serencam yaşadım, ben de şaşıyorum. İnanıyorum ki bu yolları bana çiğneten bir alın yazısı vardı, işte o beni aşılmaz dağlardan aşırdı, geçilmez denizlerden geçirdi, bilinmez âlemleri bana bildirdi. Şimdi bir çiçek görsem uzun uzun bakıyorum; Allah aynı topraktan nasıl bu kadar farklı renkte ve kokuda güzellikler yaratıyor, diye saatlerce tefekkür ediyorum. Allah’ın her bir ismini dünya üzerinde görmenin mutluluğunu hiçbir şeye değişmem.

Sabah namazlarından sonra kuşların dağlara doğru uçup “açız ya Rabbi” diye seslenmeleri bana daima Allah’ın Rezzak[18] ismini hatırlatıyor; o kuşlar mutlu ve karnı tok olarak akşamları dönerken bana “ya Rezzak çok şükür” diyorlarmış gibi geliyor.

Bir gülün, bir bebeğin, bir karıncanın ne kadar güzel ve eksiksiz tasvir edildiğini, ne kadar güzel çizildiğini görünce, ya Musavvir[19] demeden edemiyorum. Uzun uzun o güzellikleri seyretmek bana cennete bakıyor hissi veriyor. Yalancı ve geçici olduğunu adımız gibi bildiğimiz bir dünyaya bu kadar güzellikler bahşeden, gerçek âlemde neler yaratmıştır, düşünemiyorum.

Diyorum ki, şu kadar güzellik içinde basit, süflî, alçaltıcı günahlara dalmak ne kadar acı verici; sonsuz mutluluk yerine, anlık mutluluklara koşanlara haykırmak istiyorum: Durun bu anın ertesi cehennem!

Başımı kaldırıp geceleri karşımda büyüyen dolunayı seyrediyorum. Tıpkı Amasya’ya ilk geldiğimiz gece gibi. Bu muhteşem manzara sanki kalbimi patlatacak bir feyz ile içimi dolduruyor; bazen bu dünyaya çok mu bağlanıyorum, diye düşünüyorum. Hayır, bu hep aynı noktadan gelen bir sevgi; aslı muhteşem olan bir dünyanın aynadaki yalancı yansımasına duyulan hayranlık.

Ellerimi kaldırıp geceleri dua ediyorum: “Ya Rabbim, şu mübarek beldeyi, bana ana kucağı gibi huzur veren bu yurdu, daima Müslüman diyarı eyle. Buraya düşman ayağı sokma. İnşallah bir gün bu beldeyi Şamahı’m, Şirvan’ım ile kardeş eyle. İşte o gün bir daha Türk’ün beli bükülemez olsun, kardeş kardeşle sarmaş dolaş olsun. İnanıyorum ki, bir gün bu dileğim gerçekleşecek; inanıyorum ki, bir gün tüm Türkler aynı dinin, aynı dilin, aynı idealin bayrağı altında toplanıp tarihte başardığı muzafferiyetlere yenilerini ekleyecek. İnanıyorum ki, Îlay-ı Kelimetullah için, Nizam-ı Âlem için atan kalpler bir gün bu Avrupa, Rus, Çin zulmünü kanlarında eritecek ve bu kan rengi şafaklardan pırıl pırıl bir Türk asrı doğacak. Allah, bu millete mutlaka bir kez daha İslam’ı yüceltme imkanı verecektir, buna aynel-yakin inanıyorum. Bu, Osmanlının, Selçuklunun, Karahanlının elinden düşen bayrağın yeniden yükselmesi kadar tabii bir haldir. İşte İmam Şamil’im Ruslara Müslüman’ın ne müthiş bir imana sahip olduğunu ispatlıyor. Kumukî’m bölgesinde kanının son damlasına kadar savaşmaya hazır; Yarağî ise tüm sürgünlere karşın dağ gibi ayakta, o heybetli sakalı ile düşmanın kalbine korku salmakta. Has Mehemmed’im kaç defa şehadetlerden döndü, hepsinden haberim var. Hepimiz biliyoruz ve inanıyoruz ki alnımıza ölüm günümüz yazılmıştır; kimse bizi günümüzden önce öldüremez. O halde şehit olmak için her fırsatı değerlendiren bu kardeşlerimin karşısında hangi ordu durabilir. Bu iman oldukça toprak işgal edilse bile ruhlar işgal edilemez.

Biliyor ve inanıyorum ki, bir gün Azerbaycan’ım da, Anadolu’m da rahat nefesler alacak; belki bugün gökler kapkara, ancak gecenin en karanlık anı sabahın yakın olduğu an değil midir?

Hayatımın son demlerini yaşadığımı hissettiğim şu günlerde tüm hocalarım, sevdiklerim gözümün önünden geçiyor, yavaş yavaş…

Eşimin sessiz ve sürekli desteği beni pek çok dünyevî sıkıntıdan kurtardı. Onun varlığı ve huzurlu bir liman misali sakinliği, benim en fırtınalı günlerimin sığınağı oldu. Gerçekten de anladım ve iman ettim ki, insanın eşi ona bir yorgandır; helal dairesi de keyfe kâfidir. Belki de keyfin en helal ve tatlısıdır. Ben Zahide’mi dünya nimeti olarak hiç görmedim. O benim cennete giden yolda, sıratta elimden tutanımdı. Her Müslüman bilir, biz aslında yaşarken sıratı geçiyoruz; işte bu geçişte kalbimi, gözümü, gönlümü haramdan koruyan eşim her an yanımdaydı. İnşallah ahrette de hep yanımda olacak.

Yavrularım benim için bir imtihan vesilesi olmadı çok şükür; oysa çoğu peygamber ve evliya eşi ve çocukları ile imtihan edilir. Benim imtihanım yurdumla idi. Hayatımın hep kanayan yarası Azerbaycan’ım, Şirvan’ım, Şamahı’m oldu; bir de Allah’ın kelâmını yaymak.

Rabbim bana kız da oğlan da verdi; her biri diğerinden daha akıllı, uslu, mütedeyyin üç evlat. Dördüncüsünü andıkça Yeşilırmak’a bakıp büyük bir özlemle, bekle beni Abdülhamid’im, diyorum. İnşallah o âlemde ilk sarılacağım sen olacaksın.

Şimdi yaşım altmış üçü geçti. İçimde bir korku ile yaşıyordum; ya Peygamberimin vefat ettiği yaştan fazlasını yaşarsam diye. O zaman ya, Ahmet Yesevi hazretleri gibi yer altında kendime bir hücre yaptıracaktım ya da başka bir çare arayacağım.

Ama çok şükür bunlara gerek kalmadı. Geçen günlerde kendimi iyi hissetmediğim için bir hekim çağırdılar. Hekim “kolera” olduğumu teessürle bildirdi; oysa bu benim için müjdelerin en güzeli idi. Mevlânâ Celaleddin’in dediği gibi “düğün günüm” yaklaşmıştı. Kolera gibi bulaşıcı bir hastalık demese hekime sarılıp öperek teşekkür edecektim. Hekim mutlu olmama bir anlam veremeden beni bir odaya alıp yanıma kimselerin girmemesini emretti.

Ey gönül gözümün dünyadan ukbaya dönmesine vesile olan şeyhim, yolum, peygamber ışığının aynası olan nurum, Şems-i Tebriz’im,  rehberim Şeyh Seyit Mevlânâ Halid Zülcenaheyn hazretleri. İşte seninle aynı âlemde olmak için yükselme vakti geldi. Senin dediklerini harfiyen yerine getiren bu müridine elini uzat; dua et.

Sen; Kur’an âlimlerine, fakihlere ve sufilere hürmet etmemi emretmiştin, ettim.

Sen; cömertlik, güler  yüzlülük, eziyetten çekinme, kardeşlerinin kusurunu affetmeyi  emretmiştin, ettim.

Sen, büyüklere ve küçüklere nasihat etmemi düşmanlıkları terk etmemi ve tamahı terk etmemi emretmiştin, ettim.

Sen, ihtiyacımın karşılanması hususunda yalnız Allah’a itimat etmemi emretmiştin, ettim.

Sen, göreceksin Allah kendine güvenenleri darda koymaz demiştin, gördüm.

Ve sen, kurtuluşun ancak doğrulukta olduğunu; bu yüzde daima doğru yolu takip etmemi emretmiştin, ettim.

Sevgili Şeyhim, Allah’a vasıl olmayı umduğum şu yaşıma kadar kendimi kimseden üstün görmedim ve aleyhimde düşmanlık yapanları hep Allah’a havale ettim.

İcazetnamene harfiyen uydum, şimdi ne olur sen de dualarınla bu aciz İsmail’inin elinden tut.

*

Şimdi son günlerimi yaşadığım şu dünyada, odamın penceresinden, yalnız başıma, aşağıdaki Ayvasıl bağlarını seyrediyorum. Hayatımın bu kadar çok ayrıntısını hatırlamama şaşıyor ve yaşlıların geçmişi daha iyi hatırladıkları gerçeğine muttali oluyorum. Allah’ın varlığına delilin nedir, diye İmam-ı Şafî’ye sorduklarında o da benim gibi, dutlar diyarında olsa gerek, “Dut yaprağıdır.” Demiş. Çünkü aynı yaprakları koyun yer süt yapar, arı yer bal yapar, geyik yer misk yapar, tırtıl yer ipek yapar. Tadı, rengi, kokusu ve maddesi bu kadar farklı güzellikleri yaratmak ancak Allah’a mahsustur. Dut ağaçları ile dolu ova, sarının tüm rengini gözler önüne sererken, sonbahar birkaç damla gözyaşını pencereme serpiştiriyor. Eveeet, benim için Azerbaycan’a, Şirvan’a, Kürdemir’e, anneme, babama ve tüm Hakk’a yürüyen dostlarıma kavuşma anım bu an.

Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ındaki seyr-i sülukı tamamlayıp, Hoşrüba’dan da, Zat-ı Suver kalesinden de geçtim; artık terk-i terk zamanı. Dünya denilen bu hanın bir kapısından girdim; Allah’ın izni ile kirlenmeden ve kirletmeden öbür kapısından çıkıyorum. Binlerce insana yardım etmek için bana fırsat veren Allah’a sonsuz şükrediyorum. Yurdumda küffara karşı savaşan Şamil[20]’ime, Hacı Murad’ıma, Mir Hamza’ma dua ediyorum.

Şahid ol ya Rab, ben senin emrettiğini emrettim, nehy ettiğinden nehy ettim.

Şahid ol ya Rab!

 

 

 

 

Hacı Hafız Şeyh İsmail Sirâceddîn-i Şirvânî

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Son

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar Hakkında

Azerbaycan göçmeni bir baba ve Selanik göçmeni bir anneden, her iki menzile bin iki yüz kilometre uzak olan Amasya’da dünyaya geldi. 1969 yılının bir mart sabahında gözlerini açtığı bu âlemi, özgür bir çocukluk döneminde keşfetti. Kırlarda sırt üstü yatıp yeşil otların kokusunu ciğerlerinin son zerrelerine kadar çekme fırsatını nerdeyse her gün yakalayabilmiş şanslı insanlardandı. Belki Amasya yakınında bir karyede doğmuş olması eksiklik gibi görülebilir; ancak insan denilen varlık yer ve zamandan sıyrılabilen, ona “Sen benim için yaratıldın.” diyebilen varlıktır. Hayatının her döneminde kendisi için yaratılan bu evreni anlamaya çalıştı; daha hâlâ da çalışıyor. Şimdi bir üniversite hocası ve kalbinin derinliklerindeki kırlarda, yemyeşil âlemlere uzanıp oradan hissettiği kokuları, romanları ile okurlarına anlatmaya çalışıyor. O kokuları alabilmek için bir İsmail Şirvânî olmak gerektiğini, bu romanı ile hissettirmek istiyor. Anlatabilirse ne mutlu ona, anlayabilirse ne mutlu okuyucuya.

 

 

 

 

 

 

 

Notlar:

 

 

[1] Bu yazı Latin alfabesi olarak düşünülürse “gül” gibi okunur; eski yazı ile ise “anne” olarak okunur. Biraz zorlayarak eski yazı ile okursak  Allah lafzı da çıkarılabilir.

 

[2] Ay doğru üzerimize vedâ tepelerinden, şükür gerekti bizlere Allah’a davetinden.

[3] Nâgah: ansızın

[4] Nâr-ı hezar: binlerce ateş

[5] Giriftar: tutulmuş

[6] Târ-mâr: darmadağınık

[7] Kuy-ı nigâr: sevgilinin semti

[8] tutulmuş

[9] çaresiz

[10]  taşkın

[11] feryat

[12] kervancı

[13] kılavuz

[14] Suvacı: Su taşımada kullanılan ağaç, iki yanına iki kova asılır.

[15] Helki: kova.

[16] “İsmail” isminin eski yazı halidir. Şiirin ilk beyitlerinde bu ismin her harfi için dizeler yazılmıştır. Buna akrostiş denilir. Elif, sin, mim, ayın, ye, lam.

 

[17] Celî: açık

[18] Rezzak: rızıklandıran, doyuran.

[19] En güzel tasvir eden.

[20] Tarihî kayıtlara göre Şeyh Şamil, İsmail Şirvanî’nin mürididir.

[i] On sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başında Irak ve Şam’da yetişmiş büyük velîlerden. İnsanlara hak yolu göstererek hakîki saâdete, kurtuluşa kavuşturan ve Silsile-i aliyye adı verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmi dokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. Babasının ismi Ahmed’dir. İsmi Hâlid, lakabı Ziyâüddîn’dir. Bağdâdî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası Hazret-i Osman’ın, annesi ise hazret-i Ali’nin soyundandır. Bu sebeple Osmânî diye de anılmaktadır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî diye meşhûr olmuştur. 1778 (H.1192) senesinde Bağdât’ın kuzeyindeki Şehrezûr kasabasında doğdu. 1826 (H.1242) senesinde Şam’da vefât etti. Kabri Şam’ın kuzeyinde, Kâsiyûn Dağı eteğindeki kabristanda bulunan türbesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.

[ii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[iii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[iv] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[v][v] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[vi] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[vii]  Bu iki kavram, Allah’ın  kelamını dünyaya yaymak ve dünyaya adaletli bir düzen vermek anlamına gelir.

[viii]Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[ix] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[x] Nabî’ye aittir.

[xi] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xii] Bu dua gerçek olmuş ve İsmail Şirvânî’nin oğlu Mehmet Rüştü Paşa, Harameyn valisi olmuştur.

[xiii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xiv] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xv] Hatme, cemaat ile toplu hâlde yapılan bir halka zikridir. Kur’an ve sünnette övülen ve teşvik edilen zikir çeşitlerinden birisidir. Hatmeyi bugünkü usul üzere Abdulhâlik Gücdevani Hz.leri tertip etmiştir. “Hatm-i Hâcegân” diye de anılır. Hâcegân, ulu zatlar, efendiler, büyük hocalar demektir. Hatm-i Hâcegân büyük velilerin tertip, talim ve tatbik ettiği hatim demektir. Cemaatte Elemneşrahleke sûresini bilen imam dahil 11 kişi varsa büyük hatme yapılır. 11 kişiden az olunca büyük hatme yapılmaz. Büyük hatme şu şekilde yapılır:

Cemaat bir halka kurar. Hatmeyi yaptıracak kimse arkası kıbleye gelecek şekilde halkayı ortalayarak oturur. Taş dağıtıcı ise imamın karşısına oturur, sepetteki taşları yere boşaltır.

Taş dağıtıcı önce 100 taştan 21 tanesini ayırıp imama verir. Geri kalan 79 taş, dağıtılmak üzere önünde yerde bekler. Ayrıca okunacak Fatihâlar için altı büyük taş ayrılır. Herkes adap üzere oturur. Gözler kapanır; huzurlu, sessiz ve edepli bir şekilde hatmenin başlaması beklenir. Gözler hatme bitene kadar açılmaz. Yirmi beş estafurullah ile başlar. Herkesin taşlar adedince Fatiha okuması ile devam eder ve yirmi beş estafurullah ile gözler açılır.

Eğer cemaat yoksa tek başına hatme yapılabilir. Bu durumda sırtın kıbleye gelecek şekilde oturulması daha iyidir. Tek başına hatmede de 100 adet taş kullanılır. Taş dağıtıcı olmadığı için yüz taşın tamamını tek kişi alır. Ayrıca başta ve sonda  okunacak yedi adet Fatihaların tamamı da tek kişi okuyacak şekilde taksim edilir. Sonra gözler yumulur.

Tek kişi 25 defa estağfurullah çeker.

Tek kişi Euzü-Besmele çekip yedi Fatiha okur.

Tek kişi elindeki taş adedi kadar (100 adet) salavat okur.

Tek kişi  elindeki taş adedi kadar (100 adet)  “Yâ Bâkî entel Bâkî” der.  Bu, beş defa tekrar edilir. Toplam 500 (beş yüz) defa okunmuş olur.

Tek kişi ikinci kez Euzü-Besmele ile yedi Fatiha okur.

Tek kişi son olarak elindeki taş adedi kadar (100 adet) salavat okur. Elindeki taşları önündeki taş sepetine koyar.  Tek kişi büyük hatmede olduğu gibi hatme duasını okur. Peşinden tavsiye edilen sûrelerden birisini okuyup 25 “estağfurullah” çeker ve gözlerini açar.

 

[xvi] Bu icazetname halen İsmail Şirvânî’nin türbesinde asılıdır.

[xvii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır. Şir-i Dağıstan: İmam Şamil’dir.

[xviii] Şair Ahmet Selçuk İlkan’ın şiiri.

[xix] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xx] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xxi] Fuzulî’ye aittir.

[xxii] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxiii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xxiv] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxv] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xxvi] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxvii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xxviii] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxix]  Mir Hamza Nigarî bu menekşe kokusu ile anılan bir evliya olarak tanındı. Nereye gitse, hangi ortamda bulunsa mutlaka menekşe kokusu dağıttığına tüm akrabaları şahitlik etmektedir. Daha ilginci, Mir Hamza, sürgün edildiği Harput’ta vefat etmeden önce cenazesinin Amasya’da medfun olan oğlu Siraceddin’in yanına, buradaki tekkesine gömülmesini ister. Devrin Harput valisi bunun imkansız olduğunu; çünkü Amasya-Harput arasının en az sekiz gün süreceğini ve bu arada cenazenin kokabileceğini belirtir. Mir Hamza bu söz üzerine, “Eğer seksen yıldır Allah diyen bu beden sekiz günde kokacaksa onu bir dereye atın, gitsin.” der. Gerçekten de cenaze sekiz günde, hem de eylül sıcağında Amasya’ya gelir. Tabut açıldığında etrafı mis gibi menekşe kokuları kaplar. Bu hadise de halk arasında oldukça yaygın bir menkıbedir.

[xxx] Mor Efrem’e aittir.

[xxxi] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxxii] Mihri Hatun’a aittir. Bu beyitlerde şaire şöyle der:

Benden ve sanatımdan haberi olmayanlar işitip de beni utandırmasın ve de bu yüzden ben Mihri’nin kalbine keder gelmesin diye çabalıyorum.

 

Çünkü toplumda, kadın kısa akıllı olur diye bir önyargı vardır. Benim de bu yüzden her sözümü eksiklikten uzak tutmama şarttır.

 

Lakin aslında Mihrî dostunuzun fikir şudur ki bu sözleri söylüyorsa o ve bütün onun gibi kadınlar kamil ve akıllıdır.

 

Biliniz ki işinin ehli olan bir kadın, iş bilmez bin erkekten yeğdir.

 

Yine biliniz ki zihni açık ve pak olan bir kadın, düşüncesiz binlece erkekten yeğdir.

 

[xxxiii]  Mihri Hatun’un şiiri:

Mihri ben hayatın lezzetini şöyle teşhis ettim: ilim, namaz ve oruç kalanı hiç imiş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[xxxiv] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

 

 

 

.

 

 

 

Posted in Makalelerim | KİTAPLARIM GÜL KOKULU MEVLANA için yorumlar kapalı

ŞAH-I NAKŞIBEND DİVANI

ŞAH-I NAKŞIBEND HAZRETLERİNİN DİVANI

ŞAH-I NAKŞIBEND HAZRETLERİNE AİT OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ ESER!

Divan-ı Şâh-ı Nakşıbend adlı eseri TBMM’nin Açık Kaynak (73-3900- 73-7865) adlı yayınından tespit etmiş durumdayız. Bu eserin herhangi bir yerde Latinize edilerek yayımlanmamış olaması büyük bir eksikliktir.

Divanın Edisyon Kritiği tarafımızdan yapılmış ve yayıma hazır hale getirilmiştir.

ilk Beyit:

Dilâ her derde dermândur şerî’at

Marız-i kalbe Lokmândur şerî’at

 

Son Beyit

Kavîdür hüccetün Nakşî yine hatm-i kelâm eyle

Bozar yokdur anun hükmin aceb çaldun bu çevgânı

 

ASLINDA HİÇ BİR KAYNAKTA  ŞAH BAHAÜDDİN NAKŞİBEND’İN ŞİİR YAZDIĞINA DAİR BİR EMARE YOKTUR ANCAK BU DİVAN, KONUYU BİRAZ DAHA ARAŞTIRMAMIZ GEREKTİĞİNİ ORTAYA KOYMAKTADIR.

DİVAN İLE İLGİLİ İKİ İHTİMAL VARDIR:

YA ŞAH-I NAKŞIBEND’İN BÖYLE BİR DİVANI VARDIR VE YENİ TESPİT EDİLMİŞTİR.

YA DA BAŞKA BİR ŞAİR (NAKŞÎ BİR ŞAİR) ONUN ADI İLE BİR DİVAN TERTİP ETMİŞTİR.

 

KİTABIMIZ YAYIMLANDIĞINDA BU KONUDAKİ TÜM GERÇEKLER ORTAYA ÇIKMIŞ OLACAKTIR.

 

 

Şah-ı Nakşibend (ks) Hazretleri kimdir?

Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretleri, miladî IX. Asır’dan itibaren, önemli bir ilim ve irfan merkezi haline gelen Mâveraünnehir Havzasında, Buhârâ şehrine dokuz (9) km. uzaklıktaki Kasr-ı Hindüvan (Kasr-ı Ârifan)’da dünyaya teşrif ettiler (h. 718; m. 1318). Asıl adı, Muhammed b. Muhammed Buhârî’dir.

 

Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretleri’nin doğduğu ve içinde büyüdüğü, sosyal ve siyasi şartlar; dinin aslına dönmeyi ve müslümanların tekrar eski düzenlerini kurmalarını gerektiren acziyet ve güçlüklerle dolu bir ortam oluşturmuştu.

 

Buhara, 1221’de Cengiz Han tarafından, ardından 1273’te ve son olarak da 1316’da, üç defa talan edilmiş, yakılmış ve hemen bütün ilmî eserler tahrib edilmiştir. Şehir bir daha o eski canlı günlerine hemen hemen hiçbir zaman kavuşamadı. Fakat müslüman halk, bir daha böyle musibetlerle karşılaşmamak için dinlerine sarılmayı da ihmal etmediler.

 

Nakşibend (k.s) Hazretleri, daha ilk çocukluk yıllarındayken, Hacegan Tarikati şeylerinden Muhammed Baba Semmâsî (k.s) (ölm. 740/1339) Hazretleri, müridleriyle beraber o köye gelmiş ve Muhammed Bahauddin’i manevî evlatlığına kabul etmiştir. Baba Semmâsî (kedilmektedir.

 

Hakikaten de Muhammed Bahauddin, Emir Külal (k.s) Hz.ne intisab etmiş, tarikat adabının öğrenilmesi, sohbet ve zikir telkinlerini ondan almıştır. Burada bir meseleyi açıklığa kavuşturmakta fayda var. Şah-ı Naksibend (k.s) Hz. zahiri terbiyesini Emir Külal (k.s) Hz. den almışsa da batınî-manevî terbiyeyi Abdulhalik Gücdevanî (k.s) Hz.den almıştır.

Abdulhalik Gücdevânî (ks) (ölm. 617/121) Hz. Hacegan Tarikati pirlerinden olup Şah-ı Naksibend Hz.ni rûhânî yolla irşad etmiştir. Bu rûhâniyet yoluyla terbiye usulüne, Veysel Karânî (k.s) Hz.ne izafeten ‘Üveysîlik yolu’ denilmektedir.

 

Nakşibend (k.s) Hz.nin intisab ettiği Hacegan Tarikatinde; mürid tek başına olduğunda hafî (gizli), toplu haldeyken cehrî (açıktan) zikir yapılıyordu. Fakat kendisi, Gücdevânî (k.s) Hz.nin manevî telkiniyle ‘hafî zikri’ tercih etmiştir.

 

Emir Külal (k.s) Hz.nden hilafet alan, Şah-ı Naksibend (k.s) Hz. daha sonra yedi (7) sene Mevlana Arif (k.s), oniki (12) sene de Halil Ata (k.s) Hz. ile sohbet ve arkadaşlık yapmıştır. Bu iki şeyh Yesevî tarikatine mensuptur. İki defa Hicaz’a gitmişler, ikinci seferinde bir müddet Merv’de oturduktan sonra Buhara’ya dönmüş ve ömrünün sonuna kadar burada ikamet etmiştir (ölm. 791/3 Mart 1389)

 

Nakşibendî Tarikati

Nakşibendî Tarikati, Bahâeddin Nakşibend (k.s) Hz.nin halifelerinden Alâeddin Attâr, Zâhîd Bedahşî ve Muhammed Parisâ tarafından, özellikle Yeseviyye Tarikati’nin yoğunlukta bulunduğu bölgelerde, çok büyük bir kitleye ulaştı. İmam-ı Rabbânî (k.s) (ölm. 1625) döneminde Hindîstan ve havalisine; Mevlana Halid Bağdâdî (ks) (ölm. 1826) zamanında da bütün Orta Doğu’ya yayıldı. Osmanlı Padişahları Nakşibendiliği himaye ettiler. Son Osmanlı Padişahı, Vahdettin Han’ın da Nakşî-Halidî.s) Hz.nin, müridî olan Emir Külal (k.s) Hz.ne hitaben ‘Bu erin terbiyesi sana aittir’ dediği rivayet  edilmektedir.

 

Emir Külal (k.s) Hz.nden hilafet alan, Şah-ı Naksibend (k.s) Hz. daha sonra yedi (7) sene Mevlana Arif (k.s), oniki (12) sene de Halil Ata (k.s) Hz. ile sohbet ve arkadaşlık yapmıştır. Bu iki şeyh Yesevî tarikatine mensuptur. İki defa Hicaz’a gitmişler, ikinci seferinde bir müddet Merv’de oturduktan sonra Buhara’ya dönmüş ve ömrünün sonuna kadar burada ikamet etmiştir (ölm. 791/3 Mart 1389)

 

Tasavvuf ve Tarikatler üzerine araştırmalarıyla tanınan ilim adamlarından -rahmetli- Selçuk Eraydın şöyle demektedir ‘Nakşî tarîkati, îtikadî sarsıntılara yol açacak fikir ve düşüncelere yer vermeyen mu’tedil bir tarîkattir. İslâm kültürüne, halk maârifine ve Anadolu birliğinin te’minine yaptığı hizmet büyük olmuştur.’ (age.,s.306)

 

Bu Tarikat-ı Aliyye’de yapılan her türlü davranış, söz ve latife Allah için olmalıdır. Yapılan amellerden ne dünyevî ne de uhrevî bir menfaat beklenmelidir. Bu âli maksada ise ancak, Rasûlüllah (s.a.v)’ın şeriatine uymak ve bid’atlardan kaçınmakla ulaşılabilir.

 

Bütün yasaklardan, mekruhlardan kendini korumak suretiyle, kalbî huzurun süreklilik kazanmasına çalışılmalıdır. Geçmişte işlemiş olduğu, günah, haram, hata ve kusurları için Tövbe-i Nasuh etmeli; bu gafleti gidermek için; kalbî râbıta ve zikirle meşgul olmalı kalbî ve aklî terakkîyi kazanmak için gayret gösterilmelidir. Zira, huzurun (ihsan) hasıl olması için bu saydıklarımızı uygulamak şarttır. Özet olarak, Âlî Nakşibendî Tarikati’nin hakikati, Allah-u Zülcelal’le sürekli olarak beraber olmaktır, huzurdur.

 

Nakşibendi Tarikati’nin Rükünleri

Bu yüce Tarikat’in rüknü (şartı); kalbi masiva’dan, yani Allah’dan başka her şeyden temizlemektir.

Sâdât-ı Kiram, müridler için dört rükûn tesbit etmişlerdir:

1. Vird (Günlük Ders): Bir günde, en az 5 bin (5000) defa ‘Allah’ Lafza-i Celalini kalben söylemek,

2. Mürşid Rabıtası: Akşam namazından sonra yapılır, (Ramazanda öğle namazından sonra yapılır.)

3. İmsaktan, güneş doğuncaya kadar ki vakti, zikirle değerlendirmek,

4. Teheccüt Namazı; İmsak’tan önce kalkıp, teheccüt namazı kılmak.

 

Nakşibendî Tarikati’nin İki Esası:

1. Peygamber (s.a.v)’e ittiba; İbadetlerde, adet ve davranışlarda O’na mutabaattır. Ne söylemiş, nasıl yapmış ise aynen yapmaktır. Bu uygulama, Ashab-ı Kiram’ın tabi olduğu tarikin aynısı ve aslıdır. Çünkü Ashab-ı Kiram, Rasûlü Ekrem (s.a.v) Efendimizin hal ve davranışlarına tam manasıyla mutabaat ediyordu. Öyle ki, O’nun oturduğu yerde oturuyor, ayakkabısını çıkardığı yerde çıkarıyor, özetle her türlü hal ve davranışlarını aynen uygulamaya büyük bir dikkat ve özen gösteriyorlardı.

Örnek olarak; Hz. Ömer (r.a) Kabe’yi tavaf ederken, Hacer’ül Esved’e şöyle sesleniyordu:

‘Ey Hacer’ül Esved! Biliyorum ki sen bir taşsın. Senin ne menfaatin, ne de bir zararın dokunur. Eğer ben, Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in seni öptüğünü görmeseydim, ben de seni öpmezdim.’

 

2. Mürşid-i Kâmil’e muhabbet: Mürşid-i Kamile muhabbet müridin kemalatına vesiledir. Allah Dostları, Allah’a yakınlık elde ettiklerinden ve Rasûlüllah’ın ahlakıyla ahlaklandıkları için onlara duyulan muhabbet Allah içindir. Allah için bir zatı sevmek de kişiyi Allah tarafından sevilmeye götürür.

Posted in Makalelerim | ŞAH-I NAKŞIBEND DİVANI için yorumlar kapalı

SEBÂTÎ DİVANI KİTAP

SEBATİ DİVANI KİTAP

 

1846 yılında Azerbaycan’ın Şeki şehrinde doğan ve 1903 yılında Amasya’da vefat eden Sebatî, Türk divan şiirinin ve tasavvuf dünyasının önemli simalarından birisidir. Divanı İstanbul’da basılan şairin özellikle tarih manzumeleri dikkat çekicidir. İsmail Siraceddin Şivanî’nin halifesi olan Mir Hamza Nigarî tarafından yetiştirilen Sebatî, onun şiirlerinden doğal olarak etkilenmiştir. Divanındaki özellikle gazelleri, Mir Hamza Nigarî’nin coşkunluğunu arar gibi bir havaya sahiptir. Şeyhinin duygusal zenginliğini alan şair, ilginç bir şeklide, şeyhi kadar eleştirel bir uslup kullanmamış ve özellikle Hazreti Hüseyin- Yezid- Mervan davalarına değinmekten kaçınmıştır.

Mir Hamza’yı ve onun yetiştirdiği insanları nasıl yönlendirdiğini anlamak için Sebatî Divanı ile Mir Hamza Nigarî divanını karşılaştırmak büyük bir önem arz etmektedir. Bu çalışmamızda iki divan arasındaki benzerlik ve farkılıkları ortaya koymak için kardeş şiirleri yani nazireleri ele aldık. Bu sayede Mir Hamza Nigarî’yi yetiştirdiği bir insanın dizelerinde tanıma fırsatı bulmuş olduk. En önelisi de henüz Latin  hafleri ile basılmamış olan Sebatî Divanını basıma hazırlamış olmaktayız.

Mir Hamza Nigarî’ye nazire gazelleri tespit ettiğimiz bu divanda başka nazım şekillerinde de benzerlikler vardır; ancak şu bir gerçektir ki Sebatî şeyhinden özellikle tarih manzumeleri ile farklılaşmış ve ayrı bir yere sahip olmuştur.  Onun divanının yayımlanması ile yeni araştımacılara yeni ufuklar açılmış olacaktır.

Fahreddin Ağabali, Sebâti’nin hayatı hakkında şu bilgileri vermektedir: “Şeki kazasının Kurtkaşın kentinde doğmuş ve ailesi ile beraber Erzurum’a hicret etmiştir. Erzurum’da birkaç yıl kaldıktan sonra Azerbaycan muhacirlerinin en sık yaşadığı Amasya’ya gelmiştir. Fıtrî istidadı sayesinde kendisini göstermiş olan bu zat orta boya yakın, dolgun denebilecek bir vücuda sahip idi. Ak ve sık sakallı, gözleri büyük, kaşları gözlerinin üzerine kadar dökülmüş ve kalın, başı büyük, şuh meşrep, latife sever, güler yüzlü, açık simalı bir zat idi. Sebâtî her zaman güler yüzlü olup tebessüm ederdi. Onun yüzünü hiç kimseye ekşittiği görülmemiştir. En müteessir olduğu zamanda bile ‘hay külhanî’ sözünden başka bir söz sarf etmediğini bizzat müşahede ettim.”

Fahreddin Ağabali, Sebâtî’nin Hazret-i Pir’in hatırını kırdığını ve bu kırgınlık üzerine Pir’in ona: “Seni bu bâbda rüsvâ-yı cihân ederdim/ Lakin imdi seni İlhamî’ye kurban etdim” dediğini yazar. Bu kırgınlık hadisesini nakletmeyen Ağabali, İlhamî’nin dindar, hoş sohbet, meclislerin aranan ismi olan bir zat olduğunu ve Sebâtî’nin büyük kardeşi olduğunu belirtir. Demek ki Mir Hamza bu zatı çok sevmektedir ve onun yüzü suyu hürmetine Sebâtî’yi yaptığı hatadan dolayı affetmiştir. Sebâtî de bu hatasından dolayı özür dilemiştir.

Otuz yılı aşkın İsmail Şirvanî türbesinde imamlık yapan Sebâtî, kabrini İsmail Şirvanî’nin türbesinin giriş kapısından on-on beş metre önüne kazdırmış ve öldüğünde buraya gömülmek istediğini söylemiştir.

“Mezarı kazılırken evin penceresinden seyr etmekte idi. Garip tesadüftür ki o hastalıktan şifa bulamayıp vefat etmiş ve sağlığında kazdırdığı mezarında ebedî uykuya dalmıştır. Vefatı 1320 (1902-3) yılına tesadüf eder.”

Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

Amasya Üniversitesi

Fen-Edebiyat Fakültesi

TDE Bölümü Öğretim Üyesi

Posted in Makalelerim | SEBÂTÎ DİVANI KİTAP için yorumlar kapalı

EBCED MATİK

 

DİKKAT EBCED MATİK’İ İNDİREMEDİYSENİZ

BANA E-POSTA GÖNDERİN, SİZİN E-POSTANIZA GÖNDEREYİM.  :)

hakverdioglu@hotmail.com

EbcedEBCED MATİK

ARTIK EBCED HESABI DAHA KOLAYEbced

KOLAY GELSİN.Ebced

 

Ebced

YRD. DOÇ. DR. METİN HAKVERDİOĞLU

 

 

Ebced

Posted in Makalelerim | EBCED MATİK için yorumlar kapalı

III.ULUSLARARASI HAMZA NİGARİ SEMPOZYUMU PROGRAMI

BİLDİRİ KİTABI İÇİN BAŞVURUNUZ:

http://hamzanigari.amasya.edu.tr/sempozyum-kitab%C4%B1.aspx

 

Azərbaycan Respublikası Təhsil Nazirliyi
Azərbaycan Dövlət Pedaqoji Universiteti
Şamaxı filialı
Türkiye Cumhuriyeti Amasya Üniversitesi
Amasya Azerbaycan Türkleri Kültür,
Sanat və Dayanışma Derneği
MİRAS Mədəni İrsin Öyrənilməsinə Kömək İctimai Birliyi
III BEYNƏLXALQ
HƏMZƏ NİGARİ
TÜRK DÜNYASI MƏDƏNİ İRSİ
SİMPOZİUMUNUN
PROQRAMI
Şamaxı, 17-18 may 2017-ci il
2
Fəxri Komitə:
Prof. Dr. Cəfər CƏFƏROV
Azərbaycan Dövlət Pedaqoji Universitetinin rektoru
Asif AĞAYEV
Şamaxı rayon İcra Hakimiyyətinin başçısı
Prof. Dr. Metin ORBAY
Amasiya Universitetinin rektoru
Prof. Dr. M. Fatih KÖKSAL
Amasiya Universiteti Fən-Ədəbiyyat Fakültəsinin dekanı
Prof. Dr. Kübra ƏLİYEVA
AMEA Memarlıq və İncəsənət İnstitutu
Elmi Komitə:
Azərbaycan
Prof. Dr. Asəf ZAMANOV
Prof. Dr. Vəli ƏLİYEV
Prof. Dr. Cəfər QİYASİ
Prof. Dr. Qafar CƏBİYEV
Prof. Dr. Minəxanım Nuriyeva-TƏKLƏLİ
Prof. Dr. Şikar QASIMOV
Dos. Dr. Nəzakət MƏMMƏDLİ
Dos. Dr. Mayıl ALICANOV
Dos. Dr. Vahid XANƏLİYEV
Dos. Dr. Razim MƏMMƏDOV
Dos. Dr. Könul HACIYEVA
Dos. Dr. Əlsahib MUSTAFAYEV
Dr. Gülnarə SƏFƏROVA
Dr. Fariz XƏLİLLİ
Dr. Həbibə ƏLİYEVA
Dr. Məlahət BABAYEVA
Türkiyə
Prof. Dr. Mehmet EVSİLE
Prof. Dr. Şuayip ÖZDEMİR
Doç. Dr. Pərvanə BAYRAM
Doç. Dr. Mücahit KAÇAR
Doç. Dr. İbrahim SERBESTOĞLU
Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU
Yrd. Doç. Dr. Kürşat EFE
Yrd. Doç. Dr. Orhan Fatih KUŞDEMİR
Yrd. Doç. Dr. Savaş ŞAHİN
3
Yrd. Doç. Dr. Gülsüm TARAKÇI GÜL
Yrd. Doç. Dr. Recep Orhan ÖZEL
Yrd. Doç. Dr. Abdülkadir TEKİN
Dr. Kubilay AKMAN
Dr. Ahmet AYTAÇ
İtaliya
Prof. Dr. Luigi SCRINZI
Dr. Andrea MACCHIA
Özbəkistan
Prof. Dr. Jaloliddin MİRZO
Makedoniya
Prof. Dr. Rubin ZEMON
Kosovo
Prof. Dr. Ergin JABLE
Qazaxıstan
Maulen SADIKBEKOV
Təşkilat Komitəsi:
Dr. Tünzalə YUSİFOVA – SƏDR
Üzvlər:
Azərbaycan
Dos. Dr. Yaşar HÜSEYNƏLİYEV
Dr. Şasəddin MİKAYILOV
Dr. Firidə MUSTAFAYEVA
Qahirə ŞAHBAZOVA
Çingiz DADAŞOV
Fəxrəddin MƏMMƏDOV
Sabir İBRAHİMOV
Şəlalə SEYİDOVA
Vüqar QULİYEV
Günay XANALIYEVA
Ədilxan ZÜLFİQAROV
Ruqiyə BABAŞOVA
Türkiyə
Yrd. Doç. Dr. Metin
HAKVERDİOĞLU
Arş. Gör. Mevlüt İLHAN
Arş. Gör. Ayşegül KUŞDEMİR
Atilla YAPRAK
Bilal DÜNDAR
4
P R O Q R A M
17 may 2017-ci il
900–930 Qeydiyyat
930–1100 Şamaxıda Heydər Əliyev parkını ziyarət
1100–1300 Plenar iclas
1300–1400 Nahar fasiləsi
1400–1600 Bölmə iclasları
1600–1630 Kofe-breyk
1630–1800 Bölmə iclasları
18 may 2017-ci il
0900–1100 Bölmə iclasları
1100–1130 Kofe-breyk
1130–1300 Bölmə iclasları
1300–1400 Bölmə sədrlərinin hesabatı. Simpoziumun bağlanışı
5
Konfransın bölmələri
1. Həmzə Nigari və Sufizm
2. Türk dünyası mədəni irsi
3. Gənc alimlərin Sufizm və Türk dünyası
mədəni irs araşdırmaları
6
PLENAR İCLAS
Konfransın açılışı:
17 may 2017-ci il, saat 1100
ADPU Şamaxı filialının Akt zalı
Giriş sözü: Dr. Tünzalə YUSİFOVA, ADPU Şamaxı filialının
direktoru
Çı x ı ş l a r :
1. Prof. Dr. Cəfər CƏFƏROV – ADPU-nun rektoru
2. Asif AĞAYEV – Şamaxı rayonu İcra hakimiyyətinin başçısı
3. Prof. Dr. M.Fatih KÖKSAL – Amasya Üniversitesi FənƏdəbiyyat
Fakültəsinin dekanı
4. Dos. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU – Amasya Üniversitesi –
Sebatî’nin Nigarî’ye Nazireleri
5. Dos. Dr. Nəzakət MƏMMƏDLİ – AMEA Məhəmməd Füzuli
adına Əlyazmalar İnstitutu – Seyid Nigarinin təsəvvüfi görüşləri
7
I BÖLMƏ
Sədr: Prof. Dr. M. Fatih Köksal
Həmsədr: Dos. Dr. Nəzakət Məmmədli
Katib: Dr. Firidə Mustafayeva
Otaq № 314, III mərtəbə
1. Prof. Dr. Zoran MATEVSKI – Ss. Cyril and Methodius
University, Faculty of Philosophy, Department of Sociology,
Skopje, Macedonia, Doc.Dr. Dushka MATEVSKA – SEE
University, Institute Max van der Stoel, Tetovo, R. Macedonia –
Sufism and religious tolerance in West Balkan region –
MAKEDONİYA
2. Prof. Dr. Kübra ƏLİYEVA – AMEA Memarlıq və İncəsənət
İnstitutu – Azərbaycanda sufi xanəgahlarının əsas funksiyası
3. Prof. Dr. Minaxanım NURİYEVA TƏKLƏLİ – Qafqaz
Araşdırmaları İnstitutu – Nigarinin ideya-məslək ortağı Xasay
xan Usmiyevin XIX əsr Qafqaz-Azərbaycan ədəbi-mədəni
mühitində yeri
4. Prof. Dr. Rüfət HÜSEYNZADƏ – Azərbaycan Dövlət
Pedaqoji Univeristeti – Yəsəvilikdən qaynaqlanan Bекtаşiliк və
Bektaşilikdə mənəviyyat
5. Dos. Dr. Sevda SADIQOVA – Bakı Dövlət Universiteti –
Nigari şeirində sevgi anlayışının dil aspektləri
6. Doç. Dr. Osman AYDINLI – Marmara Üniversitesi – Bursalı
Mehmet Tahir’in “Osmanlı Müellifleri” Eserine Göre Türkiye
ve Azerbaycan’da Faaliyet Gösteren Âlim ve Mutasavvıflar
7. Dr. Şahsəddin MİKAYILOV, Dr. Firidə MUSTAFAYEVA –
ADPU Şamaxı filialı – Əski mədəniyyətimizdə sufizmin
mədəni dəyərləri və ayinləri
8
8. Dos. Dr. Səadət ŞIXIYEVA – AMEA Akademik Ziya
Bünyadov adına Şərqşünaslıq İnstitutu – “Nigarnamə”də poetik
sinkretizm: ənənə çərçivəsində axtarışlar
9. Yrd. Doç. Dr. Musa KAVAL – Hakkari Üniversitesi –
Tasavvufi Gelenekte Çok Kültürlülüğün Bir Örneği; Hamza
Nigari
10. Doç. Dr. Hikmet ATİK – Necmettin Erbakan Üniversitesi –
Hamza Nigarî Dîvân’inda Ayna Metaforu
11. Dos. Dr. Mətanət ABDULLAYEVA – Bakı Dövlət
Universiteti – Təsəvvüfdə “qəm” və “məstlik” anlayışlarının
konseptual mahiyyəti
12. Dos. Dr. Bilal HƏSƏNLİ – Azərbaycan Dövlət Pedaqoji
Universiteti – Mir Həmzə Seyid Nigari poeziyasında kamil
insan problemi
13. Dr. Elmira ABASOVA – Miras Mədəni İrsin Öyrənilməsinə
Kömək İctimai Birliyi -Mir Həmzə Seyid Nigari və Mir Sədi
Ağa poeziyasında paralelliyin sintezi
14. Dr. Firidə MUSTAFAYEVA – ADPU Şamaxı filialı, Aytac
RƏCƏBOVA – Qobustan şəhər 2 saylı tam orta məktəb – Seyid
Yəhya Bakuvinin fəlsəfi düşüncələri
15. Dr. Həbibə ƏLİYEVA – AMEA Milli Azərbaycan Tarixi
Muzeyi – Sufizm atributlarından biri olan təbərzinlər üzərində
epiqrafik yazı nümunələri
16. Yrd. Doç. Dr. Hakan UĞUR – Necmettin Erbakan
Üniversitesi – Büyük Türk Müfessir İmam-ı Maturidi’nin
Te’vilat’ında Büyük Günah Kavramı
17. Dr. İlhamə QƏSƏBOVA – AMEA Folklor İnstitutu – Qazaxın
İncə dərəsində təsəvvüf və nəqşibəndlik
9
18. Dos. Dr. Kəmalə PƏNAHOVA – Bakı Dövlət Universiteti –
Sufi mistik düşüncəsində vəhdət əl-vücud təlimi (Mir Həmzə
Seyid Nigari yaradıcılığında)
19. Dos. Dr. Könül HACIYEVA – AMEA Nizami adına
Ədəbiyyat İnstitutu – Halili yaratıcılığında sufi bakış açısı
20. Dos. Dr. Xuraman HÜMMƏTOVA – AMEA Nizami adına
Ədəbiyyat İnstitutu – Mir Həmzə Seyid Nigari yaradıcılığında
Qarabağ həqiqətlərinin poetik dərki
21. Dos. Dr. Nazilə ABDULLAZADƏ – Azərbaycan Dövlət
Pedaqoji Universiteti – Hoca Ahmed Yesevi temsilçisi Seyid
Mir Həmzə Nigarinin Poeziyası
22. Dos. Dr. Gülnarə SƏFƏROVA – Azərbaycan Tibb
Universiteti – Təsəvvüf fəlsəfəsində qadın sufilər (Erkən dövr.
Bəsrə məktəbi)
23. Dos. Dr. Məhbubə QURBANOVA – Bakı Dövlət Universiteti
– Mir Həmzə Seyid Nigarinin əsərlərində işlənən yer adları
24. Arş. Gör. Müslüm YILMAZ – İstanbul Üniversitesi – Seyyid
Nigârî’nin Eşi Lutfiye Hanım’ın Tasavvufi Şiirleri
25. Yrd. Doç. Dr. Fatih SONA – Çankırı Karatekin Üniversitesi –
Seyyid Hamza Nigârî’nin Fuzûlî’ye Yazdığı Tahmisler
26. Ayişə NƏBİ – Araşdırmaçı-yazar – Xaneyi-vəhdətdə
27. Asif SEYİDOV – Hacı Mahmud əfəndi məscidi dini icması –
Peyğəmbər varislərindən biri – Hacı Mahmud əfəndi Qarani
28. Dilguşə SÜLEYMANOVA – Azərbaycan Dövlət Pedaqoji
Universiteti – Mir Həmzə Seyid Nigarinin yaradıcılığı və
Xətainin “Dəhnamə” poemasında məna bağlılıqları
10
29. Gülxanım ƏSƏDZADƏ – Azərbaycan Milli Konservatoriyası
– Azərbaycan musiqi folklorunun məhəlli xüsusiyyətlərinə yeni
baxış
30. İlahə SÜLEYMANOVA – ADPU Şəki filialı – Seyid Mir
Həmzə Nigari əsərlərində klassik Azərbaycan şeirinin izləri
31. İradə VƏZİROVA – AMEA Məhəmməd Füzuli adına
Əlyazmalar İnstitutu – Seyid Yəhya Bakuvi-Şirvani müasir
tədqiqatçıların araşdırmalarında
32. Nazim QULİYEV – Azərbaycan Respublikasının əməkdar
incəsənət xadimi, bəstəkar – Şeyx Mir Həmzə Nigarinin
əminəvəsi Mir Fəttah ağa ocağının möcüzələri
33. Nuranə MİRSƏDİZADƏ – Araşdırmaçı-yazar – Şəmsəddin
Yeşil və Mir Həmzə Seyid Nigari həzrətləri
34. Səadət VERDİYEVA – Azərbaycan Milli Konservatoriyası –
Xanəndə İslam Rzayevin ifasında “Rast” Azərbaycan muğam
dəstgahının təfsiri
35. Xanəmir TELMANOĞLU – Azad Azərbaycan televiziyası –
İmanın və eşqin ritmi
36. Musa MUSAYEV – Ağsu rayonu Gəgəli kənd Ümumi orta
məktəbi – Şirvanda sufizm haqqında qısa arayış
11
II BÖLMƏ
Sədr: Prof. Dr. Qafar Cəbiyev
Həmsədr: Dos. Dr. Mayıl Alıcanov
Katib: Şəlalə Seyidova
Otaq № 316, III mərtəbə
1. Prof. Dr. Qafar CƏBİYEV – AMEA Arxeologiya və Etnoqrafiya
İnstitutu, Dr. Fariz XƏLİLLİ – ADPU Şamaxı fiialı –
Azərbaycanın İsmayıllı bölgəsində sufizmin tarixi mərhələləri
2. Prof. Dr. Aybəniz ƏLİYEVA-KƏNGƏRLİ – AMEA
Məhəmməd Füzuli adına Əlyazmalar İnstitutu – Türk ədəbimədəni
təfəkküründə sufizm
3. Prof. Dr. Gülbəniz BABAXANLI, Natiq MÜRSƏLOV –
AMEA Hüseyn Cavidin Ev Muzeyi – Büyük türk sevdalısı
Hüseyin Cavit’in fikir dünyasının gelişmesinde İstanbul
Mühitinin Rolü
4. Prof. Dr. Şikar QASIMOV – Azərbaycan Texniki Universiteti
– Azərbaycan musiqi mədəniyyətinin zənginləşməsində aşıq
sənətinin rolu
5. Prof. Dr. Gülşən ƏLİYEVA-KƏNGƏRLİ – Azərbaycan
Dövlət Mədəniyyət və İncəsənət Universiteti – Kamil irfan
abidəsi (Füzulinin “Rindü zahid”i sufizm kontekstində)
6. Doç. Dr. İbrahim IŞITAN – Karabük Üniversitesi –
Multikültüralizm ve Sufizm
7. Dr. Alisa BORİSENKO, Prof. Dr. Yuriy HUDYAKOV –
Novosibirsk State University, Russia – The Old Turkic Stone
Statues of Man with Plaits in Issyk Kul Hollow of Kyrgyzstan –
RUSSIA
8. Dos. Dr. Tünzalə YUSİFOVA – ADPU Şamaxı filialı –
Şamaxıda multikultural dəyərlər
12
9. Doç. Dr. Mustafa YILDIRIM – Konya Necmettin Erbakan
Üniveristesi – Kitab-i Dede Korkutta Geçen Giyim Sanatı
Terimleri
10. Dos. Dr. Təranə RƏHİMLİ – Azərbaycan Dövlət Pedaqoji
Universiteti – 1960-70-ci illər bədii nəsrinin süjeti və ədəbi tənqid
11. Dos. Dr. Əlsahib MUSTAFAYEV, Dos. Dr. Vahid
XANƏLİYEV – Azərbaycan Dövlət Pedaqoji Universiteti
Şamaxı filialı – Islam mənəviyyatındakı bəşəri dəyərlər
12. Dos. Dr. Jalə QULAMOVA – Azərbaycan Milli Konservatoriyası
– Məhsəti Gəncəvi yaradıcılığında musiqi
13. Dr. Akif MƏMMƏDLİ – AMEA Tarix İnstitutu – Türkiyə
(Səlcuqlu və Osmanlı dönəmi) Azərbaycan təsəvvüfi əlaqələri
14. Dr. Kamalaxanım ASADULLAYEVA, Feride MİRİŞOVA
AMEA Folklor Enstitüsü – Azerbaycan ve Türkiye’nin ayni
isimli “Rast” Muğam Kalipları
15. Dr. Elvüsal MƏMMƏDOV – AMEA akademik Ziya
Bünyadov adına Şərqşünaslıq İnstitutu – Yusif əl-Qərdavinin
yaradıcılığında mötədillik ideyaları
16. Dos. Dr. Bəsirə ƏZİZƏLİYEVA – AMEA Nizami adına
Ədəbiyyat İnstitutu – Almas İldırımın mühacirət dövrü
yaradıcılığının əsas ideya istiqamətləri
17. Dos. Dr. Cəmilə MİRZƏYEVA – Azərbaycan Milli
Konservatoriyası – Dram tamaşalarında musiqinin təzahürü
18. Yrd. Doç. Dr. Cengiz MÜRSELOV – Bingöl Üniversitesi –
Azerbaycan’ın Fethinden Sonra Şirvan Bölgesinin Tarihi ve
Coğrafi Durumu
19. Dos. Dr. Mayıl ALICANOV, Fəxrəddin MƏMMƏDOV –
ADPU Şamaxı filialı – Əli bəy Hüseynzadə və türkçülük
məfkurəsi
20. Yrd. Doç. Dr. Ahmet ARAS – Necmettin Erbakan Üniversitesi –
Kafkasya Dini Coğrafyasi; Tarihi ve Dini Durum
13
21. Dos. Dr. Nəzakət İSMAYILOVA – Naxçıvan Dövlət
Universiteti – Türkiye’de yaşamış Azerbaycan göç edebiyatının
temsilcileri
22. Dos. Dr. Zərifə CAVADOVA – ADPU Şamaxı filialı – 1920-
1930-cu illərdə Azərbaycan hökümətinin din siyasəti
23. Yrd. Doç. Dr. Selim ÖZCAN – Amasya Üniversitesi –
Kafkasya’dan Anadolu’ya Göç Ettirilen Çerkes Muhacirler ve
Yaşanan Meseleler
24. Aysel BAĞIROVA – Azərbaycan Milli Konservatoriyası –
Azərbaycan xalq çalğı alətləri orkestrinin fəaliyyətinin ilkin
dövrləri
25. Babək ABDULLAYEV, Ədilxan ZÜLFİQAROV – ADPU
Şamaxı fililalı – Orta əsr səyyahlarının əsərlərində Şamaxının
qala və ziyarətgahları
26. Çingiz DADAŞOV – ADPU Şamaxı fililalı – Multikulturalizmin
Azərbaycan Modeli
27. Dilarə RÜSTƏMOVA, İlahə ƏMİROVA – S.M.Qənizadə
adına 1 saylı tam orta məktəbi – Azərbaycan və Türkiyə mədəni
əlaqələrinin milli-tarixi köklərinin möhkəmləndirilməsində
Heydər Əliyevin rolu
28. Elvan CAFAROV – Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi
Dede Korkut bilim araştırma merkezi – “Kitab-ı Dede Korkut”
Destanı`nda ve Doğu Anadolu’nun Ağrı, Bitlis, Van ve Muş
Ağızlarında bir sıra islami ve tasavvuf değerleri üzerine
29. Firuzə ƏSƏDZADƏ – Azərbaycan Milli Konservatoriyası –
Azərbaycan xalq mahnıları müasir ifaçılıq sənətində
30. Qahirə ŞAHBAZOVA – ADPU Şamaxı filialı – Elmin
köməkçisi, elm ölkəsinin şahı Nəsrəddin Tusi
31. Günel ŞIXƏLİYEVA – AMEA Nizami adına Ədəbiyyat
İnstitutu – Əli bəy Hüseynzadə yaradıcılığının əsas istiqamətləri
14
32. Qürbət MİRZƏZADƏ – AMEA Nizami adına Ədəbiyyat
İnstitutu – Azərbaycan ədəbi tənqidinin “Sərvəti-Fünun”
dönəmi ədəbi-tənqidi fikri ilə qarşılıqlı müqayisəsi
33. Hacı Nərimanoğlu ABDULLA – Azərbaycan Respublikasının
Prezidenti yanında Bilik Fondu, “Zəngəzur” Cəmiyyətləri
İctimai Birliyi – Anadoluda əbədiyyətə qovuşmuş Zəngəzurlu
məşhurlar
34. Namiq ƏHMƏDOV – Azərbaycan Respublikasının Əməkdar
Jurnalisti – Almaz İldırım: nakam şair, nakam vətəndaş…
35. Nərgiz QARAYEVA – Bakı Dövlət Universiteti – Mühacirət
ədəbiyatının görkəmli şairi Almas İldırımın şeirlərində Vətən
həsrəti
36. Ofelya İSMAYİLOVA – AMEA Nizami adına Ədəbiyyat
İnstitutu – Vətən sevgisi və türkçülük ideyaları Bəxtiyar
Vahabzadə yaradıcılığında
37. Ramil ZEYNALOV – Sumqayıt Dövlət Universiteti – Mahmud
Kaşğarinin “Divani-lüğət it türk” əsərində işlənən atalar sözləri
və məsəllərdə sadə cümlələr
38. Rəşad MUSTAFA – AMEA A.A.Bakıxanov adına Tarix
institutu – Tiflisli alimlərin Türk mədəniyyətində yeri
39. Rasimə ƏHMƏDOVA – ADPU Şəki filialı – “Molla
Nəsrəddin” jurnalının türk mədəniyyət tarixinə təsiri
40. Rima QULİYEVA – ADPU Şamaxı filialı – “Kitabi-Dədə
Qorqud” dastanlarında ifadə olunmuş milli-mənəvi dəyərlərimiz
41. Sabir İBRAHİMOV – ADPU Şamaxı filialı – İslam
həmrəyliyi, multikulturalizm, sufilik
42. Tahir MƏHƏRRƏMOV – ADPU Şəki filialı – Azərbaycan
multikultural həyat tərzi və etnik dəyərlər məkanıdır
43. Vaqif ASLAN – ADPU Şəki filialı – Türk dünyasının mədəni
irsinin ədəbiyyatımızdakı izləri
15
III BÖLMƏ
Sədr: Dr. Fariz Xəlilli
Həmsədr: Metin Hakverdioğlu
Katib: Türkan Məmmədova
Otaq № 217, II mərtəbə
1. Dr. Fariz XƏLİLLİ – ADPU Şamaxı filialı – Şirvan mahalları
xanlıq və çarlıq dövrü kəsişməsində
2. Dr. Terane RÜSTEMOVA – AMEA Füzuli adına Elyazmalar
Enstitüsü – Azerbaycan halk kültüründe petrol inançı
3. Dr. Andrea MACCHIA – İtaliya YOCOCU Assossasiyası, Dr.
Fariz XƏLILLI – ADPU Şamaxı filialı – Şeyx Dursun türbəsi
konservasiya layihəsi və digər türbələrin konservasiyasında
tətbiqi
4. Dr. Məlahət BABAYEVA – Azərbaycan Dövlət Pedaqoji
Univeristeti – Aşıqların birinci qurultayı
5. Elnur ALİYEV – Tbilisi Devlet Universitesi – Preliminary
report about Aga Efendi’s manuscripts found in Buduq village –
GÜRCİSTAN
6. Gülnar Yunusova – AMEA Nizami adına Ədəbiyyat İnstitutu –
Türk ədəbiyyatında Kamal Abdulla yaradıcılığının rolu
7. Aida MİRZƏYEVA – Bakı Dövlət Universiteti – Bəxtiyar
Vahabzadənin tarixi şəxsiyyətlərə həsr olunmuş şeirlərində
milli istiqlal məfkurəsi
16
8. Aygün HEYDƏROVA – Azərbaycan Dövlət Pedaqoji
Universiteti – Hüseyn Abbaszadənin bədii nəsrində sənətkarlıq
və ədəbi dil məsələləri (“Taqqılbab” və “Büllur mürəkkəbqabı
və bənövşəyi Jiquli” hekayələri əsasında)
9. Zülfiyyə HÜSEYNOVA – Azərbaycan Milli Konservatoriyası –
Şirvan aşıqlarının mahnı janrında bəzi üslub xüsusiyyətləri
10. Aysel ƏLƏKBƏRZADƏ – Bakı Dövlət Universiteti SABAH
qrupları – Ömər Seyfəddin və Azərbaycan ədiblərinin hekayə
yaradıcılığının müqayisəsi
11. Ahmet AYTAÇ – Selçuk Üniversitesi – Başbakanlık Osmanlı
Arşivinde Dergah, Cami ve Tekkelerin Tefrişatına Dair Bazı
Kayıtlar
12. Çinarə XƏLİLZADƏ – ADPU Şamaxı filialı – Afrikada
sufizm və Azərbaycan
13. Gülər İSMAYILOVA – Bakı Dövlət Universiteti – Qaracaoğlan
poetikasında müxtəlif mövzular
14. Günel BAXIŞOVA – Azərbaycan Mədəniyyət və İncəsənət
Universiteti – Multikultural mühitin formalaşmasında sufi
fəlsəfənin təsiri (Azərbaycan nümunəsində)
15. Günel SEYİDƏHMƏDLİ – AMEA Memarlıq və İncəsənət
İnstitutu – Sofi Həmidin məzar daşları
16. Leyla QULİYEVA – Azərbaycan Milli Konservatoriyası –
Üçlü konsert janrına müraciət edən ilk Azərbaycan bəstəkarı
(Azər Rzayevin üç violin və simfonik orkestr üçün konsert)
17
17. Könül MƏHƏRRƏMOVA – AMEA M.Füzuli adına
Əlyazmalar İnstitutu, AMEA Hüseyn Cavidin Ev Muzeyi – Ulu
Turan aşiqi Hüseyn Cavidin ədəbi irsi XX əsr Türkiyə
ədəbiyyatşünaslığında
18. Nəzrin ATABƏYLİ – AMEA Məhəmməd Füzuli adına
Əlyazmalar İnstitutu – İmadəddin Nəsimi poeziyası müasir alman
ədəbiyyatında
19. Reyhan DADAŞOVA – AMEA Folklor İnstitutu – Məhəbbət
dastanlarında təsəvvüf diskursu və sakral adlar
20. Reyhanə SƏLİMOVA – İstanbul Universitesi – Mir Hamza
Nigârî Efendinin “İster” ve “Sana” redifli gazellerinde ilahi aşk
21. Vüsalə AĞAYEVA – Bakı Slavyan Universiteti – Mir Həmzə
Seyid Nigarinin “Nigarnamə”sinin bəzi dil xüsusiyyətləri
22. Rüstəm ƏFƏNDİYEV – Azərbaycan Xalça Muzeyi – Alaçıq
və onun əsas hissələri
23. Sevinc BAXŞIYEVA, Güləndam SƏFƏROVA – ADPU
Şamaxı filialı – Azərbaycan – türk dillərinə məxsus fonetik,
leksik, qrammatik xüsusiyyətlərin müvaziliyi
24. Şahin OSMANOV, Aysel OSMANOVA – Şamaxı şəhəri
Texniki, humanitar, təbiət fənləri təmaüllü internat tipli lisey –
Türkiyədə yaşamış Azərbaycan mühacirət ədəbiyyatı
təmsilçiləri
25. Şəlalə SEYİDOVA – ADPU Şamaxı filialı – Almas İldırım
şəxsiyyəti və yaradıcılığı gənclik üçün örnəkdir
18
26. Şəfa MURADOVA – ADPU “Dədə Qorqud” ETL, AMEA
Məhəmməd Füzuli adına Əlyazmalar İnstitutu – Şeyx İbrahim
Gülşəni yaradıcılığında sufizmin əksi
27. Şəhla XƏLİLLİ – AMEA Məhəmməd Füzuli adına
Əlyazmalar İnstitutu – Balkan yarımadasında türk ədəbi mühiti
və Əlaəddin Sabit Bosnəvi
28. Türkan İSMAYILBƏYLİ – Bakı Dövlət Universiteti Sabah
qrupu – Xəlil Rza Ulutürk yaradıcılığında azadlıq və Turan
məsələsi
29. Türkan MƏMMƏDOVA – ADPU Şamaxı filialı – Batı-
Avrupa Edebi Metinlerinde Doğu Kültürü Motifleri ve
Sözkonusu İki Edebiyatın Karşılaştırmalı İncelenmesi
30. Yasin BENZET – Türkiyə, doktorant – Bir Millət – İki Dövlət
31. Zərifə HƏMİDOVA – ADPU Şamaxı filialı – Həmzə Nigarinin
coğrafi səyahətləri
32. Sahibə PAŞAYEVA – AMEA Folklor İnstitutu – İslam
həmrəyliyi, Multikulturalizm və sufizm
33. Pakizə ZAKİROVA – AMEA Şəki Regional Elmi Mərkəz,
ADPU-nun Şəki filialı – Arif Abdullazadənin yaradıcılığında
Türkiyə mövzusu
34. Ayşən ZEYNALLI – Azərbaycan Dövlət Pedaqoji Universiteti –
Sovet İttifaqının türk yazar Əhməd Cavada repressiya zərbəsi

Posted in Makalelerim | III.ULUSLARARASI HAMZA NİGARİ SEMPOZYUMU PROGRAMI için yorumlar kapalı

III. ULUSLARARASI HAMZA NİGARİ TÜRK KÜLTÜRÜ MİRASI SEMPOZYUMU

Kongre Takvimi

Özet Son Teslim Tarihi 29 Nisan 2016
Kabul Edilen Özetlerin İlanı 13 Mayıs 2016
Resmî Davetlerin Gönderilmesi 27 Mayıs 2016
Bildirilerin Son Gönderilme Tarihi 26 Ağustos 2016
Kongre Programının İlanı 01 Nisan 2016
Sempozyum Günleri 1. Gün: 27Ekim 2016 ( Kayıtlar Saat 09.00-10.00)
2. Gün: 28 Ekim 2016

Onur Kurulu

Prof. Dr. Metin ORBAY Amasya Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Mahmut AK İstanbul Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Mustafa ÖZKAN İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı
Prof. Dr. Vahit KONAR Amasya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı
Prof.Dr. Kubra ALİYEVA Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi

Düzenleme Kurulu

Düzenleme Kurulu Başkanı

Prof. Dr. Mustafa ÖZKAN İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı

Düzenleme Kurulu Üyeleri Türkiye

Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU Amasya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Arş. Gör. Mevlüt İLHAN Amasya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Arş. Gör. Ömer GÜVEN İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Arş. Gör. Ayşegül KUŞDEMİR Amasya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Muttalip ULUTANRIVERDİ Azerbaycan Türkleri Kültür Sanat ve Dayanışam Derneği Başkanı
Bilal DÜNDAR TADEF (Türkiye Azerbaycan Türkleri Dernekleri Federasyonu) Başkanı
Düzenleme Kurulu Üyeleri Azerbaycan

Fariz HALİLİ Azerbaycan
Şöle BAYRAMOVA Azerbaycan
Memmed RAHİMOV Azerbaycan
Mehman MİKAYILOV Azerbaycan
Uğur GİYASİ Azerbaycan
Vugar GULİYEV Azerbaycan
Fergane CABBAROVA Azerbaycan
Mehbare ABBASOVA Azerbaycan
Günel SEYİDAHMEDLİ Azerbaycan
Valeh CEFEROV Azerbaycan

Bilim Kurulu

Bilim Kurulu Türkiye
Prof. Dr. Mustafa ÖZKAN Türkiye
Prof. Dr. A. Azmi BİLGİN Türkiye
Prof. Dr. Mehmet EVSİLE Türkiye
Prof. Dr. Şuayip ÖZDEMİR Türkiye
Prof.Dr. Veli ALİYEV Azerbaycan
Prof.Dr. Cafer GİYASİ Azerbaycan
Prof.Dr. Gafar CEBİYEV Azerbaycan
Prof.Dr. Minehanım Nuriyeva-TEKLELİ Azerbaycan
Prof.Dr. Şikar GASIMIOV Azerbaycan
Prof.Dr. Luigi SCRİNZİ İtalya
Prof. Dr. Jaloliddin MİRZO Özbekistan
Prof.Dr. Rubin ZEMON Makedonya
Prof. Dr. Ergin JABLE Kosova
Doç. Dr. Mücahit KAÇAR Türkiye
Doç. Dr. İbrahim SERBESTOĞLU Türkiye
Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU Türkiye
Yrd. Doç. Dr. Kürşat EFE Türkiye
Yrd. Doç. Dr. Orhan Fatih KUŞDEMİR Türkiye
Yrd. Doç. Dr. Savaş ŞAHİN Türkiye
Yrd. Doç. Dr.Gülsüm TARAKÇI GÜL Türkiye
Yrd.Doç. Dr. Recep Orhan ÖZEL Türkiye
Yrd.Doç. Dr. Abdülkadir TEKİN Türkiye
Dr. Andrea MACCHİA İtalya
Dr. Ağaselim AZİZOV Azerbaycan
Dr. Habiba ALİYEVA Azerbaycan
Dr. Könul HACIYEVA Azerbaycan
Dr. Gulnara SEFEROVA Azerbaycan
Dr. Kemale PANAHOVA Azerbaycan
Dr. Fariz HALİLLİ Azerbaycan
Dr. Melahet BABAYEVA Azerbaycan
Dr. Kubilay AKMAN Türkiye
Dr.Ahmet AYTAÇ Türkiye
Maulen Sadıkbekov Kazakistan

Sempozyum Destekçileri

İstanbul Üniversitesi
Amasya Üniversitesi
ASSAM (Amasya Üniversitesi Sosyal ve Stratejik Araştırmalar, Uygulama ve Araştırma Merkezi)
MİRAS Medeni İrsin Öyrenilmesine Kömek İctimai Birliği
TADEF (Türkiye Azerbaycan Türkleri Dernekleri Federasyonu)
Amasya Azerbaycan Türkleri Kültür, Sanat ve Daynışma Derneği
İstanbul Fatih Belediyesi
Amasya Valiliği
Amasya Belediyesi
Avrasya Beynelhalk Araştırmaları Enstitüsü

Web adres: www.miras.az ( ve ) hamzanigari.amasya.edu.tr
E-mail: hamzanigari@gmail.com

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10209080034938587&set=a.1122480942783.2020151.1249876036&type=3&theater

Web adres: www.miras.az ( ve ) hamzanigari.amasya.edu.tr
E-mail: hamzanigari@gmail.com

Amasya Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Miras Medeni İrsin Öyrenilmesine Kömek İctimai Birliği’nin İşbirliği, TADEF (Türkiye Azerbaycan Türkleri Dernekleri Federasyonu) ve Amasya Azerbaycan Türkleri Kültür-Sanat ve Dayanışma Derneği ile 27-28 Ekim 2016 tarihleri arasında “III. Uluslararası Hamza Nigarî Türk Dünyası Kültürel Mirası Sempozyumu” düzenlenecektir. Düzenlenecek olan bu sempozyumun temel amacı Hamza Nigarî’nin fikir dünyası ve hayatının yanı sıra geçmişten gelen perspektif üzerinden Türk ve İslam dünyasının bugününü değerlendirmektir.

Sempozyum İştirak Şartları

İstanbul Üniversitesi’nde yapılacak olan bu sempozyumda bildiriler Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, İngilizce ve Rusça olarak sunulabilecektir. İştirakçiler bildirilerini, bildiri özetlerini ve kısa özgeçmişlerini aşağıda belirtilecek olan tarihlerde göndermelidir. Özetler 300 kelimeyi geçmemelidir. Özetler hamzanigari@gmail.com adresine belirlenen tarihte gönderilmelidir. Katılımcıların İstanbul’daki iki günlük konaklama giderleri sempozyum teşkilatçıları tarafından karşılanacaktır. Yol harcamaları ise iştirakçilere aittir.

Sempozyum Konuları

• Türk Dünyasının Kütürel Mirasının Tarih, Edebiyat, İlahiyat, Coğrafya, Arkeoloji, Musiki gibi Sosyal Bilimlerdeki İzleri
• Azerbaycan’da Sufizm: Halvetilik, Nakşîlik, Yesevîlik.
• Türkiye-Azerbaycan Ortak Tarihî Kültürel Değerleri ve Temsilcileri.
• Azerbaycan Türkiye Edebî Alakaları ve Temsilcileri.
• Türkiye’de Yaşamış Azerbaycan Muhaceret Edebiyatı Temsilcileri.
• Türk Kültür Tarihinde Azerbaycan Etkisi. Sufiler, Şairler, Alimler, Sanatkarlar, Siyasetçiler ve Fikir Adamları.
• Türkiye (Selçuklu ve Osmanlı dönemi) – Azerbaycan Tasavvufi Alakaları.
• Ortak Kültür Temsilcisi Olarak Karabağlı Mir Hamza Nigarî. Edebî ve Tasavvufî Şahsiyeti.
• İsmail Siraceddin Şirvanî ve Hamza Nigarî’nin Türkiye ve Azerbaycan’daki Etkileri.
• Kafkaslarda Tasavvuf. İsmail Şirvanî ve Hamza Nigarî’nin Kafkasya’ya Etkileri.
• Multikültüralizm ve Sufizm

Sempozyumun Adı III. Uluslararası Hamza Nigarî Türk Dünyası Kültürel Mirası Sempozyumu

Sempozyumun Tarihi 27-28 Ekim 2016

Sempozyumun Yeri İstanbul Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezi Beyazıt / İstanbul
Sempozyumun Dili Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, İngilizce ve Rusça

Kongre Takvimi

Özet Son Teslim Tarihi 29 Nisan 2016
Kabul Edilen Özetlerin İlanı 13 Mayıs 2016
Resmî Davetlerin Gönderilmesi 27 Mayıs 2016
Bildirilerin Son Gönderilme Tarihi 26 Ağustos 2016
Kongre Programının İlanı 01 Nisan 2016
Sempozyum Günleri 1. Gün: 27Ekim 2016 ( Kayıtlar Saat 09.00-10.00)
2. Gün: 28 Ekim 2016

Posted in Makalelerim | III. ULUSLARARASI HAMZA NİGARİ TÜRK KÜLTÜRÜ MİRASI SEMPOZYUMU için yorumlar kapalı

HARÎMÎ DİVANI (ŞEHZADE KORKUT DİVANI) YAYINLANIYOR

AMASYA BELEDİYESİ TARAFINDAN ŞEHZADE KORKUT (HARİMî) DİVANI BASILIYOR.

DİVAN-I HARİMÎ

DR. METİN HAKVERDİOĞLU

Posted in Makalelerim | HARÎMÎ DİVANI (ŞEHZADE KORKUT DİVANI) YAYINLANIYOR için yorumlar kapalı

LALE DEVRİ TARİH KASİDELERİ (KİTAP)

EBCED ÇÖZÜMLEMELERİ İLE
LALE DEVRİ TARİH MANZUMELERİ

Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

İçindekiler
ÖN SÖZ 3
Ebced Hakkında 6
Ebcedli Tarih Çeşitleri 7
A. Temel Ebcedli Tarih Çeşitleri ve Örnekleri 8
İSHAK EFENDİ 13
RÂŞİD EFENDİ 19
MUSÎB EFENDİ 21
NEDÎM 25
NA‘TÎ 28
İSHAK EFENDİ 30
‘AFVÎ 33
DÜRRÎ EFENDİ 36
SA’DÎ 40
FEYZÎ 43
MUSÎB EFENDİ 45
NA‘TÎ 48
SA‘DÎ 48

ÖN SÖZ
Türk edebiyatında ebced hesabının tarih manzumelerinde sıkça kullanılması bu hesap ile ilgili örneklerin daha kolay bulunmasını ve ilgilenenlere sunulmasını gerekli kılmaktadır. Ebced ve tarih manzumeleri bugün için unutulmuş gibi görünse de hem tarihçiler hem de edebiyatçılar için bilinmesi elzem olan hususlardır. Biz bu çalışmayı bu eksikliği gidermek amacıyla her iki dalda bu hususa ilgi duyanlara bol örnek sunmak amacıyla yaptık. Bu örneklerdeki kimi tarihlerin gün ışığına yeni çıkıyor olması da önemle altı çizilmesi gereken bir husustur.
Faiz Efendi ile Şakir Bey Mecmuası’ndan alınan aşağıdaki 154 tarih aynı zamanda Lale Devri hakkında kronolojik bilgi içermektedir. Ebced hesapları altlarına açıklanmış olan bu şiirler, Mecmuadaki tarih manzumelerinin genellikle son beyti alınarak oluşturulmuştur.
Metinlerin alındığı Mecmua, Damad İbrâhîm Paşa ve III. Ahmed dönemini özetleyen tarihlerle doludur. Bu tarihlerin kronolojik sırayla yazılması Mecmuanın peyderpey oluşturulduğunu göstermektedir. Bu çalışma ile Lale Devri’nin en önemli tarih kasideleri sırayla ve ebced hesabı yapılmış olarak gözler önüne serilecektir.

Ebced için her ne kadar bugünkü toplumumuz bir fal bakma anlamı çıkarıyorsa da yüz yıl önce bu kavram bir medeniyet göstergesi idi. İnsanlar önemli gördükleri hemen hemen her hususu ölümsüzleştirecek bir yöntem olarak ebcedi görüyorlardı. Yani, yeni yapılan bir bina için yazılan ebced beytinin, oranın kitabesinde yüz yıllarca kalacağını biliyorlardı. Ayrıca o beyit bir divana girdiği için bina yıkılsa dahi o binanın yapılış tarihi kaybolup gitmiyordu.
Ebced’in bir de şu yönü ilginçtir: Bir çeşme yapımı için yazılan tarih kasidesi sayesinde o çeşme divandaki yerini sonsuza kadar alıyor, aynı kasidenin genellikle son beyti bir hattat tarafından yazılarak harika bir hat sanatı örneği oluyor, o hattı bir mermer ustası kitabeye kazıyarak bir başka sanat eseri ortaya koyuyor ve mimar o kitabeyi tezhipler ile süsleterek çeşmenin uygun yerine yerleştiriyor; kitabeye bakan kişi seyrine doyum olmaz bir sanat eserini hem görüyor hem de ebced kurallarıyla onu çözerek ilgi düzeyini yükseltiyor. İşte bu sanatlar arası etkileşim bugün en çok arzulanan; ancak bir türlü başarılamayan noktadır. Sadece ebcede ilgisini kaybeden ve muhteşem binalara on yıl içinde dökülecek “Yapım Yılı: 2013” yazan ruhsuz levhalar asan bir nesil olmak bile neler kaybettiğimizi göstermeye yeterlidir.
Faiz Efendi ve Şakir Bey Mecmuası ebced örnekleri yönünden oldukça hacimli bir eserdir. Damat İbrahim Paşa tarafından yazdırılan bu mecmua, Lale Devrinin yüzlerce kasidesi yanında, yine yüzlerce tarih manzumelerini toplamıştır. İşte, çalışmamızda bu mecmuadaki tarih manzumelerinin 154 tanesi ele alınmıştır. Bu manzumeler, genellikle kronolojik bir sıra izlediği için sıcağı sıcağına yazılan ve orijinal ilk elden şiirler olarak kabul edilebilir. Bu şiirlerin bir kısmı divanlara girmiştir; fakat genellikle farklılıklar söz konusu olmuştur. Bu farklılıkta birinci kaynak olarak bu mecmua kabul edilse yanlış olmaz kanaatindeyiz.
Çalışmamızda ele aldığımız manzumelerin büyük bir kısmı, divanı henüz ele geçmemiş şairlere aittir. Bu yönden de çalışmamız önem arz etmektedir.

1. GİRİŞ:

Türk edebiyatında ebced hesabının tarih manzumelerinde sıkça kullanılması bu hesap ile ilgili örneklerin daha kolay bulunmasını ve ilgilenenlere sunulmasını gerekli kılmaktadır. Ebced ve tarih manzumeleri bugün için unutulmuş gibi görünse de hem tarihçiler hem de edebiyatçılar için bilinmesi elzem olan hususlardır. Biz de çalışmamızı bu eksikliği gidermek amacıyla her iki dalda bu hususa ilgi duyanlara bol örnek sunmak amacıyla yaptık. Bu örneklerdeki bazı tarihlerin gün ışığına yeni çıkıyor olması da önemle altı çizilmesi gereken bir husustur.
Faiz Efendi ile Şakir Bey Mecmuası’ndan alınan aşağıdaki 154 tarih aynı zamanda Lale Devri hakkında kronolojik bilgi içermektedir. Ebced hesapları altlarına açıklanmış olan şiirler, bu mecmuadaki tarih manzumelerinin genellikle son beyti alınarak oluşturulmuştur.
Metinlerin alındığı Mecmua, III. Ahmed ve Damad İbrâhîm Paşa dönemini özetleyen tarihlerle doludur. Bu tarihlerin kronolojik sırayla yazılması Mecmuanın peyderpey oluşturulduğunu göstermektedir.
Bildiri boyutunu aştığı için ele alınan dönem, devlet adamı ve şairler hakkında bilgilere sadece başlık olarak değinilmiştir.
Konumuza geçmeden şunu da kısaca belirtmek gerekir: “Türk Tarih Encümeni Mecmuası”nda Ahmet Refik Altunay (1340) tarafından yayınlanan Nevşehir Kitabeleri ile ilgili bölümde bizim çalışmamızda FŞM 93, 203, 479, 480 ve 481nolu varaklarda yer alan tarih kasideleri bulunmaktadır. Bu kitabeler şu şairlere aittir: Nedîm (Cami Kitabesi ve Hamam Kitabesi), Vehbî (Mektep Kitabesi), Râşid (Han ve Çarşı Kitabesi), Behçetî (Medrese Kitabesi). Ancak kitabe okuması olduğu için eksiklik ve hatalar söz konusudur.

Ebced Hakkında
Ebced hesabında esas; alfabenin her harfine bir rakam değeri vermek; bir kelimeyi teşkil eden harflerin toplam rakam değerini, anlatılmak istenen bir hadisenin tarihine denk düşürmektir. Böylece, ebced hesabıyla belirli bir tarihi anlatan kelimelere veya satırlara baktığımızda karşımızda herhangi bir rakam göremeyiz; o kelime veya satırın her harfinin rakam değerini birbiriyle toplaya toplaya sonucu bulmamız gerekir.
Bu teknik; çeşme, cami, medrese, han, hamam, kale, mezar kitabelerinde; birçok tarihî olayın, kitap telif ve istinsahlarının, şahısların doğum ve vefatlarının tespitinde o kadar çok kullanılmıştır ki, ebced hesabını bilmeden onları anlamak ve onlardan faydalanmak imkânsız hale gelmiştir.
Ebcedde harflere verilen rakam değerleri şöyledir:
Tablo
Elif, medli elif ve hemze ا آ 1
Be ve pe ب پ 2
Cim ve çe ج چ 3
Dal د 4
He ه 5
Vav و 6
Zâ (keskin z) ve je ز ژ 7
Hâ (noktasız) ح 8
Tı ط 9
Ye ى 10
Kef, kâf-ı Farisî ve sağır kef ڭ ك گ 20
Lâm ل 30
Mim م 40
Nun ن 50
Sin س 60
Ayn ع 70
Fe ف 80
Sad ص 90
Kaf (iki noktalı, kalın k) ق 100
Rı ر 200
Şın ش 300
Te (iki noktalı) ت 400
Se (peltek se) ث 500
Hı (noktalı ve hırıltılı h) خ 600
Zel (peltek z) ذ 700
Dad ض 800
Zı (direkli, bir noktalı t) ظ 900
Gayn غ 1000

“Bu hesaplama işinde önemli olan kelimenin yazılışı ve imlâsıdır, telaffuzu değil; ayrıca şeddeli harf tek hesap edilir. Harekeler hesaba katılmaz, harf-i tarifteki okunmayan elifler ve huruf-u şemsiyye önündeki lâmlar hesaba katılır; elif-i maksûre –y ile yazıldığı için –y olarak hesaplanır.” (Coşan, 1978; 34).
Edebiyatımızda ebced ile ilgili en önemli isim Surûrî’dir. “Surûrî, kendisinin, kendisinden önce gelenlerin ve çağdaşlarının tarihlerinden beğendiklerini bir araya toplamıştır. Surûrî Mecmuasında 216 şairden derlenmiş 2300 tarih bulunaktadır.” (Mercanlıgil, 1960; 44).

Ebcedli Tarih Çeşitleri:
Prof. Dr. İsmail Yakıt (2010; 11) ebcedle tarihleri şöyle tasnif etmiştir:

1- Kelime Tarihler
a) Bir Kelimeli Tarihler
b) Terkip Halindeki Tarihler
c) Kelime ve Terkip Halinde Olan Tarihlerin Tarih Manzumelerindeki Yeri
2- Tam Tarih
a) Asıl Tam Tarih
b) Katmalı Tam Tarih
c) Dolaylı Tam Tarih
3- Ta’miyeli Tarih
a) Eksik Ta’miye
b) Fazla Ta’miye
4- Noktalı Harflerle Tarih
a) Asıl Noktalı Harflerle Tarihler
b) Ta’miyeli-Noktalı Tarihler
5- Noktasız Harflerle Tarih
a) Noktasız Harflerin Hesaplanmasıyla Tarih:
b) Hiç Noktalı Harf Kullanılmadan Düşürülen Tarihler
6- Noktalı ve Noktasız Harflerle Tarih
7- Katmerli Tarihler (=Dütâ-Setâ-Ratâ…)
a) Asıl Katmerli Tarih
b) Beyitle Katmerli Tarih
c) Noktalı-Noktasız Katmerli
d) Katmerlinin Katmerlisi Tarih
8- Katıp-Atma Yoluyla Tarih
9- Muvassal Harflerle Tarih
10- Mukatta’a (Kesik) Harflerle Tarih
11- Mükerrer Harflerle Tarih
12- Gayr-i Mükerrer Harflerle Tarih
13- Müveşşah (= Tevşîh = Akrostiş) Harflerle Tarih
14- Beyitle Tarih
a) Her Mısra’ı Birer Tarih Olan Beyitler
a1) Her Mısra’ı Birer Tam Tarih Olan Beyitler
a2) Her Mısra’ı Menkut Tarih Veren Beyitler
b) Beytin Tamamı Sadece Bir Tarih Veren Beyitler
b1) Beytin Tamamının Bir Tam Tarih Olması
b2) Beytin Tamamının Menkut Bir Tarih Vermesi
c) Müstezâd Yollu Tarihler
LAFZEN VE MA’NEN TARİHLER
1- Fazla Ta’miyeli Lafzen ve Ma’nen Tarihler
2- Eksik Ta’miyeli Lafzen ve Ma’nen Tarihler
SATRANÇ USÛLÜ TARİH
MU’AMMA TARİHLER

A. Temel Ebcedli Tarih Çeşitleri ve Örnekleri:

a: Tarih-i tam: Bir mısra veya beytin bütün harfleri tamamen hesaba katılır.

Târîh-i Hâsim berây-ı kâ’im-makâm
‘Âlem-i bâlâda tahrîr itdiler târîhini
Oldı İbrâhîm Paşa mansıb-ı kâ’im-makâm
1128 Tarih-i tam Mecmua: 028

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır.
(Ka’immakamdaki hemze “ye” okunacaktır.)

b: Mücevher: Bir mısra’ın veya beyitin sadece noktalı harflerinin hesaba katılması ile tarih düşürülmesidir. Buna “cevher”, “cevherin”, “mu’cem” ve “menkut” adları da verilir ve tarih düşüren kimse bu kelimelerden birini şiirinde kullanmak suretiyle tarih düşürme türüne işaret eder.

Târîh-i Mir‘izzet berây-ı dâmâd şuden

Hurûf-ı nokta-dâr ile didi târîhini hâtif
Cenâb-ı Rabb-i Bârî ide tuğun dâ’imâ mansûr
1129 Cevherî tarih Mecmua: 050

İkinci dizenin noktalı harfleri toplanınca tarih bulunur: 1129. “barî”deki “ye” hesaplanır.

c: Tarih-i muhmel: Bir mısra’ın veya beytin Arap alfabesinin sadece noktasız harflerinin hesaba katılması ile elde edilir. Bu türde “bî-nükat” ifadesi kullanılır.
Târîh-i Sa‘dî Çelebi berây-ı dâmâd şuden

Bî-nükat kendi yediyle ‘add idüp menkûtını
Çâr târîh oldı ol vechile beyt-i bî-‘adîl

Oldı dâmâd-ı şeh-i devlet-me’âb ü cûd-kâr
Asaf-ı ‘adl-âver İbrâhîm Paşa-yı cemîl

1129 Çıkarmalı bî- nükat tarih Mecmua: 033
İkinci beytin noktasız harfleri hesaplanınca 1133 çıkar. Şair çâr; tarih oldu dediği için çar yani dört çıkar. 1133-4= 1129. Sonuç 1129’dur.

(iki elif fazla)

d: Dü-tâ tarih düşürme: Bir beyitin her iki mısra’ında da aynı tarih bulunur; yani iki değişik şekilde tarih düşürülür.
Târîh-i Vehbî berây-ı dâmâd şuden

Her birinde derc idüp bir gûne târîh eyledim
İki mısra‘ı karîn-i yek-diğer çün farkadân

Âsaf-ı mülk oldı dâmâd-ı şeh-i gerdûn-makâm
Eyledi mihr ile hâlâ mâh-ı nûr-efzâ kıran
1129 Eklemeli Tam tarih Mecmua: 031

İkinci beytin her iki dizesi de ayrı ayrı 1128 tarihini verir. Ancak yukarıda “derc idüp bir gûne” dediği için her iki dizenin de hesabına “bir” eklemek gereklidir. 1128+1=1129

e: Lafzen ve manen tarih düşürme: Bu usulde hem olayın açıkça tarihi söylenir hem de “tarih-i tam” usulü ile tarih düşürülür.

Târîh-i Râmî Paşa-zâde berây-ı sâl-i cedîd
Didi tebrîk ile târîh-i re’fet lafza vü ma‘na
Ola bin yüz kırk bir sâli Sultân Ahmede es‘ad
mefâîlün(3)
1141 Tarih-i tam Mecmua: 557

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır. Şair ayrıca tarihi açıkça lafzen ve ma‘na olarak da söylemiştir. Ancak ebcedli tarih 1143 çıkmaktadır.(be harfinin biri fazlalık.)
f: Tamiyeli tarih düşürme: Bu usulde bir mısradaki Arapça harflerin ebced değerlerinin toplamı bazen belirtilmek istenilen tarihten noksan veya fazla olabilir. Bu noksanlık veya fazlalığın bir bilmece gibi beyitten ortaya çıkarılması gerekir.
Târîh-i Sa‘dî berây-ı sâl-i cedîd
Geldi sâl-i cedîde bir târîh
Sene-i feth ü sâl-i nasr-ı güzîn
1129 Eklemeli Tarih Mecmua: 026

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır. Şair geldi bir tarih dediği için bir eklenecek: 1128+1= 1129. Yeni yıl tebriki ile ilgilidir.

Târîh-i Sâmî berây-ı dâmâd şuden

Sûret-i evc-i ‘alâyı mısra‘-ı evvel geçüp
Çün meh-i tam oldı dilde mısra‘-ı sânî bedîd

Oldı İbrâhîm Paşa sıhr-ı sultân-i celîl (1131)
Şâha dâmâd oldı İbrâhîm Paşa-yı sa‘îd(1129)
1129 Eksiltmeli tarih Mecmua: 038

İkinci beytin ilk dizesinde “üç” fazlalık vardır, bu da yukarıdaki beyitte “evvel geçüp” diyerek belirtilmiştir. “üç” sayısı “cim”e tekabül eder. Bir cim fazladır. 1131-3= 1129. “Evc”kelimesi “o cim” gibi de kabul edilebilir.
İkinci dize ise tarih-i tamdır.
g: Lügazlı tarih düşürme:
Ebced hesabıyla tarih düşürme usulünde bir de ‘lügazlı tarih düşürme’ yöntemi vardır. ‘Lugazli tarih düşürme’ usulünde tarih bilmeceli (lügazlı) olarak ortaya çıkar ve harflerin ebced hesabındaki sayı değerleri kullanılmayabilir.
“Bir, iki, iki delik
Abdulmecid oldu melik”
Şair veya ebced-han (ebced söyleyen kimse), beytin ilk mısra’ında lugazlı ١٢٥٥ (bulmacalı, bilmeceli, şifreli ve esprili) bir tarih düşürme sanatı sergilemiştir: Bir (1), iki (2), iki delik (55), yani 1255. İlk mısradaki iki delik sözü, iki tane ortası delikli sıfır gibi yazılan Arapça (ve elbette Osmanlıca) sayı olan 55 rakamına işaret etmekte ve ikinci mısra ise olayı haber vermektedir. Böylece Sultan Abdulmecid’in tahta çıkışına Hicri Takvim’e göre 1255 olarak tarih düşürülmektedir.

2. LÂLE DEVRİ TARİHLERİNİN KONULARI:
Bu çalışmamızda toplam 50 konuda, 55 şairin, 154 tarih manzumesi incelenmiştir. Bu sayede Lâle Devri hakkında devir şairlerinin önemsediği konular da tespit edilebilmiştir. Çok tarih yazılan konular için çok önemsenmiştir demek yanlış olmasa gerektir. Çalışmamıza alınan tarihlerin konuları ve bu konularda yazan şairlerin isimleri aşağıda sıralanmıştır:
1. Dâmâd İbrâhîm Paşa’nın Ka’im-makâm oluşu ile ilgili tarihler: (1128)
İshak Efendi, Râşid, Musîb, ‘İlmî, Nedîm, Na‘tî, ‘Afvî, Dürrî, Sa‘dî, Hâsim.
2. Şehzâdelerin doğumu konulu tarihler: (1129) Feyzî, Musîb, Na‘tî.
3. Sâl-i cedîd (yeni yıl) konulu tarihler: (1141) Sa‘dî (1129); Râmî Paşa-zâde, Şerîf.
4. İbrahim Paşa’nın Sultan Ahmed’e damat oluşu: (1129) Sa‘dî, Mir‘izzet, Vehbî, Sâmî, Mâcid, Dürrî, Hâsib, Fâ’iz, Mâcid.
5. Nemçe ile sulh (Pasarofça Sulhu): (1130) Fâ’iz, Dürrî, Neylî, Feyzî, Hâşim, Tâ’ib, Hamdî.
6. Sâhil-hâne’nin yapımı: (1131) Sâhib.
7. Şehzâde Bâyezid’in doğumu: (1131) Râşid, Fâ’iz, Râzî.
8. Kasr-ı cedîd’in yapımı: (1131) Tâ’ib Efendi.
9. Sâl-hâne’nin yapımı: (1126) Râşid.
10. Medrese yapımı: (1126) Behçetî.
11. Dârül-hadis yapımı: (1132) Es‘ad, Sadîk.
12. Tophâne’nin yenilenmesi: (1132) Ebu’l-Es‘ad.
13. İbrahim Paşa’nın tüfek atışı: (1133) Dürrî, Nedîm, Zâtî.
14. İbrahim Paşa’nın Sultan Ahmed’e damat oluşu: (1130) Hamdî, Sa‘dî, Mir‘izzet, Vehbî, Sâmî, Mâcid, Dürrî, Hâsib, Fâ’iz.
15. Sebil yapımı: (1132) Fâ’iz, Ebu’l-Es‘ad, Reşîd.
16. Sahil-hâne’de çerâgân eğlencesi: (1132) Şehrî.
17. İbrahim Paşa’nın oğlu Mehmed’in sünneti: (1132) Feyzî, İshâk, Râzî, Sa‘dî, Sâmî, Osman-zâde, Mâcid.
18. Başka bir sebilin yapımı: (1134) Musîb.
19. Sahil-sarayın yapımı: (1131) Hâşim, Vâkıf.
20. Yeni çeşme yapımı: (1132) Nedîm.
21. Saray tamiri: (1132) Sa‘dî.
22. İbrahim Paşa’nın tüfek atışı, nişân-zeden: (1133) Reşîd, Vehbî, Vâkıf.
23. Şehzadelerin sünneti: (1132) Hıfzî, Şehrî.
24. Çubuklu Çeşmesinin yapımı: (1134) Vehbî.
25. Vehbî’nin Medine görevine terfii: (1134) Vehbî.
26. Mehmed Bey’in vezir oluşu ve evlenmesi: (1136) Râşid, Sâlim-i Trabzonî, Fâ’iz, Kâzım, Kâmî, Şâkir, Nedîm, Âsım, Sa‘dî.
27. Emn-âbâd’ın yapımı: (1137) İmâm-ı evvel.
28. Minâre tamiri: (1136) Şehdî.
29. Luristan’ın fethi: (1137) Vehbî, Âsım.
30. Erdebil’in fethi : (1137) Fâ’iz.
31. Revân’ın fethi: (1137) Vehbî,Yümnî.
32. Tebriz’in fethi: (1137) Zühdî, Şâkir.
33. İran’nın fethi: (1137) Vehbî (Toplu halde tüm fetihler içindir.)
34. Gence’nin fethi: (1137) İshâk, Şehdî, Nahîfî, Salih Mehmed Efendi, Rif’at, Hilmî, ‘Âtıf, Fâ’iz, Reşîd, Sa‘dî, Şehrî, Yümnî, Şâkir.
35. Sene-i cedîd (yeni yıl): ( 1138) Fâ’iz.
36. Neşad-âbâd’ın yapımı: (1138) Râşid.
37. Teberdârân’ın yapımı: (1138) İshâk, Râşid.
38. Saray-ı ‘Atik’in yapımı: (1138) Nedîm.
39. Kasr-ı Hümâyûn’un yapımı: (1138) Nedîm.
40. Darp-hâne’nin yenilenmesi: (1138) Seyyid Vehbî.
41. Nevşehir Camii’nin yapımı: (1139/ 1141) Râşid, Nedîm.
42. Nevşehir Mektebinin yapımı: (1139/1140) Râşid, Vehbî.
43. Nevşehir’de Hamam yapımı: (1140) Râşid, Nedîm.
44. Nevşehir Çarşısı ve Hanının yapımı: (1140) Râşid.
45. Nevşehir’de Çeşme yapımı: (1139) Şâkir, Nedîm.
46. Eşref Şah ile sulh: (1140) Nedîm, Vehbî, Kelîm, Kelîm, Şeyh-zâde Sadîk, Şâkir, Mübîh, Subhî.
47. Fatma Zehra Sultan’ın Camii’nin yapımı: (1140) Vehbî.
48. Sâl-i cedîd (Yeni yıl): (1141) Râmî Paşa-zâde, Şerîf.
49. Şeref-âbâd’ın yapımı: (1141) Sa‘dî, İshâk, Sâhib, Vehbî, Osman-zâdeSâbir, Rahmî Ağa, Şâkir.
50. Sultan Ahmed Çeşmesi’nin yapımı: (1141) Vehbî.

4. METİNLER VE ŞAİRLERİ
1
İSHAK EFENDİ

Târîh-i İshâk Efendi berây-ı kâim-makâm şuden düstûr-ı mükerrem İbrâhîm Paşa

Ṣafâ-yı ḫâṭır ile ẕât-ı pâkini dâ’im
Mü’ebbed eyleye devletde Ḫâliḳ-ı bî-çûn

1128 Cevherî tarih Mecmua: 005
Cevherî tarihtir yani sadece son satırın noktalı harfleri hesaplanmıştır ve bî-çûn dediği için be ve cim alınmış nun alınmamıştır. 1128.
Mefâ‘ilün Fe‘ilâtün Mefâ‘ilün Fe‘ilün

1 Müdâm böyledir âyîn-i bezm-i dehr-i nigûn
Gehî ḫumâr-ı ġam u geh dem-i mey-i gül-gûn

2 Bu bezm-gehde olur çü nigeh-i ġamla dem-i tev’em
Bu ṭavra devr ider elbette sâḳî-i gerdûn

3 Ne dem ki ḫâṭırı ḫamyâze-i ḫumâr-ı elem
Ṣudâ’-ı ġamla ide dürd-nûş-ı derd-i derûn

4 İder o demde müheyyâ o bezm-i îşreti kim
Peyâm-ı vaṣfı olur ẕevḳ-baḫş-ı her maḥzûn

5 Düşen ayaġ-ı ġama cür‘a-nûş-ı miḥnet olup
Elin yusa ni‘am -ı neşveden dil-i pür-ḫûn

6 Olunca mest-i şarâb-ı keder o dem eyler
Aña tedârük-i bezm-i ṭarab hemân gerdûn

7 O meclis-i ferah-âver ki telḫi-i kederi
İder mübeddel-i şîrîn-i şehd-i şevḳ-i derûn

8 Ḫuceste meclis-i şâdî-bisâṭ kim olmuş
Müretteb anda simâṭ-ı neşâṭ-ı gûn-â-gûn

9 Bihîn nihân-i feraḥ-bâr-ı bâġ-ı şâdîden
Güzîde mîve-i şevḳ anda nuḳl-i zîb-efzûn

10 Nola duḫûl iden ol bezme rind-i şevḳ olsun
Mey-i sermest ile pürdür anda câm-ı derûn

11 Ṣafâ-yı nâle nevâ-yı neşâṭ-baḫşâdur
Ney-i gülûvi figân-sâz u müzn-i mażmûn

12 Maḳâm-ı ḫandededir girye-i rebâb anda
Vezin de evc-i feraḥdan ṣabâ-yı şevḳ-efzûn

13 Uṣûl-bend-i feraḥdır benân-ı mûsiḳâr
Ṣadâ-yı ḫûb ile ḫânendedir fem-i ḳânûn

14 Olursa râst sezâ çeng-i ḳâmet-i ‘uşşâḳ
Nemâ-yı cûy-ı feraḥla çü ‘ar‘ar-ı mevzûn

15 Burur ḳulaġ-ı ġamı dest-i naġme-i mıżrab
Durûn-ı kâse-i ṭanbûr olup ṣafâ-meşhûr

16 Hemîşe sille-ḫor-ı dest-i şevḳ olursa n’ola
Ki bezm-i ‘îşden olmaya dâ’ire bîrûn

17 Derûn-ı gam-keşi şâd itme ki müheyyâdır
Bu meclis-i feraḥ-efzâyiş-i ṣafâ maḳrûn

18 Bu gûne şevḳa sebebdir ġam-ı cihân zîrâ
Dil-i ḥazîni sezâ itse tesliyet memnûn

19 Ḫarâbî-i ġam olur bâ‘is-i ‘imâret-i şevḳ
Ḫazân olur sebeb-i maḳdem-i bahâr- derûn

20 Olur muḳaddeme-i ġam netîce baḫş-ı sürûr
Ki kesri cebr iledir de’b-i Ḫâlıḳ-ı bî-çûn

21 Ne ġam bu sâl-i meserret-me’âl-i zîbâda
Egerçi ḥüzn-i hezîmetle oldı dil maḥzûn

22 Velî verâsi ġamuñ çünki şâd-mânîdir
Hezîmetüñ ‘aḳabi dâḫı nuṣrete maḳrûn

23 Ġamı sürûra mübeddeldir ‘an-ḳarîb İsḥaḳ
O dâverüñ ki cihân medḥ-i ẕâtına meftûn

24 Sezâdır olsa bihîn vaṣf-ı ẕâtı vâlâsı
Hemîşe vird-i zebân-ı dil-i ŝenâ- maḳrûn

25 Yegâne dâver-i ekrem ki ẕât-ı ẕî-şânı
Sezâ olur faṭânetde reşk-i Eflâtûn

26 Cenâb-ı ḥażret-i ḳâ’im-maḳâm paşa kim
Odur kerîm-i müşîr âṣaf-ı himem-meşḥûn

27 Çün oldı ẕât-ı kerîmi semiyy-i İbrâhîm
Simâṭ-ı cûdı ‘aceb mi olursa żayf-efzûn

28 Derem-nisâr-ı keremdir ki her dem olmaḳda
Derinde cümle-i aḥrâr bende-i me’zûn

29 Ḫuceste ẕât-ı mekârim-ḳarîni olmaġla
Güzîde ḳâ’id-i zîbâ-semend-i şevket-gûn

30 Rikâb-ı pâkine ḳa’im-maḳâm olup oldı
Müzeyyen-efgen-i ṣadr-ı ‘aṭâ-yı gûn-â-gûn

31 Ḳoyup rikâb-ı hümâyûna pây-ı düstûrî
Semend-i devlete oldı süvâr-ı zîb -efzûn

32 O nûr-ı dîde-i ‘âlem ki olmaya her dem
Ġubâr-ı dergehi kuḥl-i cilâ-fezâ-yı ‘uyûn

33 Sipihr-i cûd u ‘aṭâdır ki ebr-i ṭab‘ından
Beher dem olmaya bârîde ṣad dür-i meknûn

34 Zülâl-i meşreb-i luṭfı hemîşe cârîdir
Ḥayât-teşne-dilân-ı ‘aṭâya çün ceyhûn

35 Mey-i ḥalâl-i ‘aṭası neşâṭ -âver iken
Ḥarâmdır dil-i âfâḳa bâde-i gül-gûn

36 Dür-i vücûdudır ol gevher-i yem-i cûduñ
Hemîşe tâc-ı cihâna olan bahâ-efzûn

37 Zemîne ḥüsn-i naẓar itse tûde-i ḫâki
Nigâh-ı re’feti iksîr-veşider altun

38 ‘Uluvv-i şân-ı ma‘âlî-nişânı yâdıyle
Selefde olmadadır ḳadr-i dâverân mâdûm

39 Pesend iderdi ḫurûş-ı yem-i faṭânetine
Göreydi ḥiddet-i ṭab‘-ı reşîdini Hârûn

40 Olunca vefret-i genc-i ‘aṭâsı gûş-zedi
Ḥicâb idüp yere geçdi define-veş Ḳârûn

41 Müşîr-i kân-nevâlâ dilîr-i ṣâf-dilâ
Eyâ dür-i yem-i luṭf u ‘aṭâsı gûn-â-gûn

42 Dem-i Mesîḥ-i şifâ-sâz-ı luṭfuñ olmaḳda
Ḥayât-ı mürde-dilân-ı ġumûma râh-nümûn

43 Hemîşe sâye-i luṭfuñda müsteẓil olanıñ
Derûnı rencîş-i tâb-ı elemden oldı maṣûn

44 Sitâyiş-i kerem-i ṭab‘-ı mekrümet-kâruñ
Ne mümkin eyleye imlâ dil-i ŝenâ-maḳrûn

45 Ne deñlü sâḥa-i medḥüñde olsa cevlân kim
Kümeyt-i ḫâme olur ‘acz ile çü esb-i ḥarûn

46 Şikeste beste bu taḥrîrden ġaraż oldı
Zebân-ı şevḳ ile tebrîk-i câh-ı devlet-gûn

47 Olunca şevḳ-ı peyâm-ı vezâretüñle göñül
Tefekkür-âver-i târîḫ-i meymenet-maḳrûn

48 O demde ḫâme-i zîbâ-nüvis-i feyż-i Ḫudâ
Bu beyt-i dil-keşi ḳıldı ṭırâz-ı levḥ-i derûn

49 Ḫuceste beyt ki her mıṣra‘-ı dil-ârâsı
Olur muvâfıḳ-ı târîḫ-i sâl-i şevḳ -nümûn

50 Rikâb-ı devlete oldı ḳudûm-ı İbrâhîm
Zer-i vezâret ile çün ṭılâ-yı dâd-efzûn

51 Mübârek eyleye Mevlâ hezâr behcet ile
Vücûd-ı pâki ola dâ’imâ emîn ü maṣûn

52 Yeter bu rütbe ‘ubûdiyetüñ beyân İsḥâḳ
Du‘âya eyle ser-âgâz bâ-ḫulûṣ-ı derûn

53 Vücûd-ı mekrümet-âlûdı tâ-be-rûz-ı cezâ
Bahâ-yı devlet-i zîbendeyi ide efzûn

54 Ṣafâ-yı ḫâṭır ile ẕât-ı pâkini dâ’im
Mü’eyyed eyleye devletde Ḫâliḳ-ı bî-çûn

2
RÂŞİD EFENDİ

Târîh-i Râşid berây-ı kâ’im-makâm

Didiler Râşid bezimdir müjde vir târîḫini
Oldı İbrâhîm Paşañ aṣaf-ı ḳâ’im-maḳâm

1128 Tarih-i tam Mecmua: 003
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır. “kâ’im-makâm” daki hemze de elif sayılmaktadır.

Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

1 Ḥażret-i düstûr-ı vâlâ ḳadr-i ‘âlî-menzilet
Ya‘ni mîr-âḫûr-ı evvel dâver-i ferḫunde-fâm

2 Ẕâtıdır çâḳ mebde’-i neşv ü nemâsından olan
Ḥayr-ḫâh-ı devlet-i sulṭân İskender-ġulâm

3 Gördi şâhen-şâh-ı dehr iḳbâle isti‘dâdını
Ẕâtına itdi vezâret rütbesiyle iḥtirâm

4 Var iken devletde böyle ṣâḥib-i rüşd-i sedâd
Kim olur şâyân-ı fatḳ-ı ratḳ-ı emr-i ḥâṣṣ u ‘âm

5 Hem emîn hem nîk-ḫû hem nüktedir hem ḫande-rû
Hem saḫî hem ṣâ’ibü’t-tedbîr hem merd-i tamâm

6 Böyle ṣâdıḳ bende-i ṣâḥib-ḫulûṣı var iken
Ẕâtına geldi göründi şimdi ḥaṣren ol maḳâm

7 Ḫayli müddetden berû ẕâtı pür-isti‘dâdına
Fâl iderdi bu maḳâm-ı rif‘at-efzâ-yı enâm

8 Müjde dîn ü devlete geldi mühim-sâz-ı umûr
Reşk-i mülk ü millete bulsa gerek ḥüsn-i niẓâm

9 Merhemin terkîbe der-kâr oldı himmet-kârsâz
Zaḫm-ı cângâh-ı umûra virmek içün iltiyâm

10 Birbirine merḥabâ-gûy-ı ḳudûm-ı şevḳ olup
‘Iyda döndürdi zamânı ḫalḳa bu reşk-i peyâm

11 Bâ-ḥuṣûṣ ancaḳ bu iḥyâ-kerde-i efżâlinüñ
Bu idi dergeh-i Ḥaḳ’dan müdde‘âsı ṣubḥ u şâm

12 Ḥaḳḳ’a ṣad ḥamd itdi iḫlâṣ-ı dil-i zârum eŝer
Oldı dil-ḫah üzre maḳbûl-i der-i Mevlâ du‘âm

13 Bendeñe beẕl itdügüñ cûdı kime itdi vücûh
Baña ṣâḥib çıḳdıġuñ gibi kime çıḳdı kirâm

14 Dest-i ‘aczimden maḳâm-ı şükrde ancaḳ gelen
Eylemekdir vaṣfuña vaḳf-ı zebân-ı iltizâm

15 Virdi luṭfuñ şevḳ-ı cevlân bâd-pâ-yı ḫâmeme
Eylesün şimdengirü vâdi-i medḥüñe ḫırâm

16 Dâmen-i efżâlüñe ḥaṣr-ı teşebbüs eyleyüp
Himmet-i vâlâña itdim çünki tefvîż-i mehâmm

17 ‘Arż-ı ḥâl-i maṭlabum ḫâmûşi-i teslîmdür
Ṭûl-i ‘ömr ü devletüñdür baña aḳṣâ-yı merâm

18 Ḥaḳḳ te‘âlâ ẕâtuñı ḥıfẓ eylesün âfetden
Eyleye iḳbâlüñi mezdûd-ı evtâd-ı devâm

19 Kendi bendeñ olduġumdan sadra teşrîfüñ içün
Herkes olup müjdegânî-ḫâh-ı istiḳbâl-i kâm

20 Didiler Râşid bizimdür müjde vir târîḫini
Oldı İbrâhîm Paşañ âṣaf-ı ḳâ’im-maḳâm

3
MUSÎB EFENDİ

Târîh-i Musîb berây-ı kâ’im-makâm

Eyledim ta‘ẓîm ü tekrîm ile târîḫin Muṣîb
Oldı İbrâhim Paşa sa‘d ile ḳâ’im-maḳâm

1128 Tarih-i tam Mecmua 007
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır.

Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

1 Gûşe-i gülzârda bülbülsüz eyler nûş-ı câm
Neş’e-i mey dilerim olsun güle ḳat ḳat ḥarâm

2 Bir mihek ebrûları fikr ile yanup yaḳılur
‘Anber-âsâ-yı mücem ṭab‘ımda bir sevdâ-yı ḫâm

3 Ben aña naḳd-i dil ü cân ol baña bir bûseye
Olmuşuz ol lebleri gül-fâm ile ibrâ-yı ‘âmm

4 Yârdan cevr ü cefâ çoḳ gelmez oldı ‘aynıma
Ṣuyını buldurdı ekşim firkatüñle ṣubḥ u şâm

5 Ġâlibâ bir nâzenin ‘âlemüñ evṣâfındadır
Bilmezem destimde ḫâmem naz ile eyler ḫırâm

6 Ẕâtını ber pâk-i ṭab‘uñ vaṣf-ı medḥ itsem gerek
Ḥâżır olsun ṭab‘-ı mevzûna ideñ benden selâm

7 Ṣaddüli’l-ḥamd oldı bir dânâ-yı ‘âlî menzilet
Mesned-ârâ-yı vezâret mülteḥâ-yı ḫâṣ u ‘âm

8 Şehsüvâr-ı himmet-i İbrâhîm paşa dilîr
Oldı ‘izzetle rikâb-ı devlete ḳâ’im-maḳâm

9 Mesned-ârâ-yı seḫâvet şem‘-i pür nûr-ı kerem
Revnaḳ-efzâ-yı sa‘âdet mihr-i maḳbul-i kirâm

10 Ġonca-yı gülzâr-ı himmet sünbül-i baġ-ı ḥayâ
Gevher-i engüşter-i engüst-i cûd-ı pâk-nâm

11 Ḫâtem-i devletde ḳonmuş ṣâf bir elmasdır
Mihr-i rif‘at pâk-i ṭıynet hem mükerrem hem nâm

12 Noḳṭa ḳonmaz ẕât-ı pâkine meger kim ḫâl ola
İ‘tidâl-i ṭavrına Ḥaḳ böyle virmişdir niẓâm

13 Himmet-i yeksâle-i gerdûne eyler gûş-mâl
Devlet iḥsânında bir sâ ‘at niŝâr-ı sîm-i ḫâm

14 Aṣafâ deryâ dilâ elṭâfuña olmaz nihâ
Olsa ger mevc ü serâb-ı baḥr ü ber-i nümş-i tâm

15 Sensin ol pür feyż-i mahż-ı nûr-ı ḥaḳ kim gûyiyâ
Bir naẓîrüñi meger aḥvel ola çeşm-i enâm

16 Naḫl-i ṭûbâ-yı behişt-i ‘adlünüñ kim eylemiş
İlticâlar sâyeñe (ki) cümle ḫâṣ ile ‘avâm

17 Bu ser-i zülf-i perîşân-ı umûr-ı ‘âleme
Mû-be mû hep şâne-i fikrüñ ile vir intiẓâm

18 Bu kerâmetdir ki elbetde gelür eyler ẓuhûr
‘Âleme feyż-i dehânuñdan dagılsa bir gulâm

19 Sensin ol mâh-ı kerem pertev-nümâ-yı cûd kim
Şem‘üñe pervâneler gibi döner naḳd-i peyâm

20 Muntaẓırdı ḫayliden ḥâcet-virân-ı rûzgâr
Kim gele ṣadr-ı mu‘allâya bu ẕât-ı nîk nâm

21 Ḥamdülillâh oldı bi’l-cümle ḳabûl ü müstecâb
Anları mesrûr-ı ḥâṭır itdi Ḥayy-ı lâ-yenâm

22 Bu peyâm-ı ruḥ-baḫşı ben daḫi gûş idicek
Fırṣat iddi‘ayadır çoḳ itmeyüp ṭûl-i kelâm

23 Eyledim ta‘ẓîm ü tekrîm ile târîḫin Muṣîb
Oldı İbrâhim Paşa sa‘d ile ḳâ’im-maḳâm

4 İLMÎ EFENDİ

Târîh-i ‘İlmî Efendi berây-ı kâ’im-makâm
Du‘â idüp didüm târîḫ câh u ‘izzetin ‘İlmî
İşüñ âsân vü câhuñ meymenetli eyleye Vehhâb
1128 Tarih-i tam Mecmua: 008
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır.

Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün

1 Yine raḫşende oldı berḳ-ı feyż-i ḥaẓret-i Vehhâb
Yine bârân-ı luṭfın itdi ḥaḳ ‘âlemlere işrâb

2 Ḳatı çoḳdan felek tefsîde leb ḳalmışdı miḥnetle
Göründi ebr-i bârân-ı ṣafâ mânende-i senc-âb

3 Giyâh-ı sebze ḳâ’ilken bu meştâ-yı belâda dil
Açıldı gülşen-i ‘âlemde şimdi ṣad gül-i serâb

4 Cihân çün ateş-i Nemrûd pür şûr-ı belâ iken
Olup berd-i selâm İbrâhim ile buldı eb ü bâb

5 Rikâb oldı sa‘âdet ile mîr-âḫûr-ı sulṭânî
‘İnân-ı esb-i ‘izzi aldı dest-i dehdiye-i bâb

6 Ne ḫoş düşdi vezîr-i a‘ẓam-ı aṣaf-naẓar ile
Ḫalîle oldı İbrâhim meḳârin ḥabbeẕâ ashâb

7 Tefe’üldür olur devletde ṣad neşv-i nemâ bî-şek
Ki İbrâhim Ḫalildir şimdi ḥâlâ devlete erbâb

8 Ẓuhûr itdi murad-ı ‘âlem üzre fi‘l-i müstaḥsen
Cihân-ı köhne başdan tâzelendi oldı gûyâ şâbb

9 Gehî ref‘ ü gehi ḥıfż-i müfik anlanmadı dirdüñ
Meger maḫfîce bir terkîb idermiş tâzece i‘râb

10 İṣâbet itdi sulṭân-ı cihân bu işde fevḳa’l-ḥad
Cihânda görmedim bir kimse kim ḳılmaya istiṣvâb

11 İlâhî ḳadrini terfi‘ ü a‘dâsın ḳılup maḥfûz
Muḳîm it naṣb ü ‘izzetde cihân (….) âb

12 Muvaffaḳ eyle teshil eyle cümle kâr-ı düşvârın
Murâd u maḳṣadın sen ḥâṣıl it yâ Ḥâlıḳü’l-esbâb

13 Du‘â idüp didüm târîḫ câh u ‘izzetin ‘İlmî
İşüñ âsân vü câhuñ meymenetli eyleye Vehhâb

5
NEDÎM

Târîh-i Nedîm berây-ı kâ’im-makâm

Virüp meydânın İbrâhîmPaşa edhem-i ‘aẓmüñ
Rikâba yümn ü câh u şân ile ḳâ’im-maḳâm oldı
1128 Tarih-i tam Mecmua: 008

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır. Ancak kaimmakam’daki hemze “ye”(10-on) olarak hesaplanmalıdır.

Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün

1 Bi-ḥamdi’llah yine bir gerdişinden sâḳi-i dehrin
Hilâl-i câm-ı âmâl-ı cihân bedr-i tamâm oldı

2 Bi-ḥamdi’llah yine bir cünbişinden kilk-i taḳdîrüñ
Dehân-ı dâl-ı devlet ġonca-veş pür-ibtisâm oldı

3 Neşâṭ ü şâd-mânîden cihanuñ kâse-i nûnı
Miŝâl-i câm-ı mey leb-ber-leb-i ṣahbâyı kâm oldı

4 Dil-i sengîni çarḫ-ı keç-nihâd ü kîne-mu‘tâduñ
Bu dem seng-i fesân-ı ḫançer-i mîm-i niẓâm oldı

5 Olup âmâde-i ıṣlâḥ-kâr-ı derhem-i ‘âlem
Umûr-ı dîn ü devlet müsta‘idd-i intiẓâm oldu

6 N’ola şimdi salâḥ ümmidin itsem kâr-ı ‘âlem
Ki bir dergâh-ı ‘âlî-şân melâẕ-ı ḫâṣ u ‘âm oldı

7 N’ola âsân desem ‘azm eylemek ser-menzil-i kâma
Ki bir ẕât-ı kerîme eblâḳ-i ecrâm râm oldı

8 Cihân-ṣadr-ı mu‘allâ-ḳadr İbrâhîm paşa kim
Ŝüreyyâ edhem-i iḳbâline zerrin sinâm oldı

9 Vezîr-i muḥteşem kim enderûn-ı ḫâṣına ḫurşîd
Müzerkeş câmeli altun külehli bir ġulâm oldı

10 Ṭırâz-ı ṣadr-ı ḥaşmet zîver-i dîvân-ı devlet kim
Leb-i iḳbâl dergâhında vaḳf-ı iltiŝâm oldı

11 Ḫidîv-i âsmân-mesned cihân-bân-ı mü’eyyed kim
Rikâbı âftâb-ı burc-ı ‘izz ü iḥtişâm oldı

12 Şehenşâh-ı cihânuñ mîr iken ıṣṭabl-ı ḫâṣında
Rikâbından çıḳup üç tuġla ḳa’im-maḳâm oldı

13 Zihî iḳbâl-i şâhî iltifât-ı pâdişâhî kim
Ẓuhûrundan ser-âser ḫalḳ-ı ‘âlem şâd-kâm oldı

14 Nice şâd olmasınlar kim bu iḳbâli dil-ârânuñ
Miŝâl-i ebr-i nisâm luṭfı şâmil feyżi ‘âm oldı

15 Ki böyle bir ṭabîb-i ḫâzıḳuñ te’ŝîri-i tedbîri
Nice zaḫm-ı derûna kâr-sâz-ı iltiyâm oldı

16 Cihanda böyle bir ‘ıyd olmadı çoḳ sâl ü meh geçti
Felekde böyle bir gün doġmadı çoḳ ṣubḥ u şâm oldı

17 Budur ümîdimiz kim düşmenüñ bünyan -ı sâmânı
Bu günden ṣoñra bî-şek raḫne-yâb-ı inhidâm oldı

18 Budur me’mûlümüz kim ba‘d-ezîn maḫṭûba-yı nuṣret
Edüp te’ḫîri terk âmâde-i keşf-i lisâm oldı

19 Refîḳ itsün Ḫudâ tevfîḳini hem-vâre ḥaḳḳâ kim
Du‘â-yı devleti farż-ı berâyâ-yı enâm oldı

20 Şeh-i ‘âlem-penâhuñ da ola iḳbâli rûz-efzûn
Ki ol sadr-ı güzîne mâye-baḫş-ı iḥtirâm oldı

21 Bu beyti gûş ḳıldım bir kemîne çâkerinden kim
Bu naṣb-ı dil-keşe her mıṣra‘ı târîḫ-i tâm oldı

22 Virüp meydânın İbrâhîmPaşa edhem-i ‘aẓmüñ
Rikâba yümn ü câh u şân ile ḳâ’im-maḳâm oldı

6
NA‘TÎ

Târîh-i Na‘tî berây-ı kâ’im-makâm

Böyle târîḫ bir düşer Na‘tî
Buldı ḳâ’im-maḳâmın Aḥmed Ḫân
1128 Çıkarmalı tarih Mecmua:009

İkinci dizenin tamamı hesaplanacak ve bir önceki dizede “bir düşer” ifadesinden dolayı “bir” çıkarılacaktır. 1129-1= 1128. Ancak Kaimmakam’daki hemze “elif” olarak hesaplanmalıdır.

Fâ‘ilâtün Mefâ‘ilün Fe‘ilün

1 Nev-be-nev luṭf-ı ḥaḳ olup ẓâhir
Tâze cân buldı şimdi ḫalḳ-ı cihân

2 Bir nesîm-i ṣafâ-vezân oldı
Gül gibi ḳıldı dilleri ḫandân

3 N’ola olsa bu demde cümle enâm
Ġarḳ-ı in‘âm-ı ḥażret-i raḥmân

4 Ki himem-i cenâb-ı İbrâhîm
Oldı ḳâ’im-maḳâm-ı şâh-ı cihân

5 Sevḳ idüp ḥikmet-i ḥakîm ü ḳadîm
Lâ-yaḳin itdi fâ’iḳü’l-iḳrâm

6 Ḥaḳ bu kim ol vücûd-ı ẕî-şânuñ
Rûşene böyle kisvedir şâyân

7 Ṣaḥibin buldı mesned-i devlet
Şerefin buldı ṭâli‘-i insân

8 Mekteb-i ‘aḳl ü râ’yına lâyıḳ
Bû ‘Ali olsa ṭıfl-ı ebced-hân

9 Ḥüsn-i tedbîri ‘illet-i dehre
Budur ümîd kim ider dermân

10 Ḳanda kim ‘azm iderse devletle
Ola fetḥ ü ẓafer yanınca revân

11 Ola bih-ḫâhı dâ’ima maḳhûr
İde dil-ḫâhını ‘aṭâ Yezdân

12 Ey velî ni’am-ı müşîr-i güzîn
V’ey bihîn-naḳş-ı ṣafḥa-yı devrân

13 Mû-be-mû ḥâli bendeñüñ ma‘lûm
Saña ḳaldı mürüvvet ü iḥsân

14 Dehri lebrîz idüp neşâṭ ü ṣafâ
Ḫalḳı gördükde şevḳ ile şâdân

15 Sebebin eyleyince istifsâr
Didi hâtif o demde müjde-resân

16 Böyle târîḫ bir düşer Na‘tî
Buldı ḳâ’im-maḳâmın Aḥmed Ḫân

7
İSHAK EFENDİ

Târîh-i İshâk Efendi berây-ı kâ’im-makâm

Bu dem ey dil nice ‘izzetle İbrâhîm Efendimiz
Rikâb-ı dâd-sâz-ı devlete kâim’makâm oldı

1128 Tarih-i tam Mecmua: 012

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır. Ancak Kaimmakam’daki hemze “ye” olarak hesaplanmalıdır.

Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün

1 Ḫoşâ dem kim dil-i âfâḳ maḳżiiyyü’l-merâm oldı
Cihân fıṭr-ı feraḥla gûyiyâ dârü’s-elâm oldı

2 Ḫoşâ vaḳt-i bahâr-ı şevḳ -baḫş-ı şâdmânî kim
Güşâd-ı ġonça-i maḳṣûd ile ‘âlem be-kâm oldı

3 Meserret cism-i afâḳa miŝâl-i rûḥ sârîdir
Ḥayât-ı tâze iḥyâ-sâz-ı ecsâm-ı enâm oldı

4 Şuhûd-ı şâhid-i şâdî ile rûşen dil-i ‘âlem
Ṣafâ-yı vuṣlat-ı maḥbûb-ı ḫâhiş müstedâm oldı

5 Ru’us-ı neşve ruḫsâr eyleyüp ‘arż-ı cemâl-i şevḳ
Fürûġ-ı rûy-ı vuṣlat kâşif-i baḥr-i ẓülâm oldı

6 Gelüp dîdâr-ı ḫâhân-ı vücûd-ı şevḳ-ı ḫandânî
Gül-i rûy-ı dili eşküfte tâb-ı ibtisâm oldu

7 Nice şevḳ -i seḥâb-ı feyż ile ‘âlem bahâr olmaz
Ki bûy-ı luṭf –ı düstûrı ṭarabsâz-ı lisâm oldı

8 O düstûr-ı kerîmüñ feyż-i luṭfıdır bu şâdî kim
Ġubâr-ı dergehi rûşen-ger-i çeşm-i enâm oldı

9 Ḫalîl-i pâdişâh-ı ‘âlem İbrahîm Paşa kim
Simâṭ-ı ref’eti dil-sîr-sâz-ı ḥâṣ u ‘âm oldı

10 Odur yektâ süvâr-ı eşheb-i iḳbâl kim ḥaḳḳâ
Rikâb-ı müsteṭâb-ı devlete ḳa’im-maḳâm oldı

11 Bihîn -i mihr-i sipihr-i devr pirâ-yı iṣâbet kim
Dilinden re’y-i ṣâ’ib pervez-endâz-ı niẓâm oldı

12 Hilâl ebrû-yı sîmîn-zîn-i zîbâ esb-i iḳbâli
Bihîn târ-ı şu‘â‘-ı ḫâver -i zerrîn licâm oldı

13 Sezâ ‘aḳd-i süreyyâ tıġına zerrîn kim olsa
Ki şemşîri ‘adîl-i ẕülfikâr-ı pâk-nâm oldı

14 Ḫudâvend-i kerem-perver ḫıdîv-i cûd-güster kim
Der-i iḳbâlinüñ ḫüddâmı ser-cümle kirâm oldı

15 Nigâh-ı luṭfı vâlâ ḫıl‘at-i ecsâm-ı ‘âlemdir
Metâ‘-ı cûdı zîbâ câme-i dûş-ı enâm oldı

16 Bihîn dârü’ş-şifâdır dergehi dârû-yı iḥsânı
‘Alîlân-ı ġama ṣıḥḥat-dih-i şevḳ-ı müdâm oldı

17 O memdûḥ-ı kerem-perver ki bûy-ı ‘anber-i luṭfı
Meşâm-ı ‘âleme ol rütbe ḳuvvet-baḫş-kâm oldı

18 Ki ehl-i dil ṣafâ-yı bâl ile dîvân-ı medḥinde
Ŝenâ-pîrâ-yı vaṣf-ı âsaf-ı ‘âlî-maḳâm oldı

19 Ḫuṣûṣâ gülsitân-ı medḥiyetde ḫâme-i İsḥâḳ
Hezâr-ı naġme-perdâ-senâ-yı ṣubḥ u şâm oldı

20 Nice âġâze-kâr-ı naḳş-ı vaṣf-ı pâki olmaz kim
Bihîn-i bûy-ı gül luṭfıyla ol ḥadd şâd-kâm oldı

21 Ki ẕevḳinden ḳuvâ-yı ẓâhiri vü bâṭını ile
Hemân ser-tâ-be-pâ ol bûy-ı dil-cûya meşâm oldı

22 Zihî dâdâr-ı ref’et perveriş kim şevḳ-ı vaṣf ile
Dehân-ı ḫâme gerçi levḥa-bûs-ı irtisâm oldı

23 Sezâ-tekrâr idersem vaṣf-ı pâkin ṭûṭi-i ḫâmem
Şeker-ḫâri-i ḳand-ı şevḳ ile şirîn-kelâm oldı

24 Yine bezm-i medḥ-i ẕât-ı pâkinde olup gûyâ
Bu beyt-i dil-güşâ-manẓarla pür-gû-yı merâm oldı

25 Ki her bir mıṣra‘-ı zîbâsı evc-i sâl-i iḳbâle
Ziyâ-baḫşâ-yı târîḫ olmada bedr-i tamâm oldı

26 Bu dem ey dil niçe ‘izzetle İbrâhîm Efendimiz
Rikâb-ı dâd-sâz-ı devlete ḳâ’im-maḳâm oldı

27 Mübârek eyleye aña hezârân şevḳ ü behcetle
Ki ẕât-ı pâki dâ’im ḫayr-ḫâh-ı ḫâṣ u ‘âm oldı

28 Hemîşe rütbe-i iḳbâlini müzdâd ide Mevlâ
Bu da‘vet bende-gâna rükn-i vird-i ṣubḥ u şâm oldı

8
‘AFVÎ

Târîh-i ‘Afvî

Beyt-i vâḥidde derc idüp ‘Afvî
Yazdı târîḫini bu kilk-i dü-nîm

Ṣâḥibin buldı mesned-i ‘âlî
Buldı el-ḥaḳ maḳâmın İbrâhîm

1128 (dü-tâ) Tarih-i tam Mecmua: 012

Son iki dizenin (dü-nîm) tüm harfleri toplanınca 1128 elde edilir. El-hak’taki “el” lam-ı tarifi hesaba katılmaz.

Fâ‘ilâtün Mefâ‘ilün Fe‘ilün

1 Şâh-ı ‘âlem ḫidîv-i devr-i zamân
Dâver-i dâd-kâr heft-iḳlîm

2 İtdi ḳâim-maḳâm-ı Yezdânî
İdüp ikrâm aña o şâh kerîm

3 Baṣdı ‘izzetle çoḳ rikâba ḳadem
Ol himemi cenâb-ı İbrâhîm

4 Görmedi miŝl-i ẕâtını bî-şek
Çoḳ zamân devr ider bu çarḫ-ı le’îm

5 Fârisü’l- ḫayl-i cilve-gâh-ı cevâd
Ṣâḥib-i re’y ü fikr ü ‘aḳl-i selîm

6 Pîşesi cümle etbâ‘-ı Rasûl
Kârı hep inḳıyâd-ı şer‘-i ḳavîm

7 Virdi teşrîfi câ-yı iclâle
Dil-i a‘dâ-yı dîne ḫaşyet ü bîm

8 Hep umûrunda dest-gîri olup
İde şâyân-ı luṭf-ı Rabb-i ‘alîm

9 ‘Arżı ancaḳ du‘â-yı devletdir
Bir ḳaç ebyât ile idüp taḳdîr

10 Dilde yoḳ ẕerrece ṣafâ ki idem
Şevḳ ile vaṣf-ı pâkini terḳîm

11 Baña raḥm itmeyüp felek bir dem
Çoḳ eẕiyyetle eyledi ta’lîm

12 İtdigi ġadri ey kerem-perver
İdemem ḫâk-i pâyine tahsîm

13 İde şimdi meger mükâfâtın
Devr-i luṭfuñda ey vezîr-i kerîm

14 Beyt-i vâḥidde derc idüp ‘Afvî
Yazdı târîḫini bu kilk-i dü-nîm

15 Ṣâḥibin buldı mesned-i ‘âlî
Buldı el-ḥaḳ maḳâmın İbrâhîm

9
DÜRRÎ EFENDİ

Târîh-i Dürrî berây-ı kâ’im-makâm

Cümle ‘âlem şâd olup Dürrî didi târîḫini
Oldı İbrâhîm Paşa-yı cevî ḳâ’im-maḳâm

1126 tâmiyeli Tarih-i tam Mecmua: 013

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 985 tarihi bulunmaktadır. Ancak “‘âlem” kelimesi de önceki dizeden eklenmelidir. ‘âlem(141)+(987)= 1128

Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

1 Müjdeler kim maṭla‘-ı ferḥunde-i iḳbâlden
Oldı tâbân bir münevver kevkeb-i raḫşende-fâm

2 Müjdeler kim bir muṣaffâ gevher-i yekdâneyi
Eyledi Ḫakkâk-i ḳudret zîb-i silk-i intiẓâm

3 Müjdeler kim bir muṭarrâ ġonce-i nevresteyi
Bâd-ı tevfiḳ eyledi eşküfte-i bâġ-ı merâm

4 Müjdeler kim bûy-ı müşkîninden evvel derdi terk
İtdi erbâb-ı ṭabâbi‘ cümle ta‘ṭîr-i meşâmm

5 Müjdeler kim eyledi bir bende-i hâṣın çerâġ
Ḥażret-i Ḫan Aḥmed ol dâdâr Ḥaḳan-ı iḥtirâm

6 Ya‘ni İbrâhîm Paşa ṣâḥib-i ḫalḳ-ı ḥasen
Kim anuñ memnûn-ı ḥüsn-i ḫalḳıdır hep ḫâṣ u ‘âm

7 Meşreb-i pâk-i hümâyûn üzre ḥizmetler idüp
Kâtib-i dâru’s-sa‘âde oldu bir ḳaç yıl tamâm

8 Herkesüñ kârîn-edâ ḫâṭırların taṭyîb ile
Oldı merġûb-ı kirâmü’n-nâs-ı memdûḥ-ı enâm

9 Ḫizmeti maḳbûl olınca sa‘yide meşkûr olup
Ḫâcegân-ı ehl-i dîvân içre buldı iḥtirâm

10 İde deh me’mûr olup niçe umûr-ı devlete
Her birine virdi ḥaḳḳâ kim kemâl-i intiẓâm

11 Çünki istiḥdâm olundıḳça bilindi gevheri
Anı mîr-âḫur-ı evvel ḳıldı Sulṭân-ı benâm

12 Eyleyüp ol merkez-i vâlâda daḫi imtiḥân
Eyledi maḫṣûṣ-ı teşrîf-i vezâretle be-kâm

13 Müsteḥaḳdır her ne deñlü eylese ikrâm aña
Ol şehen-şâh-ı Ferîdûn-çâker ü Dârâ-ġulâm

14 Kim sedâd ü rüşd ü ‘aḳl u fehm ile şimdi odur
‘Ârif-i dârü’s-sa‘âde oldı bir ḳaç yıl tamâm

15 Müsteşâr-ı dîn ü devlet ṣâḥib-i tedbîdir
Ḥaḳ ḫaṭâdan ḫıfẓ ide re’yinde ṣâ’ib der-tamâm

16 Ḫil‘at-i ḫâṣ-ı şehenşâh ile oldı ser-firâz
Aña teşrîfin mübârek eyleye Rabb-i enâm

17 Hikmet-i Ḥaḳ böyledir lâ-büt gelince sâ‘ati
Şâhid-i maḳṣûd eyler biṭṭalep ‘arż-ı ḫırâm

18 Biñ yıl aḥkâm-ı felekden bir ḥakîm-i feylesof
İtse her bir emr içün bir sâ‘at-ı sa‘d ü iltizâm

19 Mâlik-i iksîr olup hem ḳılsa tesḫîr ḳılup
Eylese şâh u gedâyı ḥikmetine bi’l-cümle râm

20 Olmaz el-ḳıṣṣa muḳadderden ziyâde ḳısmeti
Ḥaşre dek devr eylesün ister ise dünyâ-yı tâm

21 Ḥall ü ‘aḳd ü fatḳ u ratḳ-ı ḳabż u basṭ u ‘adl ü naṣb
Hep yedd-i ḳudretdedir ṣıġmaz buña ġayri kelâm

22 Ḥâṣılı ger ehl-i ḥikmetdir vü ger aṣḥab-ı şer‘
Müttefiḳdir cümle bu ḳavl üzre cumhur-ı enâm

23 ‘Aḳl u rüşd ü sa‘y ü gûşiş illet olmaz devlete
Ḳısmet-i rûz-ı ezel tevfîḳ-i Ḥaḳdır ve’s-selâm

24 Vâde-i ḥaḳḳa ḳana‘at eyleyen kâmillere
Feyż-i iksîr-i tevekküldür hemân ‘ayn-ı merâm

25 Ḥaḳ te‘âlâ eyleyüp tevfîḳini n‘amü’r-refîḳ
Emr-i ḫayra niyyet itdikçe vire ḥüsn-i ḫitâm

26 Başlayup şimden girü ey dil du‘â-yı devlete
Ṣıdḳ ile evḳatuñı evrâda ṣarf eyle müdâm

27 Tâ ide çarḫ üzre cevlân raḫş-ı zerrîn-zeyn-i mihr
Behişt-i sîmîn-rikâb-ı mâhla her ṣubḥ u mesâ

28 Şehsuvâr-ı ṣaḥn-ı devlet ḥażret-i Ḫân Aḥmedüñ
İde dest-i re’yine teslim-i tevfîḳ-i zamân

29 Var ümîdim bir tecehhülle o sulṭân-ı gayûr
Düşmen-i dînden ider elbette aḥd-i intiḳâm

30 Ol ḳadar iḳbâli pertev-baḫş ola ifâḳa kim
Pâyine yüzler süre cümle selâṭîn-i ‘iẓâm

31 Çünki taḳdîr-i ezel ol âṣaf-ı Cem-meşrebin
Bârekâh-ı ḳadrine virdi vezâretle niẓâm

32 Cümle ‘âlem şâd olup Dürrî didi târîḫini
Oldı İbrâhîm Paşa-yı cevî ḳâ’im-maḳâm

10
SA’DÎ

Târîh-i Sa‘dî berây-ı kâ’im-makâm

Ḥamd-biḥamd ile Sa‘dî söyledi târîḫini
Ṣâḥibin buldı maḳâmında rikâb-ı serveri

1128 Tarih-i tam Mecmua: 014

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1142 tarihi bulunmaktadır. Ancak, Sa‘di’nin “di” si atılarak; “dal ve ye” harfleri (14) çıkınca tam tarih bulunmaktadır.
Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

1 Aldı dil âġûş-ı kâma bir meh-i sîmîn-teri
Dönmede şimdi murâdım üzre çarḫın çenberi

2 Pertev-i ruḫsârına çeşm-i kevâkib mübtelâ
Vaṣfına yüz şevḳ ile mehdir o mihre müşteri

3 Şevḳden ṣubḥa dek bî-dâr olursam ġam değil
Evc-i ref‘etde dıraḫşân oldı encüm-i aḥteri

4 Çün ṣadef leb-teşne-i nîsân-ı feyż-i ḥaḳ idim
Ḳulzüm-i tevfîḳde göñlümce buldum gevheri

5 Mâlik oldum bir melek sîmâya kim ruḫsârasin
Görse bir kez şevḳden ḥayrân olur çeşm-beri

6 Vechi-vârdır eyleyem bu şevḳ ile şimdengirü
Bir vezîrüñ vaḳt-i medḥi ṭab‘-ı mażmûn-perveri

7 Aṣaf-ı ‘âlî-nejâd ü ṣâḥib-i râ’y-ı rezîn
Kim ider tedbîri ḥayrân zümre-i dâniş-veri

8 Ḫilḳati ‘âlem-pesend ü râ’yı maḳbûl-i enâm
Ẕâtı kâmil cevheri silk-i vezâret zîveri

9 İntisâb iden der-i devlet-meâb-ı luṭfuna
Devletinde bir daḫi gezmez ẕelîl ü serserî

10 Ya‘ni İbrâhîm Paşa-yı mükerrem kim odur
Rüşd ü isti‘dâdı ile luṭf Ḫudânuñ mazharı

11 Söylesünler var ise miŝli seḫan-dânân-ı dehr
Müdde‘âm iŝbât ider memdûḥumuñ ḫaṣletleri

12 Hem Ḥalîl ü hem saḫi ü hem ġayûr u hem vaḳûr
Çâr cevherden mürekkep ẕât-ı ṣâfî cevheri

13 Görmüş ise söylesün(ler) pür-seher-i köhne sâl
Böyle bir pâşâ-yı ṣâḥib ḥilm ü şefḳat-küsteri

14 Cevher-i ẕâtın görünce zer gibi kâmil ‘ıyân
Ḥażret-i Sulṭan Ahmed Ḫân cihânuñ serveri

15 Dûd-mân-ı i‘tibâruñ (hep) yeter tâ bendesi
Âsmân-ı iḳtidâruñ âfitâb-ı enveri

16 Ḳahr iderse mermer eyler mûm-ı bezmi ḳahr ile
Luṭf iderse mûm ider te’sîr-i luṭfı mermeri

17 Öyle bir sulṭân-ı ‘âlî-şân ki ednâ-bendesin
İstese sulṭân ider dünyâya luṭf-ı kemter

18 Ḳuvvet-i nûr-ı ferâsetle bilüp keyfiyyetin
Ḳıldı ḥaḳḳa kâm-yâb ol âṣaf-ı fermân-beri

19 Ḫıl‘at-i ḫâṣ-ı vezâretle ser-efrâz eyleyüp
Re’yine tefvîż ḳıldı hep umûr-ı kişveri

20 Olur elbette vücûh ile müşâr-i bi’l- benân
Bir vücûduñ ki ola tevfîḳ-i Bâri rehberi

21 Ḫayra meyl eyler hemîşe şerden eyler ictinâb
Her kim isterse rıżâ-yı Ḫâlıḳ-ı ḫayr u şeri

22 Olmasa eṭvârı maḳrûn-ı rıẕâ-yı pâdişâh
Eylemezdi nev-be-nev teşrîf-i cây-ı ber-teri

23 Luṭfına maẕhar olınca ol şehüñ herkes didi
Ḳadr-i zer zer ger şinâsed ḳadr-i gevher gevheri

24 Tâ ki maḥv eyler ẓülâm-ı leyli nûr-ı âfitâb
Tâ ki fetḥ eyler ḳala‘-ı şâmı şâh-ı ḫâveri

25 Hem-ser olsun burc-ı eflâke livâ-yı salṭanat
Ḥaḳ ser-efrâz eylesün ol şâh-ı himmet-küsteri

26 Hem o paşa-yı ṣadâḳat kîş ü ṣâḥip himmetüñ
Dâ’imâ olsun vucûdı kir-i a‘dâdan berî

27 Ḥamd-biḥamd ile Sa‘dî söyledi târîḫini
Ṣâḥibin buldı maḳâmında rikâb-ı serveri

11
FEYZÎ

Târîh-i Feyzî berây-ı velâdet-i şehzâdegân-ı Sulṭân Aḥmed

Derûne bi’l-bedâhe düşdi bir şevḳ ile târîḫi
Muḥammed nûr-ı ‘âlem virdi Sulṭân Aḥmede Bârî

1129 Eksiltmeli Târih Mecmua: 024

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1130 tarihi bulunmaktadır. “düşdi bir” dediği için şair “bir” çıkartmamızı istemektedir: 1129 (III. Ahmed’in oğlu Şehzade Muhammed’in doğumu hakkında tebriktir.)

Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün

1 Cenâb-ı ḥażret-i Sulṭân Aḥmed bin Muḥammed Ḫân
Mu‘ammer eyleye Mevlâ o şâh-ı mekremet-kârı

2 Ṣafâ-baḫş ola nûr-ı şevḳ ile ṭab‘-ı hümâyûnı
İlâhî görmeye dâr-ı cihanda ẕerre ekdârı

3 Meh-i burc-ı ‘adâlet âfitâb-ı maşrıḳ-ı devlet
İḥâṭa eyledi dehri ser-â-ser nûr-ı eṭvârı

4 Bir iki gün egerçi şîve-i taḳdîr-i zebânı
Keder-nâk itdi ḫalḳı dehr-i dûnuñ renc-i efkârı

5 Ġam-âlûd olsa diller şâd-kâm olmuş mu‘azzezdür
Murâd üzre Ḫudâ devr itdürür bu çarḫ-ı devvârı

6 Cezâsı der- ‘ıḳabdur kâfirân-ı dûzaḫ âyînüñ
Cünûd-ı müslimînüñ yirde ḳalmaz âh ile zârı

7 Olur ma‘dûm-ı şemşir-i şeri‘at böyledir ebed
İder ḫâk ile yeksân luṭf-ı Mevlâ cünd-i küffârı

8 Olur bî-şüphe manṣûr-ı muẓaffer ‘asker-i İslâm
Perîşân eyleye ‘avn-i Ḫüdâ küffâr-ı ġaddârı

9 Teveccüh üzre erbâb-ı ḳulûbuñ cünd-i İslâma
İcâbet etmesi emr-i mukarrer olmaz inkârı

10 Hezârân bendeler olmuşdı iḥyâ devr-i ‘adlüñde
Kemâl-i luṭf ile mesrûr ḳıldı nice ġam-ḫârı

11 Biḥamdillah şeh-i ‘âlem-i pâk ṣulb-i pâkinden
Olub zîb-âver-i mehd-i cihân ber der-i şehvârı

12 Vücûda geldi bir şehzâde-i pâkîze gevher kim
Ḫacil eyler cesîmin enveri mihr-i pür envârı

13 Serîr-i taḫt-ı devletde Ḫüdâ ‘ömrün füzûn itsün
Mu‘ammer eyleye Ḥaḳ ol şehenşâh-ı cihandârı

14 Ḳadîmi bendedür emr-i ma‘âşında ciger ‘usret
İde şâyân-ı luṭf u merḥamet Feyżî-i nâ-çârı

15 Derûne bi’l-bedâhe düşdi bir şevḳ ile târîḫi
Muḥammed nûr-ı ‘âlem virdi Sulṭân Aḥmede Bârî

12
MUSÎB EFENDİ

Târîh-i Musîb berây-ı velâdet-i şehzâdegân

Gelüp hâtif beşâretle didi târîḫini ol dem
Ḳadem baṣdı cihâna müjde şehzâde Muḥammed Ḫan

1129 Cevherî Tarih Mecmua: 025

İkinci dizenin noktalı harfleri (cevher) toplandığında 1129 tarihi çıkmaktadır. “ye” harfi cevherî sayılır. (Hâtif; gelecekten, gaybdan haber verendir.)

Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün

1 Bu demdir ol eyâ kilk-i cevâhir naẓm-ı pür em‘ân
Çeküp taḥrîre dürr-i naẓmı ile cümleyi ḥayrân

2 Bu demdir ol vezân oldı nesîm-i luṭf-ı Yezdânî
Hezârân dilleri güller gibi ḳılmaḳdadır ḫandân

3 Bu demdir ol kemâl-i şevḳ ile oldı meserret-baḫş
Olanlar gûşe-gîr-i renciş-i ġam oldılar şâdân

4 Bu demdir ol ki dürr-i şevḳ-ı dilde çeşme-der-çeşme
Nesîm-i feyżle yemm-i lücce lücce olmada cûşân

5 Nisâr it ḳabża ḳabża pâre-i mażmûnı vaṣfuñla
Behişt-i midḥat-ı rengînüñe reşk eylesün rıdvân

6 Feżâ-yı lafẓa ḳorunç-ter zer-ender-zer mübâhâtı
Binüp raḫş-ı Süleymânî ma‘âniyye Tehemtensân

7 Şurû‘ it şevḳ ile bir mihr-i evc-i şevkini vaṣfa
Ki zîrâ pâyına lâyıḳ çekilse aṭlas-ı devrân

8 Nice mihr-i sipihr-i taḫt-ı şevket kim bu dehr içre
Olamaz cûşiş-i luṭfıyle mevc-i baḥr aña iḳrâm

9 Eger zencîre de çekseñ niŝâr olur yine ṭurmaz
O zer kim kîse-i luṭf-ı ‘amîmi içredir pinhân

10 Cenâb-ı Ḥażret-i Sulṭân Aḥmed Ḫân-ı Ġâzi kim
Odur mihr-i münîr-i maṭla‘-ı ser- cümle-i şâhân

11 Odur yenba‘-i iḥsân u kerem raḥmet-i ger ‘âlem
Odur üftâde-gân-ı ‘âcizâna eyleyen iḥsân

12 Odur mihr-i münîr-i neyyirâ celâl-i ḫaḳanî
Odur raḫşende mâh-ı maṭla‘-ı iḳbâl-i şevket-rân

13 ‘Adâlet-küster-i ser-cümle-i şâhân-ı ‘âlemdür
Melâz u yâver-i dîn-i mübîndür ol şeh-i ẕi-şân

14 Sipihr-i devletüñ ol ḳuṭb-ı ferruḫ-ẕâtdur kâviş
Zamân emrine merhûn-ı umûr-ı devlet-i devrân

15 Ulül-emr-i iṭâ‘at vâriŝ-i mülk-i ḫilâfetdür
Mezâ-yı tıġdur ol ser ki olmaz emrine fermân

16 Mübârek el bil-iḳbâl-i ẕevâl iclâl-i şevketdür
Naṣirüddîndür ẕâtın ḫaṭâdan ṣaḳlasun Yezdân

17 İderse ‘arżuḥal-i maṭlabın bir ‘âciz nâ-kâm
Bulur elbette zaḫm-ı derdine bir merhem-i şâyân

18 O naḫlüñ olmasun çün ‘arḳ-ı ẕât-ı ṭâhiri maḳtû‘
Zamâne gülşen-i ‘âlemde açdı bir gül-i ḫandân

19 Olup mesrûr elde sükkerin câm olmada şimdi
Bu bir vaḳt-ı müsellemdür ki görmiş mi bunı insân

20 Meserret dilde şekker içre bâdâm olmamış n’olsun
Bi-ḥamdi’llâh vücûda geldi şehzâde Muḥammed Ḫan

21 Ḳudûmı sa‘d ola nûrı münîr kıldı âfâḳı
Ṣafâ-yı ḫâṭır oldı cümle ḫalḳ-ı ‘âleme şâyân

22 Gelen nûr-ı Muḥammed ṣulb-i pâk-i Sulṭan Aḥmeddür
Zihî luṭf-ı Ḫüdâ kim maẓhar oldı ol kerîmü’ş-şân

23 Ḫüdâ ol şâhı taḫt-ı şevket üzre müstedâm itsün
Daḫi fermân-ber olsun emrine ser-cümle-i şâhân

24 Be-ḥaḳ-ı Ka‘be vü Baṭḥâ hem ol şehzâde-i pâkin
Vücûdı pâkini berḳ-ı naẓardan ḥıfẓ ide her an

25 Muṣîbâ gûş idüp mevlûdini târîḫ içün dilde
Ḥurûf-ı cevherin bir mıṣra‘ın itmiş iken nihân

26 Gelüp hâtif beşâretle didi târîḫini ol dem
Ḳadem baṣdı cihâna müjde şehzâde Muḥammed Ḫan

13
NA‘TÎ

Târîh-i Na‘tî Berây-ı Velâdet-i Şehzâdegân

Ṣad müjde cihâne baṣdı yümn ile pâ
Şehzâde Muḥammed ibn-i Sulṭân Aḥmed

1129 Tarih-i tam Mecmua: 025
Her iki dizenin tüm harfleri toplanarak 1129 tarihi bulunur.

Mef‘ûlü Mefâ‘ilün Mefâ‘lün Fe‘ilün

1 Şehzâdeyi luṭf eyleyüp ol Rabb-i eḥad
Târîḫi olur Na‘tî bu beyt-i müfred

2 Ṣad müjde cihâne baṣdı yümn ile pâ
Şehzâde Muḥammed ibn-i Sulṭân Aḥmed

14
SA‘DÎ

Târîh-i Sa‘dî Berây-ı Velâdet-i Şehzâde Sultân Muhammed Han

Yazıldı ibtidâ besmele ile ‘arşa bu târîḫ
Ebu’l-fetḥ-i ceri Sulṭan Muḥammed geldi dünyâya

1129 Eklemeli Tarih Mecmua: 025

Son dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1127 tarihi elde edilir. Şair, “ibtidâ besmeleyle” dediği için “be =2” harfinin değeri eklenmelidir. 1127+2= 1129

Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün

1 Ser-efrâz-ı Selâṭîn-Ḥażret-i Ḫân Aḥmed-i Ġâzî
Ki ẕât-ı pâki oldı kârgâh-gûne ser-pâye

Târîh-i Sa‘dî Berây-ı Sâl-i Cedîd

Geldi sâl-i cedîde bir târîh
Sene-i feth ü sâl-i nasr-ı güzîn

1129 Eklemeli Tarih Mecmua: 026

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır. Şair, geldi bir tarih dediği için bir eklenecek: 1128+1= 1129. Yeni yıl tebriki ile ilgilidir.

Fâ‘ilâtün Mefâ‘ilün Fe‘ilün

1

15- Târîh-i Sa‘dî berây-ı sâl-i cedîd (yeni yıl)

Yazıldı hâme-i kudretle çarha bu târîh
Mübârek ola şehen-şâha mâh-ı sâl-i cedîd
1129 Tam tarih Mecmua:026

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1129 tarihi bulunmaktadır.

16- Târîh-i Hâsim berây-ı kâ’im-makâm
‘Âlem-i bâlâda tahrîr itdiler târîhini
Oldı İbrâhîm Paşa mansıb-ı kâ’im-makâm
1128 Tarih-i tam Mecmua: 028
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır.
(Ka’immakamdaki hemze “ye” okunacaktır.)

17- Târîh-i Hâsim diğer berây-ı kâ’im-makâm
Cevher-i kül söyledi târîhini
Basdı vezâretle rikâba kadem
1128 Tarih-i tam Mecmua: 029

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır. Ancak şair burada “cevher” kelimesini noktalı harfler anlamında kullanmamıştır. Cevher-i kül diyerek tüm harfleri toplamak gerektiğini belirtmiştir.

18- Târîh-i Sa‘dî Çelebi berây-ı dâmâd şuden

Bî-nükat kendi yediyle ‘add idüp menkûtını
Çâr târîh oldı ol vechile beyt-i bî-‘adîl

Oldı dâmâd-ı şeh-i devlet-me’âb ü cûd-kâr
Asaf-ı ‘adl-âver İbrâhîm Paşa-yı cemîl

1129 Çıkarmalı bî- nükat tarih Mecmua: 033
İkinci beytin noktasız harfleri hesaplanınca 1133 çıkar. Şair çâr tarih oldu dediği için çar yani dört çıkar. Sonuç 1129’dur.

19- Târîh-i Mir‘izzet berây-ı dâmâd şuden

Yâ İlâhî sen mübârek eyle târîhin didim
Oldı İbrâhîm Paşa sıhr-ı sultân-ı cihân
1129 Tamiyeli Tarih Mecmua: 034

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1129 tarihi bulunmaktadır. Ancak, beytin başındaki “yâ” nidası hesaba katılmalıdır. Yâ,11+1118=1129.

20- Târîh-i Vehbî berây-ı dâmâd şuden

Her birinde derc idüp bir gûne târîh eyledim
İki mısra‘ı karîn-i yek-diğer çün farkadân

Âsaf-ı mülk oldı dâmâd-ı şeh-i gerdûn-makâm
Eyledi mihr ile hâlâ mâh-ı nûr-efzâ kıran
1129 Eklemeli tarih Mecmua: 031

İkinci beytin her iki dizesi de ayrı ayrı 1128 tarihini verir. Ancak yukarıda “derc idüp bir gûne” dediği için “bir” eklemek gereklidir. 1128+1=1129

21-Târîh-i Sâmî berây-ı dâmâd şuden

Sûret-i evc-i ‘alâyı mısra‘-ı evvel geçüp
Çün meh-i tam oldı dilde mısra‘-ı sânî bedîd

Oldı İbrâhîm Paşa sıhr-ı sultân-i celîl
Şâha dâmâd oldı İbrâhîm Paşa-yı sa‘îd
1129 Eksiltmeli tarih Mecmua: 038

İkinci beytin ilk dizesin de “üç” fazlalık vardır, bu da yukarıdaki beyitte “evvel geçüp” diyerek belirtilmiştir. “üç” sayısı “cim”e tekabül eder. Bir cim fazladır. 1131-3= 1129.
İkinci dize ise tarih-i tamdır. “evc” kelimesi daima “üç” çağrıştırmaktadır.

22- Târîh-i Sa‘dî berây-ı dâmâd şuden

Gelüp hep dâmen-i bûs eyleyenler didiler târîh
İlâhî sûrı mes‘ûd ola İbrâhîm Paşaya
1129 Eklemeli tarih Mecmua: 040

Birinci dizedeki “gelüp hep” ifadesinden dolayı ikinci dize hesaplanırken “hep” ifadesinin karşılığı “7” sayısı eklenmelidir. 1122+7= 1129

23- Târîh-i Vehbî-i diğer berây-ı dâmâd şuden:

Mübârek-bâd şimdi buldı dâmâdın şeh-i vâlâ
Bu demde oldı İbrâhîm Paşa sıhr-ı sultânî
1129 Tarih-i tam Mecmua: 042

Her iki dizenin de ayrı ayrı toplamı tam tarih vermektedir. 1129.
24- Târîh-i Mâcid berây-ı dâmâd şuden
Mâcidâ tebşîr idüp hâtif didi târîhini
Oldı dâmâd-ı şeh İbrâhîm Paşa-yı ‘alîm
1129 Tarih-i tam Mecmua: 046

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1129 tarihi bulunmaktadır.

25- Târîh-i Dürrî berây-ı dâmâd şuden
Feleklerde melekler didiler târîhin ey Dürrî
Bir âsaf oldı hakkâ şân ile dâmâd-ı sultânî
1129 Tarih-i tam Mecmua: 049
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1129 tarihi bulunmaktadır.

26- Târîh-i Hâsib berây-ı dâmâd şuden
Geldi muhbir zevk ü şevk ile didi târîhini / Oldı İbrâhîm Paşa şimdi dâmâd ü nedîm
1129 Eklemeli tarih Mecmua: 049
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır. Birinci dizedeki “geldi muhbir” ifadesinden “bir” eklenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. 1128+1= 1129
27- Târîh-i Hâsib berây-ı dâmâd şuden
Hamd İbrâhîm Paşa sa‘d ile
Oldı dâmâdı Sultân Ahmedin
1129 Tarih-i tam Mecmua: 049

İki dizenin de tüm harfleri toplanınca tam tarih çıkmaktadır: 1129.

28- Târîh-i Hâsib-i diger berây-ı dâmâd şuden

Zifâfın gûş idince hâtif-i ‘aynî didi târîh
Sezâdır Fâtıma Sultân İbrâhîm Paşada

1129 Tarih-i tam Mecmua: 050

29- Târîh-i Hâsib-i diger berây-ı dâmâd şuden

Didiler tahsîn-i gûyân şevk ile târîhini
Buldı İbrâhîm Paşa Zühre-i Zehrâ cemîl
1129 Tarih-i tam Mecmua: 050

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1129 tarihi bulunmaktadır.

30- Târîh-i Mir‘izzet berây-ı dâmâd şuden
Hurûf-ı nokta-dâr ile didi târîhini hâtif
Cenâb-ı Rabb-i Bârî ide tuğun dâ’imâ mansûr
1129 Cevherî tarih Mecmua: 050

İkinci dizenin noktalı harfleri toplanınca tarih bulunur: 1129. Da’imdeki hemze “ye” olarak hesaplanacak.

31-Târîh-i Fâ’iz berây-ı dâmâd şuden
Didi tebrîk idüp târîhini sad şevk ile Fâ’iz
Ehak dâmâd-ı Sultân Ahmed İbrâhîm Paşadır
1129 Tarih-i tam Mecmua: 050

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1129 tarihi bulunmaktadır

32-Târîh-i Fâ’iz berây-ı sulh

Bu sulhun lafza vü ma‘na didi târîhini Fâ’iz
Cihân bin yüz otuzda oldı sulh-ı pâk ile dilşâd
1130 Tarih-i tam Mecmua: 061

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1130 tarihi bulunmaktadır. Ayrıca ilk dizede şairin de belirttiği gibi, aynı dizede tarih hem sözle hem de ebced hesabıyla söylenmiştir.

33-Târîh-i Dürrî berây-ı sulh
Re’y-i İbrâhîm Paşa-yı Felâtûn-fehm ile
Yüz otuzda ‘akd olundı Nemçe sulhu vesselâm
1130 Tarih-i tam Mecmua: 063

Her mısra ayrı ayrı hesaplandığında tam tarih elde edilir. Ayrıca sözle de tarih belirtilmiştir.

34-Târîh-i Neylî berây-ı sulh
Kıldı emn-âbâd cümle kişveri sulh u salâh
Buldı sa‘y-i dâver-i ekremle âsâyiş cihân
1130 Tarih-i tam Mecmua: 064

Her dize ayrı ayrı tam tarih verir: 1130

35-Târîh-i Feyzî berây-ı sulh
Cihân âsûde oldı şevk ile Feyzî didim târîh
Bu ‘âlem hamdüli′llâh sulh ile buldı hele râhat
1130 Tarih-i tam Mecmua: 065

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1130 tarihi bulunmaktadır.

36-Târîh-i Sâhib berây-ı sâhil-hâne
Bu târîhi debîr-i feyz yazdı tâk-i iclâle / Bu sâhil-hâne-i vâlâyı yapdı âsaf-ı ‘âlî
1131 Tarih-i tam Mecmua: 069
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1131 tarihi bulunmaktadır. Ancak Sahil-hâne-i derken terkip “i” olan hemze, elif kabul edilerek bir eklenmesini sağlamıştır.

37-Târîh-i Râşid berây-ı velâdet-i Şehzâde Bâyezîd

Düşdi bu bir garra nev-meh târîh-i mîlâd- sa‘îd
Şehzâde Sultân Bâyezîd dünyâyı kıldı şâd-mân
1131 Tarih-i tam Mecmua: 075

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1131 tarihi bulunmaktadır.

38-Târîh-i Fâ’iz-i Edirnevî berây-ı velâdet-i Şehzâde Bâyezîd

Müjde idüp çıkdı bir kâmil didi târîhini
Virdi şâdı mevlid-i Şehzâde Sultân Bâyezîd
1131 Tarih-i tam Mecmua: 076

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1131 tarihi bulunmaktadır.

39-Târîh-i Râzî berây-ı velâdet-i Şehzâde Bâyezîd

Tâcın atdı çarh şevkından didiler Râziyâ
Geldi devletle vücûd iklîmine Şeh Bâyezîd
1131 Eksiltmeli tarih Mecmua: 076

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1133 tarihi bulunmaktadır. Tacın attı ifadesi ile Bayezid’in ilk harfi atılmalıdır. B=2
1133-2=1131
40-Târîh-i Hâşim berây-ı sulh

Kudsiyân mısra‘-ı târîhini inşâd idicek
Cümle bu sulha didi re’y-i rezîndir ‘ukalâ

1130 Tarih-i tam Mecmua: 065

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1131 tarihi bulunmaktadır.

41-Târîh-i Tâ’ib Efendi berây-ı sulh
Nizâm-ı ‘âlem oldı sulh ile dehre amân virdi
Cihân târîhin eytdi sulh-ı hayr-encâm-ı mülk-âbâd
1131 Tarih-i tam Mecmua: 084
Sulh-ı hayr-encâm-ı mülk-âbâd” kısmı 1131 târîhi verir.

42-Târîh-i Tâ’ib Efendi berây-ı Kasr-ı cedîd
Ne hâcet medhe Tâ’ib vasfı târîhinden anlasun
Bu vâlâ kasrı İbrâhîm Paşa eyledi bünyâd
1131 Tarih-i tam Mecmua: 085

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1131 tarihi bulunmaktadır.

43-Târîh-i Râşid Efendi berây-ı Salhâne
Didüm bânîsine Râşid du‘âdan sonra târîhin
Bu bâlâ kasr-ı zîbâ cilve-gâh-ı sadr-ı ‘âlîdir
1126 Tarih-i tam Mecmua: 092

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1126 tarihi bulunmaktadır.

44-Târîh-i Behcetî berây-ı medrese
Behcetî tebrîk idüp tullâb-ı târîhin didi
Âsaf İbrâhîm Paşa müjde yapdı medrese
1126 Tarih-i tam Mecmua: 093

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1126 tarihi bulunmaktadır.

45-Târîh-i Ebul-Es‘âd berây-ı dârü’l-hadis
Feyz-i Hakla Kâsım-ı envâr târîhin didi
Medreseňde ‘ayn-ı nûr-ı ‘ilm ola çün selsebîl
1132 Tarih-i tam Mecmua: 125

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1132 tarihi bulunmaktadır. Ancak,
medreseňde ifadesi medresede okunmalıdır çünkü 20 sayısına denk gelen kef hesabı bozmaktadır. Bu durumda hesap 1152 çıkmaktadır.(?)

46-Târîh-i Sadîk berây-ı dârü’l-hadis

1132 Tarih-i tam Mecmua: 126

Ayrı ayrı bütün dizelerin harfleri hesaplandığında her biri 1132 tarihini vermektedir.

Sadr-ı muhyid-devle İbrâhîm Paşa kim anın / Köhne ‘âlemde degil nev-matlabı devlet-serâ
Nüktedân dâmâd-ı Sultân-ı mübîndir o kim / Nev-‘arûs câhına dünyâda naz itse sezâ
‘Âmm-i tab‘ı olup râz âşinâ-yı hendese / Bî-bedel yer buldı tahsîn eylesün ehl-i semâ
Yapdı hem-nâm-ı Halîlullâh o vâlâ buk‘ayı / Ortasında beldenin zîb oldı amma vakı‘â
Öyle enseb her mahal olmaz müesser herkese / Lutf-ı Rabbânîdir a‘ceb bu zemin-i dil-güşâ
Medrese olmış makâmında sebîl-i zemzemî / Bî-sebîlillâh sâfü’l-hak zihî ‘ayn-eş-şifâ
Didi ta‘yîn eyleyüp sâlin kemâlinde Sadîk / Kıldı İbrâhîm Paşa buk‘asın Allâh binâ

47-Târîh-i Ebu’l-Es‘âd berây-ı tecdîd-i Tophâne
Söyledi târîh-i bünyâdın Ebu’l-Es‘âd anın
Oldı Sultân Ahmedin lutfıyla Top-hâne cedîd
1132 Tarih-i tam Mecmua: 127

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1132 tarihi bulunmaktadır.

48-Târîh-i Ebu’l-Es‘âd velehü berây-ı tecdîd-i Tophâne
Söyledi târîh-i bünyâdın Ebu’lEs‘âd anın
Yapdı Tophâneyi Sultân Ahmed-i memdûh-ı âm
1132 Tarih-i tam Mecmua: 128

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1132 tarihi bulunmaktadır.

49-Târîh-i Dürrî berây-ı tüfenk endâz-ı İbrâhîm Paşa
Kemâl-i fennine tahsîn idüp Dürrî didi târîh
Urup hem kırdı ol âsaf sebûyı çak o sâhilden
1133 Tarih-i tam Mecmua: 128

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1133 tarihi bulunmaktadır.

50-Târîh-i Nedîm berây-ı tüfenk endâz-ı İbrâhîm Paşa
Nedîm-i bende didi tarz-ı Nef‘î üzre târîhin
Sebûyı urdı hakkâ dikdi taş sadr-ı tüfenk-endâz
1133 Çıkarmalı tarih Mecmua: 129
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1133 tarihi bulunmaktadır. Ancak “tüfenk” kelimesi eksiltilmelidir; çünkü aslında şair, tarz-ı nef’i derken eksilmesi gereken bir kelimenin varlığını îmâ etmektedir. O da “tüfenk”tir.

51- Târîh-i Hamdî berây-ı dâmâd şuden
Çü sâhib çıkdı aldı mühri târîhin didi Hamdî
Gül-i mühr oldı bu yâ sadr-ı İbrâhîm Paşada
Çıkarmalı tarih 1130 Mecmua: 130

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1130 tarihi bulunmalıdır. Ancak bunun için “sahîb” kelimesi yani “sahîb=101” eksiltilmelidir.
1231-101= 1130

52- Târîh-i Hamdî berây-ı sulh
Lisân-ı hâtif-i gaybî didi târîhini Hamdî
Olupdur sulh-ı mâbeyn ‘ahd-i İbrâhîm Paşada
1130 Tarih-i tam Mecmua: 130
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1130 tarihi bulunmaktadır. Ancak “İbrahîm” isminde ikinci elifin olmadığına dikkat edilmelidir. Bu yüzden bir eksik hesaplanmalıdır.

53- Târîh-i Fâ’iz berây-ı sebîl
Gûyiyâ bu cây-gâhda bu sebîl-i bî-bahâ
‘Ayn-ı zemzemdir makâm-ı pâk-i İbrâhîmde
1132 Tarih-i tam Mecmua: 131

Beyitin tamamı hesaplandığı zaman 1132 tarihi elde edilmektedir.

54- Târîh-i Ebul-Es‘âd berây-ı sebîl

Nûş-ı abın eyleyüp didim anın târîhini
Fî-sebîlillah yapılmış içine âb-ı hayât
1132 Tarih-i tam Mecmua: 131

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1130 tarihi bulunmaktadır.

55-Târîh-i Şehrî berây-ı çerâgân-ı Sâhil-hâne

Çerâgâne ‘aceb mi düşse yektâ Şehriyâ târîh
Yanup yakıldı rûy-ı lâle şevk-engîz olup dilden
1132 Çıkarmalı tarih Mecmua: 142

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1133 çıkmaktadır. “düşse yektâ” ifadesinden “bir” çıkarmak gerektiği anlaşılmaktadır. 1133-1= 1132

56-Târîh-i Reşîd berây-ı sebîl
Lisânımdan Reşîdâ böyle cârî oldı tevârîh
Sebîl-i ‘ayn-ı İbrâhîm Paşadır içün sıhhâ
1132 Tarih-i tam Mecmua: 154

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

57-Târîh-i Feyzî berây-ı hıtân (İbrahim Paşa’nın oğlu)

Müjde kıl şükrâne tekrâr eyleyüp târîhini
Mîr Mehmed oldı sünnet hamdüli′llâh kim bu dem
1132 Tarih-i tam Mecmua: 158

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

58-Târîh-i İshâk berây-ı hıtân (İbrahim Paşa’nın oğlu)
Gûş-ı İshâka didi hâtif o dem târîhini
Sünnet oldı necl-i sadr-ı ‘âli-i zîbâ nejâd
1132 Tarih-i tam Mecmua: 159

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

59-Târîh-i Râzî berây-ı hıtân (İbrahim Paşa’nın oğlu)
Du‘â-yı devlet ü iclâlin eyleyüp didi Râzî
Cemîl-i yümn ile sünnet oldı Mîr-Mehmed
1132 Tarih-i tam Mecmua: 160

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

60-Târîh-i Sa‘dî berây-ı hıtân (İbrahim Paşa’nın oğlu)
Du‘â idüp didi ihlâs ile Sa‘dî kulun târîh
Mehemmed Beg bi-hamdillâh ki oldı sûr ile sünnet
1132 Tarih-i tam Mecmua: 160

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

61-Târîh-i Sâmî berây-ı hıtân
Gelüp ‘ıydın ikinci rûz-ı isneyni didim târîh
Mehemmed Beg olundı yümn ile sünnet mübârek-bâd
1132 Eklemeli tarih Mecmua: 161

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1130 çıkmaktadır. Gelüp ikinci dediğine göre ikinci harf olan “be=2” eklenmelidir. 1130+2=1132

62-Târîh-i Osman-zâde berây-ı hıtân (İbrahim Paşa’nın oğlu)

Böyle inşâd eyledi târîhini kerrûbiyân
Sadr-ı ‘âlî eyledi ihyâ Mehemmed sünnetin
1132 Tarih-i tam Mecmua: 161

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

63-Târîh-i Zâtî berây-ı Tüfenk endâz-ı İbrâhîm Paşa
Delicek merbi sebûyı didi hâtif târîh
Koluna kuvvet ola âsaf-ı ‘âlî himemin
1133 Tarih-i tam Mecmua: 170
İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1133 çıkmaktadır. Ancak kuvvet kelimesi iki vav’la yazılmış sayılmalıdır; aksi takdirde 6 eksik çıkmaktadır.

64- Târîh-i Musîb berây-ı sebîl

Ayagından içüp bu mâ-i pâki söyledim târîh
Sebîl-i mâ-i İbrâhîm Paşa ‘ayn-ı zemzemdir
1133 Tarih-i tam Mecmua: 172

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1133 çıkmaktadır.

65-Târîh-i Mâcid berây-ı hıtân (Şehzâdelerin sünneti )

Du‘â idüp didi kerrûbiyân târîhini Mâcid
Sürûr-encâm ola bu sûr-ı Sultân Ahmed-i Cem-câh
1132 Tarih-i tam Mecmua: 175

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

66-Târîh-i Mâcid velehü berây-ı hıtân (Mehmet Bey’in sünneti)

Hıtân-ı meymenet mekrûnuna Mâcid didim târîh
Mehemmed Beg de sünnet oldı bu şehzâdegân ile
1132 Tarih-i tam Mecmua: 175

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

67- Târîh-i Hâşim berây-ı sulh
Kudsiyân mısra‘-ı târîhini inşâd idicek
Cümle bu sulha didi re’y-i rezîndir ‘ukelâ
1130 Tarih-i tam Mecmua: 188

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1130 çıkmaktadır.

68- Târîh-i Hâşim berây-ı sulh, tecdîd-i Sâhil-sarây
Ne hâcet vasfa Tâ’ib vasfı târîhinden anlasun
Bu vâlâ kasrı İbrâhîm Paşa eyledi bünyâd
1130 Tarih-i tam Mecmua: 200

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1130 çıkmaktadır.

69- Târîh-i Nedîm berây-ı çeşme
Vasf-ı pâkinde Nedîm anın bu beyti söyleyüp
İki mısra‘dan iki târîh tevlîd eyledi

Pür-himem dâmâd İbrâhîm Paşa-yı vezîr
Bu dilârâ çeşme-i dil-cûyı tecdîd eyledi
1133 Tarih-i tam Mecmua: 203
Son beyitin her mısra’ı ayrı ayrı tam tarih verir: 1133.

70- Târîh-i Vâkıf berây-ı Sâhil-sarây
Vâkıfâ sad-şevk ile târîh-i itmâmın didi
Tarz-ı nev-pâkize kasr u bî-bedel sâhil-serây
1131 Tarih-i tam Mecmua: 207

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1131 çıkmaktadır.

71- Târîh-i Sa‘dî berây-ı tamîr-i sarây
Didi itmâmına târîh Sa‘dî
Güzel şâhâne mesken tarz-ı ra‘nâ
1132 Tarih-i tam Mecmua: 209

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

72- Târîh-i Reşîd berây-ı nişân-zeden
Söyledim târîhini tahsîn idüp anın Reşîd
Üç sebû kırdı sekiz yüz kâmda sadr-ı kerîm
1133 Eksiltmeli Tarih Mecmua: 210
İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1136 çıkmaktadır. Bir cim fazladır. Üç sebu kırdı dediğine göre 3 eksik anlamına da gelir.

73- Târîh-i Seyyid Vehbî berây-ı nişân-zeden

Bunda da tozkoparan menzili alup hakkâ
Üç sebû kırdı pey-â-pey tüfek ile âsaf
1133 Tarih-i tam Mecmua: 212

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1133 çıkmaktadır.

74- Târîh-i Hıfzî berây-ı hıtân-ı Şehzâdegân ( Şehzadelerin sünneti)

Menkûtası târîh-i du‘âdır bu sürûra
Allâh hümâyûn ide bu sûr-ı hıtânı
1132 Menkûta tarih Mecmua: 228

İkinci dizenin noktalı harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

75- Târîh-i Şehrî berây-ı hıtân-ı Şehzâdegân (Şehzadelerin sünneti)

Müjde bu târîh-i sultân-ı cihâne Şehriyâ
Sünnet oldı cümle-i şehzâdegân cem-i cenâb
1132 Tarih-i tam Mecmua: 229

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.
76- Târîh-i Vâkıf berây-ı nişân-zeden-i sebû

Vâkıf olup Vâkıfâ söyledi târîhini
Kırdı sekiz yüz adım konmuş iken üç sebû
1132 Tarih-i tam Mecmua: 229

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

77- Târîh-i Vehbî berây-ı nişân-zeden-i dinâr
Görenler Vehbiyâ tahsîn birle yazdı târihin
Urup dâmâd İbrâhîm Paşa bozdı dînârı
1132 Tarih-i tam Mecmua: 250

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1132 çıkmaktadır.

78- Târîh-i Vehbî berây-ı çeşme-i Çubuklu:

Ziyâde bir güzel târîh-i tahrîr ile ey Vehbî
Suyın buldı Çubuklı devr-i İbrâhîm Paşada
1133 Çıkarmalı tarih Mecmua: 266

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1134 çıkmaktadır. Ziyade “bir” dediği için bir çıkarılacak demektir. 1134-1=1133

79- Târîh-i Seyyid Vehbî berây-ı Terfî-i Medîne-i münevvere
İderken bende Vehbî fikr-i târîh
Lisân-ı gaybdan geldi bu müfred

Müsâvî itdi câh-ı Ka‘be ile
Medîne pâyesin Sultân Ahmed
1134 Tarih-i tam Mecmua: 288

İkinci beytin tüm harfleri toplandığında 1134 çıkmaktadır.

80- Târîh-i Râşid Efendi berây-ı sûr-ı tebrik-i vezâret-i Mehmed Bey
Mübârek ola Ahmed hâna sadr-ı ekremin necli
Mehemmed Beg vezâretle musâhib oldı hem dâmâd
1133 Menkûta tarih Mecmua: 360

İkinci dizenin noktalı harfleri toplandığında 1133 çıkmaktadır.

81- Târîh-i Kâzım berây-ı zifâf-ı Mehmet Bey

Yaz zifâf-ı pâki târîhin sipihre Kâzımâ
Oldı ‘izz ile mülâkî şems ile mâh-ı münîr
1136 Tarih-i tam Mecmua: 363

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1136 çıkmaktadır.

82- Târîh-i Sâlim-i Trabzonî berây-ı tebrîk-i vezâret-i Mehmed Paşa

Söyledi ‘abd-i kerem dîdesi Sâlim târîh
Buldı iclâl vezâretde Mehemmed Paşa
1136 Tarih-i tam Mecmua: 364

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1136 çıkmaktadır.

83- Târîh-i Kâtib-ül hurûf Fâiz berây-ı sûr u vezâret

Didi târîhini bir beyt ile Fâ’iz-i du‘â-gûyî
Ki her bir mısra‘ı pâkîze târîh-i etemm oldı

Musâhib oldı yümn ile olup dâmâd-ı Ahmed Hân
Mehemmed Beg vezîrân-ı vezîr-i pür-kerem oldı
1136 Tarih-i tam Mecmua: 364

İkinci beyitin her dizesi ayrı ayrı toplandığında 1136 çıkmaktadır.

84- Târîh-i Kâmî berây-ı sûr-ı hümâyûn

Hezârân şevk ile Kâmî-i dâ‘î didi târîhin
Zihî devlet bu üç sultânın üç sûrı se ‘ıyd oldı
1136 Tarih-i tam Mecmua: 367

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1136 çıkmaktadır.

84- Târîh-i Şâkir berây-ı tebrîk-i sûr-ı vezâret

Buldı iclâl-i vezâretde Mehemmed Paşa
Sıhr-ı sultân-ı dilîr oldı Mehemmed Paşa
1136 Tarih-i tam Mecmua: 368

Her iki dizenin tüm harfleriayrı ayrı toplandığında 1136 çıkmaktadır.

85- Târîh-i Nedîm berây-ı tebrîk-i vezâret

Nedîmâ bendesi bu mısra‘ ile didi târîhin
Mehemmed Beg vezîr ü sıhr-ı sultân oldı bir günde
1136 Tarih-i tam Mecmua: 369

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1136 çıkmaktadır.

86- Târîh-i İmâm-ı evvel-i sultanî berây-ı sâhil-sarây-ı Emn-âbâd:

Bu nüzhed-gâhın itmâmında mâmure didüm târîh
Hümâyûn ola Sultân Ahmede bu kasr-ı zerrîn tâk
1137 Tarih-i tam Mecmua: 398

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

87- Târîh-i ‘Âsım berây-ı tebrîk-i vezâret

Sâl-i târîhîn hezârân şevkile dürc eyledi
Kemterîn-i bendegân ‘Âsım gelüb bir müfrede

Dâd-ı Hak ile olup hâlâ Mehemmed Beg vezîr
Hem musâhîb oldı hem dâmâd Sultân Ahmede

1136 Eklemeli Tarih Mecmua: 369

Her iki dizenin tüm harfleri toplandığında 1135 çıkmaktadır. “gelüp bir” dediği için bir eklenir. 1135+1= 1136.

88- Târîh-i Sa‘dî berây-ı sûr-ı hümâyûn

İki garrâ mısra‘ı Sa‘dî hisâb itdüm tamâm
Her biri bir başka târîh oldı bî- naks u kesir

Şer‘-i zîbâ ile Sultân Ahmed-i Dârâ kemâl
Kendüye bir ayda dâmâd itdi üç ‘âlî vezîr

1136 Tarih-i tam Mecmua: 369

Her iki dizenin tüm harfleri ayrı ayrı toplandığında 1136 çıkmaktadır.

89- Târîh-i Şehdî berây-ı imâret-i minâre

Çıkup âvâze ‘arşa didi târîh
Ta‘âlâ şâne Allâhü ekber
1136 Çıkarmalı tarih Mecmua: 371

İkinci dizenin harflerinin toplamı 1156’dır; çıkup “âvâze” dediğine göre bu kelimenin ebced değeri olan 20 çıkarılmalıdır. 1156-20=1136
(Şeyma Bayındır s. 80)

90- Târîh-i Seyyid Vehbî berây-ı feth-i Lûristân

Kıble-i ikbâl ide bu bâbı Hayy-i Zülcelâl
Dâd-ı Sultân Ahmed oldı feth-i bâb-ı narsa dâl
1137 Tarih-i tam Mecmua: 398
Her iki dizenin tüm harfleri ebcedle ayrı ayrı hesaplandığında 1137 çıkmaktadır.

91- Târîh-i Çelebi-zâde ‘Âsım berây-ı feth-i Lûristân

Didi bir mısra‘ içre ‘Âsım anın fethine târîh
Luristânı da Sultân Ahmed-i vâlâ-himem aldı
1137 Tarih-i tam Mecmua: 399

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

92- Târîh-i Fâ’iz berây-ı feth-i Erdebil
Didi târîhin du‘â birle anın Fâ’iz kulu
‘Ahd-i Sultân Ahmedîde feth olundı Erdebîl
1137 Tarih-i tam Mecmua: 399

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

93- Târîh-i Seyyid Vehbî berây-ı feth-i Revân

Olup efser ribây-ı cim şeh-i ‘âlem didim târîh
Kılıçla geldi miftâh-ı Revân bâb-ı hümâyûna
1137 Eksiltmeli tarih Mecmua: 408

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1140 çıkmaktadır. ribâ-yı “cim” denildiğine göre cim= 3 fazlalıktır. 1140-3 =1137.

94- Târîh-i Diğer Seyyid Vehbî berây-ı feth-i Revân
Mest olup bî-bâde şevk ile didim târîhini
Geldi miftâh-ı Revân dîvân-ı Sultân Ahmede
1136 Tamamlamalı tarih Mecmua: 408
İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1129 çıkmaktadır. Bî-“bâd” dediğine göre bâd= 7 eksik demektir. 1129+ 7=1136

95- Târîh-i Diğer Seyyid Vehbî berây-ı feth-i Revân
Ziyâde bir güzel târîhdir olsa n’ola meşhûr
Revân hısnında hâlâ aldı Sultân Ahmed-i mansûr
1137 Eksiltmeli tarih Mecmua: 408
İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1138 çıkmaktadır. Ziyade “bir” dediğine göre bir çıkarılmalıdır. 1138-1= 1137

96- Târîh-i Diğer Zühdî Berây-ı Feth-i Tebriz

Gûş idince fethini Zühdî didi târîhini
Aldı Tebrîz ülkesini hükm-i Sultân Ahmedî
1137 Tarih-i tam Mecmua: 408
İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

97- Târîh-i Seyyid Vehbî berây-ı feth-i İrân *********** güzel

Çekdi a‘câme kılıç şer‘ile sultân-ı enâm / Ya‘ni sultân-ı cihân-dâr u necîb ü erşed
Aldı yek hamlede bir bendesi Kirmânşâhın / Nice kal‘a nice iklîmini serhad serhad
Müjde zîl-hiccede cenk ile alındı Hemedân / Dâd ile aldı Revânı sipeh-i Hân Ahmed
Mülk-i İslâma olup şu‘be Nihâven-i ‘Irâk / Erivân kal‘asın aldı o şeh-i Cem-mesned
Geldi miftâh-ı Revân açdı der-i Âmîdi / Şeh-i Dârâ sipeh ü dâver-i İskender-ced
Şeh-i Tahmâsbı mat eyledi sultân-ı cihân / Yümn ü iclâl ile Mevlâ vire ‘ömr-i sermed
Aldı Tebrîz ü Nihâvendini de Îrânın / Hemedân Gence Revân fâtihi Sultân Ahmed
Nahcivân ile alup ülke-i Erdübâdın / Olmadı leşker-i İskender-i Cem-kevkebe sed
Bu nüh ebyâtda her mısra‘-ı pâk-i Vehbî / Sene-i feth ile birdir bi-hisâb-ı ebced
1137 Tarih-i tam Mecmua: 408

Her dizenin tek tek tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.
98- Târîh-i Diğer İshâk berây-ı feth-i Gence

Kıldı genc-i Gence bî-feth ü küşâd
Seyf-i Sultân Ahmed-i şevket-penâh
1137 Tarih-i tam Mecmua: 409

İki dizenin ayrı ayrı tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

99- Târîh-i Şehdî berây-ı feth-i Gence
Kal‘a-i gevher-nigîn-i Genceyi
Aldı Sultân Ahmed-i ‘âdil bu ‘âm
1137 Tarih-i tam Mecmua: 409

İki dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.
.

100- Târîh-i Nahîfî berây-ı feth-i Gence

Ey Nahîfî tuhfe-i ilhâmdır târîh ana
‘Avn-i Hakdan Gence fethi oldı Sultân Ahmedin
1137 Tarih-i tam Mecmua: 410

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

101- Târîh-i Sâhib Mehmed Efendi berây-ı feth-i Gence

Düşdi bir vechile üç beldeye Sâhib târîh
Gence Kazvîn ile Kum fâtihi Sultân Ahmed
1137 Eksiltmeli tarih Mecmua: 410

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1138 çıkmaktadır. Düşdi “bir” dediğine göre bir çıkmalıdır: 1138-1= 1137. (Burada hesap aslında 1139 çıkmaktadır. Bu durumu düzeltmek için üçten bir düşürülür, iki kalır; bu da tarihten çıkınca tam tarihi tespit edilmiş olur. )

102- Târîh-i Rif‘at Çelebi berây-ı feth-i Gence

Ben de bu fethi gûş idüp Rif‘at didüm târîhini
Seyf ile aldı Genceyi Hân Ahmed-i vâlâ cenâb
1137 Tarih-i tam Mecmua: 411

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

103- Târîh-i Hilmî berây-ı feth-i Gence
Mısra‘-ı zîbâyla Hilmî didim târîhini
Gence fethin kıldı Sultân Ahmede Mevlâ ‘atâ
1137 Eklemeli tarih Mecmua: 411

İkinci dizenin harf değeri 1135 çımaktadır. Tarihin tam olması için iki eklemek gerekmektedir. Şair mısra-i “zi-bâ” diyerek bir “ba” harfi değeri (2) eklenmesini istemiştir. 1135+2= 1137)
104- Târîh-i ‘Âtıf Efendi berây-ı feth-i Gence
İkisinin fethi bir târîhe geldi ‘Âtıfâ
Genceyi Tebrîzi aldı seyf-i Sultân Ahmedî
1137 Eklemeli tarih Mecmua: 411

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1135 çıkmaktadır.”ikisinin” fethi dediğine göre şair iki eklememizi istemektedir. 1135+2= 1137.

105- Târîh-i Fâ’iz berây-ı feth-i Gence

Bu sürûr ile didi târîh Fâ’iz bendesi
Rezm ile Sultân Ahmed Genceyi feth eyledi
1137 Tarih-i tam Mecmua: 412

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

106- Târîh-i Münîf berây-ı feth-i Tebrîz

Tutulup peyk-i Revâfız kesdiler başın o dem
Müjde ‘avnillah ile Tebrîzi aldı Süneyân
1137 Eksiltmeli tarih Mecmua: 413

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 çıkmaktadır. “kesdiler başın” ifadesi (2)çıkması gerektiği belirtilmiştir. 1139-2=1137
Be= 2

107- Târîh-i Reşîd berây-ı feth-i Gence

Sezâdır cem olursa ser-nihâde böyle târîhe
Açıldı genc-i Gence sa‘y-i Ahmed Han ile müjde
1137 Tarih-i tam Mecmua: 413

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 çıkmaktadır.

108- Târîh-i Yümnî berây-ı feth-i Revân
Bir kemîne didi bu mısra‘ı Yümnî târîh
Müjde kim oldı Revân fâtihi Sultân Ahmed
1137 Eklemeli tarih Mecmua: 413

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1136 çıkmaktadır.”bir” kemine dediğine göre şair bir eksik söylediğini ima etmektedir: 1136+1= 1137

109 Târîh-i Sa‘dî berây-ı feth-i Gence
Sa‘dîyâ düşdi ser-i a‘dâ didim târîhini
Virdi Gence gencini Fettâh Sultân Ahmede
1137 Eksiltmeli tarih Mecmua: 414

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1138 çıkmaktadır. Şair “düştü ser-i a’dâ” demekle “bir” çıkması gerektiğini ima etmiştir. 1138-1= 1137

110- Târîh-i Şehrî berây-ı feth-i Gence
Didi Şehrî müjde bu târîh-i ferruh sâlde
Gence şehrin aldı Sultân Ahmed-i Dârâ-düvel
1137 Tarih-i tam Mecmua: 414

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 tarihi çıkmaktadır.

111- Târîh-i Yümnî berây-ı feth-i Gence
Bir ‘adû tarhıyla Yümnî söyledim târîhini
Genceyi de aldı Sultân Ahmed-i nusret-me’âb
1137 Eksiltmeli tarih Mecmua: 415

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1138 tarihi çıkmaktadır. Şair “bir ‘adu tarhıyla” diyerek “bir” çıkması gerektiğini ima etmiştir. 1138-1=1137.
112- Târîh-i Hilmî berây-ı feth-i Gence

Fethini gûş eyleyüp Hilmî didüm târîhini
Gence fethi seyf-i Sultân Ahmede oldı nasîb
1137 Tarih-i tam Mecmua: 415

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 tarihi çıkmaktadır.

113- Târîh-i Şâkir berây-ı feth-i Tebrîz

Böyle yaz târîhini zerrîn kalemle Şâkir
Hısn-ı Tebrîz oldı Sultân Ahmede mülk-i cedîd
1137 Tarih-i tam Mecmua: 416

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 tarihi çıkmaktadır.

114- Târîh-i Şâkir berây-ı feth-i Gence

Du‘â-gûne kemîne bendesi Şâkir didi târîh
Hümâyûn ola feth-i Gence Sultân Ahmede yâ Rab
1137 Tarih-i tam Mecmua: 416

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1137 tarihi çıkmaktadır.
115- Târîh-i Fâ’iz berây-ı sene-i cedîd******

Fâ’izâ mâh-ı muharrem gelicek târîhine
Nusrete dâl oldıgıçün sâl-i nusretdir bu sâl
1138 Eklemeli tarih Mecmua: 417

Sadece “sâl-i nusretdir bu sâl” kısmı toplanır ve 1134 tarihi bulunur. Bu tarihe bir “dal” yani “dört” eklenmesi gerektiği imâ edilmiştir. 1134+4= 1138

116- Târîh-i Seyyid Vehbî berây-ı vasf-ı cenâb

Eyle bir müfredle iki mısra‘-ı târîh-i tam / Her biri ammâ ola silk-i belâgatde ferîd
‘Iydda geldi nüvîd-i feth-i lutfullahı gör
‘Iyd-ı şevvâli dü-bâlâ kıldı bu feth-i cedîd
1137 Eklemeli tarih Mecmua: 426
İki dizenin tüm harf değerleri ayrı ayrı toplandığında 1136 tarihi çıkmaktadır. Yukarıdaki beyitte “eyle bir” diyerek “bir” eklenmeli denmektedir. 1136+1= 1137.

117- Târîh-i Râşid berây-ı Kasr-ı hümayun Neşâd-âbâd
Râşidâ bu cây-ı vâlânın didim târîhini
Sa‘d ola kasr-ı Neşâd-âbâd Sultân Ahmede
1138 Tarih-i tam Mecmua: 448

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1138 tarihi çıkmaktadır.

119- Târîh-i İshâk Efendi berây-ı menzîl-gâh-ı teberdârân

Hıtâmında bu me’vânın didim İshak târîhin
Bu beyt-i pâki İbrâhîm Paşa eyledi bünyâd
1138 Tarih-i tam Mecmua: 448

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1138 tarihi çıkmaktadır.

120- Târîh-i Râşid Efendi berây-ı cây-gâh-ı Teberdârân-ı Saray-ı Atik

Tamâmında bu cây-ı dil-geşin târîhini Râşid
Didim itdi binâ bu câygâhı âsaf-ı yektâ
1138 Tarih-i tam Mecmua: 449

İkinci dizenin “Didim” hariç tüm harf değerleri toplandığında 1138 tarihi çıkmaktadır.

121- Târîh-i Nedîm Efendi berây-ı Sarây-ı ‘Atîk
Bu mısra‘la Nedîmâ eyledi tahrîr-i târîhini
Bu vâlâ kasr-ı nev-tarh ola Sultân Ahmede mes‘ûd
1139 Tarih-i tam Mecmua: 449

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır.

122- Târîh-i Nedîm Efendi berây-ı Kasr-ı Hümâyûn
Du‘â idüp Nedîmâ söyledi bu mısra‘ı ol dem
Bu kasr-ı pâk Sultân Ahmede yâ Rab sa‘îd olsun
1139 Tarih-i tam Mecmua: 449

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır.

123- Târîh-i Seyyid Vehbî Efendi berây-ı tecdîd-i Darp-hâne

Ana bir altun kalem ister ki târîhin yazam
Kıldı cây-ı sikkeyi Sultân Ahmed Hân cedîd
1138 Tarih-i tam Mecmua: 451

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1138 tarihi çıkmaktadır.

124- Târîh-i Râşid Efendi berây-ı Câmi‘-i Nevşehir

Sûy-ı hâtifden işitdim Râşidâ târîhini
Câmi‘-i ra‘nâ münevver ma‘bed-i ‘âlî-makâm
1139 Tarih-i tam Mecmua: 478

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır.

125- Târîh-i Râşid Efendi berây-ı Mekteb-i Nevşehir

Zâyirânından işitdim Râşidâ târîhini
Bî-bedel yapıldı İbrâhîm Paşa mektebi
1140 Tarih-i tam Mecmua: 478

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

126- Târîh-i Râşid Efendi berây-ı Hamâm-ı Nevşehir****
Sakın bir habbe virme dinle hamâmı ne dir târîh
Gelüp gir akçesiz hammâm-ı İbrâhîm Paşaya
1140 Eksiltmeli tarih Mecmua: 478

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır. Şair “sakın bir habbe virme” diyerek bir eksik olması gerektiğini ima etmektedir. 1141-1=1140.

127- Târîh-i Râşid Efendi berây-ı Hân u Çarşû-yı Nevşehir**

Görenler didiler târîhini menkût ile Râşid
Bu hân bu çârsû Nevşehri âbâd eyledi hakkâ
1139 Noktalı harflerle tarih Mecmua: 479

İkinci dizenin noktalı (menkut) harflerin değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır. (Ahmet Refik)

128- Târîh-i diger berây-ı Hân Râşid Efendi

Hitâmın gûş idüp menkût ile Râşid didim târîh
Bu bî-mânend hân bünyâd-ı İbrâhîm Paşadır
1140 Noktalı harflerle tarih Mecmua: 479

İkinci dizenin noktalı (menkut) harflerin değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

129- Târîh-i Vehbî Efendi berây-ı Mekteb-i Nevşehir

Vehbî-i bende du‘â idüp didi târîhini
Cûd-ı İbrâhîm Paşa yapdı bu nev mektebi
1139 Tarih-i tam Mecmua: 479

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır.

130- Târîh-i Nedîm Efendi berây-ı câmi‘-i Nevşehir

Didi bu mısrâ‘ ile târîh-i itmâmın Nedîm
Kıldı İbrâhîm Paşa câmi‘-i enver binâ
1140 Tarih-i tam Mecmua: 480

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

131- Târîh-i Nedîm Efendi berây-ı Hammâm

Eyledim çün vakt-i itmâmın Nedîmâdan su’âl / Böyle iki mısra‘-ı târîh ile virdi cevâb
Cûd-ı İbrâhîm Paşa germ idüp bâzârını / Buldı bu hammâm ile bu şehr-i zîbâ âb u tâb
1140 Tarih-i tam Mecmua: 480

İkinci beytin her iki dizesinin tüm harf değerleri ayrı ayrı toplandığında ayrı ayrı
1140 tarihi çıkmaktadır.

132- Târîh-i Şâkir berây-ı Çeşme-i Nevşehir

Okurlar su gibi leb-teşne-gân târîhini Şâkir
Gel iç nev-çeşme-i dil-cûy-ı İbrâhîm Paşadan
1139 Tarih-i tam Mecmua: 481

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır. (“çeşme-i” tabirindeki hemze elif =1 kabul edilmiştir. )

133- Târîh-i Nedîm berây-ı Sulhiyye
Eyledim şevketlü hünkârım hisâb
Gâlibâne oldı târîhi tamâm
1140 Tarih-i tam Mecmua: 484

İkinci dizenin “Gâlibâne oldı” kısmının tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

134- Târîh-i Nedîm berây-ı Fâtıma Zehrâ Sultân Câmi‘i

Bu mısra‘la Nedîmâ söyledi târîh-i itmâmın
Ne a‘lâ câmi‘ ihyâ itdi el-hak Fâtıma Sultân
1140 Tarih-i tam Mecmua: 487

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

135- Târîh-i Vehbî Efendi berây-ı Fâtıma Zehra Sultân Câmi‘i

Fâtıma Sultân idüp ihyâ bu zîbâ ma‘bedi
Mescid iken böyle bir pâkîze câmi‘ eyledi
1140 Tarih-i tam Mecmua: 487

Beytin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.
136- Târîh-i Vehbî Efendi berây-ı sulh-ı Eşref Şâh
Ser-fürû itdiricek hasma didim târîhin
Eşrefin haddini bildir diye Sultân Ahmed
1140 Eksiltmeli tarih Mecmua: 489

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır. “ser-fürû ittiricek” diyerek şair, “1” çıkacağını imâ etmektedir: 1141-1=1140

137- Târîh-i Kelîm berây-ı sulh-ı Eşref Şâh
Geldi çün bir müjde târîhin didim anın Kelîm
Bildi haddin kıldı Sultân Ahmede Eşref niyâz
1140 Eklemeli tarih Mecmua: 492

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır. “geldi çün bir”ifadesi ile şair “1” eklenmesi gerektiğini imâ etmektedir. 1139+1=1140

138- Târîh-i Kelîm berây-ı sulh-ı Eşref Şâh

‘Akd-i sulhı gûş idüp hâtif didi târîhini
Oldı İrân ehli Sultân Ahmede fermân-ber
1140 Tarih-i tam Mecmua: 492

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

139- Târîh-i Şeyh-zâde Sadîk berây-ı sulh- ı Eşref Şâh

Sadîk itdi bu dem inkıyâdına târîh
Hu bize virdi olup sulh-ı bî-gümân Eşref
1140 Eklemeli tarih Mecmua: 494

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1132 tarihi çıkmaktadır. Şair “itdi bu dem” demekle bu karşılığı “8”in eklenmesi gerektiğini imâ etmektedir. 1132+8=1140
140- Târîh-i Şâkir berây-ı sulh- Eşref Şâh
Yazıldı sâl-i sulhun kilk-i Şâkir birle târîhin
Didi Eşref amân sulh oldı Sultân Ahmed-i dânâ
1140 Eklemeli tarih Mecmua: 494

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır. Şair “birle” ifadesi ile bir eklemek gerektiğini imâ etmektedir. 1139+1= 1140

141- Târîh-i Mübîh berây-ı sulh-ı Eşref Şâh iki eksik nedeni belli değil

Geldi esnâ-yı haberde böyle târîh ey Mübîh
Aldı Eşref sulh ile Sultân Ahmedden amân
1140 Tarih-i tam Mecmua: 495

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır.

142- Târîh-i Subhî berây-ı sulh-ı Eşref Şâh

Bu sulha Eşref ağzından çıkup hâtif didi târîh
Amân virsün de Sultân Ahmed alsun mülk-i Îrânı
1140 Çıkartmalı tarih Mecmua: 496

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1145 tarihi çıkmaktadır. Şair “çıkup hâtif” demekle bir “he”(5) nin çıkması gerektiğini belirtmiştir. 1145-5=1140 .
143- Târîh-i Râmî Paşa-zâde berây-ı sâl-i cedîd

Didi tebrîk ile târîh-i re’fet lafza vü ma‘na
Ola bin yüz kırk bir sâli Sultân Ahmede es‘âd
1141 Tarih-i tam Mecmua: 557

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır. Şair ayrıca tarihi açıkça lafzen ve ma‘na olarak da söylemiştir. Ancak ebcedli tarih 1143 çıkmaktadır.
144- Târîh-i Şerîf berây-ı sâl-i cedîd

Çıkdı dilden Şerîf bir târîh
Sâl-i iclâl ü sa‘d u nasr u fütûh
1141 Çıkartmalı tarih Mecmua: 558

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1142 tarihi çıkmaktadır. Şair, “Çıkdı…. bir”demekle “bir” eksiltmemiz gerektiğini söyler. 1142-1=1141.

145- Târîh-i Şerîf berây-ı sâl-i cedîd

Dâ’im ü bâkî idüp şevket ile Hakk-ı Halîl
Sa‘d ide nev-sâl-i İbrâhîm Paşayı Rahîm

1141 Tarih-i tam Mecmua: 558

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır.

146- Târîh-i Sa‘îd berây-ı Şeref-âbâd

Ta‘miye kasd olunup mısra‘-ı evvelde hemân
Geldi bu beyt-i güzîn cilve-geh-i inşâda
Yapsa divarına mi‘mâr-ı himem bir mihrâb
Kıble-gâh dinse olurdı bu Şeref-âbâda
1141 Ta‘miyeli (eklemeli) tarih. Mecmua: 561

İkinci beytin ikinci dizesinin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır. Tamiyye “evvelde” denildiği için “bir” eklenmelidir. 1140+1= 1141.

147- Târîh-i İshâk Efendi berây-ı Şeref-âbâd

Didim tebrîk idüp İshâk-veş târîh-i itmâmın
Zihî nâdîde me’vâ kasr-ı ebhâ-yı Şeref-âbâd
1141 Tarih-i tam Mecmua: 562

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır.

148- Târîh-i İmâm-ı Sânî Sâhib Efendi berây-ı Kasr-ı Şeref-âbâd

Bu şeh beyt-i mu‘allâyı görüp Sâhib didi târîh
Şeref-âbâd Sultân Ahmede lâyık makâm-ı pâk
1141 Tarih-i tam Mecmua: 563

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır.

149- Târîh-i Vehbî Efendi berây-ı Şeref-âbâd:
Okuyup ismine telmîh iderek târîhin
Şeref-âbâd ola bu kasr-ı hümâyûn didiler
1141 Tarih-i tam Mecmua: 563

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır. Dize sonundaki “didiler” ifadesi katılmayacaktır.

150- Târîh-i Vehbî Efendi berây-ı Şeref-âbâd
Hüdâ mes‘ûd ide didi Şerîf-i bende târîhin
Şeref-âbâd Sultân Ahmedî tarh-ı bihîn-i nev
1141 Tarih-i tam Mecmua: 563

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır.

151- Târîh-i ‘Osman-zâde Sâbir berây-ı Şeref-âbâd

Târîh-i du‘â birle didi Sâbir-i nâşâd
Kasr-ı Şeref-âbâd-ı hümâyûn ola âbâd
1141 Eklemeli tarih Mecmua: 563

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır. “Du’a birle” demekle şair “bir” eklemek gerektiğini ima etmektedir. 1140+1=1141.
152- Târîh-i Rahmî Aga berây-ı Şeref-âbâd:

Didim seyr eyleyüp itmâmının târîhin ey Rahmî
Şeref-âbâd ola ‘izz ile Sultân Ahmede mes‘ûd
1141 Tarih-i tam Mecmua: 564

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır.

153- Târîh-i Şâkir berây-ı Şeref-âbâd
Kemîne ‘abd-i ihyâ-kerdesi Şâkir didi târîh
Mekân-ı sa‘d-ı Sultân Ahmed-i ‘âdil Şeref-âbâd
1141 Tarih-i tam Mecmua: 565

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır.

154- Târîh-i Vehbî berây-ı Sultân Ahmed Çeşmesi
Târîhi Sultân Ahmedin cârî-zebân-ı lûleden
Aç besmeleyle iç suyı Hân Ahmede eyle du‘â
1141 Tarih-i tam Mecmua: 608

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1141 tarihi çıkmaktadır.

ŞAİRLER

Afvî,
Âsım(2),
Âtıf (Cevdet Dadaş),
Behçetî,
Dürrî(5) (İhsan Kılıç),
Ebu’l-Es‘ad(2),
Es‘ad,
Fâ’iz (8), (Tarık Demir çalışmış; ancak bu şiirler yok.)
Feyzî(3),
Hamdî(2)
Hâsib(2),
Hâsim,
Hâşim(2),
Hıfzî,
Hilmî,
İlmî,
İmâm-ı evvel,?
İshak Efendi(6),

Kâmî,
Kâzım,
Kelîm(2),
Mâcid(4),
Mir‘izzet(2),
Musîb(3),
Na‘tî(2),
Nahîfî,
Nedîm(10),
Neylî,
Mübih(1),
Osman-zâde Sâbir,
Rahmî Ağa(Sevgi Elmas),
Râmî Paşa-zâde(2)(Fatma Zehra Kavukçu),
Râşid(5)(Halid Biltekin) (Fatih Günay),
Râzî(2),
Reşîd(4),
Rif’at,
Sa‘dî (9),
Şeyh-zâde Sadîk(2),
Sâhib(2),
Salih Mehmed Efendi,
Sâlim-i Trabzonî,
Sâmî(3),
Subhî,
Şâkir(6),
Şehdî(2)(Şeyma Bayındır),
Şehrî(3),
Şerîf(4)(Hasan Kasır),
Tâ’ib Efendi(2) (Güler Doğan ?),
Vâkıf(2),
Vehbî(10)(Hamid Dikmen),
Yümnî,
Zâtî,
Zühdî.
(55 şair)

Yök kaydında olanlar kırmızı
Yök kaydında olmayanlar mavi

NEDİM DİVANINDA BULUNAN VE BULUNMAYAN TARİH MANZUMELERİ

5- Târîh-i Nedîm berây-ı kâ’im-makâm MACİD (1997; 134)

Virüp meydânın İbrâhîm Paşa edhem-i ‘azmin
Rikâba yümn ü câh u şân ile kâ’im-makâm oldı
1128 Tarih-i tam Mecmua: 008

İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1128 tarihi bulunmaktadır. Ancak Kaimmakam’daki hemze “ye” olarak hesaplanmalıdır.

50-Târîh-i Nedîm berây-ı tüfenk endâz-ı İbrâhîm Paşa MACİD (1997; 162)

Nedîm-i bende didi tarz-ı Nef‘î üzre târîhin
Sebûyı urdı hakkâ dikdi taş sadr-ı tüfenk-endâz

1133 Çıkarmalı tarih Mecmua: 129
İkinci dizenin tüm harfleri hesaplandığında 1133 tarihi bulunmaktadır. Ancak “tüfenk” kelimesi eksiltilmelidir; çünkü aslında şair tarz-ı nef’i derken eksilmesi gereken bir kelimenin varlığını îmâ etmektedir. O da “tüfenk”tir.

69- Târîh-i Nedîm berây-ı çeşme MACİD(1997; 159)

Vasf-ı pâkinde Nedîm anın bu beyti söyleyüp
İki mısra‘dan iki târîh tevlîd eyledi

Pür-himem dâmâd İbrâhîm Paşa-yı vezîr (1133)
Bu dilârâ çeşme-i dil-cûyı tecdîd eyledi (1133)

1133 Tarih-i tam Mecmua: 203

Son beyitin her mısra’ı ayrı ayrı tam tarih verir: 1132.

85- Târîh-i Nedîm berây-ı tebrîk-i vezâret MACİD(1997; 163)

Nedîmâ bendesi bu mısra‘ ile didi târîhin
Mehemmed Beg vezîr ü sıhr-ı sultân oldı bir günde
1136 Tarih-i tam Mecmua: 369

İkinci dizenin tüm harfleri toplandığında 1136 çıkmaktadır.

121- Târîh-i Nedîm Efendi berây-ı Sarây-ı ‘Atîk MACİD(1997) bulunamadı
Bu mısra‘la Nedîmâ eyledi tahrîr-i târîhini
Bu vâlâ kasr-ı nev-tarh ola Sultân Ahmede mes‘ûd
1139 Tarih-i tam Mecmua: 449

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır.

122- Târîh-i Nedîm Efendi berây-ı Kasr-ı Hümâyûn MACİD (1997; 148)
Du‘â idüp Nedîmâ söyledi bu mısra‘ı ol dem
Bu kasr-ı pâk Sultân Ahmede yâ Rab sa‘îd olsun
1139 Tarih-i tam Mecmua: 449

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1139 tarihi çıkmaktadır.

130- Târîh-i Nedîm Efendi berây-ı câmi‘-i Nevşehir MACİD (1997; 153)
Ahmed Refik’te de var.

Didi bu mısrâ‘ ile târîh-i itmâmın Nedîm
Kıldı İbrâhîm Paşa câmi‘-i enver binâ
1140 Tarih-i tam Mecmua: 480

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

131- Târîh-i Nedîm Efendi berây-ı Hammâm MACİD (1997; 157)

Eyledim çün vakt-i itmâmın Nedîmâdan su’âl / Böyle iki mısra‘-ı târîh ile virdi cevâb
Cûd-ı İbrâhîm Paşa germ idüp bâzârını (1140) / Buldı bu hammâm ile bu şehr-i zîbâ âb u tâb(1140)
1140 Tarih-i tam Mecmua: 480

İkinci beytin her iki dizesinin tüm harf değerleri ayrı ayrı toplandığında ayrı ayrı
1140 tarihi çıkmaktadır.

133- Târîh-i Nedîm berây-ı Sulhiyye MACİD(1997) bulunamadı.
Eyledim şevketlü hünkârım hisâb
Gâlibâne oldı târîhi tamâm
1140 Tarih-i tam Mecmua: 484

İkinci dizenin “Gâlibâne oldı” kısmının tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

134- Târîh-i Nedîm berây-ı Fâtıma Zehrâ Sultân Câmi‘i MACİD (1997) bulunamadı.

Bu mısra‘la Nedîmâ söyledi târîh-i itmâmın
Ne a‘lâ câmi‘ ihyâ itdi el-hak Fâtıma Sultân
1140 Tarih-i tam Mecmua: 487

İkinci dizenin tüm harf değerleri toplandığında 1140 tarihi çıkmaktadır.

KARŞILAŞTIMA KAYNAĞI :
MACİT, M. (1997) Nedîm Divânı, Akçağ, Ankara.

3. KAYNAKÇA
Altunay, A. R. (1340), Nevşehir Kitabeleri, Tarih Encümeni Dergisi.
Aynur, H. (2003) Üniversitelerde Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları, 2000, 2001, 2002, 2003.
Bağrıaçık, Z. (2001) Dürrî’nin Tarih Manzumelerinde Lale Devri, TÜBİAR-X-/2001
Coşan, E. (1978) Ebced Hesabı ile Tarih Düşürme Sanatı, 1 Ekim. Diyanet Gazetesi.
Faiz-Şâkir, (FŞM) Nevşehirli Dâmat İbrâhim Paşa’ya Sunulan Kasîdeler Mecmua Süleymaniye Kütüphanesi, Halet Efendi Kitaplığı, Numara 763, İstanbul.
Hakverdioğlu, M. (2007), Edebiyatımızda Lâle Devri ve Nevşehirli Damat İbrâhîm Paşa’ya Sunulan Kasideler İnceleme-Metin, Doktora Tezi. Konya: S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü
Koçyiğit, F. (2013) Lâle Devri İstanbul Çeşmeleri, Doktora Tezi, Erciyes Ünv., SBE.
Mercanlıgil, M. (1960) Ebced Hesabı, Ankara, Doğuş Ltd. Şirketi Matbaası.
Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü (1993), Ebced Maddesi, MEB. Yay.
TDEA (1998) Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul. Dergah Yayınları.
Uzunçarşılı, İ. H. ( 1987) Osmanlı Tarihi, Ankara.
Yakıt, İ. (2010)Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, İstanbul. Ötüken Yayınevi.

Doğan, Muhammed Nur, Lâle Devri Şâiri Şeyhülislam İshak ve Dīvânı, MEB Yayınları, İstanbul 1997.

Posted in Makalelerim | LALE DEVRİ TARİH KASİDELERİ (KİTAP) için yorumlar kapalı

TÜRK DİLİ DERSLERİ NOTLARI

 

 

 

SORU ÖRNEKLERİ

Türk Dili Dersinin önemi hakkında görüşlerinizi yazınız.

Niçin imla ve noktalamaya dikkat ederiz?

1 Aşağıdaki cümlelerden hangisi “Sana bu kitabı doğum gününde hediye etmiştim.” cümlesiyle yapıca özdeştir?

A) Sizin önce bana gelmeniz daha uygun olur.

B) Tekrar ne zaman geleceğini size söyledi mi?

C) Sürekli seni beklemekten inan bıktım.

D) Romanın ikinci cildi birincisinden daha güzel.

E) Senden çok şeyler beklendiğini biliyorsun.

2   Aşağıdakilerden hangisinde cümle, yapıca diğerlerin­den farklıdır?

A) Çocuk özlemini gidermek için evlat edindi.

B) Bu soruyu ilk ben çözmek isterdim.

C) Kitaplar bilgimizi artırır, sözcük dağarcığımızı geliştirir

D) Basmakalıp cümlelerle bilgili görünmeye çalışıyor.

E)   Soru sorulmazsa, insanın düşünme hızı yavaşlar.

Işığın Anadolu’ya dokunduğu yerde ilk karşılaşacağınız,

Harranlı çocukların yüzleridir. (II) Gölgenin ve

ışığın uyumunu yakalamaya çalıştığınız sırada, küçük

bir çocuğun size yolun kenarından el salladığını görürsünüz.

(III) Irmakta tuttuğu balığı, ağaçtan topladığı elmayı

ya da otların arasından derlediği yaban çiçeklerini,

almanız için size uzatır. (IV) Oradan geçen bir yolcu olarak

onların dünyasında nasıl bir umut olduğunuzu bütünüyle

bilemezsiniz. (V) Çocukların büyüklere kızdığı bir

dünyayı hayal bile edemediklerinden, arabanız üstlerine

tozlar savursa da size hiç içerlemezler.

3                     Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisinde öğelerin sıralanışı “Duvarın dibindeki kızı görünce

Harran Kalesi’nde bir akşamüstü karşılaştığım o esmer

kızın büyüleyici yüzünü anımsadım.” cümlesiyle

aynıdır?

A) I.              B) II.             C) III.            D) IV.         E) V.

4   Aşağıdaki cümlelerin hangisinde arasöz kullanılmış­tır?

 

A) Bu sene Türkiye’nin kuzeyini, dünyanın en yeşil bölgesini, ge­zeceğiz.

B) Akıllı ve mantıklı insan, her zaman sorunlarını çözme­yi başarır.

C) Çok sakin denilen köy, insanlardan, arabalardan geçil­miyordu.

D) Pazara gideceksen, bize de elma, çilek ve erik al.

E)    Toplumsal yenilikler, her zaman, her toplumda zor kabul edilir.

 

5       “Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış.”

Yukarıdaki atasözünde bulunan altı çizili tamlama­nın özdeşi aşağıdaki atasözlerinin hangisinde var­dır?

A) Baba malı tez tükenir, malı evlat kazana.

B) El yarası geçer, dil yarası geçmez.

C) İyiliğe iyilik olsaydı, koca öküze bıçak olmazdı.

D) Kurtla ortak olan tilkinin hissesi ya bağırsaktır, ya tırnak.

E) Dağ başından duman, yiğit başından boran eksik olmaz.

Takısız ad tamlamalarında, tamlayan, tamlananın neye benzediğini ya da neden yapıldığını anlatır.

6   Aşağıdaki cümlelerin hangisi bu açıklamaya örnek gösterilemez?

A) Annemin yıllar önce ördüğü yün kazağı hâlâ kulla­nıyorum.

B) Gece evimize giren hırsızlar, annemin altın bilezik­lerini alıp kaçmışlar.

C) Marmara’da deprem olduğunda eğlencesine ara vermeyen katı yürekli insanlar da var bu memle­kette.

D) Adana’daki taş köprü çok eski zamanlardan beri ulaşım için kullanılmaya devam ediyor.

E) Artık evlerimizi süsleyen saksılardaki çiçeklerin yerlerini naylon çiçekler aldı.

 

 

7  Bu cümledeki anlatım bozukluğunun nedeni aşağıdakilerden hangisinde verilmiştir?

A) Mantık hatası

B) Özne eksikliği

C) Yüklem eksikliği

D) Gereksiz sözcük kullanımı

E) Tamlayan eksikliği

18. “Ali yarın mutlaka bize gel.”  Cümlesinin  “Ali”  öğesi aşağıdakilerden hangisidir?

A.  Özne   B. Yüklem    C.   Cümle Dışı Unsur  D. Tümleç    E. Nesne

 

8Aşağıdaki cümlelerin hangisinde dolaylı tümleç kullanılmıştır?

A) Buradaki insanlar zengindi; ama mutlu değillerdi.

B) Okuduğum romanın çok acıklı bir anlatımı vardı.

C) Varacağım yere erken saatlerde ulaşmalıyım.

D) Bir gün benim haklı olduğumu sen de anlayacaksın.

E) Gönderdiğiniz hediyeyi çok beğendim

9Aşağıdaki cümlelerin hangisinde sözde özne voktur?

A) Yöneticilerin olayların üstüne kararlılıkla gitmesi beklenir.

B) Çocukların kitapları, defterleri ve beslenme kutula­rı çantalarına yerleştirildi.

C) Çalışanlar, işe coşkuyla başlarsa her işin hakkın­dan gelirler.

D) Konuşmacı, konuşmasına başlamadan önce sa­londa sessizlik sağlandı.

E) Yazarın çeşitli gazetelerde yirmi kadar makalesi yayımlandı.

Bir gün mahallenin ana caddelerinden birinden geçer­ken ekmek satan yeni bir dükkânın açıldığını gördüm.

10 Bu cümlede altı çizili bölüm cümlenin hangi öğesidir?

A) Özne                                                     B) Belirtisiz nesne

C) Dolaylı tümleç                              D) Belirtili nesne

E) Zarf tümleci

11 Aşağıdaki sorulardan hangisi dolaylı tümleci bul­durmaya yöneliktir?

A) iki gün önce beni mi aramıştın?

B) Onun Ankara’ya gelince nerede kalacağını biliyor musun?

C) Otobüsün nerede mola vereceğini biliyor musun?

D) Bu sözleri kimden duydunuz?

E) Bu konuda kime başvurman gerektiğini söylediler mi?

 

“Bir eşek var idi zaif ü nizâr” dizesiyle başlayan bu mesnevi, kişileştirme sanatı ve hiciv türünün çarpıcı örneklerindendir. Teşhis sanatı şiir boyunca devam eder. Boynuz umup kulaktan olan bir eşeğin hikayesidir.
12  Parçada sözü edilen eser ve yazarı, aşağıdakilerin hangisinde verilmiştir?

A)   Beng ü Bade – Fuzuli
B)   Hüsn ü Aşk – Şeyh Galip
C)   Garipname – Aşık Paşa
D)   Harname – Şeyhi
E)   Sihâm-ı Kazâ – Nef’i

13 16. yüzyılda şairler sultanı olarak anılan şairimizdir. Genellikle din dışı konuları işlemiştir. Kanuni Sultan Süleyman tarafından korunmuş, ondan yardım görmüştür. Ahenk ve musikiye önem vermiş; söz seçiminde titiz davranmıştır. En ünlü eseri terkib-i bend biçiminde yazdığı “Kanuni Mersiyesi”dir.
Paragrafta sözü edilen şair aşağıdakilerden hangisidir?
A)   Nabi
B)   Fuzuli
C)   Baki
D)   Nef’i
E)   Şeyhi

 

14 Aşağıdakilerden hangisinin anlamı yanlış verilmiştir?

A   Mütehassis- uzman

B   Nüfuz etmek- etkilemek

C    Selef- eski

D    Halef- yeni

E    Porte- parasal değer

15 Aşağıdaki cümlelerin hangisinde diğerlerinden farklı bir nedenden kaynaklanan anlatım bozukluğu vardır?

A)  Rüştü, iyi bir kaleci ;ancak fazla topla oynuyor.

B)  Eğer sütü çok dışarıda bırakırsanız, süt bozulur.

C)  Penceremden uçan kuş sürülerini izliyordum.

D)  Sanatçının eserini  yazdığı mekan uygunsa,   tabi ki daha orijinal eserler yazacaktır.

E)  Günde on kez  telefon satan dükkana uğrardı.

16 Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bağlaşıklık yönünden bir anlatım bozukluğu yapılmıştır?

A)  Ehliyet alabilmeniz için lise öğreniminizi  tamamlamanız gerekir.

B)  Unudmayın, gelecekte birgün gelecek.

C)  Yarın Siirt’ten  Batman’a gidiyorum.

D)  Kral da dilenci de aynı iştahla acıkır.

E)  Ülkeler kılıçla alınır; adaletle korunur.

 

“Ay bir yandan sen bir yandan sar beni.”

Bu kitap okurların düşüncelerini allak bullak etmişti.

17 Bu cümlenin öğeleri aşağıdakilerin hangisinde sırasıyla doğru olarak verilmiştir?

A) Özne – nesne – yüklem

B) Özne – yüklem

C) Özne – zarf tümleci – yüklem

D) Özne – zarf tümleci – nesne – yüklem

E) Nesne – zarf tümleci – yüklem

 

19.  “Eve gelirse yemeğini yer.” Cümlesi yapı yönünden aşağıdakilerden hangisidir?

A. Basit   B. Sıralı    C.  Şartlı Birleşik    D. Girişik Birleşik  E. İç İçe Birleşik

 

20. “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal.”cümlesinin öğe sayısı kaçtır?

A-  1      B- 2       C- 3     D-4     E-5

 

 

ŞİİR DİLİ

Değerli arkadaşlarım bu dersimizin konusu “Şiir Dili”dir.

Thomas Eliot’a göre şiir, en milli sanat dalıdır; çünkü bir milleti başka milletler gibi düşündürmek kolay olduğu halde, ona başka milletler gibi hissetmeyi öğretmek imkansızdır.[1]

Şiirin normal konuşma dilinin üzerinde bir yapısı olduğu herkesçe bilinir. Bir üst-dildir şiir dili. Ne var ki bir üst-dil deyince, her şeyde olduğu gibi bu da abartıldı ve olmadık anlamlara çekildi. Bugün şiir dili demek; kuş dili gibi bir şey demek oldu neredeyse. Sadece kuş dili bilenlerin anladığı bir dil. Oysa; şiir dili adı üzerinde güzel bir “dil” dir. Samimidir ve yüreğin dili olması gerekir. Düşüncelerin yürekte damıtılması ve ifadesini de yüreğin dilinde bulmasıdır esasında. Yani, sözcüsü yürek olan düşüncedir şiir. Şiir dili de işte budur. Beyinleri dopdolu, çok yönlü, birikim kazanmış duyarlı insanların, şiirin yapısını da mutlaka bilmesi koşuluyla; yaşam karşısındaki duruşlarından ve bakışlarından yola çıkarak edindikleri bilgileri, yorumları, şair olarak yüreklerine indirip, oradan dışavurmalarıdır. Yürek olunca da; daha bir incelik söz konusu ve melodisi ile heyecanı ile yürekten yüreğe bir akım başlayarak insanları kendinden geçirebiliyor. Yüreğin potasında erimeyen hiçbir sözcük şiir olma şerefine erişemez. Bütün sözcükler şiir olmak için, önce şairin yüreğine gireceklerdir. Önceki hayatlarını unutup; sıfır derece anlamda yani nötr olarak oraya girecek ve şiir olmak için o sıcak potada diğer sözcüklerle şairin yüreğinde birbirleriyle tanışacaklardır. Ve şairin verdiği bütünlüğe doğru yol alacaklar; bütünün hizmetinde olmak üzere ve sadece o şiire özgü olmak üzere yepyeni anlamlara kavuşacaklardır. Şiirin bütünü ise, parçaların dışında; onu oluşturan sözcüklerin toplamı değil; onlardan oluşan ama onları epeyce aşan, ilahi bir niteliğe sahip olan ve şairin hayata bakışını ve duruşunu da içeren ve vermeye çalıştığı yönü de göstermeye çalışan bir bütündür. Bu bütünlük çok özel bir durumdur ve onu oluşturan sözcükler bu bütünün bir anlamlandırması olmaksızın hiçbir şeydirler. Ancak o bütünün vereceği görevi yaptıkları oranda önem kazanır ve var olurlar.

“Sanat Nedir?” adlı eserinde bakın ne diyor ünlü yazar TOLSTOY:
“Bir eserin, bütün insanlık için yararlı olması için, iyi ve kötüyü ayırması, güzel ve anlaşılır olması gerekmektedir. Sanat ancak, belli bir sınıf için değil, büyük kitleler için yarar sağladığı zaman sözü edilebilir bir değere ulaşır.

…Fırsatçıların her zaman kullandıkları bir yöntem vardır. Halkın kullanmadığı, dile yerleşmemiş kelimeleri kullanarak, gerektiğinde icat ederek halkın gözünde kendisini yüceltmek. Bu, ‘ halk, anlamadığına inanır’ mantığıdır ve çoğu zaman başarılı olur. Kitleler, bilmedikleri kelimelerin ardından sürüklenirler. Bu arada sanat da tükenmeye yüz tutar. “[2]

 

Değerli arkadaşlarım, her sanatın belli kuralları vardır. Tabiidir ki şiirin de kuralları ve özellikleri olacaktır. Şiir  söz konusu olduğunda “zevkler ve renkler tartışılmaz.” gibi saçma bir ön kabulle hareket eden insanlar, her sanatın kendine mahsus  kurallarının olduğunu hemen gözden uzaklaştırmaktadır.

Arkadaşlar,

İşte size şiirde bulunması gereken belli başlı özellikler. Bu özelliklerin hiçbirini  bulundurmayan bir şiire güzel demek en basit tabiri ile şiirden anlamamaktır.

  1. İmge
  2. Lirizm
  3. Eksiltilik
  4. Kesiflik
  5. Günlük dilden yararlanma
  6. Bilgelik
  7. İçten anlatım
  8. Çokanlamlılık (tevriye)
  9. Göndergesel anlam

10.  Özel adlardan yararlanma (telmih)

11.  Yan anlamlar

12.  Uzak çağrışımlar (tenasüp, mazmun…)

13.  Karşıtlıklar (tezat)

14.  Benzetmeler (Teşbih)

15.  Deyim aktarması (istiare)

16.  Somutlaştırma

17.  Ölçü

18.  Kafiye

19.  Sapmalar

20.  Söz dizimi yapısı

Gelin bu özellikleri Türk şiirinin güzel örneklerinde görelim ve bir anlamda bir

taşla iki kuş vuralım: Hem şiir dilinin özelliklerini öğrenelim hem de Türk şiirini tanıyalım.

 

 

1  İMGE:

 

“Şiiri şiir yapan, onun özünü oluşturan öğelerden biri imge (imaj, hayal) dir. Rus

incelemeci Alexander Potebnya bu konuda  şöyle der: “İmgesiz(hayalsiz) sanat olmaz; şiir ise hiç olmaz.”[3]

Peki imge nedir?

İmge, sanatçının çeşitli duyularıyla algıladığı özel, özgün bir görüntünün dille

aktarılışıdır. Bu bir şeyi tasvir etmekten öte farklı  bir dille yorumlamadır.

Şimdi Ahmet Muhip Dranas’ın Olvido şiirine bir göz atalım:

 

OLVİDO

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Gün saltanatıyla gitti mi bir defa

Yalnızlığımızla doldurup her yeri

Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,

Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan

Lavanta çiçeği kokan kederleri;

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

 

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar

Unutuşun o tunç kapısını zorlar

Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;

İşte, doğduğun eski evdesin birden

Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,

Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik

Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar…

 

 

YERÇEKİMLİ  KARANFİL

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde

Oysaki seninle güzel olmak var

Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi

Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda

Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.

Edip Cansever

 

İmge için divan edebiyatı, halk edebiyatı, yeni Türk edebiyatı ayrımı yapılamaz. Her devirde şiirde imge kullanılmıştır:

 

İşte Baki:

Açıl bagun gül ü nesrîni ol ruhsarı görsünler

Salın serv ü sanavber şive-i reftârı görsünler

Sen yüzünü aç, bahçenin gülü, o yanağını görsünler. Salınarak yürü de servi ve çamlar, yürüyüşündeki güzelliği, başkalığı görsünler (kıskansınlar).

 

İşte Namık Kemal:

Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin

Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten

 

İşte Erzurumlu Emrah:

Sabahtan uğradı ben bir fidana

Dedim mahmur musun  dedi ki yok yok

Ak elleri boğum boğum kınalı

Dedim yar bayram mıdır söyledi yok yok.

İşte Cemal Süreya

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

 

 

Dikkat ediniz şiirin neredeyse tamamı imgelerden oluşuyor. Örnekler için bkz. Doğan Aksan, Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Ankara 1993.

2 LİRİZM:

Şiirde lirizm konuyla yakından alakalıdır. Ölüm, gurbet, ayrılık, anne gibi konularda lirizm yakalanamazsa şiirin etkisi zayıflar.

Örneğin, annesini kaybeden şair bakın nasıl duygulanıyor ve duygulandırıyor:

ADI GÜL’DÜ!

Adı Gül’dü
Gülleri severdi en çok
Güldü mü güller açardı gül yüzünde
Güllerle bölüşürdü yalnızlığını
Hep gül beklerdi sevdiğinden
Bir de ‘gül mevsimini’ takvimlerden
Bir gül kokusuna
Bir de ‘gül reçeline’ dayanamazdı
Hep güller kurutmuştu
Hayatının en hazin sayfalarında
Hep gülerek büyütmüştü sevdasını
Ve her sabah
Bir gül gibi bırakırdı tebessümünü sofraya
Tıpkı sımsıcak bir ekmek gibi
Ahşap bir evin avlusunda
Mis kokulu gülleri derlerdi
Ve bütün sırlarını sadece güllere söylerdi
Ne zaman bir haksızlık görse
Kanayan bir gül gibi
Ahh bu dünyada
Gülü gülle tartsalar derdi

Ne okur ne yazardı
Ağlasa gülleri sular
Gülse gülleri okşardı
Ama ne zaman içli bir şarkı duysa
Güllere bakar uzun uzun dalardı

İşte öyle bir çiçekti
Şiirimin ucunda gülden bir kalemdi
İşte o kadın
Benim annemdi.

Bir bilseniz
Ne güller yeşertti hayatın dikenlerinden
Dökerek gözyaşını
Ve şimdi
O güller süslüyor onun mezar taşını…

Ahmet Selçuk İlkan

 

3  EKSİLTİLİK

 

Kısa anlatımın en belirgin örnekleri Japon  şiirinde yer alan “haiku”lardır. Belli bir duygu anlatılıken  çok az sözle; ama çok geniş anlam değeri olan sözcüklerle kısa anlatım, eksilti sağlanır.

Şiirimizde mısra-ı bercesteler bu tipin en bariz örnekleridir.

 

Melali anlamayan nesle aşinâ değiliz (Ahmet Haşim)

 

Söz ola kese savaşı

Söz ola bitire başı

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ede bir söz (Yunus Emre)

 

Geceleri, aydan, evlere girilemiyordu (Ece Ayhan, Zambaklı Padişah)

 

4 ÜSTÜ KALSIN

 

Ölüyorum tanrım

Bu da oldu işte.

 

Her ölüm erken ölümdür

Biliyorum tanrım.

 

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat

Fena değildir…

 

Üstü kalsın… (Cemal Süreya, Sevda Sözleri)

 

5 KESİFLİK

Özellikle Divan şiirimizde az sözle çok şey anlatma; yani kesif anlatım önemli bir özelliktir. Mısra-ı bercesteler (sıçramış, beğenilmiş mısralar) bu konuda yine en iyi örneklerdir:

 

Avazeyi bu âleme Davud gibi sal

Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş (Bakî)

 

Bir şulesi var ki şem’-i cânın

Faânusuna sığmaz âsmânın  (Gâlib)

(Can mumunun öyle bir alevi vardır ki,   gökyüzü denen fanusa sığmaz)

 

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilür

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat    (Sabit)

Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra
Felek dilşad eder ehl-i dili amma neden sonra (Mezaki-i Mevlevi)

Âdet budur  en sonra gelir bezme ekâbir (Nev’î)

Her kimin var ise zatında şeraret küfrü

Istılâhat-i ulûm ile müselman olmaz.

Ger kara taşı kızıl kan ile rengin etsen

Tâb’ına tağyir verip lâl-i Bedehşan olmaz.

Eylesen tuti’ye talim-i eda-yı kelimat

Nutku insan olur amma ki özü insan olmaz  (Fuzulî)

 

Bu örnekler uzayıp gider; ancak bir gerçek var ki, Türk şiiri kesifliği  her zaman şiirin vazgeçilmezi olarak görmüştür.

 

 

6  GÜNLÜK DİLDEN YARARLANMA

 

Günlük dilden yararlanma şiirde doğallığı önplana çıkarır. “Konuşma dilindeki doğal, rahat, zorlamadan uzak söyleyiş, şiiri okuyan/ dinleyence daha içten algılanmasını sağlar.”[4]

Ancak şunu hiçbir zaman unutmamak lazımdır ki şiir dili daima konuşma dilinden ayrı ve daha fazla işlenmiştir. Günlük konuşma şiirde bazen kullanılan bir özelliktir.

 

“ Gülüm şöyle gülüm böyle  demektir yâre mu’tadım

Seni ey gül sever cânım ki cânâna hitabımsın      (Nedim)

 

Gerek öldür gerek ko hükm hükmün rây râyındır

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletlü sultanım  (Fuzulî)

 

Ne atom bombası

Ne Londra Konferansı

Bir elinde cımbız

Bir elinde ayna

Umurunda mı dünya  (Orhan Veli Kanık)

 

“_Nedir elindeki yâhû

_Cerîde

_ At şu pisi

_Neden?

_Yalan yazıyor oğlum onların hepsi.

_ Ya doğru yazsa asarlar… Ne oldu “Volkan”cı,

 

Unuttunuz mu?

_Bırak  boşboğazlık etme Hacı!”

(Mehmet Akif Ersoy Mahalle Kahvesi)

 

7   BİLGELİK

Türk şiirinde bilgelik özelikle didaktik şiirlerde zirvelere çıkmıştır. Kutadgu Bilig’den başlayarak bilgi verme, insanları eğitme şiirin en temel konularından biri olmuştur. Yunus Emre’den Fuzulî’ye; Mehmet Akif’ten Sezai Karakoç’a bilge şair tavrı her zaman kendini göstermiştir.

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır  (Yunus Emre)

8   İÇTEN ANLATIM

Kısa , içten anlatımın ve şiirde lirizmin en üst düzeye çıktığı aşağıdaki şiirde Yunus Emre’nin erişilmezliği belirgin bir nitelik kazanmakta, sunuştaki içtenlik, ritm, yinelemeler ve uyaklarla dilin gücü bu şiirin etkisini büsbütün artırmaktadır.[5]

Acep şu yerde var m’ola şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı gözü yaşlı şöyle garip bencileyin

Gezerim Rum ile Şam’ı Yukarı İller’i kamu
Çok istedim bulamadım şöyle garip bencileyin

Kimseler garip olmasın hasret oduna yanmasın
Hocam kimseler olmasın şöyle garip bencileyin

Söyler dilim ağlar gözüm gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım şöyle garip bencileyin

Nice bu derd ile yanam ecel ere bir gün ölem
Meğer ki sinimde bulam şöyle garip bencileyin

Bir garip ölmüş diyeler üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar şöyle garip bencileyin

Hey Emre’m Yunus biçare bulunmaz derdine çare
Var imdi gez şardan şara şöyle garip bencileyin

9   ÇOKANLAMLILIK (tevriye)

“Bu kadar letafet çünkü sende var
Beyaz gerdanında bir de ben gerek”

İkinci dizede “ben” tevriyeli kullanılmıştır. Yakın anlamı, vücuttaki siyah kabartı; uzak anlamı ise, I. Tekil kişi.

 

“Bana Tâhir Efendi kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir
Mâlikî mezhebim benim zirâ
İtikatımca kelp tâhirdir.          (Nefi)

Kelp köpek demektir. Tâhir, söylenen anlamı “temiz” demektir; amaçlanan anlamı ise Tâhir Efendi’dir.

 

Bir buse mi bir gül mü verirsin dedi gönlüm
Bir nim tebessümle o afet gülüverdi.

Gülüverdi: 1. Güldü 2. Gül verdi

 

Aşiyan-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır.
Kande olsam ey peri gönlüm senin yanındadır. (Fuzulî)

Kande: 1. Nerede 2.Kan içinde

 

Sarmısak da acı amma evde lazım bir dişi

Dişi: 1. Sarmısak parçası 2. Bayan

 

Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül

El: 1. Organ 2. Yabancı

 

Güzeller mihriban olmaz demek yanlıştır ey Baki

Olur vallahi olur billahi  hemen yalvarı görsünler

Yalvar: 1. devrin para birimi/ 2.yalvarmak fiili

10   GÖNDERGESEL ANLAM

Bir ileti dilin göndergeyi olduğu gibi ifade etmesi için düzenlenerek oluşturulmuşsa dil göndergesel işlevde kullanılmıştır. Bu başka bir ifadeyle dilin bilgi verme işlevidir. Burada amaç, gönderge konusunda doğru, nesnel, gözlemlenebilir bilgi vermektir.

Şiirde göndergesel anlam çok tercih edilen bir yol değildir; ancak bunun da şiiri güzelleştirdiği örnekler mevcuttur. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Eylül Sonu” şiiri buna iyi bir örnektir.

Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları

Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

 

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…

Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…

 

İçtik bu nâdir içki’yi yıllarca kanmadık…

Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

 

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;

Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

 

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,

Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

 

11    ÖZEL ADLARDAN YARARLANMA (Telmih)

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Mesela bir barikatta dövüşerek
mesela kuzey kutbunu keşfe giderken
mesela denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Bu şiirde Nazım Hikmet Ran, Tahir ile Zühre hikayesinin kahramanlarını hatırlatmaktadır.

Kamil iken cahil ettim alimi,
Vahşi iken yahşi ettim zalimi,
Yavuz iken zebun ettim Selim’i,
Her oyunu bozan gizli zor benim.

İlahimle Mevlana’yı döndürdüm,
Yunusumla öfkeleri dindirdim,
Günahımla çok ocaklar söndürdüm,
Mevla’danım; hayır benim, şer benim.

Sebep bazı Leyla, bazı Şirin’di;
Hatrım için yüce dağlar delindi;
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi;
Kuvvet benim, kudret benim, şer benim,

Yeryüzünde ben ürettim veremi;
Lokman hekim bulamadı çaremi;
Aslı için kül eyledim Keremi;
İbrahim’in atıldığı kor benim. 

Cemal Safi de bu şiirinde pek çok ünlü ismi anmaktadır.

12   YAN ANLAMLAR

Dilde kelimeler sadece ilk çıktığı anlamı ile kalmazlar. Zamanla çok farklı anlamlar yüklenirler. İşte şiir de bu anlam farklarını sık sık kullanır. Şöyle demek mümkündür: Şiir temel anlamdan çok yan anlam ile örülen ipek bir halıdır. “Şiir yan anlamların çoğaldığı yerde şiir olur.”[6]

Yalnız yan anlamla bizim kastettiğimiz sadece sözlük anlamı dışında kullanım değildir. Şairin bir kelimeye kendince verdiği/ yüklediği anlam işte bu yan anlamı doğurur.

Mağlupken ordu, yaslı dudurken vatan

Ruyama girdi her gece bir fatihâne zan

Buradaki “zan” sanma, sezme sözcüğü, temel anlamı dışındadır. Bununla anlatılmak istenen”fatihlerin güçlü isteği, umudu, amacıdır”.

Bu konuda aşağıdaki çalışmam  incelenebilir.

http://www.liseedebiyat.com/index.php/okunasi-yazilar/54-szn-cn-sectklermz/362-sakarya-tuerkuesue-uezerine-anlam-ve-mge-ncelemesi.html

Örnek Şiirler:

Kırmızı bir kuştur  soluğum

Kumral göklerinde saçlarının

Seni kucağıma alıyorum

Tarifsiz uzuyor bacakların

Cemal Süreya’nın bu şiirinde kırmızı, bir renk olarak değil “ihtiras” “ateş” kavramları olarak yer almaktadır. Burada kırmızının  yan anlamının ihtiras olmadığını ve şairin özel kullanımı ile bu anlamı aldığını gözden kaçırmamak gereklidir. Saçarın kumral gökleri ise alışılmamış bağdaştıma örneğidir. O da bir yan anlam hususudur.

 

13    UZAK ÇAĞRIŞIMLAR (mazmunlar)

Su yerine süs akıyor

Deliklerinden

Eğilimiş ölümcül ince bilekli

Cariyeler bakıyor

Derinden geliyor sesleri  (Sezi Karakoç)

 

dizelerinde cariye göstergesiyle Osmanlı Sarayı, geçmişimizle ilgili, uzak çarışımlar yansıtılıyor.

İşte divan şiirinden ilginç uzak çağrışım/ mazmun örnekleri:

 

Şeb-i hicrãn yanar cãnum töker kan çeşm-i giryãnum

Uyarur halkı efgãnum kara bahtum uyanmaz mı (Fuzûli)           mum mazmunu

 

Âfitâb-ı ‘âlem-ârâ heft kişver-i  bî-nazir

Pâdişâh-ı ‘âsar-ı  ‘ilm  kâmrân  rif’at -meâb                Hz. ‘İsâ

Hazret-i İsa güneşin bulunduğu makamdadır; o yüzen afitap, hurşid gibi kelimeler uzak çağrışımla onu akla getirir.

14     KAŞITLIKLAR (tezat)

Şiirde zıtlıklar da bir güzellik unsuru olarak kullanılır.

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek (Yavuz Sultan Selim)

 

Bag-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz

Biz neşâtın da gamın da rûzigârın görmüşüz (Nabi)

15   BENZETMELER (teşbih)

Türk edebiyatı bir benzetmeler deryasıdır. Birkaç örnekle geçiyoruz.

sisler bulvarı’na akşam çökmüştü

omuzlarımıza çoktan çökmüştü

kesik birer kol gibi yalnızdık

dağlarda ateşler yanmıyordu

deniz fenerleri sönmüştü

birbirimizin gözlerini arıyorduk

Attila İlhan Sisler Bulvarı adlı şiirinin bu bendinde kendine özgü bir benzetme kullanmaktadır: kesik birer kol gibi yalnızdık

Hilmi Yavuz ise şöyle bir benzetmeyi şiirinde tercih eder:

“işte akşam işte çapakçur[7]

ve çapakçur’da akşam

bir divanıharp gibi kurulur

ağır ağır giden bulut müfrezeleri

hem bulanık, hem firari yağmur”

 

16   DEYİM AKTARMASI (istiare)

Yunanca metaphora, Türkçe (eskiden) istiare terimleri ile karşılanan, bugün bazı kaynaklarda eğretileme adı verilen deyim aktarması şiirin derinlik unsurlarındandır. İnsanı biraz düşünmeye ve şiirle ilgi kurmaya zorlamaktadır.

Sabahtan uğradım  ben bir fidana

Dedim mahmur musun dedi ki yok yok  (Erzurumlu Emrah)

Fidan kelimesi burada yeni yetişen ağaç değil genç bir kızdır.

Âh eylediğim serv- i hırâmanın içündür

Kan ağladığım gonce-i handânın içündür (Fuzulî)

Burada, gonca doğrudan doğruya dudak için, servi ise sevgilinin boyudur.

Kişileştirme de bu bahiste ele alınabilir:

Âheste çek kürekleri mehtap uyanmasın

Bir âlem-i hayâle dalan âb uyanmasın (Yahya Kemal)

Su ve mehtap insana benzetilerek kişileştirilmektedir.

Faruk Nafiz Çamlıbel, ölümsüz şiiri Han Duvarları’nda şu enfes kişileştirmeyi kullanır:

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu

                               Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
                               Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

 

Behçet Necatigil de Geceye Girerken Balat şiirinde şöyle der:

“Odalardan birinde yorgun ikindi”

 

17     SOMUTLAŞTIRMA

Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayup döner

Tîgın huda yolunda sebil etti canları (Baki/ Kanuni Mersiyesi)

Bakınız, şiirde eski yeni diye bir şey yoktur. Belki teknik belli bir yükseliş grafiğine sahip olabilir; ancak sanatta bu grafik aynı şekli göstermez. Sanat eski yeni demeden zirve noktalar yakalayabilir. Baki de Kanuni mersiyesinde harika bir somutlama örneği gösterir: fanilik çölü/ istek kuşu

Şair, soyut olan faniliği çöl ile; yine soyut olan isteği kuş ile somutlamaktadır.

 

El yazması acılar asılmış duvara” (Cemal Süreya)

“Tüm üveyikleri  bir ayrılığın

Kondu üstüme”   (Tahsin Saraç)

“Gurbet elde bir silen yok yaşımı

Kendim gider kotarırım aşımı

Yuvası içinde gönül kuşumu

Göz yaşım akıtıp baz eylemsin” (Karacaoğlan)

18-19    ÖLÇÜ  VE KAFİYE

Bu kavramların her yerde açıklaması ve örneği bulunabildiği için derinlemesine incelenmyecektir. Ancak şu da söylenmelidir ki şiirde ölçü son yüz yıla kadar olmazsa olmazlar içindeydi. Son dönemde ölçünün serbest bırakılması başka ölçülerin olmadığını göstermez. Konumuzun başından beri ölçülü ölçüsüz şiirlerde belli kurallardan bahsediyoruz. Demek ki ölçüsüz şiir kuralsız şiir değildir.

Kafiye konusu da aynıdır. Şair kafiye kullanmayabilir;ancak bu onun kuralsız yazdığı anlamına gelmez. Sesler arası ilişkiyi, ahengi iyi kullanamayan şairin kalıcı olması düşünülemez.

20   SAPMALAR

Alışılmadık bağdaştırma adı da verilen  sapmalar şiir şaşkınlık doğuran ifadelerdir ve son dönem şiirimizde sıklıkla kullanılır.

Masalların Masalı adlı şiirinde Nazım Hikmet aşağıdaki altı çizili noktalarda bizi şaşırtıyor:

Su başında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze

Cemal Süreya Bun adlı şiirinde,

“Ablasını o saat meryemsiyorum

Çünkü her kadını meryemsiyorum

Gibi ilginç, şaşırtıcı bir ifade kullanıyor.

Attila İlhan’ın sürekli küçük harf kullanımı da bir sapmadır.

Baki’nin Kanuni Mersiyesinde Farsça başlaması da bu sapmalara örnek olabilir:           Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng

Tâ key hevâ-yi meşgale-i dehr-i bî-direng
An ol günü ki âhir olub nev-bahâr-ı ömr

Berg-i hazana dönse gerek ruy-ı lale-reng

 

Üvercinka ismi de Cemal Süreya’nın şiirine ismi verirken kullandığı sapmalardandır.

Özdemir Asaf’tan Sapma /şaşırtan söz  örnekleri ile konumuzu tamalıyoruz:

  • Ne derseniz deyin,
    Heykellerin saçı yoktur.
  • Dünüyle ünlü insanlar bugün gün yüzü görmezler.
  • Sevilenin yanlışı görünmez, sevilmeyenin görüntüsü yanlıştır.
  • Evlilik, iki kişilik yalnızlıktır.
  • Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler .
  • Bugüne en uzak gün, dün.
  • Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
    Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
    Yokuşun başında bir düşman vardı.
    Onu vurmaya gittim ve kendimle vuruştum.
  • Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.
  • Ben ölseydim, o belki ağlardı. Ama o ağlasaydı, ben ölürdüm.
  • Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır.
  • Seni bulmaktan önce aramak isterim.
    Seni sevmekten önce anlamak isterim.
    Seni bir yaşam bitirmek değil de,
    Sana hep hep yeniden başlamak isterim.
  • Solan renkleri boyamakta o boyasız boyacı.
  • Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı.
  • Bir kez geçer, bir insan bir karşı’ya,
    Ondan sonra artık her-şey karşı’dır.
  • Ölüm; ben seni utanç ile titrerken gördüm.
  • Ölünceye kadar seni bekleyecekmiş,
    Sersem.
    Beni seni beklerken ölmem ki…
    Beklersem.
  • Gelmesen önemli değil, gelsen önemli olurdu!.. Gelmemen büyük yalnızlığımı doldurdu…
  • Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.
  • Keşke sen ben olsan; seni sevmenin ne kadar zor olduğunu anlasan, Keşke ben sen olsam; bu kadar sevilmenin tadını çıkarsam..
  • Benim söylemek için çırpındığım gecelerde SİZ YOKTUNUZ…
  • Geleceğim, bekle dedi, gitti..Ben beklemedim, o da gelmedi.Ölüm gibi bir şey oldu..Ama kimse ölmedi.
  • Kendi bahçesinde dal olamayanın biri,
    Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
  • Ben birini sevmiyordum. O da beni sevmiyordu. Bir gün bir yerde randevulaştık. Ben gitmedim. O da gelmedi.
  • Sana gitme demeyeceğim; ama gitme Lavinia…
  • Biraz sonra, sonra olacaktır.

SÖZ DİZİMİ YAPISI

Aliterasyon ve Asonans diye de adlandırabileceğimiz bu hususta birkaç örnek vermek yeterli olacaktır:

Beni candan  usandırdı cefadan yar usanmaz mı

Felekler yandı ahımdan muradım şemi yanmaz mı  (Fuzulî)(m aliterasyonu)

 

Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin

Yolumda bir tak olsun zulmetten taş kemerler (Necip Fazıl) (k-t aliterasyonu)

 

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. (Orhan Veli) (m aliterasyonu)

 

Eylülde melûl oldu gönül soldu da lâle
Bir kâküle meyletti gönül geldi bu hâle  (l aliterasyonu)


Kim o deme boşuna benim ben
Öyle bir ben ki gelen kapına baştan başa sen. (Özdemir Asaf) (m-n aliterasyonu)

Dest busi arzusuyla ölürsem dostlar

Kuze eylen toprağım sunun anınla yâre su (Fuzûlî) (u asonansı)

Son

 

 

 

Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

 

 


[1] Doğan Aksan, Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Ankara 1993,  s. 7.

[2] SANAT NEDİR? L.N.TOLSTOY, Şule Yayınları İstanbul, Eylül 1992, Çev.Baran Dural, s,7

http://www.turkceciler.com/siir-dili.html

[3] Doğan Aksan, a.g.e.,  s. 29.

 

[4][4] Doğan Aksan, a.g.e., s. 49.

[5] Doğan Aksan, a.g.e., s. 82.

 

[6] Doğan Aksan, a.g.e., s. 91.

[7] Çapakçur:Bingöl’de bir yer ismi.

 

Anlatım Bozukluğu Ders Notları

Değerli arkadaşlarım,

Bugünkü konumuz, hayatımızın her anında karşımıza çıkan ve bazen yanlış anlamalara sebep olan  anlatım bozukluklarıdır.

Karamanoğlu Mehmet Beyi Arıyorum (ŞİİRİ İLE BAŞLAYALIM. BAKINIZ DİLİMİZ İLGİSİZLİKTEN NE HALLERE GELİYOR.)(EKLER BÖLÜMÜNDE)

Anlatım bozuklukları iki ana grupta incelenebilir:

  1. Bağdaşıklık
  2. Bağlaşıklık

Bağdaşıklık ile ilgili bozukluklar “anlam” ile ilgili hatalardır.

Bağlaşıklık ile ilgili hatalar i se “dil bilgisi” ile ilgili hatalardır.

Yani bu konu, hem  kelime ve cümleyi anlamlı kurmayı hem de dil bilgisi hatasına düşmemeyi amaçlamaktadır.

Şimdi sıra ile örnek cümleler vererek hayatımızda ne kadar çok anlatım bozukluğu ile karşılaştığımızı görelim.

Daha sonra bu hataların neler olduğunu tek tek açıklayalım.

Bağdaşıklık (anlam) yönünden hatalı cümleler:

1                    Bu kazada can kaybı yaşanmadı.

2                    Bu konuda gençleri azımsamak doğru değildir.

3                    Öteki kentler gibi bu kent de çirkin bir görüntüye kavuştu.

4                    Fiyatlar çok pahalı olduğu için satışlar durgundu.

5                    Bu, kendi resimleri için açtığı ilk kişisel sergi olacağı için çok heyecanlıydı.

6                    Bu ilaç mide yanmasına sebep olmadığı gibi ne de asit baz dengesi üzerinde olumsuz bir etki de yapmaz.

7                    Kendisine söylenen bu sözü duyar duymaz oturduğu yerden ayağa kalktı.

8                    Hava kirliliğinin nedenlerinden biri de yeşil alanların azlığındandır.

9                    Elbette onunla birlikte gitmiş olabilir.

10                Türk okuru için durum uzun uzadıya farklı değildi.

11                Öneri on ikiye karşı sekiz oyla reddedildi.

12                Önümüzdeki haftanın önemli programlarını hatırlatıyorum.

Bağlaşıklık (dil bilgisi) yönünden hatalı cümleler:

13                Yabancı gazeteciye tüm bildiklerini söyledi.

14                Genç saçlarına ak düşmemiş bir şairdi.

15                Ahmet Bey derneğimizin üye ve ikinci başkanıdır.

16                Fen ve askeri liselerin sınavı dün yapıldı.

17                Onun birçok sorunlarının olduğunu biliyorum.

18                Hiçbiri bu konuda aykırı görüş bildirmemiş hemen kabullenmişti.

19                Boyu kısa, bedeni de pek biçimli değildi.

20                Çocuklar oyun oynamayı çok, ders çalışmayı ise hiç sevmiyorlar.

21                Sevdamızın adı berrak, sonu toprak, dönen alçak olsun.

22                Olaylara bu gözle bakmak, bu gözle değerlendirmek doğru değildir.

23                Yaşamını zenginleştiren, anlam kazandıran pek çok dostu vardı.

24                Şehre giriş ve çıkış yasaklanmıştı.

YAPMAYINIZ!

25                Öğrenciler diploma töreni için salona giriş yaptılar.

26                Bu yıl oğlumu daha iyi bir dershaneye kayıt yaptıracağım.

27                Lütfen bekleme yapmayınız.

28                Kesin dönüş yapmak.

29                Etki yapmak.

30                Evham yapma

31                Evlilik yaptım.

32                Ezber yapıyorsunuz.

33                Film yapmak.

34                Filmin gişe yapması bekleniyor.

35                Gol yapmak.

36                Ben ne çok hata yapmışım meğer.

37                Hatırlatma yapmak.

38                Hat-trick yapmak.

39                Kendine ipnotizma yapıyor.

40                Carlos maçtan sonra iştah yapmış görünüyor.

41                Bir iyilik yap kendine.

42                Bize bir hava yaptı bir hava yaptı, sormayın.

43                Ben stresliyim diye siz heyecan yapmayın.

44                Hırs yapıyorsun (sinirleniyorsun)

45                İmaj yapmak (imajını değiştirmek)

46                Bunlar inat yapıyorlar.

47                İndirim yaptırdım.

48                Kapris yapıyor.

49                Katkı yapmak.

50                Ağız kavgası yapmak.

51                Kayıt yaptırdım.

52                Kazak yapmışsın. (kazak almışsın).

53                Kızıl yaptım saçlarımı.

54                Ben çok kilo yaptığım için…

55                Operasyon yaptık.

56                Kötü bir orta yapıyor. Köşe vuruşunu yapıyor. Pas yapıyorlar.

57                Piyasa özeti yapacak.

58                Özveri yapmak.

59                Panik yapmıyoruz.

60                Sen kesinlikle paranoya yapıyorsun.

61                Park yapılmaz.

62                Sulu bırakırsan pas yapar.

63                Sahneye çıkıp canlı performans yaptı.

64                Reyting yapmak.

65                Saygısızlık yapma.

66                Bugüne kadar beş si-di yaptım.

67                Sitem yapma.

68                Sohbet yapacağız.

69                Su yapma lütfen. (ciddiyetini koru)

70                Stres her şeyi yapıyor.

71                Tüm vücut tarama yapıyoruz

72                Bodrum’da tatilini yaparken…

73                Bana tavır mı yapıyorsun?

74                Genel tekrar yaptık.

75                Telaş yapma.

76                Lütfen gereksiz tepki yapma.

77                Terbiyesizlik yapma.

78                Terör yapmak.

79                Şöyle hızlı bir tur yapalım. Sepet yapmak için.

80                Vicdan yaptım (duygu sömürüsü).

81                Motive yapacağız.

82                Şebnem size yalan yaptı, yapmamalıydı.

83                Yalakalık yapma!

84                Yumurta yapıyoruz.

85                Tekrar kontrol yapmak zor oluyor.

86                Damping yapıyoruz.

87                Özgürlükler yıllarca bu ülkelerde ayaklar altında çiğnendiler

88                Annem ve sen pazara gideceksin.

89                Bu tür duygular gözlerimi yaşartırlar.

90                Topaltıya Ali, Ahmet, Hamza ve sen katılmalıydın.

91                Köye gidip olayın araştırılması istendi.

92                Çalışmamızı eksik mi buluyor yoksa yeniden yapmamız mı isteniyor.

93                Bu görüşe şöyle karşılık verebilinir.

 

Hayatımızda bu kadar çok hataya neden olan bu eksiklerimizi gelin tek tek giderelim.

Öncelikle “Bağdaşıklık” yani anlam ile ilgili yanlışlık olan cümleleri ele alalım.

1                    Bu kazada can kaybı yaşanmadı.

Can kaybı yaşanmaz. Can kaybı oldu veya olmadı ,denir.

2                    Bu konuda gençleri azımsamak doğru değildir.

Azımsamak kelimesi yanlış kullanılmıştır. Doğrusu küçümsemek olmalıdır.

3                    Öteki kentler gibi bu kent de çirkin bir görüntüye kavuştu.

Kavuşmak kelimesi olumlu şeyler için kullanılır. Oysa burada olumsuz bir durum söz konusudur. Doğrusu, “Öteki kentler gibi bu kentin de görüntüsü bozuldu.” olmalıydı.

4                    Fiyatlar çok pahalı olduğu için satışlar durgundu.

Değerli arkadaşlarım fiyatlar yüksek veya düşük olur. Mal pahalı veya ucuz olur.  Ayrıca bir malın fiyatı, bir hizmetin ücreti vardır.

Bu dersi anlattığım için benim bir ücretim olabilir; ancak bir fiyatım söz konusu değildir.

Bir malın örneğin benzininin fiyatına zam yapılır, ücretine değil.

5                    Bu, kendi resimleri için açtığı ilk kişisel sergi olacağı için çok heyecanlıydı.

Bu cümlede kendi resimleri ile kişisel kelimeleri aynı anlamdadır. Biri gereksizdir.

6                    Bu ilaç mide yanmasına sebep olmadığı gibi ne de asit baz dengesi üzerinde olumsuz bir etki de yapmaz.

Ne de bağlacı gereksiz kullanılmıştır.,

7                    Kendisine söylenen bu sözü duyar duymaz oturduğu yerden ayağa kalktı.

Oturduğu yerden başka nereye kalkılabilir?

8 Hava kirliliğinin nedenlerinden biri de yeşil alanların azlığındandır.

Azlığıdır yeterli iken “ından” eki fazladır.

9                    Elbette onunla birlikte gitmiş olabilir.

Hem kesinlik ifadesi “elbette” hem de ihtimal ifadesi “olabilir” aynı cümlede olabilir mi?

10                Türk okuru için durum uzun uzadıya farklı değildi.

Burada deyim ve atasözlerinin  yanlış kullanımından doğan bir hata söz konusudur. “fazla” kelimesi yerine gereksiz kullanılmış bir deyim söz konusudur. Atasözü ve deyimlerde en küçük bir değişiklik yapılamadaığını burada hatırlatmam lazım. “Yazın gölge hoş, kışın ambar boş.” denemez.

“Yazın gölge hoş, kışın çuval boş.”denir.

11                Öneri on ikiye karşı sekiz oyla reddedildi.

Bir önerinin reddedilmesi için çoğunluğun hayır demesi lazımdır. Burada matıkısız bir durum söz konudur.

12                Önümüzdeki haftanın önemli programlarını hatırlatıyorum.

Önümüzdeki hafta henüz yaşanmadığı için geçmiş muamelesi göremez. Hatırlatma geçmişte yaşanmış zaman dilimleri için kullanılır. Önümüzdeki haftanın önemli programlarını belirtiyorum,denilmeliydi.

Şimdi de “Bağlaşıklık” yani dil bilgisi ile ilgili yanlışlık olan cümleleri ele alalım.

13                Yabancı gazeteciye tüm bildiklerini söyledi.

Burada hepinizin dikkatini çektiği gibi bir virgül problemi var. “Yabancı” mı , “yabancı gazeteci” mi?

14                Genç saçlarına ak düşmemiş bir şairdi.

Bu cümlede gençten sonra “ve” bağlacı kullanılması anlatım bozukluğunu giderecektir.

15                Ahmet Bey derneğimizin üye ve ikinci başkanıdır.

Derneğimizin üyesi dememiz yani isim tamlamasının tamlayan eki koymamız gerekir.

Arkadaşlar, tamlamalarla ilgili bilgilerimizin daima canlı tutulması bu tip hatalara düşmemizi engelleyecektir.  Bakın aşağıdaki örnekte yine aynı bilgimiz araştırımaktadır.

16                Fen ve askeri liselerin sınavı dün yapıldı.  Askeri liselerin sınavı deriz; ama fen liselerin sınavı diyemeyiz. İki tamlamayı bir arada kullanak anlam bozukluğuna neden olmaktadır.

17                Onun birçok sorunlarının olduğunu biliyorum. “birçok” kelimesi zaten çokluk anlamı verirken bir de sorun kelimesine “lar” eki getirmek yanlıştır.

18                Hiçbiri bu konuda aykırı görüş bildirmemiş hemen kabullenmişti. “hiçbiri” kelimesi olumsuz yüklem ister. Nitekim “bildirmemişti” yüklemi onunla uyumludur; ancak “kabullenmişti” yüklemi olumludur. O halde hiçbiri kelimesi ile kullanılamaz.  “hepsi” beligisiz zamiri kullanılmalıdır.

19        Boyu kısa, bedeni de pek biçimli değildi. Bu cümlede ek-fiil bilgimiz ölçülmektedir. Ek-fiil eksikliğinden dolayı cümlede anlam tam tersine dönemktedir. “değildi” yükmeli “boyu kısa” cümleciğini de etkilemkte ve şu anlam çıkmaktadır: “Boyu kısa değildi, bedeni de pek biçimli değildi.” Oysa asıl denmek istenen şudur:“Boyu kısaydı(idi), bedeni de pek biçimli değildi.” Ek-fiil hakkında küçük bir hikaye: bkz. Kaynak: http://molekuleredebiyat.com/hakverdioglu/?p=99

20        Çocuklar oyun oynamayı çok, ders çalışmayı ise hiç sevmiyorlar. Bu cümlede ise yüklem eksikliği anlamı bozmuştur. “çok seviyor” şeklinde bir yüklem bu cümlede şarttır.

21        Sevdamızın adı berrak, sonu toprak, dönen alçak olsun. Bilinidiği gibi  bu bir şarkı sözüdür; ancak  maalesef pek çoğunda olduğu gibi bu şarkı sözünde de anlatım bozukluğu vardır. Bu durumda bu söz şu anlama gelir:

Sevdamızın adı berrak olsun, sevadamızın sonu toprak olsun, sevdamızın dönen alçak olsun. Bariz bir  ortak tamlayan kullanma hatası söz konusudur.

22        Olaylara bu gözle bakmak, bu gözle değerlendirmek doğru değildir.

Bu cümlede nesne eksikliği vardır. Fiilerde çatı ile ilgili olan bu husus şöyle özetlenebilir: Bazı filliler nesne alabilir, bazıları alamaz. Nesne alanlar “neyi” sorusuna cevap verir, nesne alamayanlar bu soruya cevap vermez. Bu cümleki yüklemlerden “değerlendirmek”(neyi değerlendirmek?) nesne alır; ancak “bakmak” (neyi bakmak?) nesne almaz. O halde neye bakmak sorusunun karşılığı olan “olaylara”  kelimesi var, değerlendirmek fiilinin istediği “onları” nesnesi  yoktur.

23 Yaşamını zenginleştiren, anlam kazandıran pek çok dostu vardı.  Yine aynı konu ile ilgili hata söz konususur: Neyi zenginleştiren? (onu/ yaşamını). Neyi anlam kazandıran (??). Neye anlam kazandıran  (ona/ yaşamına)

Yaşamını zenginleştiren, ona anlam kazandıran pek çok dostu vardı.

24 Şehre giriş ve çıkış yasaklanmıştı.  Bu hatayı neredeyse her gün yapıyoruz. Bakınız dikkat etmediğimiz nokta neresidir?

Şehre girişler yasaklanabilir/ ama/ şehre çıkışlar yasaklandı denebilir mi?

Şehre girişler ve şehirden çıkışlar yasaklandı.

Bariz ablatif eki almış dolaylı tümleç eksikliği vardır.

YAPMAYINIZ!

Değerli öğrencilerimiz, Bu maddeden 86. maddeye kadar verdiğimiz örnekler “yapmak fiilinin yanlış yerde kullanımı ile ilgilidir. Neden bu kadar çok örnek verdik bu hususta? “Yapmak” fiili, örneklerde de görüleceği gibi, artık bir hastalık haline gelmiştir. Özellikle basın yayın kuruluşlarının bu konuda sorumluluğu/ sorumsuzluğu söz konusudur. Örnekleri sıralayıp doğruları söyleyip geçiyoruz.[1]

25 Öğrenciler diploma töreni için salona giriş yaptılar. (Girdiler.)

26 Bu yıl oğlumu daha iyi bir dershaneye kayıt yaptıracağım. (Kaydettireceğim.)

27 Lütfen bekleme yapmayınız. (Beklemeyiniz.)

28 Kesin dönüş yapmak. (Kesin olarak döndük.)

29 Etki yapmak. (etkilemek)

30 Evham yapma (evhamlanmak)

31 Evlilik yaptım.(Evlendim.)

32 Ezber yapıyorsunuz.(Ezberliyorsunuz.)

33 Film yapmak. (film çekmek)

34 Filmin gişe yapması bekleniyor. (çok kazandırmak)

35 Gol yapmak. (gol atmak)

36 Ben ne çok hata yapmışım meğer. (hata etmek)

37 Hatırlatma yapmak. (hatırlatmak)

38 Hat-trick yapmak.  (üç gol atmak)

39 Kendine ipnotizma yapıyor. (ipnotize etmek)

40 Carlos maçtan sonra iştah yapmış görünüyor.            (iştahlanmış)

41 Bir iyilik yap kendine. (iyilik etmek)

42 Bize bir hava yaptı bir hava yaptı, sormayın. (hava atmak)

43 Ben stresliyim diye siz heyecan yapmayın. (Heyecanlanmayın.)

44 Hırs yapıyorsun (Hırslanıyorsun.)

45 İmaj yapmak (görünümünü değiştirmek)

46 Bunlar inat yapıyorlar. (inat etmek)

47 İndirim yaptırdım. (İndirttim.)

48 Kapris yapıyor. (Kaprisli davranıyor.)

49 Katkı yapmak.(katkıda bulunak)

50 Ağız kavgası yapmak. (sataşmak)

51 Kayıt yaptırdım. (Kaydettirdim.)

52 Kazak yapmışsın. (Kazak almışsın.)

53 Kızıl yaptım saçlarımı. (Kızıla boyadım.)

54 Ben çok kilo yaptığım için…(kilo almak)

55 Operasyon yaptık. (operasyona çıkmak)

56 Kötü bir orta yapıyor. Köşe vuruşunu yapıyor. Pas yapıyorlar. (paslaşmak)

57 Piyasa özeti yapacak. (Özetleyecek.)

58 Özveri yapmak. (özveride bulunmak)

59 Panik yapmıyoruz.  (paniklemek)

60 Sen kesinlikle paranoya yapıyorsun. (Paranoyaksın.)

61 Park yapılmaz. (Park edilmez)

62 Sulu bırakırsan pas yapar. (Paslanır.)

63 Sahneye çıkıp canlı performans yaptı. (Canlı performansta bulundu.)

64 Reyting yapmak. (izlenme sayısı yükselmek)

65 Saygısızlık yapma. (Etme.)

66 Bugüne kadar beş si-di yaptım. (Beş CD çıkardım.)

67 Sitem yapma. (Etme.)

68 Sohbet yapacağız. (Edeceğiz.)

69 Su yapma lütfen. (Ciddiyetini koru.)

70 Stres her şeyi yapıyor. (Her şeye neden oluyor.)

71 Tüm vücut tarama yapıyoruz. (gözden geçirmek)

72 Bodrum’da tatilini yaparken…(Tatildeyken.)

73 Bana tavır mı yapıyorsun? (tavır almak)

74 Genel tekrar yaptık. (Tekrar ettik.)

75 Telaş yapma.(Telaşlanma.)

76 Lütfen gereksiz tepki yapma. (tepki vermek)

77 Terbiyesizlik yapma.(Terbiyesizleşme.)

78 Terör yapmak. (terör estirmek)

79 Vicdan yaptım (duygu sömürüsü).

80 Motive yapacağız. (etmek)

81 Şebnem size yalan yaptı, yapmamalıydı. (Söyledi.)

82 Yalakalık yapma! (Etme.)

83 Yumurta yapıyoruz. (pişirmek)

84 Tekrar kontrol yapmak zor oluyor.  (etmek)

85 Damping yapıyoruz. (Fiyatları indiriyoruz.)

86

Son olarak şu hataları da gözden geçirip dersimizi bitirelim:

87 Özgürlükler yıllarca bu ülkelerde ayaklar altında çiğnenediler

İnsan harici çoğul öznelerin yüklemi tekildir:

Özgürlükler yıllarca bu ülkelerde ayaklar altında çiğnenedi.

88 Bu tür duygular gözlerimi yaşartırlar.

Aynı kural geçerlidir.

89 Annem ve sen pazara gideceksin.

Bu cümlede özne yüklem uyumu yoktur.

Kural: “Ben”im bulunduğum her topluluk “biz”dir

“Ben”im olmadığım “sen”in bulunduğun her topluluk “ siz”dir.

O halde:

Annem ve sen pazara gideceksiniz. (sen+0= siz)

Arjkadaşlar,

Bu aralar çok fazla karşılaşılan bir kişi zamiri hatası da şudur:

Ali ben.  Ayşe ben. Yakup ben.

Bu kullanım yanlıştır. Ben Ayşe’yim veya Benim adım Ayşe’dir. Demek zorundayız.

90 Topaltıya Ali, Ahmet, Hamza ve sen katılmalıydın.

Kural neydi?

“ben” bulunan grup = biz

“sen” bulunan grup= siz

Burada onlar(Ali, Ahmet, Hamza) ve sen var. Bu durumda cümle şöyle olmalıydı:

Topaltıya Ali, Ahmet, Hamza ve sen katılmalıydınız

 

91 Köye gidip olayın araştırılması istendi.

Bu cümlede etken/edilgen konusunun bilinmesi isteniyor.

Bir cümlede iki yüklem varsa ikisi de etken ya da ikisi de edilgen olmalıdır.

Biliyorsunuz edilgenlik “başkası tarafından”yapılma anlamı verir ve fiilin yanına –l veya –n eki getirilerek oluşturulur.

Bu cümlenin yan cümlesinin yüklemi gidip, etkendir; asıl cümlenin yüklemi istendi ise edilgendir.

O halde yüklemler arası uyumsuzluk bir anlatım bozukluğu doğrumuştur.

 

92 Çalışmamızı eksik mi buluyor yoksa yeniden yapmamız mı isteniyor.

Aynı mesele bu cümlede de kendini gösterektedir.

 

93 Bu görüşe şöyle karşılık verebilinir.

“verilebilir” şeklinde bir kullanımla eklerin yanlış yerde kullanılmasından doğan yanlışlık düzeltilebilir.

Değerli arkadaşlarım,

Görüldüğü gibi anlatım bozuklukları sadece sınavlarda karşımıza çıkan bir husus değildir. Hayatımızın her anında bu yanlışlıklarla karşılaşıyoruz. Bizler üniversite okumuş insanlar olarak bu konulara biraz daha dikkat etmeli ve kurduğumuz cümlelerde daha dikkatli olmaya çalışmalıyız.

Başarılar dilerim.

EK BİLGİLER

EK FİİLİN HİKAYESİ

Günlerden bir gün fiiller tatile çıkmışlar. Bütün fiiller Bodrum’da eğlenirken insanlar YÜKLEM yokluğundan konuşamaz olmuş.

Bunun üzerine isimler bir arayışa girmişler.  Aramışlar, taramışlar sonunda tatile gitmemiş bir fiil bulmuşlar. Bu fiil yaşlı ve yorgunmuş. zaten bu yüzden diğerleri ile Bodrum’a gitmemiş. Adı da  i-mek fiili imiş.

Diğer adı ek fiil olan bu ihtiyar fiil, isimlerin yoğun isteği ve baskısı üzerine onlara yardımcı olmak zorunda kalır. Fakat bir şartı vardır: “Dokuz kipin hepsinde çekim yapamam, sadece dört kip seçin. ”

İsimler dokuz kipi bir torbaya koyup çekiliş  yapar. Çekilişte ” -di , -miş, -se,- dir ” çıkar.

-imek fiili bunların başına gelir ve idi, imiş, ise, dir şiklini alır.

Annem hemşire idi.

Annem hemşire imiş.

Annem heşire ise…

Annem hemşire!dir. (Dikkat: hemşire!yim/ hemşire!sin/ hemşire!dir…)

Unutmayınız, bütün isim cümleleri “ek-fiil” alır. Aksi halde yüklem olamazlardı.

Yaşlı ek-fiil oh, bu işten de kurtuldum, artık rahatça köşeme çekilip uyurum dediği anda bir ses duyar. Bu ses iki sevgiliden gelmektedir. Birleşik ve Zaman adlı iki sevgili bir türlü bir  araya gelemedikleri için ağlayıp durmaktadır.

İhtiyar ek-fiil bunları da birleştirmedikçe rahat edemeyeceğini anlar. Onların da arasına girip bir birlerine kavuşmalarını sağlar.

Böylece basit zaman ile  hikayesi (-di), rivayeti (-miş), şartı (-se) bir araya gelebilmiş.

Ama bunda da -dır’ı eksik bırakır.

Geliyor      idi

Geliyor     imiş

Geliyor    ise

Geliyordur (birleşik zaman değildir!!!!!!!!!!!!!!!)

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. ))

Ek fiil ile ilgili size son bir hile daha söyleyeyim:

Tüm isim cümleleri ek fiil almıştır…. Bu kadar basit!

Bu onun annesiymiş.  (anne yüklem olarak kullanılan bir isim değil mi? İş bitti. Bu cümlede  ek fiil kullanıldıııııııııııı.)

Bir de birleşik zamanlı fiillerde hiç düşünmeden ek fiil vardııııııııııııııır, denebilir.

Eve doğru gelmekteydi.    mekte(yor)+ di  =mekteydi  / mekte i-di

 

FİİLLERDE ÇATIYA ÇIKALIM MI?

HAYDİ ÇATIYA ÇIKIYORUZ:)

ÖZNE ÇATISI                                                   NESNE ÇATISI

BU ÇATININ

ÖZNE KİREMİTLERİ                                                     NESNE KİREMİTLERİ
ETKEN                                                                              GEÇİŞLİ

EDİLGEN                                                                          GEÇİŞSİZ

DÖNÜŞLÜ                                                                         OLDURGAN

İŞTEŞ                                                                                  ETTİRGEN

MANTIK AYNI: Bir binanın çatısı ve kiremitleri varsa fiillerin de çatısı ve kiremidi vardır.

Özneye göre çatıda ÖZNE VAR MI, YOK MU, ÖZNENİN YAPTIĞI KENDİNE DÖNÜYOR MU? gibi sorular söz konusudur.

ETKEN FİİLLER ÖZNE ALIR: Ali camı kırdı. O camı kırdı.

EDİLGEN FİİLLER ÖZNE ALMAZ (BAŞKASI TARAFINDAN İŞ YAPILIR.) (-l  ve -n  ekine dikkat!)

Cam kırıldı. (kim kırdı? başkası tarafından.)

Gemi görüldü. (başkası tarafından.)     Kadın dövüldü. (başkası tarafından.)

DÖNÜŞLÜ FİİLLERDE ( YAPILAN İŞ YAPANA DÖNER. ) (-l  ve -n  ekine dikkat!) (KENDİ KENDİNE FORMÜLÜ İŞLER.)

Kadın dövünüyordu. (kendi kendine)

Gemi göründü. (kendi kendine)

İŞTEŞ FİİLLER YA BİRLİKTE YA DA KARŞILIKLI YAPILIR (-ş ekine dikkat!)

Kuşlar uçuştu. (birlikte)

Öğrencilerle selamlaştık. (karşılıklı) (Ben onları selamladım, onlar da beni selamladı. )

Nesneye göre çatıda FİİL NESNE ALIYOR MU ALMIYOR MU? sorusu önemlidir.

GEÇİŞLİ FİİLLERDE NEYİ SORUSUNA, ONU CEVABI ALINIR.

Yıkılan evi gördüm. (neyi gördüm? onu gördüm)

Yrd. Doç.Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

ŞİİR:

Karamanoğlu Mehmet Beyi Arıyorum

Göreniniz, bileniniz, Duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı:
Bu günden sonra, divanda, dergâhta,Bârgâhta, mecliste, meydanda
Türkçeden başka dil konuşulmaya diye
Hatırlayanınız var mı?

Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri, Fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şasırdım merak ettim,
Dolandığımız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?

Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showmen, Radyo sunucusunun diskjokey,
Hanım ağanın, firstlady olduğuna
Şaşıranınız var mı?

Dükkânın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gross market,
Ucuzluğun, damping olduğuna
Kananınız var mı?

İlan tahtasının billboard, sayı tablosunun skorboard,
Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğrasın hobby olduğuna
Güleniniz var mı?

Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde welcome çıkışında goodbye
Okuyanınız var mı?

Korumanın, muhafızın, body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın,prestij olduğunu
Bileniniz var mı?

Sekinin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin hasretin,
Nostalji olduğunu
Öğreneniniz var mı?

İş hanımızın plaza, bedestenimizin galeria,
Sergi yerlerimizi, center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye
Gezeniniz var mı?

Yol üstü lokantamızın fast food,
Yemek çeşitlerimizin menü,
Hesabını, adisyon diye
Ödeyeniniz var mı?

İki katlı evinizi dubleks,
Üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye
Koklayanınız var mı?

Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkıyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa, sponsorluk
Diyeniniz var mı?

Mesireyi, kır gezisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, okey diye
Konuşanınız var mı?

Çarpıcı önemli haberler, flash haber,
Yaşa, var ol sevinçleri, oley oley,
Yıldızları, star diye
Seyredeniniz var mı?
Virvirik dağının tepesindeki köyde,
Cafe show levhasının altında,
Acının da acısı
Kahve içeniniz var mı?

Toprağımızı, bayrağımızı,
İnancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığına, talan edildiğine,
Özün el diline özendiğine,
İçi yananınız var mı?

Masallarımızı, tekerlemelerimizi,
Ata sözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi,

Ninnilerimizi kaybettik,
Türkçemiz elden gidiyor,
Dizini döveniniz var mı?

Karamanoğlu Mehmet Beyi arıyorum,
Göreniniz, bileniniz,
Duyanınız var mı?

Bir ferman yayınlamıştı …
Hayal meyal hatırlayıp da,
Sahip çıkanınız var mı?

 

 

Örnek cümleler:

 

Neşeli, sağlıklı, şen bir görünüşü vardı. (1981-ÖSS)

Hiçbiri – Ali Suavi’den başka – ülkede bir ayaklanmayı düşünmemiş, padişaha bağlılığı bir

görev saymıştır. (1982-ÖSS)

Ortaklar arasındaki mevcut ikiliği giderdik. (1983- ÖSS)

Bu konuda söylenenlere inanıyor, her yerde öne sürüyordu. (1983-ÖSS)

Bu tür, duygular gözlerimi yaşartırlar. (1983-ÖSS)

Bu ilaç, mide yanmasına sebep olmadığı gibi ne de asit-baz dengesi üzerinde herhangi bir

olumsuz etkiye de yol açmaz. (1986-ÖSS)

Yazarlarımızın köy yaşayışına ilgilenmeleri toplumumuz açısından çok yararlıdır.

(1986-ÖSS)

Ölçümlere ne zamandan beri başladınız. (1987-ÖSS)

Bu sonuca ulaşılacağını belki de biliyor olmalılar. (1987-ÖSS)

Önümüzdeki haftanın programlarından bazılarını sizlere hatırlatmaya çalıştık sayın seyirciler. (1987-ÖSS)

Shakespear’in oyunları arasında en sık sahnelenen ve Türk seyircisi tarafından en çok

benimsenenler arasında Hamlet ve Othello’dur. (1987-ÖSS)

Bunun üzerine üyeler, bir an sessizlik içinde kaldılar ve herkes ellerini havaya kaldırarak

söz istediler. (1987-ÖSS)

Bu büyük apartmanlar, birbirine yaklaşık yapılmıştı. (1987-ÖSS)

İçtenlikle söylüyorum; eğer vapur biletini almamış olsaydım, bu geziden vazgeçerdim.

Arkadaşım gördüklerini, duyduklarını gizli bir sırmış gibi yavaşça kulağıma fısıldadı.

(1988-ÖSS)

Genç sanatçılara, yapıtlarının konularını seçerken nelere önem vermelerini anlatıyor.

(1988-ÖSS)

Konunun az bilinen bir yönüne ışık tutuyor, aydınlatıyor. (1990-ÖSS)

Şehrimizde çeşitli kültürel ve sanat etkinlikleri gerçekleştirildi. (1991-ÖSS)

Hitit tabletlerinde orman kelimesinin adı sık sık geçmektedir. (1991-ÖSS)

Ona, buraya gelmeden önce mi sonra mı telefon ettin? (1991-ÖSS)

Havada taze bir esinti ve toprak kokusu kaplar ortalığı. (1991-ÖSS)

Yeni sözcükler yaratmak için her ulus, dilinin sunduğu olanaklardan yararlanma yoluna

gitmesi gerekir. (1992-ÖSS)

O yıllarda ben otuz, o ise otuz beş yaşlarındaydı. (1992-ÖSS)

Konuşmacının düşüncelerine katılıyor ve destekliyorum. (1992-ÖSS)

Sağlık durumlarının iyi ancak çok yorgun oldukları görülüyordu. (1992-ÖSS)

Kendisine söylenen bu sözü duyar duymaz oturduğu yerden ayağa kalktı, kürsüye yöneldi.

(1992-ÖSS)

Hava kirliliğinin nedenlerinden biri de  yeşil alanların azlığındandır. (1992-ÖSS)

Buralara ayda yılda bir, seyrek olarak gelirdi. (1993-ÖSS)

Birbirlerini çok iyi anlar, inanırlardı. (1993-ÖSS)

Neşeli ve güldürü unsurlarının çokça kullanıldığı bu filmi mutlaka görmelisiniz.

(1993-ÖSS)

Dilimize gereken ilgi ve önemi vermek zorundayız, diyorsunuz. (1993-ÖSS)

Ürünlerimiz ilk defa olarak o yıl dünya pazarlarına çıktı. (1993-ÖSS)

Son durağa geldiğimizde, otobüste bir ben bir de o yaşlı adam kalmıştı. (1993-ÖSS)

Arkadaşlarımızın sorununa sahip çıkarak desteklemeliyiz. (1994-ÖSS)

İş konusunda ben onu, o da beni etkilemek istemez. (1994-ÖSS)

Bu tutumuyla ailesine zarar mı veriyor yarar mı anlayamadık. (1994-ÖSS)

Özel zevklerim arasında kitap okumayı severim. (1994-ÖSS)

Anne ve babalar çocuklarıyla sürekli ilgilenmeli, öğretmenine durumunu sormalıdır.

(1994-ÖSS)

Yeryüzünde bir sen bir de ben varım. (1995-ÖSS)

Bu gençler, ölmek üzere olan, can çekişen bir sanat dalını canlandırmak için yetiştiriliyorlar.

(1995-ÖSS)

Türkiye’nin birkaç bölgesi hariç henüz kar yüzü görmedi. (1995-ÖSS)

Çocuklar bundan en az zarar ya da hiç zarar görmeden kurtarılmalıdır. (1995-ÖSS)

Bu haberin ne kadar doğru olup olmadığını öğreneceğiz. (1995-ÖSS)

Şiirlerinde bol bol abartılmış sözcükler seçmesi yüzünden hitabet havası taşımaktadır.

(1996-ÖSS)

Yapılanları doğru bulmadığıma inanıyorum. (1996-ÖSS)

Ali, arkadaşı Mustafa’yı hem çok seviyor, hem de kimi davranışlarından dolayı kızıyordu.

(1996-ÖSS)

Bu iş yerinde aşağı yukarı üç dört yıldan beri çalışıyorum. (1996-ÖSS)

Elbette onunla birlikte gitmiş olabilirler. (1996-ÖSS)

Bu konuda gençleri azımsamak doğru değildir. (1996-ÖSS)

Bu soru ben ve benim gibi sınava girmiş olan birçok kişinin kafasını karıştırdı.

(1997-ÖSS)

Dürüst biri olduğundan dün de bugün de kuşkuya düşmüyorum. (1997-ÖSS)

O akşam ben kendi odama, Fatma da kendi odasına çekilmişti. (1998-ÖSS)

Bu kameralar, rahatça kullanabildiği ve taşınmasının kolay olması nedeniyle tercih ediliyor. (1998)

Siyasi, askeri ve ekonomi alanlarında görüştüler. (1998-ÖSS)

Yanlış bir şey yapsam da kızmaz; ama inanılmayacak kadar anlayışlıdır. (1998-ÖSS)

Bu kazada can kaybı yaşanmadı. (2005-ÖSS)

Sözünü ettiğiniz binayı ne gördüm ne de yerini bilirim. (2005-ÖSS)

Bu davranış insandan insana göre değişir. (2006-ÖSS)

Kızımı Fransızca kursuna kayıt yaptırmak istiyorum. (2009-ÖSS)

Bu toplantıda çekinmeden düşünceler dile getirilmeli.

İdare, henüz yarın ders yapılıp yapılmayacağını bildirmedi.

Doğal gaz fiyatlarının ucuzlamasına insanlar olumlu tepki gösterdi.

Küçük kızın saçları bir ayda baya büyümüş.

Ormanda yetişen bir çam fidanını salonunuzdaki saksıya ekemezsiniz.

Viraja hızlı giren aracın lastiği patladı ve kaza yaptı.

Son dakika içerisinde attığı golle takımının galip gelmesine yol açtı.

Bu yemek sadece Karadeniz yöresine özel bir yemektir.

Bu konuda herkesin fikir ve görüşünü almalısınız.

Yarım saat geçmesine rağmen arkadaşım henüz, hâlâ gelmedi.

Güç ve müşkül zamanlarda üstüne düşeni yerine getirir.

Bu konuda öğrenciler aralarında anlaşıp karar verecekler ve uygulayacaklar.

Onlara niçin bu kadar yardım ediyor ve destekliyorsun?

Büyüklere gereken saygıyı göstermeli, incitmemeliyiz.

Misafirleri rahat edecekleri odalara yerleştirmiş, bütün imkânları sağlamıştı.

Adam, çocuklarıyla bazen çok bazen de hiç ilgilenmezdi.

 

Bu karardan vazgeçmeyeceğimi, üzerinde inatla durduğumu biliyorsunuz.

Ailesine rahat bir yaşam sunabilmek için her şeyi gözden çıkarmıştı.

Bu kitapları okumak öğrencilerin ufkunu genişletiyor, farklı dünyaların kapılarını açıyordu.

Üniversitedeki arkadaşlarıyla nadiren ya da hiç görüşemiyor.

Ona nasıl davranacağını bilemediğinden ikilemede kalmıştı.

Ona yapılan bu iyilikler karşılığında eziliyordu.

İhtiyar çobanla konuşmaya devam ediyordu.

Sanatçı bu sabaha karşı yakalandığı amansız hastalık sonucu hayata gözlerini yumdu.

Saatlerdir yürümekten dizlerinin bağı çözülmüştü.

Konuya ilişkin bakanın bugün açıklama yapması bekleniyor.

Bu zor işin üzerinden geleceğine hepimiz eminiz.

Yaramazlıklarıyla hemen, öğretmenin gözüne girdi.

Yarın mutlaka bir gazete almayı unutmayın.

Yarının mutlu günlerine özlem duyuyorum.

Yazar, gelecekle ilgili anılarını yazacakmış.

Yiyecek bir lokma ekmeğimiz hatta yemeğimiz bile yok.

Bu olaydan sonra şirket müdürünün yetkileri elinden alındı ve kovuldu.

Onun önümüzdeki ay, ailesini mutlaka ziyaret edeceğini zannediyorum.

Öğrencileri, teşvik etmeli, yüreklendirmeli, destek olmalıyız.

Olanları böyle değerlendirmek, bu gözle bakmak gerekir.

Duvarları kirletmek ve yazı yazmak kesinlikle yasaktır.

Kuşkusuz bütün çalışmalarının ödülünü sonunda belki alacaksın.

Sözünü ettiğiniz şairin herhâlde on altıncı asırda yaşadığını zannediyorum.

Yaşlı kadının durumu gittikçe kötüleşmiş, yerinden kalkamaz hale gelmişti.

Yanılmıyorsam, bu ikisinin aynı şey olduğunu tahmin ediyorum.

Sürekli kumar oynaması, bütün malvarlığını kaybetmesine vesile oldu.

Haber programları tekrar tekrar vurulan sivilleri gösteriyor.

Eğitim, en etkili televizyonla verilir.

Otobüs yoğun sis yüzünden karşıdan gelmekte olan kamyonla çarpıştı.


[1] Bilal Yüce, Türkçe Bilincimizin Zayıflayışı, Amasya Konferansı.

 

 

NOKTALAMA İŞARETLERİ

Değerli arkadaşlarım bu dersimizin konusu “Noktalama İşaretleri”dir.

Nokta ( . )

1- Cümle sonlarında kullanılır. Belli bir duraklama yapılacağını gösterir.

(Cümle yazdırıldı.)
2- Şiir, kitap, gazete, dergi, yazı başlıklarından sonra nokta kullanılmaz. Bölüm başlıklarından sonra da kullanılmaz.
Büyük Nutuk Gün Eksilmesin Penceremden Giriş V. Bölüm
3- Kurum ve kuruluş isimlerinden sonra nokta kullanılmaz. Sait Çiftçi Dispanseri Müdür Yıldız Sineması)
4- Sık geçen kısaltmalarda nokta kullanılır. (Prof. Dr. T.C.) Ancak kimi kısaltmalarda nokta kullanılmaz. TBMM AET NATO TDK cm kg l fe

5- Sıra bildirmek için sayılardan sonra konur. II. Mehmet III. Selim 5. Cadde XX. yüzyıl

Sıra bildiren sayılarda l’nci (birinci) biçimindeki yazılışlar kısaltma sayılmaz.
6- Tarihleri yazmada gün, ay ve yılı ayırmak için aralarına konur. 09. X. 1986, 1. 3. 1967. Tarihlerde ay adları yazıyla olursa ay adlarından önce ve sonra nokta kullanılmaz. 23 Nisan 1920
7. Saat ve dakikaları ayırmak için kullanılır.
Okul saat 8.30′da başlar.
8- Sıra göstermek için satır başlarına konan harflerden ve sayılardan sonra kullanılır. a, b. 1.1. A. B.
9-Üçlü gruplara ayrılarak yazılan büyük sayılarda gruplar arasına konur. 8.375.562, 27.870.197. Gruplara ayrılan sayılarda nokta kullanılmayabilir.

Virgül ( , )

1-Yazıda arka arkaya gelen eş görevli kelimeler arasına konur. Ali, Mahmut ve Veli samimi arkadaştırlar.
2- Eş görevli cümleler arasına konur. Hızla içeri girdi, çantasını aldı.
3- Cümle içindeki ara sözleri ayırmak için kullanılır. Bütün okullar, İstanbul Lisesi hariç, eylül sonunda açılıyor.
4- Cümle içinde özel olarak vurgu yapılması gereken kelimeden sonra kullanılır. Böylece, her istediğini almış oldu.
5- Sayılarda ondalık bölümleri ayırmak için kullanılır. 45,9 999,9 13,5 587,3
6- Çok uzun cümlelerde özneden sonra kullanılır.

7.Tekrarlanan kelimeler arasına konur. Akşam,yine akşam.-A.Haşim. Ancak, ikilemelerde kelimeler arasına virgül konmaz. Akşam akşam, bata çıka.
8- Hitap kelimelerinden sonra konur. Sayın Başkan, Sevgili kardeşim,
9- Ve, veya bağlaçlarından önce ve sonra virgül kullanılmaz.Oradan buraya gelen ve gidenlerin arkası kesilmiyordu.
10-Bir düşünceyi kabul veya kabul etmeme sözlerinden sonra kullanılır. Hayır, sizin gibi düşünmüyorum. Evet, sizi dinliyorum.’
11-Yazışmalarda yer isimlerini tarihlerden ayırmak için kullanılır.
Beşiktaş, 9 Aralık 1986, Ankara, 3 Mayıs 1960.
12-Ünlem grubu oluşturmak için cümlede ünlem gibi kullanılan kelimeden sonra konur, ünlem ise cümle sonuna alınır.
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın!
13- Sayıların yazılışında, kesirleri ayırmak için konur. 38, 6 19,5 0,25
14- Biyografik künyelerde yazar, eser, basım evi vb. maddelerden sonra konur.

Noktalı virgül ( ; )

1-Şekil ve anlamca bağları bulunan cümleleri ayırmak için kullanılır.
At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.

Kel ölür , sırma saçlı olur ; kör ölür , badem gözlü olur.
2- Cümle içinde aynı değerde olup virgül ile ayrılmış türleri, grupları ayırmak için kullanılır.
Sınıfın öğrencilerinden Ali, Hasan ve Veli 3-A sınıfına;
Murat, Mehmet, Onur da 3-B sınıfına gönderildiler. Olan oldu, iş işten geçti; gelmese de olur.
3- Virgülle ayrılmış örnekleri farklı örneklerden ayırmak için konur.
İtalya, İngiltere, Fransa; Roma, Londra, Paris.

4) Önceki cümleye “fakat,oysa ,lakin,ancak,çünkü…” gibi bağlaçlarla bağlanan cümlelerde bağlaçlardan önce kullanılır:

*Bu romanı inceledim ;fakat pek beğendiğimi söyleyemem.

*Köye sen git;ancak orada çok fazla kalma.

*Kazanacağım ;çünkü çok çalışıyorum.

NOT: Noktalı virgül, yukarıda sayılan bağlaçlardan önce kullanıldığı gibi bunların yerine de kullanılabilir.

 

*Bugün erken yatmalıyım;yarın sınav var.

*İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki tek dayanağın odur.

*Sıkı giyinin ; dışarısı çok soğuk.

 

5) Öğeler arasında anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:

*Murat; Hasan, Ali ve Osman’dan daha çalışkanmış.

*Elma; armut, muz ve üzümden yararlıdır.

Not: Noktalı virgülden ve virgülden sonra gelen sözcükler – özel isim değil iseler- küçük harfle başlar.

İki nokta ( : )

1- Bir cümlenin sonunda açıklama yapılacaksa, örnek verilecekse konur.
Başarmanız için bir tek şart vardır: Çalışmak. İnce sesli harflerimiz şunlardır: e, i, ü, ö.
2- İki noktadan sonra gelen açıklama bağımsız bir cümle ile başlıyorsa, cümlenin ilk kelimesi büyük yazılır.

Annesi merak ederek sordu: Bu çalışmadan kırık mı aldın?
3- İki nokta işaretinden sonra örnekler sıralanacaksa ilk kelimenin birinci harfi küçük yazılır. Sınıfın hali şöyleydi: kırık iki masa, yerde sandalyeler.
4- Kataloglarda yazar adları ile eser adları arasına konur.

Yahya Kemal Beyatlı: Eski Şiirin Rüzgarıyla, Kendi Gök Kubbemiz

Üç nokta ( … )

1- Bir sebeple bitirilmemiş cümlelerin sonuna konur.

Burada kırlar o kadar güzel ki…
2- Açıkça yazılması istenmeyen kişi ve yer adları yerine kullanılır.

Onun A… geldiğini kimse bilmiyordu.
3- Kaba sayılan, yazılması istenmeyen sözlerin yerine konur.

Yaptığı… kötülüğünü sonradan anladım diyordu.
4- Bir konuda birtakım örnekler verilirken başkalarının da bulunduğunu belirtmek için kullanılır.

Bu gezide her öğrenci bir yemek getirmişti: köfte, dolma, helva…
5- Alıntılarda; başta ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konur.
…Türkçenin çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar… Yahya Kemal

Soru işareti ( ? )

1- Soru bildiren cümlelerin sonuna konur.

Nereden geliyorsunuz?
2- Soru bildiren kelimelerden sonra da konur.

Kimsin? Parola nedir?
3- İçinde soru eki olduğu halde soru anlamı vermeyen cümlelerde bu işaret kullanılmaz.
Buradan bir çıktım mı doğru sendeyim. Buldum mu kaçırmam.
4- Bazı kelimeler ve cümlelerde soru bildiren kelime olmadığı halde soru anlamı vardır. O zaman kullanılır.

Adınız? Doğduğunuz yer?
5- Bir söze inanılmadığını, sözün şüphe ile karşılandığını bildirmek için sözden sonra veya cümle sonunda soru işareti parantez içinde konur.
Öğrenci çok çalıştığını(?) söylüyordu. Çok yoruldum dedi(?).
6- Bilinmeyen yer, tarih vb. durumlar için kullanılır.

Yunus Emre (1240?-1320), (Doğum yeri: ?)

Ünlem işareti ( ! )

1-Sevinç, acı, korku, hayret, nefret, bunalma duygularım anlatan cümlelerin sonuna konur.
Ne mutlu Türküm diyene! – Atatürk. Hey, baksanıza! Dur yolcu! Aferin! Alçak! Zalim! Öf! Çok karışmasana be!
2- Ünlem niteliğinde yapılan seslenmelerden sonra da ünlem işareti konur.
Arkadaş! Simitçi!
3- Söylevlerde kullanılır.
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!
4- Ünlemden, ünlem niteliğinde kullanılan kelimeden sonra gelen cümle duygu bildiren bir cümle olmazsa, o zaman ünlem bildiren kelimeden sonra virgül konur. Cümle sonunda ise ünlem işareti kullanılmaz. Başka işaretler, nokta, soru vb. kullanılır.
Arkadaş, sana uğurlar olsun. Oh, hava nihayet serinledi.
5- Ünlem işareti parantez içinde bir kelimeden veya cümleden sonra kullanılırsa, küçümseme, alay, dikkat çekme anlamı verir.
Gençliğinde büyük bir atıcı olduğunu söyledi (!). Fizik sınavının birincisi (!) olduğunu söylüyordu.

Çizgi ( – )

1- Konuşmaları göstermek için kullanılır.
– Kimsin?
– Parola nedir?
– Benim, çavuşun.
2- Çizgiden önce konuşan kişinin isimleri de yazılabilir.

Nöbetçi – Kimsin?

Nöbetçi – Parola nedir?

Çavuş – Senin çavuşun.
3- Karşılıklı konuşma şeklinde olmayan sözler de konuşma cizgisi ile verilebilir. Öğretmeninin yanına sokuldu.
– Bana izin veriniz gideceğim, dedi.

Birleştirme çizgisi ( – )

1- Satır sonuna sığmayan kelimeleri birleştirmek için kullanılır.
(Sana dar gelmeyecek mak-

beri kimler kazsın. M. Akif)
2- Dil bilgisi derslerinde kökleri ve ekleri ayırmak için kullanılır.

(Al-mak, ver-mek, taşı-mak)
3- Kelimeleri hecelere bölmek için kullanılır.

(İs-tan-bul, yem-ye-şil, li-se-si)
4- Cümle içinde ara sözleri belli etmek için kullanılır.
Bunu anlatmamdaki maksat -açıklamak gereksiz ya- sizi uyarmaktır.
5- Eski Arapça ve Farsça sözlerde kök ve ekleri ayırmak için kullanılır.
Kelam-ı kibar  Servet-i Fünûn, Cemiyet-i Akvam, Ateş-perest
6- iki soyadını birleştirmede, yabancı yer adlarında kullanılır. Joliot-Curie, Aiscae-Lorraine, Jean-Jacaues Rousseau, Saint-Simon
7- Kelimeler arasında “-den… a, ve, ile, arasında” anlamları-nı vermek üzere kullanılır. Türk-Alman işbirliği, Türkçe-İngilizce sözlük
8- iki veya daha fazla özel kişi ve yer adı arasına konur.

(İstanbul-Ankara yolu, Koç-Sabancı anlaşmazlığı)

Tırnak işareti ( ” ” )

1-Bir yazıda başkasından söz alınıp kullanılacaksa olduğu gibi aktarılan başkasının sözünün basma ve sonuna konur.
Atatürk, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünü bizzat söylemiştir.
2- Söylendiği şekilde yazıya aktarılmayan kişilerin sözleri tırnak içine alınmaz.
Atatürk Türk olmanın mutluluğunu belirtmiştir.
3- Cümle içinde özellikle belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınır.
Çok kullandığımız “bay” kelimesi aslında zengin demektir.
4- Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem) tırnak içinde kalır.

“İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar.Yahya Kemal Beyatlı
5- Parça içinde geçen edebî eser isimleri, bilimsel yayınların isimleri de özellikle birkaç kelimeden oluşuyorlarsa tırnak içinde gösterilirler.
“Çalıkuşu” “Babanız Atatürk” “Otuz Beş Yaş”
6- Tırnak içinde yazılan başlıklardan sonra kesme işareti kullanılmaz.
“Han Duvarları”nı okudunuz mu?
7- Gazetelerin, dergilerin başlıkları tırnak içinde yazılmaz.

Söz içindeki aktarma tek tırnak içinde yazılır. Annesi oğluna, “Babana git, sana ‘Neden gelmedin?’ diye sorarsa,annem göndermedi dersin,” dedi.

Parantez ( () )

1- Cümle içinde açıklayıcı bilgiler verilecekse kullanılır.
O kitabın çıkış tarihinde (1968) sen okuma yazma bilmiyordun.
2- Cümle içinde kullanılan ara sözlerin veya cümlelerin başına sonuna konur.

Bugünkü medeniyet yolunda ilerleyişimiz (Daha önceki Müslüman Türk medeniyetleri düşünülürse) pek de büyük bir ilerleme olmasa gerek.)

Kesme işareti ( ‘ )

1- Özel isimlere getirilen ekleri ayırmak için kullanılır.

Ali’den, Asya’da, Atatürk’üm, Türk’e, Venüs’ü
Ancak kurum ve kuruluş adlarından sonra kesme işareti kullanılmaz.
Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumuna.

Ayrıca kişi adlarından sonra kullanılan unvanlara gelen ekler de ayrılmaz.
Sevinç Hanıma, Ender Beyden, Ali Efendinin.
2- Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için kullanılır.

TBMM’nin ABD’nin
3- Sayılardan sonra getirilen ekleri ayırmak için kullanılır.

Cumhuriyet 1923′te ilan edildi.
4- Bir harf veya ekten sonra gelen ekleri ayırmak için kullanılır.
n’nin m olması şekli. Türkçede -daş’la yapılmış kelimeler şunlardır.
5- Metre (m), litre (l), kilometre (km) şeklindeki kısaltmalardan sonra kesme işareti kullanılır.
Ankara-İstanbul yolunun 300 km‘lik kısminin yapımı bitmişti.
6- Basım sırasında bazı harfler değişik şekilde dizilse bile (italik, çok belirgin siyah) kesme işareti yine de kullanılır.

Faruk Nafiz’in Han Duvarları’nı okudunuz mu?
7- Gazete ve dergi başlıklarına ek getirilmişse kesme işareti ile ayrılır.
Anayasa’yı, Resmi Gazete’de
8- Özel isimlerden türetilmiş kelimeler (isim, mastar şeklinde fiil ve sıfatlarda) kesme işareti kullanılmaz.
Türklük, Türkleşmek, Türkçülük, İstanbullu, Ankaralı,
Araplaşmak, Romalı, Londralı, Parisli, Türkçenin, Hristiyanlığın. Aydınlıdan.
9- Yabancı özel adların sonundaki çokluk ve yapım ekleri kesme işaretiyle ayrılır.
Bordo’lu
10-Özel isim satır sonunda bitmiş, aldığı eki yazacak yer kalmamışsa o zaman kesme işareti özel ismin sonundaki yerine konur, ismin sonuna gelen ek diğer satırın basına yazılır, ancak birleştirme işareti özel ismin bulunduğu satırın sonuna konmaz. Kesme işaretinin konması yeterlidir.
Dün İstanbul’ dan geldi.

Başarılar dilerim.

Yrd. Doç.Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tekrarı

Duygu ve düşünceleri daha açık ifade etmek, cümlenin yapısını ve duraklama noktalarını belirlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, sözün vurgu ve ton gibi özelliklerini belirtmek üzere noktalama işaretleri kullanılır.

Noktalama işaretlerinden nokta, virgül, noktalı virgül, iki nokta, üç nokta, soru, ünlem, tırnak, ayraç ve kesme işaretleri ait oldukları kelimelere bitişik olarak yazılır ve kesme dışındaki işaretlerden sonra bir harf boşluğu ara verilir.

Nokta ( . )

1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurul­muştur.

Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu. (Reşat Nuri Güntekin)

2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof.(profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce) vb.

3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent vb.

4. Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında vb.

5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

I.               1.                            A.            a.

II.              2.                            B.            b.

6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923 vb.

UYARI: Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adların­dan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923 vb.

7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.

Tören 17.30’da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)

8. Kitap, dergi vb.nin künyelerinin sonuna konur:

Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.

9. Dört ve dörtten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 1.000, 326.197, 49.750.812 vb.

10. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

11. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5=20, 12.6=72 vb.

Virgül ( , )

1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:

Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sı­cak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (Halide Edip Adıvar)

Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller

Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Zindana atılan mahkûmlar gibi titreşerek, haykırarak geri geri kaçmaya uğraşıyorduk. (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin işi bozulursa İstanbul yolunu tutar. (Ömer Seyfettin)

2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:

Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

3. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan özneyi belirtmek için konur:

Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

4. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur:

Zemin bu kadar koyu bir kırmızıya dönüşünce, bir an için de olsa, belirginliğini yitiriverdi sivilceleri. (Elif Şafak)

Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

5. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına ko­nur:

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

6. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerinden sonra konur:

Adana’ya yarın gideceğim, dedi.

Aç karnına sigara içmekle hiç de iyi etmiyorsun, dedi. (Necati Cumalı)

7. Konuşma çizgisinden sonraki alıntı cümlesinin bitimine konur:

– Bu akşam Datça’ya gidiyor musunuz, diye sordu.

8. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey’e,

– Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin)

9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bil­diren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.

Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor. (Yahya Kemal Beyatlı)

10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grup­larıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:

Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)

Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:

Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)

Sayın Başkan,

Sevgili Kardeşim,

Değerli Arkadaşım,

12. Sayıların yazılışında kesirleri ayırmak için kullanılır: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş)

13. Metin içinde art arda gelen zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra konur:

Ancak yemekte bir karara varıp, arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu.

UYARI: Metin içinde zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konmaz:

Cumaları bahçede buluştukça kıza kendisinin adi bir mektep talebesi olmadığını anlatmaya çalışıyordu. (Halide Edip Adıvar)

Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)

14. Özne olarak kullanıldıklarında bu, şu, o zamirlerinden sonra konur:

Bu, benim gibi yazarlar için hiç kolay olmaz.

O, eski defterleri çoktan kapatmış, Osmanlıya kucağını açmıştı. (Tarık Buğra)

15. Kitap, dergi vb.nin künyelerinde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur:

Falih Rıfkı ATAY, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938.

Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:

ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958.

UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut, ya … ya bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:

Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek­kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül

Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül! (Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI: Tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:

Hem gider hem ağlar.

Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)

Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.

Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.

Ne kız verir ne dünürü küstürür.

Bu kurallar bugün de yarın da geçerli olacaktır.

UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:

İmlamız lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzele­cek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamıyla zarf-fiil görevinde kulla­nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:

Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal)

Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:

Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı.(Reşat Nuri Güntekin)

Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

Noktalı Virgül ( ; )

1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; Ankara, Londra, Bakü.

2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayır­mak için konur: Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.

At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır. (Atasözü)

3. İkiden fazla eş değer ögeler arasında virgül bulunan cümlelerde özneden sonra noktalı virgül konabilir:

Yeni usul şiirimiz; zevksiz, köksüz, acemice görünüyordu. (Yahya Kemal Beyatlı)

İki Nokta (: )

1.Kendisiyle ilgili örnek verilecek cümlenin sonuna konur:

Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

2. Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur:

Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)

Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim. (Falih Rıfkı Atay)

3. Ses bilgisinde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, ka:til, usu:le, i:cat.

4. Karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişiyi belirten sözlerden sonra konur:

Bilge Kağan:         Türklerim, işitin!

Üstten gök çökmedikçe,

alttan yer delinmedikçe

ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

Koro:                    Göğe erer başımız

başınla senin!

Bilge Kağan:         Ulusum birleşip yücelsin diye

gece uyumadım, gündüz oturmadım.

Türklerim Bilge Kağan der bana.

Ben her şeyi onlar için bildim.

Nöbetteyim! (A. Turan Oflazoğlu)

5. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

– Buğdayla arpadan başka ne biter bu topraklarda?

Ziraatçı sayar:

– Yulaf, pancar, zerzevat, tütün… (Falih Rıfkı Atay)

6. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

7. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7, 100:2=50 vb.

Üç Nokta ( … )

1. Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:

Ne çare ki çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveri­yordu da bu yanı… (Tarık Buğra)

2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten dolayı açık yazılmak is­tenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b…tan çıkmaz.

Arabacı B…’a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doğru başını çeviriyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

3. Alıntılarda başta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konur:

… derken şehrin öte başından boğuk boğuk sesler gelmeye başladı… (Tarık Buğra)

4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:

Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda layık olduğu mevkiye isat etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek… (Atatürk)

5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:

Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:

—      Koca Ali… Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin)

UYARI: Ünlem ve soru işaretinden sonra üç nokta yerine iki nokta konulması yeterlidir:

Gök ekini biçer gibi!.. Başaklar daha dolmadan. (Tarık Buğra)

Nasıl da akşam oldu?.. Nasıl da yavrucaklar sustu?.. Nasıl da serçecikler yuvalarına sığındı?..(Necip Fazıl Kısakürek)

6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevap­larda kullanılır:

— Yabancı yok!

— Kimsin?

— Ali…

— Hangi Ali?

— …

— Sen misin, Ali usta?

— Benim!..

— Ne arıyorsun bu vakit buralarda?

— Hiç…

— Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..

— !.. (Ömer Seyfettin)

UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.

Soru İşareti ( ? )

1. Soru eki veya sözü içeren cümle veya sözlerin sonuna konur:

Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Atatürk bana sordu:

— Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz? (Falih Rıfkı Atay)

2. Soru bildiren ancak soru eki veya sözü içermeyen cümlelerin sonuna konur:

Gümrükteki memur başını kaldırdı:

— Adınız?

3. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240 ?-1320), (Doğum yeri: ?) vb.

1496 (?) yılında doğan Fuzuli…

Ankara’dan Antalya’ya arabayla üç saatte (?) gitmiş.

UYARI: mı / mi ekini alan yan cümle temel cümlenin zarf tümleci olduğunda cümlenin sonuna soru işareti konmaz: Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.

Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. (Haldun Taner)

UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:

Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklardan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

Ünlem İşareti ( ! )

1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümle veya ibarele­rin sonuna konur: Hava ne kadar da sıcak! Aşk olsun! Ne kadar akıllı adamlar var! Vah vah!

Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriye­tini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Atatürk)

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı)

Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabi­leceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:

Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:

İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!).

Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

Kısa Çizgi ( – )

1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:

Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-

mem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepe-

lerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvayda-

ki adam bir tanıdık mı idi acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?

Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte pek başıboş-

lar mı oturur? (Sait Faik Abasıyanık)

 

 

2. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur, bitişik yazılır:

Küçük bir sürü -dört inekle birkaç koyun- köye giren geniş yolun ağzında durmuştu. (Ömer Seyfettin)

3. Kelimelerin kökleri, gövdeleri ve eklerini birbirinden ayırmak için kullanılır: al-ış, dur-ak, gör-gü-süz-lük vb.

4. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır- vb.

5. İsim yapma eklerinin başına, fiil yapma eklerinin başına ve sonuna konur: -ak, -den, -ış, -lık; -ımsa-; -la-; -tır- vb.

6. Heceleri göstermek için kullanılır: a-raş-tır-ma, bi-le-zik, du-ruş-ma, ku-yum-cu-luk, prog-ram, ya-zar-lık vb.

7. Arasında, ve, ile, ila, …-den …-e anlamlarını vermek için kelimeler veya sayılar arasında kullanılır:Aydın-İzmir yolu, Türk-Alman ilişkileri, Ural-Altay dil grubu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 09.30-10.30, Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, Manas Destanı’nda soy-dil-din üçgeni, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Türkçe-Fransızca Sözlük vb.

UYARI: Cümle içinde sayı adlarının yinelenmesinde araya kısa çizgi konmaz: On on beş yıl. Üç beş kişi geldi.

8. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır: 50-20=30

9. Sıfırdan küçük değerleri göstermek için kullanılır: -2 °C

Uzun Çizgi (—)

Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.

Frankfurt’a gelene herkesin sorduğu şunlardır:

— Eski şehri gezdin mi?

— Rothschild’in evine gittin mi?

— Goethe’nin evini gezdin mi? (Ahmet Haşim)

Oyunlarda uzun çizgi konuşanın adından sonra da konabilir:

Sıtkı Bey — Kaleyi kurtarmak için daha güzel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister.

İslam Bey — Ben daha ölmedim. (Namık Kemal)

UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiğinde uzun çizgi kul­lanılmaz.

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Eğik Çizgi ( / )

1. Dizeler yan yana yazıldığında aralarına konur: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak / O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy)

2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına ve semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı No.: 21/6 Kurtuluş / ANKARA

Ülke adı yazılacağında ise:

Atatürk Bulvarı No.: 217

06680 Kavaklıdere / Ankara

TÜRKİYE

3. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 18/11/1969, 15/IX/1994 vb.

4. Dil bilgisinde eklerin farklı biçimlerini göstermek için kullanılır: -a /-e, -an /-en, -lık /-lik, -madan /-meden vb.

5. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr

6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70/2=35

7. Fizik, matematik vb. alanlarda birimler arası orantıları gösterirken eğik çizgi araya boşluk konulmadan kullanılır: g/sn (gram/saniye)

Ters Eğik Çizgi ()

Bilişim uygulamalarında art arda gelen dizinleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır:C:\Belgelerim\Türk İşaret Dili\Kitapçık.indd

Tırnak İşareti ( “ ” )

1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tır­nak içine alınır: Türk Dil Kurumu binasının yan cephesinde Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözü yazılıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü duygulandırır.

Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.

Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:

“İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

2. Özel olarak vurgulanmak istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir “barış taarruzu” başladı.

3. Cümle içerisinde eserlerin ve yazıların adları ile bölüm başlıkları tırnak içine alınır:

Bugün öğrenciler “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiiri incelediler.

“Yazım Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitap ve dergi adları ve başlıkları tırnak içine alınmaksızın eğik yazıyla dizilerek de gösterilebilir:

Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

Cahit Sıtkı’nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmişti. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra gelen ekleri ayırmak için kesme işareti kulla­nılmaz: Elif Şafak’ın “Bit Palas”ını okudunuz mu?

4. Bilimsel çalışmalarda künye verilirken makale adları tırnak içinde yazılır.

Tek Tırnak İşareti ( ‘ ’ )

Tırnak içinde verilen cümlenin içinde yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü, ibareyi belirtmek için kullanılır:

Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

“Atatürk henüz ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’ idi. Benden ona dair bir kitap için ön söz istemişlerdi.” (Falih Rıfkı Atay)

Denden İşareti (“)

Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta gelen aynı sözlerin, söz gruplarının ve sayıların tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:

a. Etken         fiil

b. Edilgen       “

c. Dönüşlü      “

ç. İşteş             “

Yay Ayraç ( )

1. Cümledeki anlamı tamamlayan ve cümlenin dışında kalan ek bilgiler için kullanılır. Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama işareti konur:

Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

2. Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır:

Yunus Emre’nin (1240?-1320)…

İmek fiilinin (ek fiil) geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

3. Tiyatro eserlerinde ve senaryolarda konuşanın hareketlerini, durumunu açıkla­mak ve göstermek için kullanılır:

İhtiyar – (Yavaş yavaş Kaymakam’a yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın… (Reşat Nuri Güntekin)

4. Alıntıların aktarıldığı eseri, yazarı veya künye bilgilerini göstermek için kullanılır:

Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip ol­maya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir ya kimsenin. (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin

Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Mehmet Akif Ersoy)

Bir isim kökü, gerektiğinde çeşitli eklerle fiil kökü durumuna getirilebilir (Zülfikar 1991: 45).

5. Alıntılarda, alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

6. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır: Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

7. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını gös­termek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır: 1496 (?) yılında doğan Fuzuli…

8. Bir yazının maddelerini gösteren sayı ve harflerden sonra kapama ayracı konur:

I)             1)                   A)           a)

II)           2)                    B)           b)

Köşeli Ayraç ( [ ] )

1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır: Halikarnas Balıkçısı [Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973)] en güzel eserlerini Bodrum’da yazmıştır.

2. Metin aktarmalarında, çevirilerde, alıntılarda çalışmayı yapanın eklediği sözler için kullanılır: “Eldem, Osmanlıda en önemli fark[ın], mezar taşının şeklinde ortaya çık[tığını] söyledikten sonra…” (Hilmi Yavuz)

3. Kaynak olarak verilen kitap veya makalelerin künyelerine ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet, 1922. Server Bedi [Peyami Safa]

Kesme İşareti ( ’ )

1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Kurtuluş Savaşı’nı,Atatürk’üm, Türkiye’mizin, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se, Şinasi’yle, Alman’sınız, Kırgız’ım, Karakeçili’nin, Osmanlı Devleti’ndeki, Cebrail’den, Çanakkale Boğazı’nın, Samanyolu’nda, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Resmî Gazete’de, Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni, Eski Çağ’ın, Yükselme Dönemi’nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’na vb.

“Onun için Batı’da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.” (Burhan Felek)

1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan vb.

Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi… Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre… vb.

Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan önce kullanılır:Yunus Emre’nin (1240?-1320), Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) vb.

Ek getirildiğinde Avrupa Birliği kesme işareti ile kullanılır: Avrupa Birliği’ne üye ülkeler…

UYARI: Sonunda 3. teklik kişi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında başka bir iyelik eki getirildiğinde kesme işareti konmaz: Boğaz Köprümüzün güzelliği, Amik Ovamızın bitki örtüsü, Kuşadamızdaki liman vb.

UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz:Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112’nci Birleşiminin 2’nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb.

UYARI: Başbakanlık, Rektörlük vb. sözler ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde Başbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır.

UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb.

UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Şahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Halidi, Şahabı; Bosna-Herseği; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrıl­maz.

2. Kişi adlarından sonra gelen saygı ve unvan sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya; Türk Dil Kurumu Başkanı’na vb.

3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye vb.

4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: 1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik, 657’yle vb.

5. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adlarına gelen ekleri ayırmak için konur: Başvurular 17 Aralık’a kadar sürecektir. Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu’nun veri tabanının Genel Ağ’da hizmete sunulduğu gün olan 12 Temmuz 2010 Pazartesi’nin TDK için önemi büyüktür.

6. Seslerin ölçü ve söyleyiş gereği düştüğünü göstermek için kullanılır:

Bir ok attım karlı dağın ardına

Düştü m’ola sevdiğimin yurduna

İl yanmazken ben yanarım