OSMANLI EDEBİYATI NUMUNELERİ ÇEVİRİ KİTAP

EBCED MATİK İNDİREbced

MEHMET CELAL’İN OSMANLI EDEBİYATI NUMUNELERİ ADLI ESERİNİ  BASIMA HAZIRLADIK. YAKINDA ORİJİNAL METNİ İLE BİRLİKTE KİTAPÇILARDA BULUNABİLECEK.

TÜM OSMANLI EDEBİYATI SEVENLERİNE DUYURULUR.

Yrd. Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

Yrd. Doç. Dr. A. Rıza AYAR

 

İLK 160 SAYFA

OSMANLI EDEBİYATI
NUMÛNELERİ
(Osmanlıca Edebiyat Dersleri)

Hazırlayan:
Dr. Metin HAKVERDİOĞLU-2019

Müellifi: Mehmed Celâl-1312

(KİTAP BAŞLIĞI)
Copyright © 2011, (Yazar veya Yayıncı)

Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması veya farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

ISBN: 978-XXX-XXXXX-X-X

BASKI: SAGE MATBAACILIK

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ
ÖĞRENCİLERİ İÇİN KAYNAKTIR.

MEHMED CELÂL(1867-26.1.1912)
Şair, yazar. İstanbul’da doğdu. Ferik Hakkı Paşa’nın oğlu¬dur. Düzenli bir öğrenim görmedi. Kendi kendini yetiştirdi memurluk ve öğretmenlik yaptı. İstanbul’da öldü. Yeni kapı Mevlevîhânesi Mezarlığı’na gömüldü.
XIX’uncu asrın şâir ve hikâyecilerindendir. Türk edebiyatı tarihi üzerinde incelemeler yaptı, gazetelerde makaleler yazdı. Şiir, roman ve hikâye yayımladı. Şiirlerinde ince his¬ler, güzel hayâller vardır; Büyükada’daki aşklarını anlatır. İlk şiir kitabı olan Ada ‘yı daha 19 yaşında iken yayınlayan Mehmet Celal şiir yazmaya küçük yaşlarda başladı. Mehmet Celal, dönemindeki edebiyat ortamı içinde Muallim Naci’nin yolunu izleyerek Servet-i Fünunculara şiddetle saldırılarda bulundu; ama bu arada Batı’dan gelen etkileri de pek reddetmedi. Bu konudaki kimi eleştiri ve yazıları divan şairleriyle ilgili kitaplar olan Elvah-ı Ma’sumane ve Makalat-ı Edebiye (1895) adlı yapıtlarında yer almaktadır.
Şiirlerini kolayca ve kısa zamanda yazdığı için “şair-i zi-irtical” (doğaçlama yapabilen şair) sanıyla ünlenen aydın, titiz bir sanat endişesi ve kudreti taşımayan ve bütün değerini gerek içerik gerekse ifadesindeki samimilikten alan şiirler yazmıştır. Romanlarında üslûbu canlı cümleleri kısa, ifadeleri açık ve ko-nuşma diline çok yakındır. Mehmet Celal’in düz yazı eserleri, Namık Kemal’in açtığı edebî çığırla Ahmed Mithat Efendi ‘nin geliştirdiği popüler anlatı anlayışının arasında bir yerdedir. Popüler anlatıya daha yakındır. Bu nedenle romanları ve öyküleri kolay anlaşılır. Okuru ilk anda duygularıyla kavrayan yapıtlardır.
Şiir Kitapları: 1. Adada Söylediklerim (1886), 2. Gazelle¬rim (1894), 3. Zâde-i Şâir (1895), 4. Âsâr-ı Celâl (1896), 5. Sürûd (1896).
Roman ve hikâyelerinden Meşhurları: 1. Dâmen-âlûde (1887), 2. Bir Kadının Hayatı (1890), 3. Küçük Gelin (1892).
Diğer eserleri; 1. Cemile, 2. Elvâh-ı Masumane, 3. Os¬manlı Edebiyatı Numuneleri, 4. Vicdan Azapları, 5. Muhabbem Mâderâne, 6. İki Kanarya, 7. Mükafat, 8. Os¬manlı Padişahları. (III. Mehmed’e kadar Osmanlı sultanları II kitap.)

MATBA‘A-YI SAFA VÜ ENVER

İçindekiler
MUKADDİME 7
Birinci Kısım 9
MEDHAL 10
İkinci Kısım 29
EDEBİYAT 29
Efkâr 30
Yazmak 34
Hissiyâtın Envâ‘-ı Muhtelifesi 37
Üslûp 39

MUKADDİME
Sâye-i ma‘ârif-vâye-i cenâb-ı şehenşâhîde tahrîrine muvaffak olduğum şu eser dokuz kısma ayrılır: Birinci kısmı edebiyât-ı Osmâniye’miz hakkında ma‘lûmât-ı mücmeleyi câmi‘dir. İkinci kısmı kavâ‘id-i edebiyeden bahseder ki bu kısımda ta‘lîm-i edebiyât me’haz-i ittihaz(çıkış noktası) olunmuştur. Üçüncü kısım aksâm-ı muharrerâtdan (yazı kısımları) ibâret olup meselâ bir makâle-i edebiye, yâhud bir hikâye veya bir mektubun nasıl yazılması îcâb edeceğine dâir bazı mütâla‘ât ile misallerinden bahseder. Dördüncü kısmı aksâm-ı eş‘ârdır. Bunda eş‘âr-ı ‘atîka ve eş‘âr-ı cedîdenin ekser aksâmı mündericdir. Beşinci kısım Osmanlı ‘arûzunun evzân-ı müta‘melesini ihtivâ ider. Altıncı kısım, edîbâne yazılmış [4] cümlelerden intihâb edebildiğim akvâl-i hakîmâneyi, yedinci kısım eş‘ârımızın en güzellerini, sekizinci kısım âsâr-ı mensûremizin en şâ‘irânelerini, dokuzuncu kısım üdebâ ve şu‘arâ-yı Osmaniyemizin- fakat muhtasaran- eserleriyle ol bâbdaki mütâla‘âtı hâvîdir.

Maksadım bu kadar erbâb-ı iktidâr dururken edebiyâtı ta‘lîm etmek değildir. Buna her zaman i‘tirâf ettiğim ‘aczim mâni‘dir. Osmanlı edebiyâtı numûnelerini şu vecihle toplamak istedim. İşte o kadar. Ma‘mâfih bedâyi‘-i edebiyemizi öğrenmek isteyen bir kısım erbâb-ı şebâb(gençlik) için şu eserin oldukça müfîd olduğunu inkâr edemem.

Kavâ‘id-i edebiyeyi, akvâl-i hükmiyeyi üdebâ hakkındaki mütâla‘âtı bundan üç dört sene evvel yazmış ve müsvedde hâlinde bir tarafa bırakmış iken bunların kisve-i tabâ‘ata girmesi için tâb‘-ı gayûr Şems Kitabhânesi sâhibi Seyyid Hüseyin Efendi bir çok fedâkârlıkta bulunmuş ve edebiyat ile akvâm-ı hükmiyeyi kendisi tebyîz (temize çekme) ederek şu eserin itmâmına- velev ki maddeten olsun- himmet etmiştir. Tab‘ ettirdiği âsâr ile heman altı ay zarfında şâyân-ı dikkat bir terakkî izhâr iden bu tâb‘-ı guyûrun nefâset-i tab‘îyeyi iltizâmdaki, âsâr-ı nefîseyi intihâbdaki isâbeti derkârdır.

İşte bunun için bendeniz de Osmanlı Edebiyâtı Numûneleri’nin tab‘ ve neşri imtiyâzını kendisine terk ettim.
20 Ağustos sene 1309
Mehmed Celâl

Birinci Kısım

MEDHAL
(GİRİŞ)

MEDHAL
Bundan altı, yedi sene evvel Türklere, başka bir tâbirle Osmanlılara mahsûs müellifât-ı edebiyenin mefkûd (kayıp) ve binân‘aleyh mahdûd olduğunu inkârı kâbil olmaz hakâyıktandır. Hatta devlet-i ebed müddet-i Osmâniye’nin bidâyet(başlangıç)-i zuhûr-ı ‘adâlet mevfûrunda(bolluk) Osmanlıcanın ‘avâm beyninde müsta‘mel olarak, kitâbet-i resmiyenin Fârisî ile icrâ olunduğu mervîdir.
Edebiyatımızın da bundan altı yüz seneden beri çok evvel ibtidâ etmemiş olduğunu kim inkâr eder?
Bunun için bendeniz Osmanlı şi‘rinin Fuzûlî ile başlamış olduğunu iddiâ eden bazı rüfekâ-yı kirâmın fikirlerine iştirâk edemeyeceğimden dolayı ma‘zûrum.
Onuncu ‘asr hicrî şu‘arâsından olan bu büyük âdem, bu göz yaşından perverde olan şâ‘ir, Sultan Süleyman devrinin nevâdirindendir. Hattâ, o devrin nevâdirinden olduğunu bedâi‘-şinâsân-ı edeb, Bağdad’dan Nişancı Mehmed Paşa’ya yazdığı mektubdan, [8] husûsen dîvânında münderic bulunan kasâidinden istidlâl ederler. Halbuki bizim nesrimiz ve şi‘rimiz, elhâsıl bizim edebiyatımız Fuzûlî’den çok eskidir. Hazret-i Mevlânâ ile Sultan Veled, bulundukları mertebe-i bâlâ-yı istisnâda bırakalım, cennet-mekân Sultan Osman, Sultan Orhan devrinin pek çok şa‘irleri vardır. Maksadımız bir tezkiretüş- şu‘arâ, yahud- mufassal olmak şartıyla- bir terâcim-i ahvâl-i üdebâ yazmak olsaydı, bu şâ‘irlerin esâmîsini, âsârını ‘arz edebilirdik.

Bu kitapta ise, bu bâbda tafsîlât i‘tâsına lüzûm olmadığından halbuki eslâf ve ahlâfa ‘âid bir “terâcim-i ahvâl-i üdebâ ve şu‘arâ” tertîbi ehass-ı âmâldan (en önemli emel) bulunduğundan şimdilik bu bâbda beyân mütâla‘aya hâcet görmüyoruz. Yalnız şunu demek istiyoruz ki Osmanlı edebiyatı Fuzûlî ile başlamıyor. Ma‘mâfih, edebiyatımızın şi‘r- belki de nesir- kısmına- edebiyat-ı ‘atîkaya ‘âid olmak üzere- meşârün-ilyeh(sözü edilen kişi: Fuzuli) zînet veriyor. Bu şüphesiz, bu muhakkak!
Söylediklerim, perîşân meâl olsa bile bence bir şeydir. Bunun için bir istitrâda(açıklama) lüzûm görüyorum:
Târîh-i edebiyatımız için bir medhal yazmak mecbûriyetini takdîr eden yine bazı rüfekâ-yı kirâm- gâlibâ Fransızcaya âşinâ olduklarından- şark edebiyatından bahs ederlerken, Fuzûlîleri, Bâkîleri, [9]
Zâtîleri, Necâtîleri Hugolara, Alfred Dö Musetlere, Lamartinelere, Racinelere kıyâs etmek isterler. Bu pek âbes! Bu pek dehşetli bir kıyas!
Her millet terakkiyât-ı edebiyesini kendi üdebâsının âsârıyla mukayese etmelidir. Edebiyat-ı şarkıyeye ‘âid olan bir meselede, Alfons Dode’den, Fransuva Cope’den misâl getirmek neye yarar? Bir muharririn maksadı, Fransızcanın gavâmız ve dekâyıkına (anlaşılmaz nükteler) vâkıf olduğunu isbât etmek ise, bu ma‘rifetini, âsâr-ı garbiyenin en güzelini – fakat aslındaki letâfeti gâib etmemek şartıyla- nakl etmekle ortaya koyar. Lâkin dikkat lâzımdır: bugün fünûn-ı hâzıranın bekâsına hâdim olan Jüles Verne’nin, yahud Kamyıl Felamaryo’nun hakâyık-ı fenniyesini bir şâ‘ir mütehassis, yahud yine bugün hayat-ı beşeriyeyi ta‘mîk iden (derinleştimek) Alfonse Dodet’in, Fransuva Coppe’nin ihtisâsât-ı ‘amîkası bir mütefennin garâbet-nümâ(!) lisânımıza nakl ve tercümeye kalkışırsa mutlak gülünç olur!..
Geçelim!..
Hazret-i Fuzûlî devrinde kendinden daha mükemmel, daha ‘âlî daha rakîk bir şâ‘ir bulup da o şâ‘irin eserine ittibâen (uyarak) yetişmiş e‘âzımdan değildir.
Fakat dikkat buyruluyor mu? E‘âzımdan diyoruz. Ekrem Bey gibi [10] hakîkaten e‘âzımdan ‘addolunanlar bile eslâfın ahlâfın üstâd olduğunu lisân-ı hürmetle i‘tirâf etmişlerdir.
Bugün Bâkî’nin ekser âsârıyla Fuzûlî mukallidi olmadığını kim iddi‘â eder. Diyelim ki Bâkî şi‘r-i Osmaniyenin müceddidleirnden imiş! Bu iddi‘â farz edelim ki teslîm olunsun! Fakat şi‘rlerinin içinde, Fuzûlî’ye taklîden yazdığı bedâi‘-i edebiye yok mudur? Mutlak… Mutlak vardır.
Mâziyi bütün ta‘mîk etmeye ne hâcet? Hâlimize bakalım: meşâhir şu‘arâmızdan Hakkı Bey Nef‘î mukallidi değil midir? Daha doğrusu ‘asrımızda yetişen en muktedir gençlerimizin en güzel eserleri, e‘âzım-ı üdebâmızın âsârın meşk-i ittihâz(aynen yazarak taklit) ile vücûda gelmemiş midir?
Demek istiyoruz ki Bağdad gülzâr-ı edebiyatının ‘andelîb-i hoş-elhânı olan Fuzûlî- ‘Acem şâ‘irleri müstesnâ- Osmanlı şâ‘irlerinden eserine ittibâ‘ olunacak bir şâ‘ir, yahud nâsir göremediği halde, bugün edebiyat-ı sahîheyi ihyâ edecek bedâi‘ vücûda getirmiş, bu bedâi‘i bir şâ‘irden değil, belki derelerin coşuşundan, rüzgarın iniltisinden, bir baygın nigâhın in‘itâfından, bir tebessümün tesirinden bir bedevî kızının hüsn-i ma‘sûmânesinden iktibâs eylemiştir. Bu cihetle en birinci şâ‘irimiz mutlak Fuzûlî’dir.
Müşârün-ileyhin Hadîkatüs- Sü‘edâ’sı ile meşhûr mektubu nesirdeki [11] derece-yi iktidârını da ta‘yin eder. Zamanına göre öyle bir âsarla böyle bir mektubun yazılması hârikulâde ‘addolunabilir.
Fuzûlî’yi şimdiki edebiyatımıza göre hemen her sözünün şâyân-ı kabûl âsardan ve sihr-i helâl ‘addetmek değiliz. Elbette, üç yüz sahîfeyi mütecâviz olan divânında yirmi, otuz sahîfe menûs ve melûf olmadığımız teşbîhât ile mâlâmâl olabilir. Fakat zamanı i‘tibârıyla, bu sahîfelerde sâir sahâyif bedâi‘ne karışır. Merhûmun ta‘birât-ı mahsûsa ve hoş âyendesine gelince, bu ta‘bîrâtın- bir Bağdatlı şâ‘irin lisânından- nasıl bir hiss-i şevk ile telakki edileceği zevkiyât-ı edeb olanların ma‘lûmudur.

Bir kısım erbâb-ı kemâl(!) Türk’ün Fuzûlî’sini ‘Acem’in Hâfız’ına teşbîh ederler. İ‘tikâdımda hatâ etmiyorsam, bu teşbîh yanlış! Çünkü Hâfız rind olduğu halde Fuzûlî ‘âşıktır. Mestîi ‘aşkın levâzımından olsa bile, herhalde beyinlerinde bir fark vardır. Hâfız’ın divânında:
vM½ ÂU q×­ ë½ vì«uÔ ˆeLž ršM
vM½ ÂULÔ«— ˆeLž d½« ë*¼U ‹ uFì
gibi ebyât ‘âşıkâne ne kadar azsa:
ˆœu¼¬ »«u• ˆbJš¦ —b rק— ‘Ëœ
ˆœu¼¬ »«d– ˆœUŽ Ë s¦«œ dÔ ë­d•
[12]
‘uŽd§ ˆœU 띾G¦ ÊUM½ ”uŽ§« b¦¬
ˆœu¼¬ »«u• Ëd£— È«u– —«bš XH½
gibi eş‘âr-ı mestâne o kadar çoktur.
Halbuki Fuzûlî’nin eş‘ârı arasında:
Her gören ‘ayb itdi âb-ı dîde-i giryânımı
Eyledim tahkîk görmüş kimse yok cânânımı
Yahud:
Mihri yok mâhlara âh eser itmez yâ Rab
Vir bir insâf şu mihri yok olan mâhlara
gibi nagamât-ı bed-bahtâne ne kadar çoksa:
Kemâl-i hüsn virübdir şarâb-ı nâb sana
Sana helâldir ey mug-beçe şarâb sana
matla‘ı gibi figân-ı mestâne o kadar azdır.

Fuzûlî hakîmdir. Bu sözümüzü:
Olsa isti‘dâd-ı ârif kâbil-i idrâk-i vahy
Emr-i Hak isâline her zerredir bir Cebreîl
gibi âsâr-i hekîmânesi isbât eder.
Fuzûlî ‘âşıkdır. Bu da‘vâmıza da merhûmun ortada hiçbir eseri olmasa, Leylâ vü Mecnûn ‘unvânlı manzûmesi delîl olur.
Fakat- rind kelimesinin ma‘nâ-yı mahsûsasıyle- rind değildir.[13]
Leylâ vü Mecnûn dedik. Yukarıda îrâd ettiğimiz taklîd bahsi hâtırımıza geldi.
İşte eş’âr-ı ‘âliyesine e büyük şâ‘irlerimizin nazar-ı hürmet ve takdîrini celb eden Şeyh Gâlib “ Hüsn ü ‘Aşk”ını Fuzûlî’nin bu eser-i müzeyyenine nazîre olmak üzere yazdı. Bu da bir taklîd değil mi?
İhtimâl ki böyle bir hitâbe muhâtab oluruz:
_ Pekala ey muharrir! Belki Fuzûlî’den evvel, ‘Araplar, ‘Acemler Leylâ vü Mecnûn’ı, Yûsuf u Züleyhâ’yı, Hüsrev ü Şîrin’i yazmış olsunlar da Fuzûlî de bunları taklîd etmiş olsun.
Biz cevâp verelim:
_ Hayır! Hatta merhûmun rûh-ı latîfi intâk olunarak bize bu bâbda “Ben de mukallidim!” demiş olsa inanamayız. İhtimâl ki bu büyük şâ‘irin zihnine fikr-i taklîd gelmiş olsun. Fakat Leylâ vü Mecnûn taklîd olmak üzere yazılan âsârdan değildir.
_ Ya nedir?
_ Bütün göz yaşlarıdır!
_ Lakin şurasını düşünmeli: iktibâs başka, taklîd başkadır. Binânaleyh, Leylâ vü Mecnûn bütün bütün Fuzûlî’ye ‘âiddir. Bu hazîne-i kıymetdâra hiçbir ecnebî müdâhele edemez. [14]
Sinan Paşa’yı meşhûr “Zirâ‘at(tevâzu‘)-nâme”siyle- nesirde- Fuzûlî’ye tercîh edenler var. Biz bu fikirde değiliz. Zaman i‘tibârı ile “ Hadîkatü’s-Sü‘edâ” “Zirâ‘at-nâme”den daha belîğ, daha vâzıhdır. Ma‘mâfih Paşa, e‘âzım-ı üdebâmızdan ma‘dûddur. Üdebâ-yı eslâf, Fâtih zamanından beri, müşârün-ileyhin ihtiyâr ettiği üslûb-ı ifâdeye tâbi‘ olsaydı bugün edebiyatımızı daha müterakki görmek kâbil olurdu.
Sinan Paşa’nın şi‘ri o kadar güzel değil. Lakin, nesri- Fuzûlî’nin nesr-i şâ‘irânesinden sonra- pek latîf, pek hakîmânedir.
Sinan Paşa- Fuzûlî’den sonra- edebiyat-ı Osmâniye için müceddid-i sânî ’addolunabilir.
Sinan Paşa’dan sonra saha-i edebiyatta rû-nümâ olan Koçi Bey’dir.
Meşhûr lâyihası Cevdet karîhasına delâlet eder.
Şi‘irde, iktidâr-ı edebîce Fuzûlî’den sonra, Nef‘îyi kabûl etmekte ma‘zûruz. Çünkü, şi‘ir denilen bedi‘a-yı tabi‘atden, mevhibe-i fıtrattan maksad âhenk-i ifâde, üslup beyânı müşa‘şa‘, mutantan mübâlagâtı- efâ‘il ve tefâ‘ile pek üstâdâne bir sûrette- tatbîk etmekden ‘ibâret olmadığına [15] nazaran Fuzûlî’den sonra hâtırlara Nef‘î gelmemek îcâb eder. Şi‘ir kelimesi- Husûsiyle şu son ‘asırda ister manzûm ister mensûr bulunsun- elvâh-ı tabî‘iyeyi, husûsâ ihtisâsât-ı ‘amîka-i beşeriyeyi takdîr için bil-cümle âsâr-ı edebiyeye ma‘zûf olduğundan Nef‘înin bu bâbda:
Mevlevîdir san o şâd-revân-ı ser-gerdâni kim
Hem döner hem eşkini eyler safâsından revângibi ebyât musavver-ânesi îrâd olunsa bile tenvîr ve tamîr müdde‘â edilmiş olamaz. Binân‘aleyh erbâb-ı mutâla‘anın ‘afuvvlarına sığınarak Fuzûlî’den sonra Bâkî’nin nâm-ı ‘azamet ittisâmını (damga) yâd edeceğiz.
Şimdi Nef‘îye geçebiliriz. Nef‘î:
Düşde fikr eylerdim evsâfını bî-dâr olıcak
Buluram levh-i hayâlimde serâser bî-renk
Sonra tasvîr idüp âyîne-i endîşemde
Hem yazar hem tutarım nagme-i kilke âhenk

beytiyle kendisini ta‘rîf idem hakîkaten yüz beyitli bir kasîdenin her beytini âhenk-dâr olarak tanzîme muvaffak olan büyük bir şâ‘irimizdir. Kasâidi parlak parlak teşbîhlerden, ‘ulvî ‘ulvî tasvirlerden hâlî değildir. [16]
Hele fahriyeleri- âhenk-i selâset nokta-i nazarından- pek hoş âyendedir.
Vâkı‘â:
O rütbe mürtefi‘dir kasr-ı bünyân-ı tevâzu‘ kim
Riyâz-ı cenneti nezzâre kâbildir zemininden
Yahud:
Hâk ol ki Hüdâ mertebeni eyleye ‘âlî
Hâk-i ser-i ‘âlemdir o kim hâk-i kademdir
gibi ebyât-ı hakîmemiz, daha doğrusu fezâil-i ahlâk-ı fahriye denilen şeyleri makdûh göstermek ister. Doğru değil mi yâ? Şimdi birisi, yolda giderken birine tesâdüf itse de “Dur Haberin var mı? Ben mu‘ciz-i beyânım. Her şey bana ilhâm olunur. Benim fikrimin okları bulutları deler.” demiş olsa, zavallı muhâtap bu bî-çâre fahriyecinin muhattalü’ş- şu‘ûr olduğuna hükmederek, boğazına sarılacağından korkmaz mı?
Lakin recâ ederiz. Pek büyük bir şâ‘irimiz tarafından ‘âlî-nazar ’unvânıyla yâd olunan Nef‘înin rütbe-i edebiyesini tenzîl etmek fikr-i sakîminde bulunduğumuza hükmolunsun, yalnız müşârün-ileyhin fahriyeye olan inhimâkini memdûh göremiyoruz.
Bunula berâber, Nef‘î fahriyesini de tatlı tatlı dinletir. [17]bir şâ‘irdir. Tatlı tatlı dinlenmesinin sebebi şi‘rinin ahengidir. Birkaç misâl ‘arz edelim de bakınız:
Hâfız ibn-i Yemînem gazel ü kıt‘ada ger
Söylesem belki rübâ‘îde olurdum Hayyâm
Nâvek-i fimrim ider tîg-ı kazâ gibi güzer
Olsa pûlâd-ı Dımışkîden eger heft-ecrâm
Nef‘î-i tîg-ı zebânam ki zamânımda benim
Saf-şikâf-ı şu‘arâ-yı suhan-ârâ benâm

Benim ol Nef‘î-i rûşen-dil ü sâfî gevher
Feyz alır câm-ı safâ meşreb-i bî-bâkimden
Âsumân himmet umar kevkebe-i tab‘ımdan
‘Akl-ı küll ders okur endîşe-i idrâkimden
Ben bu hâletle tenezzül mü iderdim şi‘re
Neyleyim kurtulamam tab‘-ı heves-nâkimden
Bu heves böyle kalırsa dil-i tab‘ımda eger
İşidilmezse sözüm sîne-i sad-çâkimden
Ben ölürsem yine âşüfte olur halk-ı cihân
Hüsn-i ta‘bîr-i zebân-ı çemen ü hâkimden
[18] Fahriye yalnız Nef‘îde görülmüyor. Hemen her şâ‘ir fahr ediyor. Başkalarından bahs ederken, kendimi unuttum: rûz-ı fîrûz cülûs-ı hazret-i hilâfet-penâhî vesîle-i hasenesiyle tanzîm eylediğim:
Rûz-ı fîrûz-ı cülûs-ı şeh-i hurşîd-i çeşm
Eyledi çehre-i âfâkı serâser hürrem
matla‘lı kasîdede şu fahriyeler vardır:
Bir zamân lâl olan erbâb-ı sühen şimdi ider
Neşr-i enfâs-ı feyûzât-ı Mesîh-i Meryem
İşte ez-cümle bu benden de temâyüz itdi
Kıldı akrânına nisbetle bir az kesb-i kadem
Fahr idersem yaraşır sâye-i şâhânende
Çok mıdur Bâkî-i şâ‘ir ile olsam tevem
Ben ki târîh-i selâtîn-i ‘azâmı yazdım
Yazmamış kimse anı şi‘r ile benden akdem
İftihârım şu ki sâyende yetişdim ben de
‘Abd-i memlûkün olan şâ‘iri görsün ‘âlem
Pertev-i şi‘rim ile maşrıkı tenvîr itdim
Belki de magrib Allah-ı te‘âla a‘lem
Sözlerim cevher-i ilhâm-ı Hüdâdır iderim
[19] Nâm-ı Bâkîye yemîn rûh-ı Fuzûlîye kasem
El-hâsıl demek isterim ki: Fahriye muhssenât dönemidir, değil mi?
Yine Nef‘îye gelelim:
Nef‘înin gazelleri ‘ârifâne ve rindânedir. Bu cihetle müşârün-ileyhin:
Hâfız ibn-i Yemînem gazel-i kıt‘ada ger
demesinde hakkı vardır.
Fakat lisân-ı edeb, Nef‘înin hicviyelerini “şi‘r” ‘addetmekde ma‘zûr olur. Hiciv şi‘r değildir.
Nâbî de edebiyat-ı Osmâniyemize hizmet eyleyen şu‘arâmızdandır. Ekser eş‘ârı hakîmâne ise de, bunların içinde hakîkaten düstûr-ı hikmet ıtlâkına şâyan pek az şeyler bulunabilir.
Meşrebden bahs olunmaz ya! Biz Nâbî’nin:
Bîmâr ise de her ne kadar çeşm-i siyâhı
‘Uşşâkı perîşân idecek kudreti vardır.
gibi eş‘âr-ı ‘âşıkânesinden hoşlanırız.
***
Nedîm’i unutmaya gelmez. Bu şâ‘ir-i latîf, rikkat-i hayâl, nezâhet-i tasvirce Fuzûlî’yi âferîn-hân, Nef‘îyi hayrân eder.[20]
Ekrem Bey müşârün-ileyhi dehâ-yı üdebâmızın birincilerinden ‘addeyliyor, doğrudur. Müşârün-ileyh, Nedîm hakkında beyân-ı mütâla‘atta bulundukları sırada, Nedîm dünyadan gideli bir buçuk ‘asırdan ziyâde zaman mürûr ettiği halde mahsûl-i tabi‘at-ı nâzikânesi olan eş‘âr-ı rindânesi bu sabah toplanmış bir deste ezhâr-ı bûyâ gibi ter ü tâze durmaktadır.” buyurmuşlardır. Bununla beraber Nedîm, lâubâli meşreb bir şâ‘ir olduğundan Ekrem Bey Efendinin, Nedîm’e ‘itaf ettiği ba‘zı “açık saçık” ta‘bîrât şâ‘irlerin meşrebine bağışlanır.
Nedîm hakkında daha ziyâde ma‘lûmât almak isteyenler Reşâd Bey Efendi’ye hitâben yazdığım ve Hazine-i Fünûn ile neşrettiğim mektuba mürâca‘at buyursunlar.
***
Râgıp Paşa, şi‘ri, mu‘âmelât-ı siyâsiyeyi, hikmeti bir yerde mezc eden nevâdirdendir.
Olsak ne kadar kîse tehî nakd-i gınâdan
‘İrfân ile mahsûd-ı kirâm-ı vüzerâyız
demesi- fahriyeye haml olunmasın- doğrudur.
Miyân-ı güft-i gûda bed-meniş îhâm ider kubhın
Şecâ‘at ‘arz iderken merd-i Kıbtî sirkatin söyler

beyti bugün durûb-ı emsâldendir. [21]

Burada,
Geçse de zemm-i rakîbi hoş geçer ta‘bîrde
‘Âşıkın hakkında zâlim âh bî-pervâ yürür
beyit-i ‘âşıkânesini îrâd etmekten vaz geçemedik.
Nedîm, Râgıp Paşa gibi e‘âzım hakkındaki mütâla‘âtımızın böyle kısa kısa intihâ bulmasına erbâb-ı mutâla‘a te‘accüb edebilir. Fakat sonlarda- muhtasarca- görülecek olan “Üdebâ ve Şu‘arâyı ‘Osmâniyeden Bir Kısmı ‘ünvanlı kitapta” ve yukarıda da ‘arz eylemiş olduğumuz vechile, inşaallah tahrîri mukarrer ve musammem(kesin kararı verilmiş) bulunan mufassal bir eser o te‘accübe mahal bırakmayacaktır.
Koca Sekbânbaşıyı lisân-ı hürmetle yâd ü nâm-ı celîlini üdebâ-yı sâlife miyânına kayd ederken sonra şeyh Gâlib’e gelelim.
Şeyh Gâlib, divânında dervişâne, mutasavvıfâne irâe-i efkâr ettiği halde “Hüsn ü ‘Aşk” ‘unvânlı meşhûr neşîdesinde büsbütün başka bir meslek ihtiyâr etmiştir.
Müşârün-ileyhin nevbahâr-ı hayatında, ya‘ni yirmi bir yaşında yazdığı bu eser bir güzîde şa‘şa‘a-yı hayâl, ‘azamet-i ifâde, rikkat-i his gibi [22] meziyyât-ı mahsûsasıyla-Fuzûlî’nin Leyla vü Mecnûn’u müstesnâ- güzîde bir eserdir.
Mi‘râciyesindeki:
Tebşîr kılup ser-veş-i a‘zam
Didi ki: “Ayâ Resûl-i ekrem
Adın kodılar burak-ı yektâ
Geldi ayagına ‘arş-ı a‘lâ
Eyle güzer ‘arş u âsumânı
Mahzûn buyurma lâ-mekânı”
Ol maksad-ı kün-fekân-ı îcâd
Fermân-ı Hüdâya oldı münkâd
Her şey olur aslına şitâbân
Çıkdı yine âsümâna Kur’ân
Çün basdı rikâba pây-ı himmet
Zeyn hânesi idi beyt-i vahdet
Ne kaldı zemîn ve ne zamâne
Mahv oldı bu turfa âşiyâne
Cûş eyledi çün muhît-i vahdet
Ma‘nâya mübeddel oldı sûret
Tâ ki görünüp harîm-i Âksâ
‘Abdiyyetin oldı sırrı peydâ [23]
Ol sâcid olup hak oldı mescûd
Dindi bu makama gayb-ı meşhûd
Ervâh-ı resul cemâ‘at oldı
Allah bilir ne hâlet oldı
Ebyât-ı dil-nişîni-yine Fuzûlî müstesnâ- hiçbir şâ‘irin mi‘râciyesinde yoktur diye i‘tikâd ederiz.
Bunu böyle ettiğimiz gibi, ahlâfın âsârı içinde de:
Ey mâh! Uyu bu az zamandır
Çarhın sana maksadı yamandır
Zîrâ katı tünd ü bî-emândır
Lutf itmesi de velî gümândır
Zannım bu ki pek harâb olursun
Yahud:
Eyler nigehi iderse bî-dâd
‘İsâyı ‘arûs-ı mürge dâmân
Cellâd-ı nigâhı it temâşâ
‘Azrâili gör ki rûh-bahşâ

yolunda bedâi‘-i nevâdirden ma‘dûddur zannındayız.
Binân-aleyh edebiyatımızın şi‘r kısmına en ziyâde revnak-bahş olanlardan biri de Dede merhûmdur. [24]Lisânımız, binân-aleyh edebiyatımız için en ciddi, en müfîd hizmette bulunan, ahlâfı mecbûr-ı şükrân eden ‘Âsım Efendidir. Müşârün-ileyhin en büyük hizmeti, kâmusu tercümede olan himmet-i ‘âliyyesidir. Burhân, v¾*0 dšŽ tercümesi de müşârün-ileyhindir. Bu zât-ı ‘âlî için yalnız diyelim ki: ‘Âsım, e‘âzım-ı üdebânın mu‘allimlerinden olduğu halde, bir takım kıymet-i nâ-şinâsânın ilkââtıyla zarûret içinde vefât etmiştir!..
***
Gelelim ‘Âkif Paşa’ya:
Müşârün-ileyhi, hemen ekser üdebâmızın hilâf-ı zanları olarak, ‘Osmanlı edebiyatı müceddidi ‘addetmekte biraz tereddüt edeceğiz. Mademki mâzî, bir istikbâli hazırlıyor. O halde “müceddid” ‘unvânı yalnız ‘Âkif Paşa’ya münhasır olmak lazım gelmez. Bu ‘unvânı, Fuzûlî, Koçi Bey, Sekban-başı, ‘Âsım, hatta nâsir-âmiz (Çünkü şâ‘ir demeye imkan yoktur.) Kânî ve sâire beyninde paylaşmak lazım gelir. Bununla beraber, edebiyat-ı sahîhamızın en birinci “hâdim”i ‘Âkif Paşa’dır. Biz “müceddid” ‘unvânını yalnız müşârün-ileyhe hasr etmekte yine mütereddidiz. Çünkü bu ‘unvân büyük olduğu kadar mühim!
‘Âkif Paşa’nın Tabsıra’sı, hususi mektupları, hususiyle Şeyh Müştâk’a yazdığı cevap-nâme bugün bile pek güç [25]vücûda gelir. Ma‘mâfih, yine müceddid olamaz, değil mi? Biz böyle zannediyoruz. Müşârün-ileyh “müceddid” midir, “maslah-ı lisân” mıdır, “hâdim-i edebiyat” mıdır, buralarını zevk-i edeb ashâbı tedkîk etsin.
Eğer maksûd eserse mısra‘-ı berceste kâfidir.
Mısra‘ına ittibâ‘ edenler, ‘Âkif Paşa’nın, Hafîdî için yazdığı meşhûr mersiyeyi şi‘r olmak üzere gösterebilirler. Fakat “ ‘Adem” kasidesi zannetmeyiz ki şi‘r olsun!
Pertev Paşa da “müceddid”ler meyânında zikr olunur. Bunda beis yoktur! Fakat müşârün-ileyhin ‘ulviyet-i edîbânesi, kendi yazdıklarıyla istidlâl olunmalıdır. Bazı edebî mecmu‘alarda Pertev Paşa’nın derece-i kemâline berâ‘at-i istihlâl(helal) olmak üzere meselâ Hugo’dan, yahud Jan JAn Russo’dan mütercim şi‘rler veya nesirler irâd olunuyor. Bu ise, bedâyi‘-i garîbeyi edebiyat-ı şarkıyeye karıştırmak demektir câiz olamaz. Eğer, edebiyat-ı şarkıyye, edebiyat-ı garbiyenin muktebesi ise bir şey denilemez. Halbuki öyle olmamak lazım gelir.
Bizce Pertev Paşa Edebiyat-ı ‘Osmaniye’nin hâdimlerindendir. [26]
Reşîd Paşa, Edebiyat-ı ‘Osmaniye’nin hem hâdimlerindendir, hem muşavvıklarındandır. Müşârün-ileyh, Matbu‘ât-ı ‘Osmâniye’nin ihyâsına hizmet etti.
Muşavvıktır demek kâfidir: Şinâsî Reşîd Paşa’nın sâye-i ‘irfânında yetişti.
Fuad Paşa’yı geçebiliriz. Fakat, Cevdet Paşa’yı unutmayalım. Müşârün-ileyhin şi‘ri o kadar güzel olamaz, daha doğrusu Cevdet Paşa hazretleri şâ‘ir ‘unvânıyla yâd edilmese bile târih-i mükemmeli, Kısâs-ı Enbiyâ’sı cevdet-i fikr-i devletlerinin en ‘âlî burhânıdır. Burada, gerek tarihten, gerek kıssadan misâller îrâdına lüzum görmedik. Çünkü, îrâd edeceğimiz emsâlin zevk-i âşinâ-yı edeb olanların dimâğında menkûş bulunduğunu biliriz.
Şinâsî, üslub-ı ifâdede iltizâm ettiği sâdelik, menkuhiyet-i vuzûh ile ‘Osmanlıcanın be-hakk-ı i‘tilâsına çalışmış, ve pek çok şâkird-i ‘irfân yetiştirmiştir.
***
Şinâsî’den sonra, âsâr-ı ‘âlîyesi edebiyatımıza ziynet-bahş olan e‘âzım-ı üdebâmızı burada zikr etmek arzusunda değiliz.
Zâten bununla erbâbınca ma‘lûm ve âsâr-ı edîbâneleri hakkındaki mütâla‘ât hemen ekser âsâr-ı edebiyede muharrir olduğundan bu gibi e‘âzımın âsârını [27] tenkîd fikrinde bulunmadığımızdan yalnız Nâci Efendi merhumdan bahs ile şu medhalimize hitâm vereceğiz.
***
Edebiyat-ı ‘Osmaniye’mizin bugünkü derece-i kemâle vâsıl olmasının en büyük sebeplerinden biri de, ‘asr-ı ma‘ârif hasrı gıpta- bahşâ-yı a‘sâr-ı evvelîn olan pâdişah-ı dil-âgâh halîfe-i ma‘delet-penâh Sultan ‘Abdülhamid Hân-ı Sânî vü Gâzi Efendimiz hazretlerinin neşr-i envâr-ı ma‘ârif hakkındaki teşvîkât-ı hümâyûnlarıdır. Hakîkat! Rûz-ı fîrûz-ı cülûs-ı cenâb-ı şehriyârî terakkiyât-ı ‘askeriye ve mülkiye ve sanâ‘iyye ve edebiyye için bir subh-ı sa‘âdet olmuştur. İşte o teşvîkât-ı ma‘ârif-perverâne sâyesindedir ki eserleri ma‘lûm ve meşhûr olan yukarıki fıkrada zikri sebk eden e‘âzım-ı üdebâmız vücûda gelmiştir. Daha yakınlarda vefât eden Mu‘allim Nâci Efendi o teşvîkâtın perverdesidir. İsti‘dâd Hudâdâdinin tamamıyla münbasıt olmaya başladığı bir sırada:
Seyr eyle sırr-ı sebzimi gelsün de bahârım
Hâk-i siyeh içre kalacak dânemiyem ben
Şikâyetinde bulunan merhûm, der-sa‘âdete geldiği vakit, ‘atûfetlü Ahmed Midhat Efendi hazretleri tarafından mazhar-ı ihtirâm olarak, Tercümân-ı Hakîkat cerîdesinin kısm-ı edebiyesi muharrirliği [28] ‘uhde-i edîbânesine teveddi‘ olundu. Müşârün-ileyhin intikâdât ve mütâla‘atıyle erbâb-ı şebâb hârikul‘âde bir sûrette müstefîd olmaya başladı.
Bu müstefîdlerden biri de bendenizim. Eskiden beri şi‘re bir meyl-i mahsûsam vardı. Eğer şi‘r ile fahr etmek bir meziyet ise, diyebilirim ki:
“Şâ‘ir şâ‘ir doğer anadan”
“Âsârı görünür ibtidâdan”
Beytinin mazmununca, hayâtın beşinci, yahud altıncı senesinde bedâi‘-i tabi‘ata karşı müte’essir olurdum. Fikrimce, her şâ‘irde böyle olur. Mübalağayı, nesirde hiç iltizâm etmem. Binâen‘aleyh i‘timâd ediniz. Doğru söylüyorum. Hiç unutamam: Sofya’da idik, altı yaşında idim. Galiba bir yere davetli bulunuyorduk. Bir cem‘iyet-i mûsikiye, icrâ-yı âhenk ediyordu. Bu cem‘iyet-i mûsikiye içinde birisinin tebessümü beni cezb etti. Gitmişim, onun yanında oturmuşum. Bunu biliyorum.
Daha küçük idim. Beyrut’ta oturduğumuz barok mermerle döşenmiş salonunun mülevven, müzeyyen tavanında, muktedir bir nakkaş tarafından tüller içinde, al yanaklı bir kız resm olunmuştu. Elindeki portakalı atacak gibi tutuyordu. Bunu “Küçük Gelin” de de yazdım. Benim o tasvire sa‘atlerce baktığım zaman olurdu.[29]
Âh! Daha küçüktüm. Şam’da bulunuyordum. ‘Ali Ağa namında bir uşağımız vardı. Dört yaşındaki kızı Emine bazen bize gelirdi. O ‘avdet ederken, haykırırdım.
Erzincan’da on iki yaşında idim. Bazı geceler hüngür hüngür ağladığımı bilirim. Halbuki henüz şebâbete dâhil olmamıştım.
Uzatmayalım, bütün bu haller istikbâl için bir heves-kâr-ı şi‘r yetiştirmiş. O da ben oluyorum. Vallahi haberim yoktu.
‘Âşık Kerem, ‘Âşık Garip, Tâhir ile Zühre hikâyeleri, hususan ‘Âşık Ömer Divanı hemen ezberimde idi. Garip değil mi? Nef‘înin:
“Hemân bir ol kadar vardır ki mevzûn ü mukaffâdır”
mısra‘ına, mâ-sadak olan sözlerim, bizim elvan kağıtlardan yapılan cildi meşinli mecmu‘aya- fakat imlâya ri‘âyet olunmaksızın- kaydolunurdu. Bu mecmu‘ayı, hala arasam, belki evrâk-ı perişan arasında bulurum. Bu daha tuhaf değil mi? ‘Aruz okumamıştım.
Lakin benim şâ‘iriyetim ne garip, ne de tuhaftır. Tabi‘at ‘aruz okumaklığıma hâcet-i mess ettirmemiş. Bugün bir fenn-i ‘azîm olan intifâlât-ı irsiye bahsini her cihete tatbik etmek kâbil olduğuna [30] göre, meselâ mütevverim, yahud sırâceli bir vâlideden müteverrim, yahud sırâceli bir çocuk doğması kâbil olduğu gibi, şâ‘ir olan bir babadan da bir şâ‘irin tevellüdü muhakkaktır.
Binân-aleyh pederim şâ‘irdir. Hem şâ‘irlerin, hakîmâne şi‘r yazan kısmına mensûptur. Demek ki intikâlât-ı hissiye ve hayâliye beni şâ‘ir etmiştir. Bundan, on beş sene evvel söylediğim gazeliyâtın ekseri, pederimin nazar-ı tashîhinden geçen âsârdandır. Geçelim:
Benim için, ikinci mürebbi Nâci Efendi oldu. Bazen mülâyimâne, bazen şiddetkârâne beyân-ı mütâla‘aya başladı. Bunlardan bir misâl ‘arz etmekliğim lazımdır:
Her ne dem kim göz ucundan kanlı müjgânın çıkar
Urma destin sîneme sînemde peykânın çıkar
Sanma şebnem ey dil-i giryân berg-i goncede
Her çemenden zerre zerre eşk-i hicrânın çıkar
Tâ süveydâ-yı dil-i bî-mâra ey cellâd-ı cân
Öz elinle urdugın şemşîr-i berrânın çıkar
Muntazar ol reh-güzârında hemân teşrîfine
Muhtemel ey ‘âşık-ı üftâde cânânın çıkar
Bir gül-i gülzâr içün sad âhlar itdin Celâl
Subha dek gülşende bülbüllerle efgânın çıkar
Jandarma Dairesine Mensup Celâl [31]
“Tercümân-ı Hakîkat”
(Sad âhlar) yerine (sad âh) denilebilmiş olaydı şîve-i lisân gözetilmiş olurdu.

***
İşte bu bir taltîftir. Ben merhûmun yerinde olsaydım, “kanlı müjgân”nın ne demek olduğunu sorardım.
Elhâsıl Mu‘allim Nâci şâ‘ir, hakîkaten münkad bir edip olarak, edebiyatımızı a‘lâya sâ‘i olmuş ve pâdişâh-ı kadir-şinâs Efendimiz hazretlerinin sâye-i hümâyunlarında “Tarih-nüvîs-i Âl-i ‘Osman” ‘unvân-ı celîline mazhariyetle kâm-yâb olan dâhilerimizden bulunmuştur.
Vefât ettiği zaman bil-irâde-i seniye cennet-mekân Sultân Mahmûd Hân hazretlerinin türbe-i şerîfesine defn olunmuştur ki bu da şehenşâh-ı ‘adâlet-penâh efendimiz hazretlerinin Nâci’ye ibzâl buyurdukları iltifât-ı hilâfet-penâhînin mukaddes bir nişânesidir. [32]
İkinci Kısım

EDEBİYAT
[33]

EDEBİYAT

Fenn-i edeb bir ma‘rifettir, ki insana haslet-âmûz-ı edeb olduğu için edeb ve sâhibi edîb tesmiye kılınmıştır.
Şinâsi

Edebiyat mahsûlât-ı efkârın, yani insanın düşünüp düşünüp de yazdığı yazıların hepsine şâmil olması lâzım gelir. Her nev‘-i mahsûlât-ı fikriyeyi, yani insanın düşünüp düşünüp de yazdığı yazıları bir intizâm tahtına alacak şey edebiyattır. [34]

Efkâr

Efkârın umûmiyet ve husûsiyet üzere, bazı meziyetlere mâlik olması lazımdır.
Her fikirde mevcut olması lazım gelen meziyetler şunlardır:
Hakîkat
Selâmet
Vuzûh
intizâm
Husûs, yani efkârın bazılarında bulunacak olan meziyetler dahi bunlardır:
Sâdelik
Sâde-dilânelik
İncelik
Şiddet
Parlaklık
‘Ulviyet
şimdi ‘umûmi efkârın meziyâtından olan hakîkat, selâmet, vuzûh, intizâm, sâdelik, sâde-dilânelik, incelik, şiddet, parlaklık, ‘ulviyet kelimelerinin delâlet ettikleri ma‘nâyı zîrde(altta) beyan edeceğiz.[35]
Fikir
Edebiyatı anlamak, husûsiyle anlatmak için fikir lazımdır. O halde, fikrin ne demek olduğunu da anlayalım:
Gerek lakırdı söylerken, gerek yazarken zihnimize en evvel gelen şeye fikir deriz. Fikir olmayınca, yazacağımızın da, söyleyeceğimizin de ehemmiyeti yoktur.
***
Zihin
Bir de zihni tarif edelim:
Zihin o kuvvettir, ki bütün anladığımız şeyleri onun vâsıtasıyla anlarız. Zihnin hizmeti, bizde birçok efkâr ve mülâhazât hâsıl etmekten ‘ibârettir. Mesela, şöyle bir ‘ibâre yazarız:
Çalışmayan çocuklar, dâimâ mahcûp olur!
İşte, bu zihnimize geldiği vakit bir fikir olur. Halbuki bu fikri hâsıl eden zihindir.
Fikir sâlimdir- Eğer hâvî olduğu şeye muvâfakat-ı tâmesi bulunursa, bu halde, fikirde selâmet, hakîkatten daha faydalıdır. [36]
Misâl:
Hak yol aramak vâcibdir ‘akl-ı selîme
Tevfîkini isterse Hüdâ rehber eyler
Fikir-i vâzıhtır- eğer ‘arz ettiği şeyi mu‘ayyen ve musarrah olarak, irâe ederse. Misâl:
Ziyâ-yı ‘akl ile tefrîk-i hüsn ü kubh olunur
Ki nûr-ı mihrden elvânı eyleyen teşhîr
Efkârın intizâmına gelince: Bu da hakîkat ve tabi‘atın ve aralarındaki münâsebetin muntazam bir halde bulunmasıyla hâsıl olur.

***

Efkârın Meziyyât-ı Husûsiyesi
Sâdelik- zihinde kolaylıkla hâsıl olan ve pek açık, yani herkesin anlayacağı surette zuhûra gelen fikre “sâde” denilir.
Misâl:
Satranç oyunu pek kadîm ve dünyanın her tarafında müte‘âriftir ve îcâdı rivâyât-ı tarihiyyeden mukaddemdir öteden beri İran ve Hindistan [37]
ve Çin’de ve Asya’nın diğer memâlik-i mütemendinesinde eğlenceye medâr olmuştur.
Münif Paşa
Bazen sâdelik içinde pek ehemmiyetli ve tabî‘i fikirler vardır.
Misâl:
“Hep gördüğümüz gibi yazmakta ne terakki olabilir? Biraz da düşündüğümüz gibi yazmalıyız. İnsan hemen görmeğe değil, göstermeğe de müste‘iddir.”
Sâde-dilânelelik- sâde-dilânelik, zâhirde safderunluktan ‘ibâret gibi görünür. Fakat dikkat olunursa, bir ta‘rifi, bir kinâyeyi mütezammın olduğu anlaşılır.
İncelik- incelik, öyle efkâra denilir, ki ilk nazarda anlaşılan ma‘nâdan daha başka bir ma‘nâsı olabilsin.
Misâl: “Hakâret reddolunur.”
Şiddet- efkârda şiddet, bir şeyi ‘azametli ve mübâlağalı göstermekten ‘ibârettir.
Şiddet-i efkâr yalnız, yazı yazarken, ifrât, yahut mübâlağa etmekle husûle gelir zannolunmasın celâdet gibi bazı hissiyât-ı şedîdenin sevkiyle gayr-ı ihtiyâri olarak, izhâr olunur. [38]
Misâl:
Temkîni virüp cünûna almış
Deryâ yine ıztırâba dalmış
Olmuş geçerek sükûn zamânı
Her dalgası bin cünûn cihânı
Giydirmede rüzgâr-ı pür-fen
Her dalgaya bir kabâ köpükden
Sâhil görünür mi korkusundan
Gizlendi bu dalga ordusundan
Deryâ beni eyle bir temâşâ
Senden ide hükmi yemm tehâşâ
Dîvâne misin hazer mi eyler
Senden bu şenâver-i dilâver
Şiddetle atıl da kast-ı cân it
Keştîyi batır da imtihân it
Seyr eyle olur mı yemm hirâsân
Korkar mı imiş ölümden insân
İfnâ ile rûh korkudulmaz
Tûfân ile Nûh korkudulmaz
Râhat durulur mı böyle cânla
Çarpışmalı yemm böyle cihânla
Merhûm Mu‘allim Nâci
[39] Parlaklık-parlaklık, ekseriyetle latîf ve ‘ulvî tasvîrâtı ta‘kîp eder.
Misâl:
“…. iki üç dakika geçer geçmez ağaçlardan, çiçeklerden, dağlardan, taşlardan, yerlerden, göklerden nûr akmağa başladı. Yapraklar televvünde birer ebr-i seherden, meyveler itima‘da birer necm-i münevverden nişân verirdi.”
***
Yazmak
Yazı yazarken, her şeyden evvel hissiyâtımıza tabi‘îdir. Böyle olmaz ise, yazdığımız eserin kulûb-ı beşeriye üzerinde bir tesîr hâsıl edeceğine i‘timâd edemeyiz. Fikr-i selîm ile düşündüğümüz şeyleri kâğıda âks ettirdiğimiz zaman, buna hakîkaten (lisân-ı kalb) diyebiliriz. Hissiyât-ı kalbiye ca‘lî olamaz, ca‘lî olursa, ona hissiyât-ı kalbiye diyemeyiz! Zira hissiyat-ı hakîkiye ona derler, ki mehd-i zuhûru olan kalbi müteessir eylediği gibi, başka kalpleri de müteessir eyleyebilsin!
Hissin ca‘lî (yapmacık) olup olmadığını kendi hissimizle de temyîz [40] ederiz: Bir söz, ki kalbimizde tesîr hâsıl eder, o, hissiyât-ı hakîkiyeyi hâvîdir, kalbimizi müteessir etmeyen âsâr-ı edebiye, hissiyât-ı hakîkiyeden mahrûmdur.
Sâde, müzeyyen, ‘âlî gibi üslûb-ı sülüseden her hangisi intihâb olunur ise o yolda yazı yazmak muvaffakiyetini temîn eder, fakat, yazı yazarken, düşünülmesi, îcâb eden kavâ‘id-i edebiyyeyi sencîde-i mîzân-ı tetkîk eylemeden evvel, hissiyâtı doğrudan doğruya bir kâğıda ‘aks ettirip sonradan kavâ‘id-i edebiyye yanlışlarını gözden geçirmek, muvaffakiyetini daha ziyâde temîn etmiş olur! Çünkü, bir mektup yazarken bir taraftan üslûb-ı ifâdeyi, diğer cihetten kavâ‘idi, bir yandan da imlâyı düşünmek kaydı ihtimâl, ki hissiyât-ı kuvve-i hakîkiyesini zâyi‘ eder!
***
Hissiyât
Edebiyat, ta‘bîr-i âharla kitap için, hissiyât lazımdır. Hissiyât-ı hisler, duygular demektir.
Meselâ, bir çocuk pederini, vâlidesini- tahsîl sebebiyle- bırakarak, mektebe girmiştir. Oğlu olmak hasebiyle, bir taraftan[41]derse, ‘atf-ı nazar ehemmiyet eder, bir taraftan da vâlidesini, pederini düşünürken, müteessir olur. Bu cihetle, tesîrini bir mektup ile ‘âilesine bildirmek ister, o vakit, eline kalemi alıp da, “Vücûdum elhamdülillah sıhhat ve ‘âfiyettedir. Hasret ve iştiyâkınızdan başka bir kederim yoktur.” ‘ibâresini yazarsa, bu bir vâlideyi müteessir etse bile, ‘umûmiyet ‘âlemine hiç tesîr hâsıl edemez, çünkü, ca‘lîdir, ca‘lî, ve hissiyât-ı kalbiyeden berî olduğunu kalplerde bir tesîr edememesiyle isbât ederler, fakat bu ‘ibârenin yerine “ Anacığım! Derslerime çalıştığım nispette de sizi düşünüyorum, bazen uyduğum vakit, rüyamda bana güldüğünüzü görü gibi, oluyorum, hatta, yine rüyada uyandığım zaman sizi her vakitki gibi, pencere başında, minder üstünde iplik eğirmekle meşgul bulacağımı zannediyorum, sonra gözlerimi açıyorum, bizim odayı, sizi göremiyorum, gönlüme mahzûnluk geliyor!” yolunda, hissiyât-ı ma‘sûmâneyi okşayacak bir söz yazılırsa, müteessir olup, yazdığınızı herkes- okurken müteessir olduğu için- anlar.
Hissiyât- size tesîr eden bir kederi, yahud bir safâyı başkalarına da tesîr ettirmek hassasına mâlik olduğundan dolayı- edebiyat ve kitâbet için, her halde zikre şâyandır.
Bir hakîkati beyan etmek a‘lâ olduğu gibi, onu câlib-i nazm bir sûrette göstermek ‘aliyyül-a‘lâdır. Fakat yaknız iyiyi, fenâyı [42] tanıtmak kifâyet etmez. İyiyi sevdirmek, fenâdan nefret ettirmek lâzımdır, ki bu da hisse ‘âit bir vazîfedir.
Hissiyât-ı hakîki ve tabî‘i olamlıdır. Hakîki ve tabî‘i olmazsa hâiz-i i‘tibâr olamaz.
***
Hissiyât-ı Hakîkiye
Hissiyât hakîkidir, eğer ca‘lî ve gösteriş için olmazsa. Ca‘lî ve gösteriş için olmayan hissiyât sezen haberiniz olmadan kalbinizden doğar.
Misâl:
“Elim ermez, ki boynuna sarılayım, şu mektubu yazarken gözlerimi görmekten berî edecek bir hâle getiren yaşları yüzüne, göğsüne dökeyim de böyle bî-insâfâne bir tekdîrden ne kadar müteessir olduğumu, kardeşliğinin vicdânımda ne derece kıymet-dâr bulunduğunu göz yaşıyla olsun gönlüne nakş edeyim!” [43]
Hissiyât-ı Tabî‘iyye
Hissiyât-ı tabî‘iyyedir, eğer ‘akl ve hareketin tecvîz ettiği dereceyi tecâvüz etmez ve mübâlağadan berî bulunursa.
Misâl:
Söyle yavrum eyleyim şâd-âb giryem hâkini
Hangi toprakdır senin örten vücûd-ı pâkini
Ekrem –Zemzeme

***
Hissiyâtın Envâ‘-ı Muhtelifesi
Hissiyât dahi efkâr gibi bir takım envâ‘a ayrılır
1- Hissiyât-ı Sâde-dilâne
2- Hissiyât-ı Rakîka
3- Hissiyât-ı Müheyyice(Heyecanlandıran)
4- Hissiyât-ı ‘Âliye
***
Hissiyât-ı Sâde-dilâne
Hissiyât sâde-dilâne olur, eğer içinde çocukça haller, sâf-derûnluk, lâubâliyânelik gibi şeyler bulunursa. [44]
Misâl:
Oyna gülüp de, âgûş-ı mâdere ilticâ eden bir çocuğun korka korka vâlidesine: “ Anneciğim! Mektepten gelirken üstüme bir köpek yürüdü, koştum, o da arkamdan koştu, sonra bağırdı, ben de ağladım!”demesi gibi.
***
Hissiyât-ı Rakîka
Hissiyât rakîk olur. Eğer gizli ve tatlı bir letâfetle kalbimize tesîr ederse.
Misâl:
Muhtazır nev-resîde bir şâ‘ir
Bin güzel söz bulup hayâlinde
Yazamaz nutka da değil kâdir
Ne hazîndir anın bu hâlinde
O bakış çeşm-i zî-meâlinde
O güneş rûy-ı infi‘âlinde
Bu da bir şi‘r-i mübkî-i diger [45
Diğer misâl:
‘Acabâ bülbüle ne hâl olmuş?
Derd-i hasretle bî-mecâl olmuş?
Ağlamış çeşm-i zârı nâl olmuş.
Yoksa hâlâ bahâr gelmedi mi?
Refîk Bey
***
Hissiyât-ı Müheyyice
Hissiyât müheyyic yani heyecanlı olur, eğer kalplerimizde şiddetli halecânlar hâsıl eder, ve gözlerimizden yaş getirecek kadar rikkatimize, merhametimize dokunursa.
Misâl:
“Bir pederin vefât etmiş kızı için söylediği bu sözler gibi:”
Zavallı kızım! Gözlerim senin için kan ağlıyor! Yüzünü gözlerini, dudaklarını yâd ettikçe gözlerimden yaşlar dökülüyor! Âh!.. sana ne rûhânî ve ne cismânî bir çâre bulabilirim! Senin derdine karşı dermanlar da ağlasınlar! Yavrum! Sen cennette güller gibi gez! Baban mezârının başı ucunda ağlamaya mahkûmdur!..
***
[46]
Hissiyât-ı ‘Âlîye
Hissiyât ‘âlî olur, eğer gönlümüze hayret ve ‘ulviyetle tesîr eylerse.
Misâl:
Merhabâ, ey tenhâ harâbe-zârlar! Issız duvarlar! Ben sizden istimdâd eder ve selâm ve münâcâtımı size ‘arz eylerim, evet, manzaranız enzâr-ı ‘âmmeye bir dehşet hafiye îrâs ederse de benim kalbim sizin temâşânızdan ihsân-ı ‘amîka ve efkâr-ı ‘âliye iktisâb ile inşirâh bulur.
Volnei- Mütercimi Âyetullah
Diger misâl:
“Ey cism-i latîf hâba râm ol
Âsûde-i zulmet garâm ol
Rûhun gibi mâil hırâm ol
Zîb-âver-i menzil merâm ol”
***
Üslûp
Üslup demek herkesin efkârını ta‘bîr ve ta‘rîfteki tarz-ı [47]mahsûsadır herkesin üslûp, yâhut tarz-ı ifâdesi ise efkâr ve mülâhazâtının kalbidir.
Güzel yazmak, iyi düşünmek, iyi hissetmek, iyi ifâde etmekten ‘ibârettir. İyi düşünmek yazacağımız bir maddenin hiçbir tarafında anlaşılmaz, şüpheli bir nokta bırakmamaktır. Şurası güzelce hâtır-ı nişâneniz olsun, ki bir şey ne kadar iyi anlaşılırsa o kadar açık ifâde olunur. İyi düşünen insanın zihnine yazacağı lügat ve ta‘bîrât da pek kolaylıkla gelir.
***
Za‘f-ı Telîf
Za‘f-ı telîf demek, yazacağımız sözleri- fakat, iktidarsızlıktan dolayı- müşevveş, yahut tabî‘atı ihlâl ederek veya ma‘nâca şümûl-i peydâ eyleyecek derecede yazmaklığımız cihetiyle hâsıl olan münâsebetsizlik demektir.
Misâl:
Vârid olan şükkanızda gönderildiği beyân olunan konuya zaptiye alayı dördüncü taburunun yevmiye jurnalleri…
Şimdi şu misâlde gönderilen alay mıdır yoksa tabur mudur [48] yoksa, taburun yevmiye jurnalleri midir. Bu kemâl-i vuzûh ile âşikâr olmadığından dolayı ‘ibâre za‘f-ı telîfe uğramıştır.
Ta‘kîd (Muğlak İfade)
Lügatçe, ziyâde düğümlemek ma‘nâsınadır. Fesâheten yazacağımız kelâmın ma‘nâ-yı maksûda tamamıyla benzememesidir.
Misâl:
Bir müddetten beri terk-i câme-i hayat eden erbâb-ı sühandan ekserînin eserleri kadrini bilmeyen veyahut mesâlik eslâfa mu‘ârız olan nûr-ı seyyid-i kân ellerine geçip de izâ‘a edilmekten mi her ne vech ile ise zuhûr etmemekte olmakla (mâ-ba‘d-ı hayât) hüsn-i zan ve i‘kâddan sâkıt oldu.
‘İrfan Paşa
Bu misâlde gördüğümüz “ Mâ-ba‘d-ı hayât” ta‘bîri- vefâtından sonraki hâl- takdîrinde ise de ta‘bîrdeki mutâbakatsızlık ifâdeyi ta‘kîde düşürmüştür.
Garâbet
Garâbet denilen şey vahşî ve sem‘imize hoş gelmeyen [49] ve kendileriyle ünsiyet hâsıl olmayan lügat ve ta‘bîrât isti‘mâlinden hâsıl olur.
Edebiyat-ı Cedîdemizden mehcûr olan ‘Arabî, Fârisî, Türkçe elfâz ve ta‘bîrâtı isti‘mâl etmek garâbete sebebiyet verir.
Bu dediğimiz ta‘bîrâttan bazı misâl:
İslemek- buncılayın- dolunmak- kalubdur- hemânâ- pes- irte- kaçan- kanı- kamu.
Nesne- kimesne- gerekmez- gidende- herçend.
‘Ulûm ve fünûna mahsûs ıstılâhât-ı garâbeti mûcib olur.
Vâkı‘â âsâr-ı edebiyede ıstılâhât-ı ‘ilmiye kullanılır, eğer münâsebet düşer veya fikri îzâha medâr olacağı anlaşılır veyahut medlûlünü başka bir ta‘bîr ile anlatmak kâbil olmazsa.
Misâl:
“Muhârebe ise zamanımızda olduğu gibi esbâb-ı tahrîpten değil istirkâm ve iğtinâm kâ‘idesinin fâidesi ve nüfûs ve servetçe tabî‘i olan muzarâtına cebr-i mâfân sûretiyle belki (fâiz-i mürekkeb) nispetiyle mukâbele ettiği için, ma‘mûriyet-i memleketin en büyük vesâitinden biri idi.”
‘Osmanlıca ecnebî lügatlerinin isti‘mâli bâ‘is-i garâbettir: [50]
Misâl:
“Lakda, Koskadda anınla randevular var idi!”
esâmî ve ıstılahât-ı mürekkebenin Türkçeden ‘Arabî ve Fârisî’ye ve bunlardan Türkçeye harfiyen tercümesine kalkışmak bütün bütün garâbetten ‘ibârettir.
(Yüzbaşı- sersad) (Balyemez- ‘asel nemîhorde) (Zeytinburnu- enfüz-zeytûn) gibi.
Kesret-i Tekrâr
Kesret-i tekrar bir lafzın bir ‘ibâre veya bir fıkrada dikkatsizlik eseri olarak defa‘ât ile edilmesine denir.
Misâl:
Kesret-i tekrar, şiddet-i tesîr için ise, bir kelime iktizâsına göre dört beş def‘a tekrar olunabilir, ki fesâhati ihlâl etmek şöyle dursun bil‘akis tezyînât-ı üslûpdan ma‘dûddur. [51]
Tenâfür
Tenâfür, söz söylerken, lisâna, az çok su‘ûbet(zorluk) veren bir keyfiyettir.
Bundan sem‘ ü tabî‘at dahi teneffür eder.
Kelimede tenâfür, hurûf-ı mürekkebesinin sadâları imtizâc edememesinden hâsıl olur. (isti‘dâdât) (selâsetsizlik) gibi.
Kelâmda ise sesleri bir biriyle çarpışacak kadar mütebâyin veyahut fark olunamayacak sûrette mütekârib olan kelimâtın bir cümle içinde yan yana veyahut bir biriyle pek yakın tesâdüf etmesinden neşet eder.
Misâl:
Bu şeb-i ferhundede mâhîyeden şehzâdede
Seyr iderler resm-i tıg-ı zülfikâr-ı Haydarı
Çelebi-zâde ‘Âsım Efendi
Beyti- dede- den- dede- elfâzının birisinden ta‘kîp etmesinden dolayı nakîsedar kalmaktan hâlî değildir.
Diğer misâl:
Kırık küp, kırkı da kulpu kırık küp! [52]

Şiveye Mugâyeret (Uyuşmazlık)
Şiveye mugâyeret demek, hiç kimsenin ihtiyâr etmediği bir usulde telif-i kelâm etmek demektir. (Siz dersinize çalışırsanız, o zamanki akrânınız içinde tekdîr olunursanız.) gibi.
İmlâsızlık
(t-ṭ) ve (ẟ-s-ṣ) ve (ḥ-ḫ-h) ve (d-ḍ) ve (ẕ-z-ẓ) ve (ẓ-ḍ) ve (‘- y) harflerini telaffuzda hemen ‘umûmen tefrîk etmediklerinden, bu hal bir takım imlâ yanlışlıklarına sebebiyet veriyor. Bu müşkülâtı def‘ etmek için, lügatçe meleke tahsîline gayret etmelidir. Nakâyıs-ı edebiye bahsi burada bitti.
Vuzûh
Vuzûh bir hassa-i celîledir, hizmeti, bir kelâmdan maksûd olan ma‘nâyı derhâl anlatmaktır.
Vuzûh için, nesre misâl:
Hasan Efendi birinci derecede güzel düşünmekle ve ikinci [53] derecede güzel düşünüp de güzel yazanların âsârını numûne toplamakla müyesser olur.
Ebuzziya Tevfik- Numûne-i Edebiye
Diğer misâl:
“ Velhâsıl şi‘r-i tabî‘i odur ki şâ‘ir cüzi bir mülâhaza üzerine kalemi eline alıp, irticâlen kırk elli beyit nazm edebilmeli.”
Şi‘re misâl:
Var kendi odamda bir kanaryam
Ama ne güzel kanarya görsen
Dildâde eder seni görürsen
Bir murg-ı latîfdir kanaryam
Bülbül gibi eyliyor tegannî
Pür zevk ü neşât ider cinânı
‘Ali ‘ulvî- Gelişi Güzel
Tabî‘iyet
Tabî‘iyet, demek efkar ve hissiyâtı zînet-i câ‘liyeden berî olarak, gâyet serbestâne bir sûrette teklifsizce beyân etmekten ‘ibârettir.
Nesre misâl:
Benim canımdan ‘aziz olan vâlideciğim efendim! [54]Geçenki aldığım mektubunuzda bir yıldan beri hasta olduğunuzu bildirmiş idiniz; öyle ise, efendim, niçin bu zamana kadar bildirmediniz?..
Şinâsî- Numûne-i Edebiye
Tabî‘iyet üzere meydana gelen âsârın, inşâdı bazılarına göre pek kolay görünür, lakin güçtür. Güç olduğu için, o nev‘i âsâra (sehl-i mümteni‘) ta‘bîr ederler.
Şi‘re misâl:
Ey dag başı ey makâm-ı mes‘ûd
Ey merkez-i ins-i vahşet-âlûd
Her manzara-i nazar-firîbin
Bir cennetidir dil-i garîbin
Sensin yine ey müşerrefül-ferş
Cennetlerin ortasında bir ‘arş
Elvân-ı hafîfe tâk-ber-tâk
Bir mevceli nûr içinde âfâk
Sathîce bakanlar aldanırlar
Dağ parçaların bulut sanırlar [55]
Olmuş kavuşunca rüzgâra
Ebr-i seherî hezâr pâre
Merhum : Mu‘allim Nâci

Münakkahiyet (Seçilmişlik)
Bazı uzun sözler olur, ki merdûddur. Çünkü, iki kelime ile daha beliğ anlatılması mümkün olan maksadı, bir çok sözlerle anlatmaya kalkışmak kitâbet ve edebiyatça bir nâkısa ‘addolunabilir. Bazı kısa sözler olur, ki makbuldür. Çünkü, büyük bir merâmı küçük bir cümle ile anlatmak mahâret-i edebiyeden neşet eder.
İşte, münakkahiyet dediğimiz şey merdûd olan uzun söz ile makbul olan kısa söz beyninde bir üslûb-ı mahsûsadır.
Nesre misâl:
“ ‘Atâlet-i mevtin küçük kardeşi, sefâhet-i hayâtın büyük düşmanıdır.”
Münakkah olan usûl-i ifâde teyînât-ı edebiyeden hâlî bulunmak iktizâ etmez. Fakat o misillü ifâdelerde vuzûhun gayb olmamasına dikkat etmek lazımdır.” [56]
Şi‘re misâl:
“Geldi beden-i za‘îfe kuvvet
Oldı yürümekde başka ‘âdet
Yerlerde sürünme vakti geçdi
Doğruldı semâya doğru kâmet
Mahvoldı beşik bebek salıncak
Eğlenceye zevke geldi nevbet
Yanımdaki dâyeler iderdi
Her hâlime iri iri dikkat
Ama yine kendi ‘âlemimde
Mahsûs idi kendime hükûmet
Rüyâ gibi geçse de çocukluk
Birdir göze hâb ile hakîkat
Hâlâ o zamâna tâlibim ben
Döndürmeye ‘ömrü olsa kudret
Etrâfımı seyreder sanırdım
İnsanı melek cihânı cennet
Derdi yine muttasıl başımda
Ammâ ki o hâtif-i hidâyet
Yüksel! Ki boyun kadar kalırsın
Sa‘y eyle ki bî-hüner kalırsın” [57]
Kısa söz bahsine gelince, bu iki nev‘dir: birine îcâz-ı kasr derler, az kelime ile çok ma‘nâ ifade etmektir.
Misâl:
Sayalım fırsat ganîmettir!
Reşad Bey
Îcâzın ikinci nev‘i îcâz-ı hazfdır, sözün bazı cüzünü terk etmek demektir.
Îcâzın her iki nev‘i de durûb-ı emsâlde, mülâhazât-ı hikemiyede yakışır.
Birkaç misâl:
Durûb-ı Emsâlden
Azıcık aşım, ağrısız başım.
*
Her safânın bir cefâsı…
*
Garaz, marazdır.
*
Sâbit olan nâbit olur. [58]
*
Her yeni lezizdir.

Mülâhzât-ı Hikemiyeden

Şükr-i ni‘met dahi bir nimettir.
‘İzzet Molla
Düşman-ı nefs ile sulh etme sakın.
velehu
Haset bir ma‘nevî ta‘rîzdir eltâf-ı Mevlâya.
velehu
İyi ölmek fenâ yaşamaktan efdâldir.
Şaron

Âheng-i ‘Umûmî

Âheng-i ‘umûmî, kelimâtın intihâb ve tanzîminden ve ‘ibârâtın hüsn-i telîfinden husûle gelir.
Vuzûh ve ma‘na müsâ‘id olduğu halde lafzen sem‘e latîf [59]gelen ve tenâfürden berî bulunan kelimât intihâb etmek, aheng-i ‘umûmîce elzem olan (intihâb-ı kelîmât) hâssesini vücûda getirir.
Tanzîm-i kelîmât ve âheng-i ‘umûmiye ri‘âyet edilmek istenirse, âtîde beyân ettiğimiz altı şeye ri‘âyetle etmelidir.
1- Birer heceden ‘ibâret olan sadâları imtizâc etmeyen kelîmâtın bir ‘ibârede ecmâ‘ine meydân vermemelidir.
Misâl:
Hâk-i pâye bir rikâb ihdâsı nâçiz ise de
Kılma red kır anı vir yâ al bagışla bir kula
Şimdi, bu beyitte mısra‘-ı sâniyi teşkil eden ( red –kabul –vir- yâ- al) lafızları birer heceden ‘ibâret ve sadâları gayrı mümtezic olduğu için ahenksizliğe sebep olmuştur.
2- Bir ‘ibâre içinde bir harfe mahsûs olan sadânın te‘âkip zuhûrunu men‘ etmelidir. Âtide münderic beyitte bir harfe mahsûs olan sadâlar bir birini ta‘kîp ettiğinden şi‘rin âhenksizliğine sebebiyet vermiştir:
Sürûr-ı sa‘d u sâmân ü selâmet sebze zâr u sûz
Olma ma‘cûn-ı heft icrâ konup sükker efendiye
3- Lüzumsuz yere kesret-i tekrara düşmemelidir. Nâbî’nin âtideki beytindeki (geh) (gâh) lafızlarının tekrarı âheng-i beyânı ihlâl ediyor: [60]
Levh oldı gehî vü gâh hâtem
Geh gördi sürûr vü gâh mâtem
Geh başa çıkup geh oldı pâmâl
Gâh oldı külâh vü gâh halhal
Geh kıble-nümâ geh oldı sâ‘at
Gâh oldı rikâb ü raht-ı devlet
Geh micmer olup geh âfitâba
Geh âteşe girdi gâh âba
4- Edât ü ef‘âlin kesret-i isti‘mâlinden içtinâb etmelidir. Buna ‘adem-i dikkatten tertip eden âhenksizliğe misâl:
Lakin ol ta‘men ‘âdî su zan olunur ise de (zâtında) bayağı su (olmayup) devâ nev‘inden (mâverâün-nehrle) cebel-i Cürcâniyun ta‘bir olunur. Câluz yatağı cebel-i kebîr (Şâhkande) bir ber‘amîkin (ka‘rında) bir mutalsam…
‘Âkif Paşa
5- Tetâbu‘ (peş peşe) izâfete meydan vermemelidir. Âhengin tetâbu‘ izâfetle mahv olduğuna misâl:
Her zaman, ki hâme-i hamâme-i mevzûn-terâne-i dil-keş-âviz-i ma‘rifet-perdâz ve muharrik cenâhı hakîkat ü mecâz ola.
Nergisî [61]
6- Kelimâtın kasr (eksik okuma) u medîne kâil olmalıdır. Kelimâtın kasr u medîne kâil olmadan hâsıl olan ahenksizliğe misâl:
Âyâ ki bu (dost) mudur? Yâ düşman
Yâ Rab bu hakîr midir? Yâ rehzen
Nâbî
‘İbârâtın hüsn-i telîfine gelince, bundan tahassül edecek aheng-i selâset- bu halde- binâen-‘aleyh- halbuki- zîrâ- çünki- vâkı‘â- gibi, cümel ü fıkarât-ı kelâmiyeyi birbirine rabt eden edevâtın mevki‘inde kullanmakla muvaffakiyet hâsıl olur.

Misâl:
Bir takımı dediler, ki rûhun mâhiyet ve hakîkati mugâyeret ve mübâyenet kabul etmez cevher-i basit-i mücerribdir. Efrâd-ı insanın sûr-ı esvâtında ve ef‘âl u ahvâl ü hareket ü sekenâtında muhâlefet emzice-i kevniye ve tıbâ‘ u aktâr-ı mütebâyinenin tesîrât-ı tabî‘iyesindendir. Çünkü ‘âlem-i kevn ü fesâdın nefs-i nâtıka ile mürettebat olan münâsebetinden dolayı an-be-an kâbiliyet-i insâniye mütehavvil(değişken) ve mütefâvit (farklı) olur.
Sâmi Paşa [62]
Âheng-i Taklîdî
Âheng-i taklîdî, elfâz ile o elfâzın delâlet ettiği şeylerin birbirine sadâca mütenâsip bulunmasıdır.
Bu medlûlât ister efkârdan, ister hissiyâttan neşet etsin, hepsi müsâvidir.
Âheng-i taklîdîdeki hâsse eşyâyı esvât ile talîd etmekten ‘ibârettir.
Çağıltı, şarıltı, fısıltı, çın çın, güm güm, çakeçak gibi,
Misâl:
Evc-i hevada sıyt-ı çekâçâk-ı tîgdan
Âvâz-ı ra‘d u sâ‘ika reh güm-künân olur
Nef‘î
Âheng-i taklîdî ma‘nîdâr olmak şartıyla, kabul olunabilir. Yoksa:
Yerden göğe küp dizseler birbirine berkitseler
Altındakini çekseler seyreyle sen gümbürtüyü
gibi soğuk nevâlar o makbûliyete dâhil değildir.
Nesre misâl:
“Nihâyet pâdişah Topkapı ile Edirne Kapısı beyninde tensîb [63] ettiği bir duvarı ‘âdî toplardan birkaç batarya ile beş on günler bir hat üzerine döke döke kuşattıktan sonra büyük toplara ateş verilmesi emretmekle yanar dağ patlamış gibi bir tarrâke-i kıyâmet-nümûn ile dağ parçası büyüklüğünde atılan güllelerin birbirini müte‘âkip birer mücessem zelzele gibi vürûdı duvarı yerle yeksân eylemiştir.”
Bu misâller âvâzı taklit ediyor, bu âhenk, bazen sükûn ve hareketi, hâl ü vaziyeti, yeis ve ümidi, havf u telâşı, sürûr ve kederi, nûr ve zulmeti ve bunlara mümâsil daha bazı şeyleri taklît eder.
Zulmet ve sükûna misâl:
“Nazarım ise, etrâfa mestolu olan muhît-i zulmetin a‘mâk-ı hafâsında gâib olmuş gitmişti. Gittikçe zulmet bir hâle geldi, ki karanlığı el ile tutmak kâbil gibi görünürdü.”
Şi‘re misâl:
Her tecellî kim ider ‘aşk-ı dil-efrûz-ı nigâr
İnleyüp bâd açar la‘lini gül-bâg-ı bahâr
Cûylar girye idüp nâle urur murg-ı hezâr
Raks ider pîr-i felek vech ile bî- sabr u karâr [64]
Kimi bî-savt u hurûf vü kimi pür nâle vü zâr
Zikr ider hakkı cihân zîr ü beri döne döne
Üsküdarlı Şemsî Efendi
Hareket ve heyecâna misâl:
Nöbetçi şaşırıp tersân ve lerzân ufak ufak gezinir ve tüfengi kurtarmaya çalışıyordu. Pencereden gördüm, “Ayol o silahla ne yapacaksın? Kendini mi öldüreceksin? Tüfengini oraya bırak da şu çocukların kapısını aç” dedim.
Râcî Efendi

Vukûfa misâl:
Burc u bârû-yı Konstantiniye ki dârül-‘acâyib-i turfe âsârdır. Küngüre-i dervâzede kule-i fülk gibi aşikâr olıcak Edirne Kapısı denmekle ma‘rûf olan bâb-ı mu‘allâtâka muttasıl hâriç-i dervâzede vâkı‘ Handak Hisâr üzerinde binâ olan cisr-i ma‘hûd üzere şahs-ı mezkûr ‘inânkeş semend reftâr olup müheyyâ-yı yâhû ve sûret-nümâ-ı elvedâ oldı.
Nergisî

Su‘ûd ve hubûta (inme ve çıkma) misâl
Bir nâdire-i hüsn tasavvur ediniz: ana baba koynunda perver-şiyâb olmuş, şehrâh-ı hayatında hiçbir ma‘niye tesâdüf etmemiş sa‘âdet[65] kendisine âgûşunu açmıştır. İhtimâl bir zevc-i vefâ-perveri var, ihtimâl bu zevc evvelce vefâ-perver değildir. Bu nâdire-i hüsn elindeki meş‘ale ‘aşk ile onu dâire-i hidâyete alarak vefâ-perver etmiştir. Sa‘âdet-i âileden başka bir şey düşünmez. Evc-i ‘iffette i‘tilâ ediyor, ebediyetle çıkıyor.
Yine o yaşta bir kadını düşününüz: peder, vâlide tebessümünü görememiş zehirli tebessümlere, yalancı bakışlara etvâr-ı ma‘sûmânesiyle mukâbele ederek bütün cemiyet-i beşeriyeyi kendisine dost zannediyor. Nihâyet bu bî-çârenin de girdâb-ı sefâlete düştüğü bir dakîka olur. Hayat-ı fâniyede bu dakîka pek acı bir ‘asırdır. Ka‘r-ı nâyâb-ı sefâlete tenezzül ediyor. Ebediyete iniyor.
Telaş ve harekete misâl:
Aman ne dehşetli gece idi o ki yıldırımlı şimşek avâzesi gibi “Kraliçe gidiyor!” ve daha sonra “Gitti!” nidâsı yayıldı!
Bosue – mütercim: Sa‘id Bey

Hâl ve kıyâfete misâl:
Pelâs-pâre-i rindî be-dûş u kâse-be kef
Zekât-ı mey verilir bir diyâre dek gideriz
Nâilî [66]
Muvâfakat
Muvâfakat bir kânundur, ki üslûbu mevzû‘una tevfîk etmek ve ta‘bîr-i diğerle ifâdeyi efkâr ve hissiyât ile mütenâsip düşürmekten ‘ibârettir.
İşte bu kânun hükmüne istinâdendir, ki esâlîb-i ifâde, üslûb-ı sâde, üslûb-ı müzeyyen ve üslûb-ı ‘âlî nâmlarıyla üç kısma ayrılır.
Üslûb-ı Sâde
Üslûb-ı sâde, tebeyyün ve ta‘lîme ve eğlendirmeye mahsûs bir tavr-ı ifâde olduğu için, mutavvel ‘ibârelerden, ‘azametli teşbîh ve isti‘ârelerden, şa‘şalı hayâllerden berîdir.
Misâl:
Mecmu‘ lafzı her türlü ta‘rîften müstağnîdir. Çünkü mecmu‘a denilince her şeyi câmi‘ bir mecelle olduğunu vehleten zihne tebâdir(ansızın gelme) eder.
Ebuzziya Tevfik: Mecmu‘a-i Ebuzziya
Diğer misâl:
Aç idi bu kara kuş yavrusu bir gün yuvada
Anası yoksul anınçün yem arardı ovada [67]

Bir bora çıktı yuva derken ağaçtan düştü
Başına yavrucağın köylü çocuklar üşdü
La Fonten- mütercimi: Şinâsî
Üslûb-ı Müzeyyen
Üslûb-ı müzeyyen, tezyînât-ı edebiyenin kâfesini câmi‘ olduğu için, müzeyyen vasfıyla tavsîf olunur.

Üslûb-ı ‘âlî ile üslûb-ı sâdenin fevkinde, şiddet ve ‘ulviyetçe üslûb-ı ‘âlînin dûnundadır.
Misâl:
“Rüyada….görür, sabah açılmış, güneş doğmuş, cihân nûr ile dolmuş zannederdi.
…. Bulundukları yerin pîş-gâhından bir ufak su akardı. Ama bir sûrette hafîf akar mu‘avvec şekiller peydâ ederdi, ki geçtiği sahranın letâfetinden ayrılamıyor ve ara sıra geldiği tarafa ‘avdet etmek istiyor….”
Diğer misâl:
“Manzara-i binâ şâ‘irâne teşbîh olunursa iki cenâhı açmış bir ‘ikâb-ı ‘azîmül-heykel-i pervâze müheyyâdır denilebilir. Önündeki [68] sâha bir ravza-i bedî‘ül- manzardır ki fesahet-i ‘arz u tûlunu medd-i nazar kâsırdır.”
Şi‘re misâl:
Yeni açmış şükûfe-i ra‘nâ
Nasıl itmez zamâna isti‘nâ
Sanki bir lem‘a-i letâfetdir
Yâ ki bir mevce-i terâvetdir
Lem‘a ammâ ki renk renk bahâ
Mevce ammâ ki hand-i safâ
Nakş-ı feyz-i Hudâ tecelli-i rûh
Neşve-i ruh-bahş câm-ı sabûh
Okunur cebhesinde kudret-i Hak
Görünür sînesinde nûr-ı şafak
Recâi-zâde Mahmud Ekrem
Diğer misâl:
Boyar elvân gûnâgûne hurşîd
Şafak vaktinde levh-i âsmânı
Gice envâr ile kaplar cihânı
İder zevk-i nehârı mâh-ı tecdîd
Biri ‘aks-i dehân-ı la‘l-i handân [69]
Biri ‘aks-i safâ-yı kalb-i şâdân
Olur bakdıkça her yerde nümâyân
Çiçek şeklinde zevk-i bezm-i Cemşîd
Tebessüm-pûş olur daglar çayırlar
Temevvüç-yâb olup bahr-i letâfet
Cihânı duldurur şevk ü şetâret
Yeşillendikçe sahrâlar bayırlar
Akar enhârdan gûyâ ki sevdâ
Letâfet ‘arz ider çeşme ser-â-pâ
Döner bir gülşen-i pür-zevke dünyâ
Sezâ dense cihâna ‘aks-i cennet
Menemenli-zâde Tâhir
Üslûb-ı ‘Âlî
Üslûb-ı ‘âlîye misâl olacak asârda göreceğimiz bir meziyet var ise, o da bu tarzda hissiyâtın asâlet ve ‘ulviyetine ve şiddetini ‘ilâve etmekten ‘ibâret bir hâsse-i celîledir.
Üslûb-ı ‘âlî, münâcât, nu‘vet, mersiye, hitâbet, felsefe, târih ve buna memâsil şeylerde müsâdif nazar olur. [70]
Misâl:
“ Söz ne kadar müessir bir bedî‘ye-i fıtrattır, ki bunca akvâm-ı fâzılanın ma‘mûre-i ‘irfân-ı beşere yadigâr ettiği tesisât-ı ‘âliye ve mesnû‘ât-ı nefîseden binde birine- tekallübât-ı dehr- a‘mâk-ı zeminde mestûr olan parçalarından başka bir eserini bırakmamış iken asâr-ı edebiyelerinin bir takımını bütün mahveden zulm ateşleri, cehâlet tûfanları bile bir tâkının hattı bir harfini hâfita-i enâmdan izâle edememiştir!”
Kus bin Sâ‘de’nin Cevdet Paşa Hazretleri tarafından hülâseten tercüme olunan bir hitâbesinden şuraya naklettiğimiz birkaç fıkra üslûb-ı ‘âlînin misâli olabilir:
Ey nâs! … Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ‘ibret alınız! Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur.
Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, analarının babalarının yerini tutar.
Yemîn ederim, Allahın ‘indinde bir din vardır, ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir, vallâhi gelecek bir peygamberi vardır, ki gelmesi pek yakın oldu, gölgesi başının üstüne geldi…..
Şi‘re misâl:
Âh ki mûcid-i cihândır
Her dürlü nikâbdan ‘ayândır [71]
Kesretden hezâr renge girmiş
Her mazhara başka reng virmiş
Bulmaz o tecelliyât-ı gâyet
A‘dâd nasıl bulur nihâyet
Tevhîdi sever o hâlikür-rûh
Birdir bir o bî-niyâz-ı sebûh
Âh nedir deyince gâfil
Âh deyüp hamûş olur dil
Merhûm: Mu‘allim Nâci
Diğer:
“Gönlündeki sâik-i hamiyet
Gösterdi cihâna feyz-i râhı
Târihini gûş ider de gâfil
Açmaz yine çeşm-i intibâhı
Yükselmeye sevk iderdi hâtif
Geçsen bile evc-i mihr ü mâhı
Gelmezdi şehâdet olmasaydı
İclâline tâ ebed tenâhi
Yükseldi o rütbe kim makâmın
‘Arş oldı serîr-i ihtişâmın” [72]

‘Ulviyet-i Sarfe
Ba‘zen ta‘bîrinde ‘ulviyet bulunmayan bir fikir hadd-i zâtında ‘âlî olabilir. Buna ‘ulviyet-i sarfe diyorlar. Ta‘bîrinde ‘ulviyet bulunmayan ve fakat hadd-i zâtında ‘âlî olan bu fikirler de rûhdan mütevellid, tabî‘i ve şedîd olmalıdır!
Misâl:
Kayrevan şehrinin bânîsi olan mücâhid-i meşhûr ‘Ukbet bin Nâfi‘ Kanarya Adaları karşısında râkip olduğu devesini bahr-i muhîte sürdüğü ve elindeki mızrağını denizin kumlarına sapladığı halde şöyle demiştir:
“ İlâhî! Şâhid misin: pîş-gâh-ı ‘azîmetime şu ‘ummân tesâdüf etmeseydi, ism-i celâlini daha ileriye götürürdüm!”
işte bu ‘ulviyet-i sarfedir. Şimdi biz cenâb-ı Hakka karşı tevcîh olunan şu hitâbı üslûb-ı sâde, yahud üslûb-ı müzeyyen ile de yazsak hadd-i zâtındaki ‘ulviyete hiçbir zaman halel gelmez.
‘Ulviyet-i sarfeyi uzun hitâbelerde, makalelerde pek aramamalı, bu müzeyyen ekseriyetle kısa sözlerde bulunur. [73]
‘Ulviyet-i Fikr
‘Ulviyet-i fikr tasvirde ‘azamettir. Sâde, şedîd, kısa ta‘bîr içinde bulunur.
Hazret-i Fahr-i Kainat (SAV) Efendimiz dâr-ı âhireti teşrîf buyurdukları zaman cenâb-ı Sıddık-ı A‘zam mescid-i şerîfte şu vech ile hitâpta bed’e buyurmuşlar idi:
“Ey nâs! Muhammed’e tapanlar bilmelidir, ki Muhammed vefât etti, Allah’a tapanlar bilsinler ki o bâkidir!”
İşte bu sözdeki ‘ulviyet-i fikrin derece-i ‘azametini ta‘rîf mümkün değildir. Âtideki fakra ‘ulviyet-i fikre misâldir:
“ _ Allah mu‘înin olsun!
_ Allah mu‘înimizdir!
_ Allahın işine karışmayacağız, yoluna gideceğiz.”
‘Ulviyet-i His
‘Ulviyet-i his, kalbin tahkîr-i hevesât, meyl-i mu‘alla gibi ahvâlden dolayı birden bire izhâr ettiği heyecân-ı şedîddir. [74]
Misâl:
“… Ya burada… kadrini gösterecek bir hareket ederiz yahud mezarlar hazır duruyor, şu kara toprak bizi de kabul edecek kadar bir kucak bulmaktan hiçbir vakit ‘âciz kalmaz … Felek vefâ etmedi. Biz de mi bî-vefâlık edeceğiz? Ben vazifemi bilirim, başının ucuna velev tahtadan olsun bir işâret dikip de üzerine şânını a‘lâ edecek, ağyârın rağmına taraftarlarının gayretini gösterecek bir şey yazmadıkça şuradan şuraya kımıldamam, hatta yazacağım şeyi kanımla yazacağım!”
Diğer misâl:
“ İder tedvîr-i ‘âlem bir mekînin kuvve-i ‘azmi
Cihân titrer sebât-ı pây-ı erbâb-ı metânetden”
‘Ulviyet-i Hayâl
‘Ulviyet-i hayâl büyük bir şeyi veya büyük bir fi‘ili parlak ve nazm-firîb-i elvân ile nakş ve tasvîr etmektir.
Helâl-i sihr vasfında olan atideki manzûme dahi, aheng-i nezâketin hissiyât-ı garîbâne-i şâ‘râne ile imtizâcından husûle gelen [75] bedâ‘îden bulunmuş hissiyle ‘ulviyet-i hayâle – velev zannımızda hata etmiş olalım- misâl olmak üzere yazmaktan geçemedim:
Nedir bu feyz-i mükemmel nedir bu hâl-i seher
Nedir hakîkat-i ‘ulviye-i meâl-i seher
Neden bulur bu kadar revnakı zilâl-i seher
Ben olmuşum ezelî ‘âşık-i cemâl-i seher
Senin de mi dilin âşüfte-i visâl-i seher

Ne var ‘acep ötesinde cihân-ı deycûrun
Nedir bilinmiyor aslı bu emr-i mestûrun
(Nedir gururuna bâis şu necm-i pür-nûrun)
(Değer mi tâbına? Hâşâ! O çeşm-i mahmûrun)
Muharrik olma sevdama vaz‘-ı meftûrun
Senin de mi kederin vardır ey hilâl-i seher

Ne hoş zaman ne garîbâne ‘âlem-i mehtâb
Hava ne hoş!.. ne kadar dil-firîb safha-i âb
(Nücûm-ı zâhireyi rûhum eyler isticvâb)
(Olup da nûruna hâil ne anlıyor şu sehâb?)
Bu şeb neden yine kaldın benim gibi bî-hâb
Ne derd ile müteellimsin ey hilâl-i seher! [76]

Nedir o hüsn-i ilâhî cihân-ı bâlâda
Nedir o nakş-ı mübâhî sipihr-i mînâda
Nedir o nâ-mütenâhî letâfet eşyâda
Kalır mı tâkat-ı dil bunları temâşâda
Kimin o nur ki mevc urmada şu deryâda
Hudâ bilir ki perîşânım ey hilâl-i seher

Güzer-gehinde bulut mı o cem‘-i zulmet-bâr
Veya havâya mı çıkmış zemindeki kûh-sâr
Yanında hayli yakışmış o kevkeb-i seyyâr
Kimin o nûrı semâvâtı dolduran dîdâr
Nedir o surh ü sefîd ? Âh başlıyor mu nehâr
Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher!
Recâi-zâde Mahmud Ekrem

Üslûb-ı Hakîkî

Meselâ, kışın da, yazın da yeşil duran bir zeytin ağacı gördüğünüz vakit “Şu ağaç kışın da, yazın da yeşil duruyor.” [77] desen bu sâde bir tarz-ı beyândır, ki ne san‘atı, ne de zîneti vardır. İşte, bu yolda olan sözlere üslûb-ı hakîkî derler. Yahut terkîb-i basit-i ıtlâk(salıverme) derler.
Üslûb-ı Mecâzî
Geliniz bu fikri bir de şu yolda ifâde edelim:

“Şu ağaç çeşm-i ‘ibrete uruyor
Yazda da kışda da yeşil duruyor
Zannedersin çemen kıyâm itmiş
Kudret-i Hakka ihtirâm itmiş”
Bu beyitler yukarıki fikri şâ‘irâne bir sûrette müfessirdir. Bu cihetle üslûp, üslûb-ı mecâzî olur.

Mecâz-ı Tahyîlî
Mecâzın bu kısmı efkâr-ı tesîrât-ı hakîkiyelerinden daha mühim ve daha müessir bir sûrette ‘arz eyler.
Başlıcaları şunlardır.
1- İsti‘âre
2- İsti‘âre-i tahyîle [78]
3- Teşbîh
4- Mecâz-ı Mürsel
5- Ta‘rîz ve Kinâye
6- Tevriye ve telmîh
7- Tezat ve Mukâbele
8- Edeb-i Kelâm
9- Teşhîs ve İntâk
10- Müşâkele
11- Îham
12- Mübalağa
İsti‘âre
İsti‘âre, bir lafzın ma‘nâ-yı hakîkisinden sarf-ı nazar ile ona diğer bir ma‘na vermektir ki bu ma‘nâ-yı diğerin o lafza muvâfık düşmesi ancak zihinde vücût bulan bir müşâbehet ‘alâkasıyladır.

Sen bir şeh-i zî-şânsın şâhenşehe devrânsın
Ya‘ni ki sen hâkânsın devrinde ben Hâkâniyem
Nef‘î [79]
Müşebbehe-i bihin mülâyimini müfîd olan kelime isim olur, masdar olur, fi‘il olur, sıfat olur.
İsim olduğuna misâl:
“Bunu itmek içün karîn hazer
Belki de (pençe-i) kazâ titrer”
Mastar olduğuna misâl:
“Kâtil hem mu‘terif hem müheyyâdır
Beni ifnâ nâmûsunı ihyâdar”
Fi‘il olduğuna misâl:
(Uyandı)gerçi bahtı rûz-gârın hâb-ı gafletden
Velî ârâyiş-i dünyânın oldı deng-i hayrânı
Nef‘î
Sıfat olduğuna misâl:
“(Müdâhin)sevdâ (nâmussuz) muhabbet
Vicdânımı ifsâd etdin ‘âkıbet”
İsti‘âre teşbihten daha mühim, daha mu‘tenâdır. İsti‘âre mucezdir. İsti‘âre mücerredâtı teşhîş, ma‘neviyâtı tecsîm eder, gayrı zî-rûha cân verir, zî-rûhu cemâd-ı menzilesinde gösterir. [80]
Misâl:
“Yine o asr içinde idi, ki dünyaları ihâta edemeyecek bir tûfan ma‘rifeti zihnine sıkıştırabilmek harikasına mazhar olan ve Vasko da Gama ‘ummân içinde mestûr olan Ümid Burnu tarafını keşfetmekle Portekizler eşcârı altun semereler verir, nebâtâtı gümüş çiçekler açar bir kimya bahçesi ıtlâkına şâyân Hindistan’ın mahsûl-i servetinden Avrupa’yı müstefîd etmeye başladılar.”
İsti‘âre her üslupta isti‘mâl olunabilir, lakırdı söylerken olur. (Hiddetinden ateş püskürüyor!) ve (Hiddetinden dona kaldı) sözleri bütün isti‘ârelerden ‘ibarettir.
Fakat isti‘ârenin yeni, rengîn, güzel olmasına dâimâ dikkat etmeli, ve isti‘âreyi süflî fikirlerden intihâb eylememeli, ki şâyân-ı takdir olabilsin.
İsti‘âre-i Tahyîliye
İsti‘âre-i Tahyîliye ve ta‘bîr-i ahirle mecâz-ı mürekkep birtakım isti‘ârâtın ta‘âkip ve tevâlisinden neşet eder. Hizmeti bir hayâl ile diğer bir fikri anlatmaktan ya‘ni melfûz olan bir müste‘âr-ı minhin levâzım ve ahvâliyle melhûz olan bir müste‘âr-ı lehin levâzım [81] ve ahvalini telvîh eylemekten (açıklamak) ‘ibârettir.
Misâl:
Nice demler ki gelen eyledi bülbülden dûr
Dâd elinden bu şikest olası genc-i kafesin
Nedîm
İsti‘âre-i tahyîliyede kâ‘ide-i ‘umûmiye müste‘ârlara ‘âit ahvâl-i zikr olunmaktır. Şu kadar ki isti‘âre-i ‘âdiyede müste‘âr-ı minhin müste‘âr-ı lehe bilâ-izâfe zikr ve tasrîhindeki şart cevâz kabîlinden olarak isti‘âre-i tahyîliyede dahi Şeyh Gâlib’in:
“Âyîneye girdi ‘aks-i ‘âkis”
tasavvur-ı şâ‘irânesi gibi
Diğer misâl:
Sevdâ-ger-i şehr-i hûşyârî
Bu gûne ider suhen güzârı
Yıkandı çün ol şeb-i mükevkeb
Sâbun-ı kamerle câme-i şeb
Çıkdı şeb-i tîre câmesinden
Ruhsâre-i rûz oldı rûşen [82]
Çârûb-ı eşi‘a târ-ı bâmı
Hep sildi süpürdü gird-i câmı
Zerrîn topı urdı dâver-i bâm
Yüz tutdı harâbe kal‘a-yı şâm
Kasr-ı şeb olup yire berâber
Meydân-ı cihân açdı yekser
Ref‘ eyledi secdeden serin hûr
Subh okudu vird-i sûre-i nûr
Nâbî
Teşbîh
Teşbîh, münâsebet ve muvâfakat cihetiyle bir diğerinin tenvîr ve îzâh ve tezyînine medâr olacak iki fikrin tekâbülünden husûle gelen sûrettir.
Misâl:
“ Pencerenin karşısında olan Anadolu dağlarından kamerin cüz’ü evveli göründü. Bir sûretteki pembe yâkuttan dökülmüş bir hilâle benzerdi.” [83]
Diğer misâl:
“Her yer karanlık pür nûr o mevki‘
Mağrib mi yoksa mahşer mi yâ Rab
Yâ hâb-gâh-ı dilber mi yâ Rab
Rüyâ değil bu ‘ayniyle vâki‘
Bir gülşen olmuş bak şu harâba
Ebr-i seher mi düşmüş turâba”

Diğer misâl:
Benzedirken dâmenin tâvûsı kudsî bâline
Eş tutarken kâmetin nevreste tûbâ dalına
Verd-i firdevs-i berîn dirken ‘izâr-ı âline
Az görürken nûr-ı esved nâmını fer hâline
Nokta-i ümmîd-i dil ta‘bîr iderken hâline
Zâtının ‘âlemde virmezken vücûd emsâline
Dün gice cânânı benzettim bakınca hâline
Cân bilip bir ‘âşıkın ümmîd-i istikbâline
Merhûm Mu‘allim Nâci

Teşbîhte bazen teşbîh edevâtından(edatlarından) olan (gibi, sanki, güya) kelimeleri tayy olunur(atılır). O zaman teşbîh parlak bir hayal sûretini alır. [84] Yavuz Sultan Selim hakkında söylenilen bir mersiyede görülen şu kıt‘ada olduğu gibi:
Az zaman içre çok iş itmiş idi
Sâyesi olmuş idi ‘âlem-gîr
Şems-i ‘asr idi ‘asırda şemsin
Zıll-i memdûd olur zamanı kasîr
İbn-i Kemal
Teşbîh bahsinde i‘tinâ edilecek bir şey varsa, o da münâsebetsiz teşbihlerden hazer etmektir.
Süflî hayâlâttan ictinâb etmelidir, ki teşbihler de süflî olmasın meselâ: Bir saçı yılana benzetirsen, bu teşbih değil masharalık olur.
Vaktiyle üç edîbimiz, şâ’irlerimizin teşbihi suistimâl ettiklerinden dolayı şu yolda eğlenmişlerdir:
“ Divanlarımızdan biri mütâlaa olunurken insan muhtevî olduğu hayâlâtı zihninde tecessüm ettirirse etrafını ma‘den elli, deniz gönüllü, ayağını Zühalin tepesine basmış, hançerini Merih’in göğsüne saplamış memdûhlar, feleği tersine çevirmiş de kadeh diye önüne koymuş, cehennemi alevlendirmiş de dağ diye göğsüne bastırmış, bağırdıkça ‘arş-ı a‘lâ sarsılır, ağladıkça dünya kan[85] tufanlarına gark olur ‘âşıklar, boyu surdan uzun, beli kıldan ince, ağzı zerreden ufak, kılıç kaşlı, kargı kirpikli, geyik gözlü, yılan saçlı ma‘şuklarla mâlâmâl göreceğinden kendini gulyabanîler ‘âleminde zanneder.”
Diğer:
Bir kâmeti mîşeye müşâbih
Tutmaz bu diyâr-ı şâ‘irânı
Bir zülfe göre müşebbih-i bih
Olmaz hele engerek yılanı
Merhûm Mu‘allim Nâcî
Diğer:
Meselâ bir muharrir istediği halde elindeki kalemi mızrağa, kılıca, ata, yağmur oluğuna, bülbüle, kargaya, kavala, ejdere ve hatta imâmeli ve mükellef cübbeli bir efendiye teşbih edebilir. Bunun için yapılacak şey bu ta‘dâd olunan eşya ve mahlûkattan hangisini müşebbih-i bih ‘addetmiş ise ona mülayim bir iki söz yazmaktan ‘ibârettir. Kalem ise bu kadar şeyin hepsinde benzeyemez … zorla benzetilirse- ta‘bîr ma‘zûr bulunsun- hokkabaza benzer benzerinden de beter olur! Recâi-zâde Mahmud Ekrem [86]
Mecâz-ı Mürsel
Mecâz-ı mürsel, kelimâtı ma‘nâ-yı hakîkîlerinin gayride isti‘mâlden hâsıl olur ise de bunda ma‘nâ-yı hakîkî ile ma‘nâ-yı mecâzî arasında vücûdu lazım olan münâsebet-ı müşâbehetin gayri bir takım ‘alâkalarıdır.
Bu ‘alâkaların ‘aded-i envâ‘ı yirmi beşe, otuza kadar iblâğ olunur. Bizim için şu beş aslın zikri kâfidir:
1. Cüziyyet külliyettir, ki cüzün isimini külle, yahut küllün nâmını cüze vermekten ‘ibârettir.
Misâl:
Uyandır çeşm-i cânı hâb-ı gafetden seher-hîz ol
Çemen bülbülleriyle subh-dem zikreyle Mevlâyı
Şimdi bu beyitte çemen lafzından maksad eşcârlı,ezhârlı, belki havuzlu, cûybârlı bir yerdir, ki çene ondan bir cüzdür. Bu halde (çemen) kelimesi cüzü ile tesmiyeye misâl olmuş olur.
2. Hâliyet-i mahalliyettir, ki hâli zikr ile mahalli ve yahud mahalli zikr ile hâli irâde eylemektir. [87] Zikr-i hâl irâde-i mahalle misâl:
Gâh olur gurbet vatan gâhi vatan gurbetlenir.
Hâmî-i Âmidî
Mısra‘ındaki (gurbet) kelimesidir. Zira kelimenin ma‘nâ-yı hakîkîsi hâriç vatan bir mahall demek değil hâric-i vatandaki hâldir.
Şi‘r-i âtîde (ağaçlara sırmalar ilbâs olunmuş) olması dahi zikr-i hâl irâde-i mahall kabîlindendir. Çünkü ilbâs olunan sırma değil, sırmalı libâstır.
Misâl:
“Dâmen-i âsmânda ebr-i seher
Döker evrâka rîze-i elmâs
Şeb-hulûl eyleyince ‘aks-i kamer
İder eşcâra sırmalar ilbâs”
Zikr-i mahall irâde-i hâl için misâl ise:
“Hani bende o el hani o yürek?”
mısra‘ındaki (yürek) lafzıdır. Çünkü, (yürek)den maksat cesârettir ki yürek onun mahallidir. [88]
3. Sebebiyet-i müsebbiyettir, ki sebebi zikrederek müsebbibi veya müsebbibi zikrederek sebebi kastetmektir.
Meselâ (Filan kalemi ile te‘ayyüş eder) denilse kalemden maksûd onun hâsıl ettiği şey olacağından bu söz zikr-i sebep irâde-i müsebbibe misâl olur.
Zikr-i müsebbip irâde-i sebebin misâli:
“Kanı girye gör ve sefk-i dima’ ile dâmenini âlûde etmekten ihtirâz et.”
Şimdi bundaki (kan) lafzından maksat i‘dâm nüfûstur.
4. ‘Umûmiyet-i husûsiyettir, ki ‘umûma mevzû‘ bir kelimeyi husûsa ‘âid bir lafzı ‘umûmda isti‘mâl etmektir.
‘Umûmî hususta isti‘male misâl fıkra-i âtiyedeki (malûkât) sözüdür ki medlûl-i lâzımîsi insanlardır. Ve hatta insanlarda bir kısım halktır. Bu halde bu kelime hem zikr-i ‘umûm irâde-i husûsa hem zikr-i kül irâde-i cüze misâldir.
Misâl:
“Vaktini Hâlıkının ‘ibâdetine ve bâ-husûs efdal ‘ibâdet bildiği cihetle mahlukâtın refâh ve sa‘âdetini istihsâl-i hizmetine hasr etmiştir.” [89]
Husûs ifâde eden kelimeyi ‘umûma ıtlâka gelince, o da:
“Yâ Rab nedir bu keşmekeş-i derd-i ihtiyâc
İnsânın ihtiyâcı ki bir lokma nânadır”
Beytindeki (nân) kelimesinin nev‘-i beşer için, hıfz-ı hayata sebep olacak mekûlâtın ‘umûnda kullanılması gibi isti‘mâlâttır.
5. Lâzımiyet-i melzûmiyettir, ki yalnız lâzımı zikr ederek melzumu irâde etmektir.
Misâl:
Sen ol kerîm-i kerem-küster ü sühendânsın
Ki ‘akl-ı küll açamaz sahn-ı meclisinde dehen
Reisü’l-küttâb ‘Ârif
Şimdi bunda (ağız açmak)dan murad söz söylemektir. Söz söylemek için ağız açmak yani tekellüm fiilinin ağız açmayı istilzâm edeceği derkârdır.
Ta‘rîz ve Kinâye
Ta‘rîz iki türlüdür:
1. Birisi bir şahsın kavl ve fiiline ta‘rîz etmektir. Buna i‘tirâz denir.[90]
Misâl:
“Senin (Bir mezarlık ’âlemi) ‘unvanlı manzumen dahi bizler için meşk ittihâz olunacak şeylerdir. Lakin (lîk) gibi (çün) gibi nesirde kullanmadığımız sözleri şi‘irde niçin isiti‘mâl etmeli?”

2. Diğer nev‘i kavl ve fiile doğrudan doğruya tasrîhen değil de bil-vâsıta ve telmîhen dahl ve ta‘rîz etmektir.
Bir âmirin kalemi devam etmeyen bir efendiye “Bey efendi! Zât-ı ‘âlîniz gâliba geceleri çok meşgûl olursunuz! O meşgûliyetin birazını buraya terk etseniz isâbet etmiş olursunuz!” demesi ve hiçbir mektubu alınmayan bir arkadaşa diğer bir arkadaşın (Yanınızda mahcûbum. Çünkü ihsân buyurduğunuz mektupların hiç birisine cevap arz edemedim!) yolundaki hitâbı bu sonraki nev‘e dâhil olan ta‘rizlerdendir.
Kinâye, mefhûm-ı muhâlifini kasdederek söz söylemek ve ta‘bîr-i aherle maksûdunu hilâfını müfîd olan ta‘bîrât ve elfâz ile anlatmak yoludur. İyilikten bahsederse maksadı fenâlık anlatmaktır. Fenâlıktan bahsederse merâmı iyiliği tefhîm etmektir. İhvânlıktan birisine kardeşçe şikâyet etmek isteyince ‘alî tarîkü’l-kinâye[91] “Ettiğiniz işi çok beğendim! Doğrusu mürüvvetinize diyecek yok!” diyebilirsiniz. Maksadınız o işi beğenmediğinizi ve o zâtın mürüvvetsizlik ettiğinizi anlatmaktır.
Asıl merci‘ini beyân etmeyip de feleğe, tâli‘e, insan kendi nefsine levm ü ‘itâb etmek dahi bir tarz-ı kinâye, bir tavr-ı ta‘rîzdir.
Misâl:
Felek dedikleri ol nâ-bekâr-ı süflîdir
Nedir bu ehl-i dilin çekdiği ‘azâb u elem
Bir iki mültezemi eyledi havâle bana
Ki iştirâk ile itmişler iltizâm-ı sitem
Nef‘î
Tevriye ve Telmîh
Tevriye ve telmih, diğer bir şeyi hâtıra getirmek için bir şeyi söylemektir. Ta‘yîn ettiği şey ile îmâ veya bütün bütün ihfâ etmek istediği şey-i diğer arasında bir münâsebet ve muvâfakat-ı dakîka ‘arz ederken onu keşf etmek kâriin ve sâmi‘ine ‘âittir.
Târihe, esâtire, ahlâka, ‘âdâta, efsâneye, durûb-ı emsâle vukû‘ât ve havâtır-ı ‘âdiyeye velhâsıl söylenen şey ile miyânelerde [92] dakîk ve müesser münâsebet bulunabilecek olan her hâle tevriye ve telmîh olunabilir.
Misâl:
“Yine o ‘asr içinde idi, ki Devletgirây-ı sânî ikinci hücûmunda Moskova taraflarına ateş-zen-i istilâ olarak, şimâlin karlı buzlu sahraları içinde üç ‘asr sonra gelecek bir cihangire ders-i ‘ibret ve bir Rusya memuruna nümûne-i imtisâl gösterir gibi sınâ‘i bir yanardağ peydâ eylemişti.”
Şimdi bu ‘ibârede gördüğümüz “cihângir” kelimesi büyük Napolyon’a ve Rusya memuru, kelimeleri de Moskova’yı yakan Ruskoviçin’e telmîhtir.
Diğer misâl:
“Yalnız karaların sultanı değil- İslâmiyeti- denizlerin de mâlikesi görmek isterim!”
Bunda, bizce efsâneden ma‘dûd olan mâlike-i deryâya telmîh vardır.
Diğer misâl:
“Bizce gerdûne-i perî-i garâm
Çift olur vâsıl-ı semâ-yı merâm” [93]
Bunda da esâtire ircâ‘-i nazar olunarak- Yunânîlerin i‘tikâdınca- ilahetü’l- hüsnün bir çift güvercin koşulmuş arabasına telmîh olunuyor.
‘İzzet Molla Keşan’da iken:
İşittik ki siz şâ‘ir-i şâhsız
Ma‘ârif semevâtına mâhsız
Degil haddimiz gerçi çaldırmasaz
Gönül bir iki nagme eyler niyâz
İlhâhında bulunan herzevekile, Molla’nın:
Didim bedce çıkmışdı avazımız
Sitanbulda terk eyledik sazımız
Yolundaki cevabı da tevriye ve telmîhi şâmildir.
Diğer:
“Sînesinde sanma bostandır o mihr-i ‘ismetin
Şakk idüp koymuş yed-i i‘câz-ı mâhı koynuna”
Bundaki telmih- şakkü’l-kamer-e ‘âittir.
Diğer misâl:
“Yârimin düşmüş yine zülf-i siyâhı boynuna
Eski şâ‘irlerce küfr itmiş günâhı boynuna” [94]
Diğer misâl:
Hiçbir vâlide nûr dîdesinin Ka‘betül-‘uşşâk-ı mücâvirlerinden bulunduğu için ağlar mı?
Merhum Mu‘allim Nâci
Buradaki Ka‘betül-‘uşşâk Mollâ Cami’nin, dergâh-ı Hazret-i Mevlânâ hakkında söylediği:
Ka‘betül-‘uşşâk bâşed in makâm
Her ki nâkıs amed incâ şed temâm
beytine telmîhtir.
Durûb-ı emsâlden telmîhe misâl:

Beğenmezse yârân kızın virmesün!
Sâbit
Bıyıklarını balta kesmez hele
Velehü
Oyur ejderin kuyruğun basdılar
Velehü
Okun attı terkiş yâyın asdı kavs
Kiriş kırmak üzre ayak basdı kavs
Velehü [95]
Kapak attı miğfer olup zîr-i pây
Velehü
Yine kazdığı kuyuya düştü çeh
Velehü
Duman attırır düşmana rüzgar
Velehü

Tezad ve mukâbele
Tezad ve mukâbele denilen şey her ne olursa olsun iki fikr-i muhâlifin karşılaştırılmasından ‘ibârettir. Nâmına tıbâk veya mutâbıka dahi denilir.
Misâl:
Ağların hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz.
Lâedrî
Diğer misâl:
Yaz gelir ezhâr açar bin dürlü şevk
Kış gelir karlar yağar bir başka zevk
Recâizâde Mahmud Ekrem
Diğer misâl:
_ ………Gel sohbetle hâtırı şâdân iden çocuk! [96]
_ İşte geldim yâ!
_ Bakayım ellerine… yine üşümüşsün…
_ Üşümedim… Hiç üşür müyüm… Ağabeyimin odası da sıcak…
_ E ne yaptınız ağabeyle bakayım?
_ Hiç… Dondurma yedik…
_ Daha?
_ Daha… Masal söyledim.
_ Ey?
_ Masal söylerken ağabeyim gülüyordu… Ben de güldüm… Dadım ağladı!..
Velehü
Diğer misâl:
Bîgâne meşreb etmedi bir âşinâ nazar
Şeyh Gâlib
Diğer misâl:
Vakt-i şâdî de gelir mevsim-i mihnet de geçer
Velehü
Diğer misâl:
Mâtemi hem hâne-i sûr olamasın bir kimsenin!
Velehü [97]
Diğer misâl:
Samîmi matlebim ayrılmamaktı bir nefes senden
Firâkınla visâl-i mevte olsam çok mudur tâlib
Ben artık sarfa ümmîd eylemem nakd-i hayâtımdan
Perîşân oldum ey sermâye-i cemiyyetim gâlib
Hulûsî Dede
Diğer misâl:
Vefâ ki bir haslet-i ‘ulviyedir, teşhis etse pâkize ve ma‘sûm bir melek olur. Vefâya hiyânetle mukâbele ki bir denâet-i sefîledir, tecessüm etse bir iblîs olur.
Recâizâde Mahmud Ekrem

Diğer misâl:
“Öyle siyah çehreli yüz binlerce mahlukatın kefenlere bürünmüş oldukları halde karşıma gelişi üstüne fırtına bulutu çökmüş bir müteharrik kabristan gibi görünüyordu.”
Diğer misâl:
Bu şeb benimle ey melek-zebân güzâr olur mısın
Dil-i hazân resîdeye dem-i bahâr olur mısın
Menemenli-zâde Tâhir [98]
İşte yukarıdan beri yazdığımız misâllerde görülen yaz, kış, ağlamak, gülmek, bîgâne, âşinâ, şâdî, mihnet, mâtem, sûr, cemiyyet, perişanlık, melek, iblis, piyâde, süvar, vermek, almak, siyah, beyaz, bahar, hazan, hasılı bir birine muhâlif kelimelerden husûle gelen tezadın mecaz-ı tahyîlî envâ‘ın en güzellerinden olduğunu yine bâlâya derc eylediğimiz emsâl-i edebiye isbat eder.
Tezad kâriyenin fikrine intibâh verecek ve kalbine tesir edecek sûrette yapılırsa makbul olur.
Yoksa yerden sonra gök, beyazdan sonra siyah, sabahdan sonra akşam getirecek diye zorâki tezadlara kâil olmak hiçbir zaman nazar-ı rağbıtı celb edemez.
Edeb-i Kelâm
Edeb-i kelâm, kelime-i mevzû‘asıyla ifadesi halinde nezaket ve letafetten biri olacak ve yahud kaba ve dürüşt görünebilecek olan mevâd ve efkarı kelama bir tavr-ı mahsûs vererek ta‘bir ve tefhîm eylemektir. İsti‘mâli üç suretle olur.
Birincisi, bir fikri tevsi‘ ve tezyin içindir. [99]
Misâl:
Meğer bir subh-dem bu zâl-i gerdûn
Sipihrin dâmenin kılmışdı pür hûn
Meğer kim vaz‘-ı haml itmişdi nâhîd
Anınçün kan içinde doğdu hurşîd
Doğurdu subh-dem bânû-yı devrân
Bir altun başlı sırma saçlı oğlan
Âhî
Şimdi şâ‘ir bunu doğruca ifade etmek lazım geldi “Sabah oldu, güneş doğdu” diyecekti. Edeb-i kelam ile fikrine vüs‘at ve letafet veriyor. ‘İzzet Mola Keşan’a giderken, kâr-ı kadîm arabalar içinde öteye beriye yapışık olan aynalarda gördüğü ‘aksinin sûret ve hareketini edeb-i kelâm ile takdîr etmiştir, ki bu meziyet-i celîlenin behak kadri takdîr edilmek için yazdığı şi‘ri ber-vech-i âtî nakl eyledik:
Refîkim idi bir sühen-ver kişi
Bana mahrem olsun mu ya her kişi
‘Acep şâ‘ir-i pâk-i ‘uzbül-beyân
Suhendân-ı seher-aferîn zaman [100]
Edîb ü nutûk u zâif-şinâs
Lebîb ü hulûk u letâif-şinâs
Bu ‘âlemde ancak hüner-ver odur
Nazîrim benim var ise ger odur
Müşâbih bana sûret ü sîreti
Hünerde hemân andırır ‘İzzeti
O bana ben ona idüp ser-fürû
Bir agızdan eyler idik güft-gû
Berâber bakardı nigâh eylesem
Bakup bir harâma günâh eylesem
İkincisi, bir şeyin ‘âdîliğini örtmek içindir. Meselâ bir çehrenin terlediğini şu yolda tasvir etmek gibi:
Kat kat düşüp ol perî hicâba
Gark oldı gülâb-ı ıstırâba
Nâbî
Üçüncüsü, bir faide-i edebiyede tekrarı men‘ içindir. Buna misâlde, tezad ve mukâbele bahsinde geçen misal-i mensûrdur. Onda, [101]fıkra-yı evvelînin (beyaz kefenleri) fıkra-yı sâniyede (elbise-i mevtâya) tahvîl kılınarak (tekrar)a meydan bırakılmamıştır.
Teşhîs ve İntâk
Zinde ve meyyit, hâzır ve gâib, hakîkî ve hayâlî, cismânî ve rûhânî, mahlûkât ve eşyaya his ve lisan vererek söz söyletmek demektir.
Misâl:
Cennetden uçup semâya bir hûr
Burc-ı hamele tekâbül itmiş
Yâhut ki düşüp zemîne bir nûr
Kız sûretine temessül itmiş
Bir nazlı kuzu olunca manzûr
Âmîz-şine-i temâyül itmiş
Göğsünde tutup o nev-hayâtı
Eyler şu zeminde iltifâtı:

Ey körpe kuzu vefâ-güzîn ol
Kaçma o kadar seni sevenden [102]
Terk eyle tehaşşii emîn ol
Gelmez sana bir hasâr benden
Çık sîneme çık da dil-nişîn ol
Kes rağbetini biraz çemenden
Kehvâre sana kucağım olsun
Bâlîn-i serin yanağım olsun
Recâi-zâde Mahmud Ekrem
Diğer Misâl:
Bahar mevsiminde ezhâr-ı rengârenk ile müzeyyen bir çayır içinde otların, çiçeklerin arasında saklanmış olan bir böcek nazar-ı dikkatini bir kelebeğe hasr etmiş idi, ki kelebeğin bir reng-i letâfet-nisâr ile ârâyiş-yâb olup çiçekten çiçeğe gezerdi. Zavallı böcek mütehassirâne bir âh ederek dedi ki:
_ Şu kelebek tâli‘i ile benim tâli‘im arasında ne kadar büyük bi fark var. Hilkat ona her letâfeti bahş etmiş, bana ise hiç!
Selânikli Fazlı Necib

Diğer misâl:
“Ben eylesem gerek gice gündüz du‘â size
Olsun bu şeb cihânda ne varsa fedâ size
Bir lahza-i sürûra o mâtem karışmasun
Şek virmesün o hâtıra nâ-be-câ size [103]
Hattâ bana terahhüm ile kendi de onun
Söyler ki âsumandan idüp ilticâ size
‘Âlemde yok işim bana ‘âlem karışmasun
Kalsun lezâiz ile cihân-ı fenâ size”
Diğer misâl:
Zavallı öksüz! Böyle “neneciğim!.. neneciğim!..” diyerek uyandıktan ve mezara bir nazar-ı hicran-ı eserle baktıktan sonra gayet lâkaydane bir tavr ile şöyle söyledi:
_ Hoş imdi neneciğim!.. İşte ben artık gidiyorum!.. Sana darıldım!.. Hiç neneler bir yere gittikleri vakit çocuklarını beraber götürmezler mi? Evvel sen komşuya gitsen beni götürürdün!.. Şimdi ne oldu da beni bıraktın?.. Kime bıraktın?.. Bak ben sana geldim de sen beni istemiyorsun!.. Adımı bile çağırmıyorsun!.. Beni göreceğin gelmedi mi? Sana darıldım artık!.. Gidiyorum.
Recâi-zâde Mahmud Ekrem
Müşâkele
Müşâkele, muhâtabada bir tarafın îrad ettiği bir kelimeyi taraf-ı [104] diğerin dahi evvelki ma‘nâya az çok mugâyir olarak, isti‘mâl etmesinden husûle gelir. Meselâ “ Böyle şey hâtıra gelir mi?” dendiği zaman “ Hâtıra geldiğini bilmem fakat vukû‘a geliyor!” Sözüyle mukabelede vukû‘a gelmek hatıra gelmeğe müşâkele olur.
Müşâkele bazen muhatabının henüz îrad etmediği ve fakat îrad etmek ihtimali olan bir kelime ile de olur.
Misal:
“Deli ihtiyar! Deli ihtiyar! Demincek bana nasihat veren sen değil miydin? Sana genç olmadığımı dedimse seksen yaşından sonra gençlik et demedim ya!.. Nasihat verip dururken gönül verdim mi diyeceksin?..”
“Şu misali de îrad edelim:
“Demek ki sen ben ziyâdın yarasını bağlamışsın, ben ziyad da senin şarkını bağlamış, müşfikâne bir muâmeleye âşıkâne bir mukâbele!”
Diğer misal:
Kendi bazen gelir amma sözü gelmez kaleme!
Lâedrî [105]

Îham
Sanat-ı îhamdiğer bir fikir ve maksada hamli mümkün olacak surette söz söylemektir, ki ikisi de hakîki veya bir hakîki diğeri mecâzi olmak üzere iki manalı elfâz-ı isti‘mâlden husûle gelir.
Misal:
Meclis-i erbâb-ı dil bir lahza sensiz olmasun
Hürmetin inkâr iden ‘âlemde hürmet görmesün
Nef‘î
İşte, yukarıki beyitteki hürmet ile, Nef‘î’nin beytindeki hürmet hem ta‘zîm, hem de harâm manasına gelir.
Diğer misal:
Kehhâl göz açmakda ‘aceb mükhüle sürmez
Bir kerre çeken dîdesine bir dahi görmez
Reisül-küttab ‘Ârif
Diğer misal:
“_ Nikah kıyılacak öyle mi?
_ Evet kıyılacak!.. Mutlaka kıyılacak!.. Karar verildi bitti, Anladın mı?[106]
_ ….ye mi? (kime kıymağa) karar verdiniz?
_ Nikah nikah! Anlıyor musun? Bir daha söyleyim kıyılacak!
_ Öyle ise …..de gördüğümüz hal nedir? Nikah lakırdısı olunca neden öyle acayip hale geldi de gitti?
_ Adam utandı da gitti. Dikkat etmiyor musunuz? Bu günlerde sevinç delisi olmuş! Ne yaptığını bilmiyor.
_ Evet, evet! Utandı da gitti. Hem o kadar utandı ki zannederim bu gidişle yere (geçecek!..)”
Îham bazen bir münasebet, bir nükte için yapılır:
Misal:
Bin yaşa ey vezîr-i deryâ-dil
Asaf-ı bî-mu‘âdil ü ‘âdil
Ver donanmaya takviyet şândır
Gemisin kurtaran kapudândır
Bahre çıksan hava sana yol açar
Dalgalar havf u heybetinle kaçar
Yanaşırsan kenâr-ı bahre velî
Çağırır dağlar “Muhammed Ali!”
Şinâsi [107]
Diğer misal:
Kâlub-ı Nef‘î-i mu‘ciz gûdan o reng-i suhen mahlûl
Sahn-ı sencân-ı olmuşdı her bir ‘asrda tâlib
İdince şimdi da‘va tab‘ım ol câh-ı mu‘allâyı
Didi hükkâm-ı dîvân kazâ “el-hükmül- gâlib”
Gâlib Bey
Diğer misal:
Şu‘arâ haylini defter idicek kilk-i kazâ
Mahv u isbât ile pür kıldı nice evrâkı
Kazıdı niceyi yanlış diyü bu defterden
Bâki’ye idüp işâret didi “sahhü’l-bâkî!”
Bâkî
Diğer misal:
Nâbiyâ âmede şâyandır ezelden dinse
Nüsha-i nâdire zâ-yı çemenistân-ı na‘îm
Tâze hâmisi zuhûr eylediğim gûş itdik
Eylemiş hüsn-i himâyetle harâbın termîm
Nâbî
Diğer misal:
Sen ey sürûr u ân-ı ruhsârı gül-gûn
Nolur itsen beni bir kerre memnun [108]
Olur ‘aşkınla ahvâlim diğer-gûn
Gam-ı ‘aşkınla (Leylâ) oldı Mecnûn
Leyla Hanım

Mübâlağa
Ekerem Bey Talim-i Edebiyat’ta, mübalağayı tarif için “ mübalağa bir şeyi vasıfta mahiyetinin birkaç derece ya mâfevkine çıkarmak veya mâdûnuna indirmektir” demiş. Vâkıa mübalağanın en doğru tarifi de budur. Sizin anlayacağınız gibi söylemek lazım ise denilir ki, mübalağa şairâne ve edîbâne yalan söylemekten ibarettir.
Misal:
“Firkatin bu kadar şedîd bir azap, intizarın bu kadar dil-sûz bir ateş olduğunu bilmezdim. Gözlerim temaşâ-yı cemalinden dûr olalı sekiz gün oldu. Vücudum seksen sene mezarlarda kalmış da bütün bütün mahv olmağa yüz tutmuş meyyitlere benziyor!..”
Diğer misal:
“Sarsarın şiddeti ile kum deryalarının sürat-i inkılabı yerleri gökleri lerze-nâk-ı dehşet gösterdiği halde yine sebat-ı azminde [109] kat‘â za‘f ve tereddüte düşmeyerek bora-yı nâ-reftenin bin türlü meşakkatine galebe ile Nil kenarına vasıl oldu”
Diğer misal:
Pür gazab yok cevab-ı Musâda
Eli tıg-ı hayât-ı fersâda
Bir cevab almayınca kendinden
Fârisân olmak isteyüp rehzen
Hamle gösterdiler o şîr-i nere
Cümlesin pâre pâre yıgdı yere
Öteki atlılar koşup birden
Kıldılar kasd-ı Mûsa-yı yekten
Gerçi pîş ü pesinde düşman çok
Lik Mûsada hîç pervâ yok
Nazarında nümâyiş-i hançer
Mevc-i âb-ı hayâtından hoş-ter
Tıg-ı îz elde arkada cevşen
Pîş-i a‘dâda kal‘a-i âhen
Kalbi bir rütbe bulmış istihkâm
Uyanmaz bin kıyâmet itse kıyâm
Merhum Muallim Nâci [110]
Mübalağada en ziyade gözedilecek madde, yazılan şeyin hakikate müşabehetidir. Hakikate müşabeheti tecavüz eden mübalağa merdud olur. Ondan …….. bir şeyi tasavvur olunamaz.
Misal:
Yine irişdi temmûz oldı cihân pür tef ü tâb
Girdi bir hilkate hep ateş ü bâd ab u türâb
Nef‘î
Matla‘ındaki mübalağa biraz hakikate şebîh bir şey olduğu için, kabul olunur.
Fakat:
Donar soğukdan efendi semender ateşde
Bir iki gün dahi böyle eserse sarsar
Nedîm
Beyti mübalagat-ı merdûdeyi hâvidir.
Şurasını da unutmayalım, ki bazı mübalağa –latîfe ve mizahtan ibaret olmak şartıyla- hakikate şebîh olmasa bile makbuldür.
Latîfede mübalağaya misal:
“Hindistan’da sabahtan bir iki saat sonra yolculuk pek zahmetli olur. Ya mehtapta yahud sabah karanlığında gitmeli, çünkü [111] gündüz yola çıkılacak olursa adam sıcaktan âdeta eriyor da yürüyecek yerde aka aka gidiyor. Hareket etmiyor da âdeta cereyan ediyor!..

Mecaz Tebliğî
Yukarıdan beri tarif ve izah olunan mecaz-ı tahayyülî envaındaki hâsse, eşyanın menazır ve eşkalini tebdil ve tenvî‘ kendilerini i‘zâm suretlerini ihfâ veyahut diğer yeni bir heyette arz ederek bir takım tehayyülâtı nazar-ı mefküreden imrâr etmekten ibaret olduğunu gördük, mecaz-ı tebliğîdeki meziyet ise efkar ve mülahazatın beyan ve tabirinde üslûb-ı hakikide olmayan bazı evzâ‘ ve harekâtı irâe etmekten ibarettir. Mecaz-ı tebliğîdeki meziyyât-ı edebiyye şunlardır:

1. İltifat
2. İstifham
3. Nidâ
4. Kat‘
5. Terdîd
6. Rücû‘ [112
7. Aks
8. Tekrîr
9. Tedrîc

İltifât
İltifât denilen şey, bir hali, bir maksadı bir vakayı beyanda devam ederken, hazır ve gaib-i hakikî ve hayalî zinde ve meyyit bir şahsa veya cemadâttan bir şeye tevcîh-i hitap etmektir.
Misal:
Ancak bu kadar zayıf ve kemterîn olan bu nur-ı aks ile düştüğüm bu zulümât-ı yeisten ben nasıl çıkayım? Uğradığım bu firkat aile-sûz içinde ben nasıl teselli bulayım?
Dilâra! Ey maşuka-yı bî-vücud! Ey hayal olmuş emel! Ey cânâne-i adn-nişîn! Ey nühüfte-i nur-nazar! Görüyor musun nasıl ağlıyorum?
Recaizade Mahmud Ekrem
İstifhâm
İtifhâm sıkı sıkıya birtakım sualler îrâd eylemekten [113] İbarettir. Fakat bu yolda, suallerden maksat cevap almak değil, belki efkar ve hissiyatı daha vâzıh, daha şedîd, daha müessir bir yolda meydana çıkarmak, muhatabı tehyîc, iknâ‘, icâb etmektir. Bunu istifham-ı ‘âdîden tefrîk için namına (tecahül-i ârif) demek de olabilir.
Misal:
Yoksa bunu sen kolay mı sandın?
Gam leşkerini alay mı sandın?
Şeyh Galib
Diğer misal:
“Hangi bir derdimi hicrân ile ta‘dâd ideyim
Sen de dâd itmez isen ben kime feyâd ideyim”
Diğer misal:
Biz bunlara bakıp hayrette kalıyoruz. “Telemak yazılır kitap mı? Larpoetik yapılr eser mi? İtali olmaz şey! Tartüf mucize!” diye söylüyoruz. Bunların ne suretle meydana getirildiğini düşünür müyüz?
Muallim Naci
Diğer misal:
Ta‘rifine gitmemekdir evveli
Ta‘rife gelir mi hiç mevlâ
Muallim Naci [114]
Diğer misal:
İtsen ne olur biraz temâyül
Lâyık mı bu nâ-be-câ tegâfül
‘Ali ‘Ulvî
Diğer misal:
Mevtâ evine girer mi ihyâ
İhyâya zahîr olur mı mevtâ
‘Ali Ferruh
Diğer misal:
Mahrûm edilir mi hizmetinden
Havf eylemedin mi ‘ismetinden
Nidâ
Nidâ dediğimiz şey ruhun büyük büyük hislerini şedid şedid heyecanlarını ihâtadan insan âciz kaldığı zaman nâgehânî izhar edilen feryad-ı muztaribâneden ibarettir.
Misal:
“Ey hâb-gâhî dârü’l-emânî
Geçmiş zamanı ben yâda geldim” [115]
Diğer misal:
“Ey çarh tevakkuf et zaman ver
Ey saat-ı sa‘d amân amân ver”
Diğer misal:
“Ey mâtemi her yerde bana he-reh olan yâr
Oldum yine bak mihr-i hayâlin ile bî-dâr”
Diğer misal:
“Ey gönlümün sa‘âdeti bir ibtisâmınız
Bilsem sizin melek mi ya hûri mi nâmınız?”
Diğer misal:
“O bî-vefâya niçün kaydın ey felek ‘acabâ
Ne lezzet anladın ey mevt-i cism-i zârından
Diğer misal:
“Ey insafsız evlad! Sen vücudunun ma‘dâsı, gençliğin vaktinde hicap etmez misin ki bütün zamanını gönlüğü eğlendirmeğe sarf edersin de hanedanının bütün meşâk-ı maişetini ihtiyar pederinin ağarmış başına ve bükülmüş boynuna bırakırsın?”
Nidâ, muhataba tenbih için de olur. [116]
Misal:
Ey taleb-gir-i enfes eş‘âr
Eyle dikkatle fevk ü zîre nazar
Şiirdir hep o gördüğün âsâr
Şiirdir hep o duyduğun sesler
Yerde bir kız, semada bir ahter
Her biri bir bedî‘e-i diğer!
Recaizade Mahmud Ekrem
Diğer misal:
Ey tâlib-i şeb-çerâg-ı ma‘na
İnsâf ile kıl kelâmım ısgâ!
Şeyh Gâlib

Kat‘
Kat‘, ifâdesine devam olunmakta olan bir sözü henüz tamam olmaksızın bağteten (birden) keserek diğer bir fikre geçmektir. Fakat o suretteki kat‘ olunan söz devam etemkte olan sözden daha vâzıh, daha beliğ olsun. [117]
Misal:
Reislerimizde gördüğüm bu ittihâdın gönlümüzde dahi bulunduğunu tasavvura niçin cesaret etmeyim? Bazı kere gözlerimiz yekdiğerine karşı gelir. Birlikte bî-ihtiyar ah ederiz. Ve bazı gizli gizli gözyaşları dökeriz. ,
Ah Jüli! Bu ittihad eğer takdir-i ezelî ise… Bütün dünya bir yere gelse… Aman Jüli! Affediniz, şaşırdım! Saçma söylüyorum. Temenniyatımı ümid addetmeye cesaret ediyorum.
Jan Jak Russo: Mütercimi Münib Paşa

Terdîd
Terdid, ifadesine başlanılan bir sözün neticesi hakkında erbab-ı mütalaayı mütereddid tutarak, meraka düşürmektir. İki nevdir. Biri terdîd-i sâdıktır. Başladığı bir sözü ciddi bir suretle neticelendirir.
Misal:
“…. İnsan dünyayı iğfale muvaffak olsa bir şahıs kalır ki onu aldatmasına imkan olamaz. O da kendi nefsidir.” [118]
Diğeri, terdîd-i latîfe-âmizdir ki erbab-ı mütalaaya mühim bir netice ümid ettirdiği halde latife ve mizahta karar verir.
Misal:
Şu‘arâ-yı zamâneden birisi
Düzd-i ma‘nâdan eyleyüp şekvâ
Didi nazmımdaki hayâlâtım
Çaldılar hep birer birer zürefâ
Gûş idenler doruğa haml idecek
Ben didüm kim bilir ki sâdık ola
Fil-hakîka sözünde sâdık imiş
Gördük eş‘ârı cümle bî-ma‘na
Melîh Ahmed
Ciddi bir terdîde misal:
“_ Bu tevehhüm neden geliyor nen var?
_ Bir ıstırabım var ki def‘i düşvar!
_ Derdin nedir?
_ Hayat!..”

Rücu‘
Rücu‘ san‘atı ifâde olunan bir sözü daha parlak, daha latîf bir sözle ta‘dîl ve tashîh etmektir.[119]
Misal:
İder ‘isyâna gönülümde nedâmet galebe
Neyleyim yüz bulamam ye’s ile ‘afvım talebe
Ne dedim tevbeler olsun bu da fi‘l-i şerdir
Benim ‘özrüm günahımdan iki kat beterdir
Nûr-ı rahmet neye güldürmeye rûy-ı siyehim
Tanrının mağfiretinden de büyük mü günahım Şinasi
‘Akis
‘Akis, kelimeleri takdîm ve tehir etmektir. Bazı manasızlıklara sebebiyet vereceği için, isti‘malinde fevkalede ihtiyat etmek lazımdır. Mesela akis sanatı yapmak için “Sefîhin parası paranın sefîhidir.”dersek manasız bir lakırtı söylemiş oluruz. Halbuki birer münasebet ve birer suret-i şairâne ve edibânede yapılan akis sanatı hem manidâr, hem de makbul olur.
Misal:
İtdi ruh-ı hüsni nester-i nezzâr
Ruhsâre-i ‘aşk u ‘aşk-ı ruhsâr
Şeyh Galib [120]

Tekrîr
Tekrîr, bir ‘ibâre veya bir fıkra içinde bir kelimeyi veya bir tabiri birkaç defa tekrar etmektir, ki maksat bu suretle ifadeye daha ziyade vuzûh, daha ziyade şiddet, daha ziyade tesir bahş etmektir.
Misal:
Diyorlar ki derdin ne birdir cevap
‘Uluvv-ı cenâbım ‘uluvv-ı cenâbım
Merhum Muallim Naci
Diğer misal:
Kesdin aman amanımı ey bî-aman aman
Lâ-edrî
Diğer misal:
Hem-râhın idik bu yolda ey mâh
Hem-râhını terk ider mi hem-râh
Fuzûlî
Diğer misal:
‘İtimâd itmez isen o rumuhın tecrübeye
İşte levh, işte kalem, işte kütüp, işte fühûl
Hâmî-i Âmidî [121]
Diğer misal:
Görünür çeşmime bu gamla varsam seyr-i gülzâra
Gül ağlar bülbül ağlar jâle ağlar gülsitân ağlar
Fâzıl
Diğer misal:
Göz siyah müjgan siyah kâkül siyah ebrû siyah
Korkarım mecnûn ider bir gün bu sevdâlar beni
Râşid Âmidî
Diğer misal:
Hâli kâfir zülfü kâfir çeşmi kâfir el-amân
Ser-te-ser iklîm-i hüsnün kâfiristân oldu hep
Nedîm
Diğer misal:
“Dil ateş dîde ateş sîne ateş rûy-yâr ateş
Gül ateş bülbül ateş gülşen ateş cûy-bâr ateş”
Diğer misal:
Rehâ bulmak ne mümkün sûziş-i mihnetden ‘uşşâka
Firâk ateş visâl ateş belâ-yı intizâr ateş
Nola yansam yakılsam Ref’etâ bezm-i muhabbetde
Ki ‘aşk ateş mey ateş hüsn-i yâr-ı gül‘izâr ateş
Ref’et [122]
Diğer misal:
“Beni itmekle lutfa müstağrak
Sizsiniz cümleye bedel olarak
Rağbet ü hürmet itdiğim insân
Şükriyyene ‘âciz olduğum ihsân
Bir benim bir de siz şu dünyâda
Başka kim varsa hepsi rüyâda
Hepsi gâibde hepsi ‘aynı hayâl
Yalınız biz varız bize meyyâl”
Diğer misal:
“Nitekim hâk içinde bin haşerât
Beslenir sâyesinde ecsâdın
Bulur na‘şın üzere evlâdın
Her cerîhanda bin gıdâ-yı hayât
Ne büyükdür senin bu ihsânın
Daha kudsî o şîr-i mâderden
Daha şîrin duhân-ı dilberden
Daha revnakli reng-i hâverden
Daha rengîn hıyâz-ı kevserden” [123]
Diğer misal:
“Büyüksün İlahî büyüksün büyük
Büyüklük yanında kalır pek küçük”

Tedrîc
Tedrîc bir nevi‘ mecazdır ki müellif hayalden hayale, fikirden fikre derece derece çıkarak veya inerek istediği noktaya vâsıl olur.
Misal:
“Lutfunun zikrini edâ düşvâr
Kuluna çünki iltifâtın var
Bir de çeşm-i siyâhın ‘aşkına sun
Bir de şîrin nigâhın ‘aşkına sun
Durma başın içün bana mey sun
El-amân ey perî pey-â-pey sun”
Diğer misal:
“….Alaylar bir birinin imdadına gide gide iki birinci saf harpleri tamamıyla yek-diğerine karıştı. İhtiyatlar da silah arkadaşlarını teyid için yerlerinden oynadı. Tarafından top [124] ve tüfek sadası kesildi. İki asker mızrak mızrağa, kılıç kılıca, hançer hançere, hatta boğaz boğaza uğraşmaya başladılar.”

Sanâyi‘-i Lafziyye
Sanâyi‘-i lafziyye üslubun tezyînâtındandır. En mühimleri ber-vech-i âtî zikrolunur.
1. Tenâsüb
2. Îhâm-ı Tenâsüb
3. Îhâm-ı Tezad
4. Tensîk-i Sıfat
5. İktibas ve Tazmîn
6. Telmih
7. Tecnîs ve Mülhakâtî
8. Seci‘ ve Tersî‘
9. Vasf-ı Tahsînî
10. Îcad ve Tervîc-i Elfâz [125]

Tenâsüb
Tenâsüb bir fıkra veya ‘ibârede cem‘ ve ta‘dâd suretiyle îrad olunan eşya arasında fikren veya mahiyeten birer karâbet veya münasebet bulunmasından ‘ibarettir.
Misal:
“ Güya ki felek baharın zemine verdiği hüsne gıpta eder de ufukta bahçelerimize nazire yapmaya kalkışır: Güneş ya tulu‘ ya da gurub edip de saba temevvüce başladığı gibi katmer katmer olur. Kimi yeşillenir, yaprak şekli bağlar. Kimi morarır, sümbül gibi kandil andil öteye beriye dağılır.”
Diğer misal:
Bir dürr-i sedef-nişîn idim ben
Bir mevce ile kenâre düşdüm!
Recâi-zâde Mahmud Ekrem
Diğer misal:
Açıldı bâb-ı rahmet gitdi gam gözden sehâb-âsâ
Nümâyân oldı âsâr-ı sa‘âdet afitâp-âsâ
Kânî [126]

Îhâm-ı Tenâsüb
Îhâm-ı tenâsüb bir söz içinde kullanılan bir lafzın mevzû‘-ı fikre diğer cihetten dahi münâsebet-i maneviyesi bulunmaktan ibarettir ki ekseriya manayı o münasebet ikmal ve tenvîr eder.
Misal:
Şâh-ı gül goncasiyle ser-efrâz
Salınır rûzigâre eyler naz
Şimdi şu beyitteki (rûzgar) kelimesi ‘âlem manasına geldiği gibi, hubûb-ı heva manasına dahi geldiğinden ve bu ikinci manasıyla kelimenin o ifadeler içinde münasebet-i maneviyesi derkar bulunduğundan beyit îhâm-ı tenasübü şâmil ve bu iki sözün mükemmeliyet ve münevveriyet manalarına ise îhâm-ı tenasüb sıfatı kâfil oluyor demektir.
Diğer misal:
“Kadın erkek herkes okuyup yazmak bilmesini İslamiyet mukteziyatından değildir? Ben niçin herkesten ma‘dûd olmuyorum? Ehem olmadığı için mi beni nâ-ehl ‘addediyorsunuz? [127]

Îhâm-ı Tezad
Îhâm-ı tezad birbirinin zıd veya mukabili olan elfazın bir ifade içinde fakat cinas-ı manevî yolunda îradından ‘ibarettir.
Misal:
“Seninle bütün dünyayı dolaşalım. Kutuplara varıncaya kadar gidelim. Nihayet Amerika’da tevatın edelim. Bu köhne cihanın havadis ve ahvalini yeni dünya gibi bir yerden muhakeme edelim!”

Tensîk-i Sıfat
Tensîk-i sıfat, eşhas ve eşyadan birini tavsif için bir çok sıfatlar îrad etmektir.
Misal:
“Hâsılı mehd-i insaniyet (insaniyet beşiği), Mescid-i Aksâ-yı diyânet, evvelin dershane-i hikmet, dârül-muallimîn-i marifet, nümûne-i ‘umran-ı medeniyet, maşrık-ı envar-ı ma‘delet olan Asya kıt‘ası Cengiz gibi seba‘dan aşni‘, şirk-i kader-i mel‘un, cehl gibi denî bir dâhiyyenin zuhuruyla her tarafı tahtadan yapılma kaba saba sanemlerle dolmuş bir puthane-i cehalet her köşesi kanlı kelleden yapılma kulelerle müzeyyen bir istihkam-ı vahşiyane şeklini bulmuştu.” [128]

İktibas ve Tazmin

İktibas denilen sıfat-ı mühimme teyid-i fikr ve tezyin-i kelam için. Âyât-ı kerime ve ahâdis-i şerifeden bazısını – âyet ve hadis olduğuna işaret etmemek şartıyla- îrad etmektir.
Misal:
Besdür erbâb-ı fikrete bu hitâb
Fetakvallah ya ülilelbâb
Kulhuvallahahu ile dili memlû
Ellezi lâ ilahe illahû
Şâkir Ahmed Paşa
Diğer misal:
Nâgehan manend-i nesim bir biriyle hüceste-likâ nezd-i hakiraneme iltica ile feth-i duhan meşk-efşan idüp hem nefha-i Cibril tebliğ-i selam sultan-ı celil itdikde sahrâ-yı beden-i gülzar-ı bahar ve riyaz-ı can “cennat-ı tecri men tahteha’l-enhâr” oldı.
Sâmi Paşa
İktibasta vezin ve kafiye zaruretine mebni tagyire dahi cevaz vardır.
Gelelim Tazmine: Tazmin demek muktezâ-yı hâle muvafakatı ve yahud [129] zatında letafeti cihetiyle bir başkasının eş‘ârından bir beyit veya bir mısraı şair kendi neşidesine katmaktan ‘ibarettir.
Tazmin olunan söz meşhur ise, tazmin olunduğuna dair bir işaret edilmez. Meşhur olmadığı surette sirkat denilmemek için kailine işaret olunmak icab eder.
Misal:
Zamân-ı ‘adl ü dâdında be-kavl-i sabri-i şâkir
Girîbân-ı felek mehcûr-ı dest-i âh-ı şekvâdır
Nef‘î
Diğer misal:
Bu mahalde ‘aceb evsâfına şâyân görünür
Nola bu beytini Bâkinin idersem tazmîn
Def‘-i Ye’cüc-i gama eşigidir sedd-i sedîd
Men ceyş-i eleme dergehidir hısn-ı hasîn
Nef‘î
‘İndel-bülegâ meşhuriyetine mebnî bilâ-tasrih-i tazmîne misal:
İtdiği günler melâl-i dil beni sıhr-ı enverd
Çâresiz râhımda pâ-mâl itdiğim her birin zerd
Bir garîb âvaz ile izhâr idüp tahrik-i derd [130] Rûzgâra karşı gönlümden çıkup bir âh-ı serd
“Ağlaram ama niçün bilmem kiminçün ağlaram?”
Recaizade Mahmud Ekrem
Diğer misal:
Ol zâta tahassürle sandım ki zaman ağlar
Umdum ki yüzü subhun bir reng-i hazîn bağlar
Gördüm ki güneş doğmuş pür hande bütün dağlar
Bülbüller öter şâdân pür neşe sular çağlar
“Âlem yine ol âlem devrân yine ol devrân”
-velehü-
Tazmin bazen teyîf yolunda dahi olur.
Misal:
Herkesin yanında yâri salınır bekler gibi
Mısraı İzzet Mola tarafından:
Ardına düşmüş dil-i zârım gider bekler gibi
Mısraı ile tazmin olunmuştur.
Tazmin yalnız Türkçeye mahsus değildir. Arabî, Farisî sözler dahi tazmin olunur.
Misal:
Sende yoksa dahi elem çekme
Kenz-i Mevlâda sîm ü zer bî-aded [131]

Ki buyurmuş halife-i bilhak
“Femenallah rızk-ı küll ehad”
İzzet Molla

Diğer misal:
Bu tesirle nasıl mümkün olur zabt-ı figân
Her ki zahmı hurdülbüte figanı dâred

Telmî‘
Telmî‘ ıtlâk ettiğimiz sıfat-ı menşûrât ve manzûmâtta ‘Arabî ve Farisî bazı cümleler ve terkibler bulundurmaktan ibârettir, ki bunlar iktibâs ve tazmîn yolunda olmamak ve kendi kendilerine birer ma‘nā ifade eylemek iktiza eder.
Misal:
(v« ÕË— „«b§) ey dü-‘âlemin cânı
Eyâ serîr-i kemâlin şeh-i cihân-bâzı
Reisü’l-küttâb ‘Ârif

Diğer misal:
Nâbî bu fenâdan eyle perhîz
Bir gün dimeden zamâne ( !eš• d )
Nâbî [132]
Diğer misal:
Felekde evc-i ‘ayyûk üzre bir yer var mı dirlerse
Leb-i bâ-mey tebessüm üzre dir kim (!«c£ ëì«)
Nedîm
Diğer Misal:
Gücâ-est guy-ı Nedîmâ? Terânesiyle bu dem
Gelir cihâne gül-efşân olup o tâze nihâl
Nedîm

Tecnîs ve mülhakâtî
Tecnis ki cinas yapmak demektir, lafzî ve manevî nâmiyeleriyle ikiye münkasımdır.
1. Cinas-ı lafzî bir söz içinde telaffuz ve imlada tamamen veya kısmen müttehid ve manada mütehâlif elfaz iradından husule gelir.
Misal:
Teveccüh eylese dânişverân-ı dehre kaza
Verir efendi zarûrî heman kazaya rıza
Lâedrî
Şimdi bundaki kazalardan birincisi hükümet-i şeriyye manasına diğeri ise kader manasınadır. [133]
Diğer misal:
Yalan-ı köhneyi kıldı yalancı pehlüvân ol şâh
Cihânın şimdi oldu kahraman-ı tâze destânı
Bundaki (yalan) lafzı pehlivanlar manasına olduğu ve bunun mecanisi olan (yalancı) gelmesiyle telaffuzda, ve eğer şairin ihtiyar ettiği imladan kast-ı nazarla hakkı üzre (yalancı) yazılacak olursa kitabette dahi müşabeheti kısmen bir müşabehetten ibaret bulunduğu cihetle bu da bir cinası hâvi demek olur.
2. Cinas manevî ise bir söz içinde iki manalı olarak irad olunan elfâzın diğer manalarıyla saded-i bahs arasında küllî ve cüz’î karîb ü ba‘îd bir münasebet bulunmaktan vücuda gelir.
Misal:
‘İzârınla letâfet bahs iderse lâle dâgîdır
Lebinle reng ü bû da‘va iderse gonce bagıdır
Reisül-Küttab Ârif
Bundaki (dagı) kelimesinin cebele mensup demek olarak, diğer manası ise azgın ve âsî olduğu gibi (bagi)dahi hem bağa mensup hem de serkeş manasına geldiğinden cinas-ı manevi vücut bulmuş oluyor! [134]
Cinas-ı lafzîden cinas-ı manevînin en büyük farkı cinası dâ‘i kelimenin birincsinde lafzen ve ikincisinde manen tekrar etmesidir.
Misal:
San‘at gözüne ‘işve ü naz ile girişme
‘Âdet müjene tıg ile ‘uşşâka girişme
Emrî
Bundaki (girişme) kelimesinin lafzen tekririni gördüğümüz cihetle hâvi olduğu cinasın bir cinas-ı lafzî olduğunda tereddüt olunmaz.
Cinas-ı lafzîye birkaç misal:
Lutf eyle kırup geçirme halkı
‘Uşşâkı şikeste beste görme
Ya çeşm-i kebûde sürme çekme
Ya kaşların üzre vesme sürme
Reisül- Küttab ‘Ârif
Diğer:
Dağ dağa kavuşmaz dinir amma ki ciğerde
Sad dağ kavuşdı dahi dil-i yâre kavuşmaz
Velehü [135]

Diğer :
Nâgeh kenarımda gördüm
Sayd eyler iken o mâh-ı mâhî
‘Aksi dahi yemde berk urunca
Gördüm o mehi bu şeb kemâhî
Velehü
Cinas-ı manevîyede misal:
Zîr zülfündeki o hâl-i siyâh
Kim anın kadri müşke ber-terdir
Perde-dâr-ı harîm-i ruhsârı
Bende-i makbel adı ‘anberdir
Reisül- Küttab ‘Ârif
Diğer misal:
Sıhhat ruyana olur nerm nehâdân muhtâc
Düşmesün rüşte çalışsun nazar sözünden
Nâbî
Diğer misal:
“Ehliyle yanan günahsızdır
Ehliyeti iştibâhsızdır
Ma‘bûd anı duzahda yakmaz
Cennette de ehilsiz bırakmaz” [136]

İttihâd ü İştikâk ü Şebih-i İştikâk
Tecnîs-i mülhakâtından olan ittihâd ü iştikâk ve şebih-i iştikâk sanatı bir söz içinde muhtelif manalara kullanılan iki lafzın iştikâk cihetiyle ittihâd veya müşâbehetinden ibârettir.

Misal:

İşte bundaki (‘akl, ‘akâlî) kelimeleri gibi
Diğer Misal:
“İfademi bir hal ile telakki itdi ki tarifine gönül dayanmaz. Bilemem ki nam-ı makdes-i AhmedÎ ziver zeban ihtirâm olduğu zaman Ebu Leheb o mertebe lehîb efşân gazab olur muydu?”
Diğer Misal:
Kâbil olsun da kişi isterse makbul olmasın
Lâedrî

Kalb
Cinas-ı mülhakâtından madûd olan kalb sanatı dahi bir söz içinde bulunan lutfun hurûf-ı mürekkebesi tamamen veya kısmen birbirinin [137] aynı olduğu halde tertipte muhtelif bölünmelerinden ibarettir. Cinas-ı lafzîde kelime-i mütecâniselerin ittihadı ezdiyâd makbuliyyete medâr olarak o makule cinaslara cinas-ı tam ismi verildiği gibi kalb sanatında dahi kelimelerden ikincisi birincisinin işâgîden yukarı doğru sırasıyla aksinden husûle gelen mutâbık olmak lazım gelir. Ve namına kalb-i kül denilir.
Misal:
Elde bulundu ‘izzet ü ‘irfan olur revâ
Yâver bize değildir emel-i şöhret ü riyâ
Bu beytede mısra-ı evvelin son kelimesiolan (revâ)nın müretteban aks ü kalbden mısra-ı saninin ibtidağı kelimesi bulunan vekâilin muhalifi eşar idi (yaver) lafzı husule gelir.
Biri diğerinin müveşşaen maklûbu olan kelimeleri cami söze misal ise, şu beytdir:
Ermeden adımı ihraca mardır bâis
Ki nam-ı azîzâ irem bozundusudur
Lâedri [138]

Seci‘ ve Tercî‘
Seci‘ ve tercî‘ şeraitine muvafık olursa, makbuldür. Yoksa seci‘ ve tercî‘ göstereceğim diye manayı zîr ü zeber etmekte hiçbir mana yoktur.
Seci‘
Seci‘ ıtlak olunan şey nesre mahsustur. Terkib ve ibâratla fevasıl-ı kelâmiyede veya bir birine matuf ve ekseriyâ bir lafz ile merbut olan olan cümel ve fıkaratın sonlarında vâki‘ kelimâtın ve ahiri huruf u harekat ve sekenatça mütehaddid bulunmaktan ibarettir.
Evvelki surette olan escâ‘a seci‘-i mutlak ikincisine seci‘-i mukayyed ve yahud seci‘-i rabtî deriz.
Misal:
“ Fakat hasmıyla çarpışmağa başlar başlamaz sevk-i rüzgar eczâ-yı vücudunu tarumar ettiğinden o ateşpare-i celâdet yok yere mahv oldu gitti.”
Bundaki (rüzgar-tarumar)seci‘i merbut ve mukayyed olmadığından yani (tarumar) dan sonra gelen (ittiğinden) gelmesi [139] (rüzgar) lafzına elsak ve ahlak edemeyeceğimizden bu seci‘ (seci‘ mutlak) enva‘ından demek olur.
Diğer misal:
“Halefi Sultan Orhan ise ol hamlesinde Bursa’nın Bünyan mukavemetini zir ü zeber ve o zamana kadar rahş-ı gaza üzre bî-karar olan serir-i hükümetine bu şehr-i garrayı mukarrer itdi.”
Seci‘-i mutlaka misal:
Bu haber-i gam-âver sâmi‘e güzar seyyidülbeşer oldukta merat-i zammiyelerine vesile-i keder olup…
Nâbî
Seci‘-i mukayyede misal:
İlâhî vâkıf-ı keyfiyet hal ü ‘âlem-i dakayık-ı ahvalsin bilirsin ki senden gayrı mu‘în ü mezâhirim yoktur. Ve etraf u civanbende hasıl u mu‘ânidim çoktur. Fuzûlî
Bunlardan başka bir de seci‘-i mefrûk vardır ki o da sebk-i mef‘ûle muvafık yazılan makalatta cârîdir.
Misal:
İmam Cafer-i Sadıkdan nakildir ki efrat-ı girye beş kişiye münhasırdır. Biri Âdem ki behişt firakındannalan idi. Ve biri [140] Yakup ki Yusuf hicrinden giryan idi. Ve biri Yusuf ki Yakup derdinden perişan idi. Ve biri Fatıma Zehra ki Hazret-i Resulün ateş-i firkatından büryan idi. Ve biri İmam Zeynelabidin ki kırk yıl vakıa-yı Kerbela’dan sonra layenkatı‘ şirişk efşan idi.
Fuzuli

Tarsî‘
Tersî‘, nazm u nesirde müşterek olarak bir mısraı ve yahud bir cümle veya fıkrayı teşkil idi. Kelimelerin ikiden ziyadesi diğer mısrada ve yahud diğer cümle ve de mukabilleri bulunan kelimat ile hem vezin ve hem kafiye olmasından ibarettir.
Misal:
“Basit-i âlemde medayin-i azîme inşasıyla revâbıt-ı icitmâ‘ı teşyîd ediyor, muhit-i azamda sefâin-i cesîme peydasıyla ve sâıt-i intifâ’ı tezyin ediyor. A‘dâd ittigi edevât ile siyâh gibi mevc-i deryada sair oluyor fıtratı ise o mahiyetten müberradır. Îcâd ittigi alat ile zi cenah gibi üç havada tair oluyor, hasleti ise o hasiyetten muarradır. Cismi hakîr amma efkarına eb‘âd gibi hadd ü enhâ bulunmaz, ömrü kasîr amma asarına a‘dâd gibi [141] ‘aded ü ahsâ tasavvur olunmaz. Mekmen-i kudrette mestur olan serair-i tabiatı piraye-i efkar etmektedir, mahzen-i fıtratta matmur olan cevahi-i marifeti sermaye-i Pazar etmektedir.”
Diğer misal:
“Eczâ-yı beşer câlib-i ta‘cîl fenâdır
Ebkâ-yı eser-i mûcib tahsîl-i bekâdır”

Şerâit-i tescî‘
Teşcî‘in bir takım şeraiti vardır. Bunlardan birincisi seci‘in tabi‘i olması, ikincisi kesret-i isti‘mâlinden ictinab edilmesi, üçüncüsü tabiatçe üslubun nev’iyle mütenasip bulunması, dördüncüsü escâ‘-ı mukayyidede cemel ü fıkarâtın tetavveline veyahud bir diğerinden hadd-i i‘tidâli tecâvüz edecek sûrette kasîr olmasına meydan verilmemesi, beşincisi seci‘-ender seci‘in iki mertebeyi tecâvüz etmemesi maddeleridir
Tabî‘i olan seci‘i te’mil ü tevkif etmesizin kendiliğinden vârid olan veya hiç olamazsa tasannu‘ ve tekellüf şâ’ibelerinden biri görünendir. [142]
Fıkarât-ı âtîyedeki (penâh- istinâdgâh) seci‘leri bilâ- te’mil olan escâ‘-ı tabî‘iyedendir:
“İşte bu hâdise üzerine Salâhaddin’in Cenâb-ı Hakdan gayrı bir penâhı ve onun ihsân-ı mahsûs olan hasâ’il-i zâtiyyesinden başka bir istinâd-ı küllî kalmadığı halde yine kat‘iyyen fütûr getirmeyerek mükâlemeye girişmiş ve harb ve sulhta…”
İfâdeyi mebde’inde almış olduğu hatt-ı istikâmetinden inhirâf ettirmemek, lafzen mutâbakatsızlıktan sâlim bulunmak ve hüşû, tekrar-ı ma‘nevî, tetâbi‘-i izâfât, garâbet, rabıtsızlık, ma‘nânın lafza tabi‘îti gibi nakâyıstan hiç birini îcâb eylememek escâ‘-ı tabî‘iyyenin hâs-ı mütemeyyizesindendir.

Bu hâle nazaren atideki fıkrâtta görülecek escâ‘-ı merdûdedir: merhem ceriha-i fu’âd ü mûmyâ-bahş dâg-ı derûn-ı muhallis-i vefâ mu’tâd olan…
Kenan Bey Merhum

Diğer misâl:
Cenâb-ı mükerremlerini tarafımızdan istifsâr-ı emr-i muhâl ü irsâl ahbâr-ı rütbe-i istihâlede bir hayal iken bu def‘a pederleriyle irsâl-i târih ve bir def‘a dahi paşamız Ahmed Efendi ile îsal-ı selam bî-renc olunmuştu. Veysî [143]
Bir fıkra içinde bir cinsten bir çok escâ‘ın ta‘âkib ettirilmesi hem tabî‘i olmaz, hem ahenk-i ifâdeyi ihlâl eder.
Hezl ü mizâh yolunda yazılan şeylerde seci‘ çokça da olsa beis yoktur. Hatta bazen o makûle şeyler içinde escâ‘ın tevâlisi ifâdenin revnâkını, şetâreti tezyîd eder.
Misâl:
Ba‘de sâhib-i lakab kesret-ı sürûr-ı vefret-i habûr ile izhâr-ı server ü şügıb (?????) iderek hânesine varıp ehli dert-mend hâtuna tebşîr ü lafz eşk-i hayâya tebdîl olunduğunu takrîr-i ‘avret bir âh-ı sûz-nâk çeküp evvela ziyâfet içün sarf olunan nakdine senin ‘arıza-i telef olduğuna te’essüfle:
Bî-çâre katır-ı mefte satıldı semeriyle
diyerek sînesini çâk ve sâniyen tebdîl-i lakab bir fâideyi müntec olmayıp hemen tecdîd-i hamâriyet etmiş olmakla çeşm-i hayret-dîdesini girye-nâk…
Kânî
Diğer misâl:
Anı senin gibi idrâki gûşın ve mahfaza-i mugzî ‘avne-nümâ-yı dünbelek olanlar te‘akkül ve iz‘ân edemezlerse ma‘zûr olurlar.
Velehu [144]
Envâ‘-ı esâlibden her dürlü seci‘e en ziyâde müsâ‘id olan üslub-ı müzeyyendir.
Üslûb-ı sâdeyi tezyîn edecek seci‘ler az olmakla beraber lafzen ziyâde me’nûs ve latîf olmak iktizâ eder.

Üslûb-ı ‘âlîye gelince bunda dahi iktizâsına göre kullanılmak ve lafzen ‘ulvî olmak şartıyla seci‘ bulunabilirse de bu seci‘ler şâyed bir zînet-i hakîkiye makâmına geçemeyecek olursa ifadenin ciddiyetini ve mevzu‘-bahsin ‘ulviyetini ihlâl etmek mukarrerdir.
Seci‘ için üslûb-ı sâdeye misâl:
…Hazret-i ‘Azraîl dahi rûh-ı pür-fütûh-ı Muhammedîyi kabz ile a‘lâ-yı ‘iliyyine ulaştırdı. Sallallahu Aleyhi vessellem, işte dünyânın hâli budur: Kişi ne kadar yaşasa encâmı fenâdır. Bâkî ancak Hudâdır. Bu konağa her gün gelip giden çok amma dönüp gelen yok. Vefâsız dünya kimseye kalmaz. Dünya varlığı kimseye kalmaz. Dünya varlığı kimseye mal olmaz.
Cevdet Paşa
Üslûb-ı müzeyyene misâl:
Bu cezîrenin sekene-i zükûrı düşmen kesb-i menfa‘at ve etfâl ü nisâsı harîs zîb-i zînet olarak bunlarda gördü kim noksânî-i [145] letâfet tabî‘at-ı dil-i muhabbet mev’ile muhattar-ı mubâ‘adet olduğu halde refîklerim bezm-i ülfet ü ünsîte da‘vet…
Fenelon- Mütercimi: Yusuf Kamil Paşa
Üslûb-ı ‘âlîye misâl:
Hükemâ dediğimiz kudemâ-yı işrâkiyûndan yek-diğeri idrâk ederek gelmiş ve tarîka-i tilmîz ü tilmizle müteselsel olmuş yedi nefer-i merd-i ma‘arif eserdir. Ve mu‘ahherleri Eflâtun olup bunun dahi şakirdi Aristâlistir. Lâkin Aristâlis mesâ’il-i felsefede tazarrur ve üstâdına muhâlefetle temerrüd edip silsile-i eşrâkîden münfik ve mesâtî gürûhuna reis-inev-meslek oldu.
Sâmî Paşa
Seci‘in en çok yakıştığı yerler mürâ‘eten nazîrî ve tensîk-ı sıfâtı şâmil fıkralardır.
Mürâ‘aten nazîr için misâl:
“’Asâkir-i İslâmiye ser-‘askerinin ismi ‘Abdullah bin Sa‘d olup kalb-ileşker onunla ma‘mûr ve meymene-i cünûd ‘Abdullah bin ‘Amr ile mensûr ve müessere-i ‘asker ‘Abdullah bin Zebîr’in kudûmuyla mesrûr ve mukaddeme-i cuyûş dahi hazûr ‘Abdullah bin ‘Abbas ile pür-nûr olduğundan muharebe-i mezkûre (harbü’l-‘ibâdele) denmekle şöhret bulmuş…” [146]
Tensîk-i sıfât için misâl:
Sâlih Yahudi ol fesâhattan müte’essir olup eytti.
“ Ey ‘azîz! Vâliden kimdir?” İmam Hüseyin eytti: “Sukût-ı handân risâlet, kıdmet-i dûd-mân ne bût, sadef-i ’iffet ü ‘ismet gırre-i çehre-i ‘ilm ü hikmet nokta-i dâ’ire menâkıb ve mefâhir, lem‘a-i nâ-sâye-i mehâmed ü müesser, mâder-i sâdât, mecmu‘-ı sa‘âdât, şem‘-i ‘arsa-i ‘arasât, betûl-i ‘azrâ, ya‘ni Fâtımaü’z- Zehrâdır.”
Fuzûlî
Hâsılı seci‘ ve tersî‘ – su’istimâl edilmemek ve mahallinde olmak şartıyla kabul olunabilir.

Vasf-ı Tahsînî
Vasf-ı tahsînî dediğimiz şey mevsûfunun ta‘yîn-i mâhiyeti için değil ancak tezyîn-i ifâde maksadıyla îrâd olunan sıfatlar, vasf-ı terkîbîler veyahud bunların makâmına kâ’im olacak ta‘birlerdir ki kâ‘ideten zevâ’idden add olunabilirse de kâ‘ide-i edebiyece ehemmiyet-i mahsûsayı hâizdir.
Misâl:
Meselâ afitâb(‘âlem-tâb)
‘Azm-i magrib kılınca zulmet-i şeb [147]
Bir sükût (‘amîk) olur peydâ
Sanki hâba varır bütün eşyâ
‘Aks-i berf-i zamâne perverde
Görünür vech-i leyl (esmerde)”
Diğer misâl:
Bu şi‘r-i (teri)okurken ol mâh
Bir savt-ı (garîb) işitdi nâgâh
Bir tûti-i (sebz-i âl-i minkâr)
Bir şâhda eyler anı tekrâr
Kim duhter-i şâh-ı çîn o hûn-rîz
Bu baga gelir çü kubh-ı gülbîz
Vasf-ı tahsîni yalnız şiirde değil, nesirde de pek yakışır.
Misâl:
İnsanın (en dakîk) hissiyâtı, efkârın (en ‘ulvî) derecâtı teşrihâtıyla, tafsîlâtıyla, kemaliyle tiyatro kitaplarında görülür. Efkâr-ı şâ‘irâne ve iktidâr-ı edebiyâtın en ziyâde mahâret-nümâ-yı (kemâl) olduğu yerler tiyatro risâleleridir. İçinde öyle (fezâfeyz) baharlara tesâdüf olunur ki heyecân ile çırpınır bir gönül o temâşâ-yı (rûh-efzânın) karşısına geçip de sa‘atlerce lezzetlere, Safâlara gark olmamak mümkün değildir. Sezâî [148]
Bir nevi vasıflar daha vardır. Bunlar ötekilerine benzerse de tezyîn-i kelâma âit değil mücerred hayaldeki garâbeti, tasavvurdaki nükte ve letâfeti göstermeye mahsustur. Bunun için hazfları kabul olunamaz.
Misâl:
“Mutlak bu yerde olsun zevâlim
Hurşîdim işte karşımda gârib
Hurşîd ölgün hurşîd (muzlim)
Maşrık kararmış yanmakda magrib
Matem-i libâsım ‘aksiyle gülşen
Bir leyl isem de bir leyl-i (rûşen)
Hep başka başka ezhâr açılmış
Nahl-i emelimi cism-i nizârın
Benzer şahâbe senin mezârın
Düşmüş zemîne nûrı saçılmış
Gök mü yarılmış ya Râb nedir bu
Ezhâr (pür-nûr) envâr (hoş-bû)”
Zira derc ettiğmiz meselede (ahîn) ve (münîr) vasıfları bulunmasaydı ifâde o kadar şiddetli, o kadar ehemmiyetli olmazdı:
“ Gazan Bahadır- ki zor bazuda zamanının mezîdi idi.- esnâ-yı girü darda Emire rast gelerek elinde bulunan ve yarım kantar [149] ağırlığında olan gürz-i ahenîni bir şiddet-i fevkal‘ade ile göğsüne urduysa da …”
Diğer misâl:
“Gâzi-i ‘Azîmü’l-müesser eline hizmet-i veyne sâlih böyle bir vâsıta geçince hemen onu riyâset-i idâreye getirmik ve bârika-i efkâr-ı hak-perestânesini ziyâ-yı mihr-i münîr gibi ‘âlem-i bâlâdan neşr etmek tasavvurunda bulundu.”
Diğer misal:
Cihân-bân-ı yegâne âfitâb-ı âsümân-sâye
Hüdâvend-i zamâne mehd-ârâ-yı negû-kârî
Bisât-ı heft iklîmin çerâg-ı ‘âlem efrûzı
Serîr-i nüh revâkın pâdişâh-ı mâh-ı dîdârı
Hidîv-i nâm-ver ârâyiş-i taht-ı Süleymân
Cihângîr-i muzaffersaf-şikâr rezm kerrârî ‘Ali rezm vü Süleymân kevkebe sultân ‘Osmân kim
Revâdır tâk-ı ‘arş üzre açılsa tîg-ı hûn-bârî
Nef‘î
Diğer misâl:
‘Âlem hayât-ı nev bulur cânlar bağışlar dembedem
Enfâs-ı rûhu’llâhdır gûyâ nesîm-i subh-dem [150]
Sahn-ı felekde cilve-ger tâvûs-ı zerrîn-bâl ü per
Bâg-ı cihân pür zîb ü fer ‘âlem gülistân-ı İrem
Müşkîn nesîm oldı hevâ ‘anber şemîm oldı sabâ
Gülzâre gelse gâlibâ urmaz Hotenden nâfe dem
Bâdın seherden hoşnesîm hulk-ı Hudâvend kerîm Sultân-ı ‘Âdil Hân Selîm şâhenşâha sâhib kerem
Keyhusrev Cemşîd-fer Cemşid-i Keyhusrev-güher
Dârâ-yı İskender-zafer İskender-i Dârâ-haşem
Bâkî

Îcâd ve Tervîc Elfâz
Îcâd-ı elfâz ta‘birinden anlayacağımız mana lügat itaplarında asla yeri bulunmayan kelimâtı keyfî olarakyeniden teşkil ve isti‘mal etmek demek değildir. Ancak kelamda ekseriya yeni ve nükteli bir fikri bir tarz-ı nevîn ve hoş âyende ile beyân için terkib ve inşâsı itibarıyla bütün bütün nâşenîde tabirler îrâd eylemektir.
Kendilerini terkib ve teşkil eden lügatlar zaten mevcut ve hatta me’nûs olmak iktizâ een o türlü harekât-ı mahzâ sûret-i terkîbiyeleri itibarıyladır ki îcâda nisbet olunurlar. [151]
Misâl:
“ Emîr Mücâhid bu himmet-i (tagyîr-i nâ-pezîr)ine nazaran cevher-i salâbetten masnû‘ bir heykel-i ‘anberî gibi ne derece nevâdir rûzgardan olunsa revâdır!”
Diğer misâl:
“Emirin celâdet (Rüstem-i pesendâne)siyle birtakım muhâcemât-ı şedîdeden sonra galebe Mahmud gazâran tarafından kalarak Baydu Han fırkası hezîmet-i külliye ile ric‘at eyledi.”
Diğer misâl:
“ Bu mel‘ûne ise daha sağ iken arzusu cadılara isnâd olunan kan içmeye, can yakmaya hasr eylemişti, gâh perîhânın şahane cemal-i (‘âlem teshîr)ini nâzende edâ-yı (rûh itilâfını) kendi letâfet-i pejmürdesine kıyas eder, ‘âdil Giray nazarında kendinin ona tevfiki ahir harîfin ol bahâda rüchânı gibi muhâlâtdan bulur ve bu ye’s ile ‘ömr güzeştesinin her dakikasını kendince bir devre-i memât bilirdi.”
Diğer misâl:
“Mahşerde mezârından kıyâm eden (iltifât-ı perverdegân)-ı ilâhi gibi ta‘rîfi nâ-kâbil bir şevk ile yatağından fırladı.” [152]
Diğer Misâl:
“O cihetle bir (Hürrem bahâr-ı sa‘âdetde) gökde infilâk-ı seherin, yerde güşâyiş-i ezhârın letâfetiyle hayâlât ‘âşıkânesine müstağrak olmuş bir sevdâ-zedeyi uzakdan akıp giden çayların çağıltısı nasıl gelirse perîhânede meclisin muhâveresi o yolda te’sîr ederdi.”

Üçüncü Kısım

AKSÂM-I MUHARRİRÂT

Edebiyatımızın ahzâr ettiği âsâr-ı cedîdeyi- velev muhtasar olsun- birkaç nev‘e taksîm edebiliriz. Muharrirât-ı resmiye, inşâ-yı resmiyeye ait âsârdan olduğundan burada onlardan bahs etmeye imkan yoktur. Binaenaleyh muharrirât-ı edebiyyemizin aksâm-ı mütenevvesini – bir dereceye kadar- ber vech-i âtî yazarız:
Mukaddime. [154]

Mektup
Tezkire
Ta‘ziyet-nâme
Makale-i Fenniye
Makale-i Edebiye
Târîh
Büyük Hikayeler ve Aksamı
Mu’aheze-nâme
Letâ’ife Müte‘allik Muharrirat
Takrîzler
Mutâla‘a-nâme
Nutuk
Mensur şi’irler
Tiyatro
Mukaddime bir eserin ibtidâsında, o eserin mâhiyetine dâ’ir yazılan birkaç satır sözdür. Mukaddimeler, onları ta‘kib edecek sahâyifin münderecât ve ehemmiyetine dâ’ir olmak lazım gelir. Yoksa, mücerret bir kitapta [155] bir mukaddime bulunsun diye haric ez-sadet hâmerân bahs ve makal olmak makdûhdur.
Mukaddimeye misâl:
Sefâlet-i beşeriyeye dâ’ir tahrîr ve gazete ile neşr ettiğim bir hikayede de yazmış olduğum vechile, kelebeklerle çiçekler arasında mechul bir rişte olduğu gibi, delikanlılarla genç kızların ruhları arasında da ma‘nevî bir rabıta vardır.
Kelebekler o çiçeklerin üstüne konmak istedikleri gibi delikanlılar da genç kızlara musallat olmak arzusunda bulunurlar.
İlkbaharın şetâretli bir gününde sahrâya çıkıp da, pâymâl-i hakâret ettiğiniz o tabî‘i çiçekler arasında uçuşan kelebeklerin şevk ü şetâretine dikkat ettiğiniz var mıdır? Guyâ üzerlerindeki jaleleri içe içe mest olurlar da ne yapacaklarını şaşırırlar. Sanki çiçekler de kelebeklerin bu nevâzişine karşı naz ediyorlarmış gibi az bir nesîmin tesiriyle ihtizâza başlarlar.
Bir de baharın tebessümü yerine hazânın giryesi kâim olduğu, bütün dereler karlarla mestûr bulunduğu vakit – eğer üşenmezseniz- beş altı ay evvel gördüğünüz o sahraya bir daha ‘atf-ı nazar eder misiniz? Nerede kelebek? Çiçekler o kadar vefâdar olduğunu sabâhtan akşama kadar isbat eyleyen kelebek ne olmuş? Uçmuş!.. [156]
O aralık, belki, karların arasında kurumuş. Ne olduğu bilinmez bir şey gözünüze ilişir: dikkat etseniz anlarsınız ki o kurumuş, solmuş, teverrüm etmiş yadigar bir çiçeğin bir cüzüdür! Niçin öyle? Orada kelebeğinin dolaştığı yerde terk-i hayat etmiş! demek, çiçekler kelebeklerden daha vefalıdırlar.
Bir delikanlının bir genç kızı takip ettiğini düşününüz: kız ne kadar naz, ne kadar istiğna izhar edserse delikanlı o kadar sevda, o kadar ıztırab gösteriyor. Hele bu iki vücud, bir aralık yalnız kaldıkları vakit, delikanlının ağlaya ağlaya kızın ayaklarına kapandığını o aralık kızcağızın günlerce mukavemet ettiği bir kuvvete karşı artık takati kalmadığını isbat ettiğini görürsünüz. Beş, altı ay sonra bu iki ruhu tasavvur ediniz: sükut!.. Delikanlı ne olmuş? Sevdiğini terk etmiş!.. Ya kız?.. Arkasında yırtık bir entari, ayağında patlamışbir potin olduğu halde, namusunu muhafaza ede ede, sefaletin karşında titreye titreye karnını şişirmiş olan çocuğun harekatını men‘e muktedir olamayarak dileniyor!.. Demek kadınlar erkeklerden daha vefalıdırlar.
Şimdi, bu mukaddimeyi okuduğumuz vaki, elbette, bundan sonra [157] gelecek satırların, bir kadının acz-i masumanesine karşı bir erkeğin ihanet-i iblisfiribanesine dair olduğunu nlarız. İşte maksat da budur.
Mektup
Mektubun da envâ’ı vardır. Fakat mektupların her nev’ini burada irâe etmek zaten mufassal olan şu eserin müsa’edesi olmadığı cihetle, yalnız burada yazı yazmak demek. Söz söylemek demek olacağını ve binâen ‘aleyh insan bir refikayla karşı karşıya görüşürken nasıl lakırdı ederse, ihvâniyete ait bir mektupta da o yolda idâre-i lisan etmesi lazım geleceğini şu sual ile irâe ederiz:
Misal:
Birader!
Altı mayıs, üç yüz sekiz tarihli mektubunuzu aldım. Ben size vedâ etmeyelim, demedim mi? O vakit alam-ı iftirak daha hazîn olacaktı. İstanbul’dan müfârekatınızı ne hazîn tasvir etmişsiniz. Simanın göz yaşlarına karışan vapur dumanlarının arasından teşhis ettiğiniz tebessümlerin cümlesi bendeniz gibi arkadaşlarınıza ait olmamak gerek. Bu tebessümlerin bir kısmı da ihtimal ki İstanbul’da [158] Nazar-ı ‘âşıkânenizi celp eden benât-ı havânın hafif, fakat mükedderâne gülümsemelerinden ibârettir.
Âh vapur vapur! Ben vapur ‘âlemini pek severim. Lakin benim sevdiğim vapur sizinkine benzemez. Çünkü o vapur sizi İstanbul’dan götürüyordu, beni ise memleketime getiriyordu. Hiç unutmam: Kanun-ı sâninin sisili sabahlarının birinde, güzergâhını beyaz köpükler içinde bırakan vapurumuz İstanbul’a yanaşıyor, serîr-i müşrikı tenvir eden sırma saçlı güneş de semanın mai gözlerini öperek beyaz minarelerin zirvelerini yaldızlıyordu. Güverteye çıktığım vakit, tarifine muktedir olamayacağım bir hiss-i heyecan ve hayretle “Uç! İstanbul!” diye haykırdım. Sizin göz yaşlarınız ile bu nağme-i server arasında yağmurlu bir hazan ile letâfetli bir bahar kadar fark vardır.
Vapuru takip eden her mevcede bir hayal gördünüz, öyle mi? O dalga edvâr-ı sermediyetten size ne kadar seda naklettiler? Bunu hissetniz mi, azizim?
Elbette! denizde temaşa edilen tulu’ u gurub i’tikadımca her sahrada yoktur. Güneşin denize dalar gibi görünmesi sırma saçlı bir asatir perisinin eski tablolarda gördüğümüz saf, sakit, berrak bir gölde yıkanışa benzemez mi? [159]
Atina’da, Korfo’da gördüğünüz kadınların letafetinden bahsediyorsunuz: pekiyi ama Buyana nehrinin sahilinde, sahranın hevâ-yı nesîmi-i letâfetiyle perverişyâb olmuş sahra perileri şehirli kadınlardan daha ziyade ruhunuzu okşamaz mı? Sabah zi-safâ-yı baharın sevdalı bir zamanında hab-ı masumanesinden –bir kuşun nağme-i tarabfezasıyla- bidar olan, çıplak ayakları ile mahmur mahmur kulübesinden çıkan, değirmenin berrak suyu ile yüzünü yıkayan, hevayi gözleri ile semâ-yı laciverdiye nasb-ı nigah-ı tefekkür eden bir köylü kadını fikr-i şairaneyi kanatlandırmak, ruhu okşamak için, zannetmem ki bir şehirli kadından aşağı kalsın! Ah bu ma’sumiyet! Bâkî uhuvvet!

Tezkere
Mektubun üslub-ı tahririndeki şerâ’it tezkirede mevcuttur. Mesela ihvanımızdan birini – ilkbaharda – bir mesireye davet edeceğimiz vakit şu yolda idare-i lisan ederiz:
‘Azizim !
Baharın âsâr-ı bedayi-i nisarından istifade etmek üzere, yarın [160] -hava müsait olduğu halde- bir Çamlıca âlemi yapmak istiyoruz. Sizin teşrifiniz ise, bu âlemi şenlendirecek şereflerdendir. Yarın Üsküdar vapurunda buluşalım. Baki muhâlesat!

Ta’ziyet-nâme
Birisinin vefatında, onun akraba ve ta’allukatına gönderilir. Teselliyet-nâmedir ki bu gibi yazılar âdet hükmine girmiş olduğundan, hemen ekserî hissiyat-ı rakikten biri olduğu için muharririnin müteessir olmadığını irae ederiz. Müteessirâne yazılmış ta’ziyetnâmeler nadirdir ki o nevâdirden biri de, merhum Sadullah Paşa’nın biraderleri Said Bey Efendi’ye yazdığı şu mektuptur:
Ah birader can birader!
Aldığım kara haber sâ’ika-i belâ gibi nazil oldu.
Gönlüm viran, gözlerimden sirişk-i hasret revandır. Cümlemiz muhabbet-i evlad esiriyiz. Hususa peder ve validenin böyle vuku’at-ı ciğer-suzda uğrayacakları tesirât kalbiyeyi mülâhaza etdikçe hüzn ü elem bir kat daha müşetdet olmaktadır. Feleğin böyle sitemleri çekilir dertlerden değildir. Lakin ahkam-ı kazaya rızadan başka çare var mıdır? Gidenleri ta’ziye ile uğraşanlar dahi bu âlemden [161] gitmeyecekler mi …………..****************************