KİTAPLARIM GÜL KOKULU MEVLANA

Kafkasya’nın  Işığı Sirâceddin

Aşkın Ateşler Ülkesinden Sürgünü

 

 

Kafkasya’dan Anadolu’ya Bir Yürek Yangını

GÜL KOKULU MEVLÂNÂ

(ŞİRVÂNÎ)

 

 

 

 

 

 

METİN HAKVERDİOĞLU

 

 

Biyografik Roman

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu, her insanın başından geçen bir iç âlem yolculuğudur; sen de katılacaksın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TEŞEKKÜR

Romanımın kahramanı olan İsmail Şirvanî hakkında biyografik incelemesi ile bana ilham ve cesaret veren Prof. Dr. Mehmet RIHTIM ve  Doç. Dr. Fariz HALİLİ’ye;  romanı bir eleştirmen gözü ile inceleyen Yrd. Doç. Dr. Gülsüm TARAKÇI  GÜL’e ve İsmail Şirvanî’nin torunu olması hasebiyle her türlü desteğini ve  anılarını esirgemeyen Deniz KORDEMİR YAŞINEL ‘e teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

 

 

 

 

ŞİRVAN DEDİKLERİ,

 

Sevgili Dostlar,

Şirvan, Azerbaycan’ın Bakü ve Şamahı merkezli, her yönden mümbit bir bölgesinin adıdır. Bu bölge, 799’da kurulan Şivanşahlar Devleti ile ün bulmuş ve yaklaşık yedi yüzyıl geniş bir sahada varlığını ve adını devam ettirmiştir. Şeybanî Han tarafından kurulan Şirvan Şahlar Devleti, 1538’de yıkılmıştır. Son hükümdarı Burhan Ali olan devlet, daha sonra beylikler halinde varlık mücadelesi vermiştir. Bölge bir dönem Osmanlı, bir dönem de İran yönetiminde kalmış; sonra hanlıklar halinde 1828’e kadar varlığını sürdürmeyi başarmıştır. 1828 Türkmençay Antlaşması ile Şirvan bölgesi de dahil tüm Azerbaycan Rusların işgali altına girmiştir.

Şirvan bölgesi mümbit bir yerdir demiştik; gerçekten de orada bulunan yer üstü ve yer altı zenginlikleri yanında, ilmî ve tasavvufî yönden de müthiş bir bereket söz konusudur. Adeta hem dünyevî zenginliklerin, hem de uhrevî mutluluğun merkezi olmuştur bu bölge. Bakü, Şamahı gibi tabiat güzelliği tartışılmaz şehirleri, verimli ovaları ve petrol gibi tartışılmaz değerdeki yer altı kaynakları ile bölge, dünya nimetleri ile dolup taşmaktadır. Aynı zenginlik uhrevî hayat için de söz konusudur. Bölgeden yetişmiş âlim ve mutasavvıfların sayısı tespit edilemeyecek kadar çoktur. Özellikle Seyit Yahya Şirvanî, 1400’lü yıllarda bölgeyi Halvetîliğin merkezi haline getirmiş ve dünyanın her yanından akıp gelen sevenlerine ve dünyanın her yanına gönderdiği müritlerine iki dünya saadeti nasıl kazanılır öğretmiştir. İnanamazsınız, Anadolu’da herhangi bir ile gidin mutlaka bir Yahya Şirvanî müridi bulursunuz. Osmanlıda en yaygın olan tarikat şüphesiz onun kurduğu Halvetilik yolu idi. Daha inanılmazını söyleyeyim, onun Afrika ve Avrupa’da da milyonlarca takipçisi olmuştur ve daha hala da mevcuttur. Nijerya’da onun adının geçtiğini duyarsanız lütfen şaşırmayınız.

Bölgenin uhrevî zenginliğinin ikinci dönemi ise İsmail Şirvanî ile 1800’lü yılların başında ortaya çıkar. Nakşıbendî tarikatının bölgede ve Kafkasya’da yayılmasını sağlayan bu zat, ikinci Yahya Şirvanî görevi görmüş ve hem kendisine binlerce sevenini çekmiş hem de gittiği yerlerde ahretini kazanan binlerce insan yetiştirmiştir. Onun en temel özelliği Azerbaycan’ın işgal yıllarında gelmesi ve bu işgale açık ve net tavır almasıdır. “Müslüman bir milletin Hıristiyanların yönetimi altında kalmasının Müslümanlara zül sayılacağını” açıkça söylemiş, cihat etmeyi farz görmüş ve emretmiştir. Onun açtığı yoldan İmam Şamil gibi tüm dünyada efsane olmuş bir lider yürümüştür. İmam Şamil, İsmail Şirvanî’nin en sadık müritlerinden olmuştur ve şeyhi, Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kaldıktan sonra onun halifelerinden Molla Mehmed Yaragî’ye bağlanmıştır.

Şirvan’ın Kürdemir adlı şehrinden doğan İsmail Şirvanî güneşi, Erzincan, Tokat, Burdur, Mekke, Medine, İstanbul, Bağdat, Ahıska, Şivas’ı dolaşıp Amasya semalarında gurub etmiş ve milyonlarca sevenini, Mevlanâ Halid-i Bağdadî’nin kendisine öğrettiği nurlu yola, Allah yoluna davet etmiştir.

Romanımızda gül kokulu bir Mevlana ile karşılaşacak ve onun inanılmaz dünya ve ukba yolculuğunu kendi dilinden dinleyeceksiniz.

Kafkasya’nın Işığı Sirâceddin, Aşkın Ateşler Ülkesinden Sürgün Edilmesidir ve Kafkasya’dan Anadolu’ya Bir Yürek Yangınının Akışıdır.

Gül kokulu dünya ve ukba için…

 

 

 

 

 

Ona Kur’an muallimlerine, fıkıh âlimlerine, sufilere hürmet etmeyi; kalp selâmeti, nefis semâheti, cömertlik, güler yüzlülük, eziyetten çekinme; kardeşlerin kusurlarını affetmek, büyüklere ve küçüklere nasihat; düşmanlıkları terk etmek, tamahı terk etmek, ihtiyacının karşılanacağı hususunda Allah’a itimat etmek (Allah kendisine güvenenleri darda koymaz), kurtuluşun ancak doğrulukta olduğundan dolayı asla (doğruluktan)  ayrılmamak ve Allah’a vasıl olması konusunda dua ederim. Kendisini hiç kimseden üstün görmeyip nefsini herkesten aşağı görsün, aleyhinde hareket edenleri ve haset edeni Allah’a havale etsin. [i]

                                               Mevlânâ Halid-i Bağdadî

 

 

 

 

 

 

 

 

Ser ü pâ cümle a’zası Hudâ söyler Hudâ söyler

Kesilse bend bend olmaz Hudasından cüdâ âşık[ii]

[Baştan ayağa bütün azaları Hüdâ söyler Hüdâ söyler

Bend bend kesilse de Hüda’sından ayrı kalmaz âşık]

 

İsmail Şirvânî Türbesi

 Sene 1848/Rebiyülevvel

 

 

 

 

 

Şamlılar Mahallesi / Amasya

 

O’nun adıyla…

 

S

evgili Dost,

Bu elinde tuttuğun varaklar bir ömrün hikâyesidir. Ben İsmail Siraceddin Eş-Şirvânî. Ben demekten ve benlikten Allah’a sığınırım; ancak derdimi anlatmanım tek yolu da bu kelimeden geçiyor. Uzun bir hayat yolculuğunu anlatmak için bu satırları, bu kağıtlara kaydediyorum. İstiyorum ki kimse beni benden başkasından duyup da aşırı övmesin; aşırı yermesin. Bu yazdıklarımı bir evliya menkıbesi gibi de okuyabilirsiniz, basit bir dervişin hayat hikâyesi gibi de. Bana soracak olsanız, basitler basiti bir dervişin şu dünya ağacının altında gölgelendiği kısacık bir öğle sonunun hikâyesidir bu. Bu satırları yazdıktan sonra demir bir zarfın içinde hane-i saadetimin duvarındaki gizli bir kovuğa yerleştirmeyi düşünüyorum. Takdir-i İlahî onun ne zaman çıkacağına karar versin istiyorum. Belki bir gün kabrimi ziyaret eden bir sevenim bu satırlara ulaşır, belki hane-i saadetimi yıkan bir işçi. Hangisi olursa olsun ben içimi tüm samimiyetimle döktüğüm için huzurlu olacağım. Yani beni, benlikten Allah’a sığınırım, yanlış anlayabileceklere kendimi hilafsız bir dürüstlükle anlatmış olacağım.

Şu anda Amasya’daki dergâhımdan aşağıları, o zümrüt yeşili vadiyi seyrediyorum. Uzakta dut ağaçlarının geniş yaprakları bana el sallıyor ve “Gel seni doğduğun yıllara götürelim.”diyor. Gerçekten de Şirvan’ın en güzel şehirlerinden biri, Kürdemir’e gönlüm kayıp gidiyor.

Annem, dünyada gördüğüm insanların en güzeli, bana hep dut bahçemizdeki gülümseyen hali ile görünür. Annem, kelimesi altmış dördüne gelmiş bir insan için nasıl bu kadar sıcak ve sevgi dolu olabiliyor? Allah’ın hikmetlerinden biri de işte budur; anne hiçbir zaman eskimiyor. Anne hiçbir zaman kalpteki yerinden silinmiyor. O melek yüzlümün Kürdemir’deki kocaman dut bağımızda nasıl çabaladığını, bir yandan bahçeyle uğraşırken bir yandan da bize hangeller, haşıllar pişirmek için kendini parçaladığını düşündükçe onun hakkını ödemenin ne zor olduğunu düşünüp burnumun direğinin sızlamasını dindiremiyorum.

Babam, Şeyh Enver eş-Şirvânî, benim için Allah’ın en büyük lütuflarından biri idi. Onun kadar geniş, anlayışlı, bilgili, görgülü, dirâyetli insan olamaz sanırdım. Bir insanın babasının şeyhlik makamında olması pek çok kişiye ağır gelebilir; ancak benim babam şeyhlerin en pamuğu idi, en açık görüşlüsü idi. Bağda beraber çalışır, derslere beraber girer, Halvetî zikirlerimizi beraber yapardık.

Şimdi Amasya’da dut ağaçlarının uzaktan uzağa el sallayıp o günleri hatırlattığı şu anda, onları ne kadar özlediğimi bir kez daha yüreğimin tâ derinliklerinde hissediyorum. Fakat bu ayrılığın uzun sürmeyeceğini, yakında kavuşacağımızı da sevinçle hissediyorum. Şimdiden toy düğünümün hazırlıklarına başladım. Hakk’a kavuşmama gün sayıyorum.

Biraz önce, okula başlayan çocukları topladıkları eğlenceli bir kafile dergahın yanından geçip gitti. Allah’ım ben de bu yumurcaklar gibi miydim?  Her biri dört yaş, dört ay, dört günlük olmanın verdiği mutlulukla nasıl da neşeliydiler. Azerbaycan’da da çocuklar bu ideal sayılan yaşta, dört yaşında okula başlatılır ve genellikle hafız olması için dua edilirdi. Şimdi beni de o günüme alıp götürdüler. Annemin gözyaşlarına anlam veremesem de çok şen bir gündü. Aynı Amasya’daki gibi Kürdemir’de de kapı kapı dolaşılır, okula başlayacak çocuklar toplanır; bu arada küçük hediyelerle müstakbel talebeler sevindirilirdi.

Benim bir şansım vardı, zaten sık sık uğradığım bir yere gidiyordum; babamın hoca olduğu medreseye. Gerçi bizimki medresenin en alt makamı olan kısmıydı; ancak bu bile biz yeni heves talebelere büyük bir gurur vermeye yetiyordu.

Büyük heyecanla başlayan okul hayatım dokuz yaşında hafız olarak bir başka dönemine giriyordu. On yaşına gelince babam artık yolumu seçmemin gerekli olduğunu söylüyordu: Ya ilim yolu ya da ticaret, ziraat.

Nedendir bilinmez, içimden hiçbir zaman mal sahibi olma arzusu geçmedi; daima beynimin ve kalbimin aç olduğunu hissettim, midemin değil. Babama ilim yolunda ilerlemek istediğimi söylediğim vakit annem yine duygulandı, iki damla gözyaşı daha yuvarlandı yanaklarından. “Benim Seyit oğlum!”, diyerek bana sarıldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cefâ-yı tîr-i hicrânı vatandan göçmeyen  bilmez

Mezak-ı gülşeni hâşâk ü hârı biçmeyen bilmez[iii]

[Ayrılık okunun acısını vatandan göçmeyen bilmez.

Gül bahçesinin dikeninin acı veren tadını, biçmeyen bilmez.]

 

Menim Şeki’deki Hәyat Hekayem

 

Şeki

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şeki Kervansarayı

      Sene 1792 Cemaziyülevvel

 

O

n yaşımı bitirirken babam, artık sana verecek bir şeyim kalmadı oğlum, dediğinde şaşırdım kaldım. Beni devrin büyük âlimlerinden Abdurrahman Dağıstanî’ye gönderdi. Bu âlimin başka bir dünyası vardı. Sanki tüm dünyadaki kitapları okumuş ve anlamıştı. Onun gibi olmak bence imkansızdı, onun gölgesi olabilirsem ne mutlu bana.

Onunla Şeki’ye gitmek, ilk ayrılık acısını yaşamama sebep oldu. Kürdemir’in sonsuz ovasından Şeki’nin dağlarla sınırlanmış dünyasına girmek bir süre bana sıkıntı verse de içimdeki öğrenme aşkı ve Abdurrahman Dağıstanî hayranlığı bu hâlet-i ruhiyyemi tez zamanda dağıttı. Şeki’de ilimden, okuyup yazmaktan başka yapacak iş olmaması da çok hoşuma gitmişti. Hocam sadece ilmimi artırmamı ve geleceğin cehalet savaşlarına hazırlanmamı istiyordu. Bazen onun gelecek ile ilgili endişelerini çok abartılı buluyor, kötümser öngörülerine itiraz ediyordum; ancak o ısrarla kendini zor günlere hazırla, çünkü ilimsiz milletler esir olacak ve esir kalacak, diyordu. Onunla medresede okutulan tüm ilimlerin, fen ve tabiat ilimlerinin temelini talim ettik.

Burada tanıştığım en güzel insanlardan biri de Abılay’dı. Abılay Bir Kazak Türk’ü idi ve İslamî ilimlerle neredeyse hiç tanışmamıştı. Onun bu hali Hocaefendi’yi çok üzüyor; ayrıca o bölgedeki kardeşlerimizin bilgisizliğine yanıyordu. Ahmet Yesevî’nin yurdunda artık Ruslar at koşturuyor ve Müslümanlıktan ziyade Hıristiyanlık anlatılıyordu. Bu karanlığın bir gün Azerbaycan’a da sirayet etmesinden endişe ediyor ve sık sık bizleri uyarıyordu: okuyun, okuyun, okuyun…

Abılay bu konuda onun için iyi bir teselli kaynağı idi. Onu iyi yetiştirip geri gönderebilirse karanlığa bir mum yakmış olacağını düşünüyordu. Onu benimle kardeş ilan edip tüm mesuliyetini bana verdi. Artık iki kardeştik ve birbirimizi inşâ ediyorduk. Bazen o bana insanlığın yüce değerlerini hatırlatan Kazak Türklerinin hikayelerini anlatıyor; bazen de ben ona ruhların ilacı olan peygamberlerin kıssalarından bahsediyordum.

Şeki dağlarına Abılay ile çıktığımız günlerde hep Hazar’ın öbür tarafını anlattırdım ona. Ruhumuzun bu kadar kardeş olması aynı dili, aynı dini ve aynı kültürü paylaşmamızdan mıydı, bilinmez; ancak şu bir gerçekti ki, bizi bizden ayıracak güç ancak bu değerlerimizi gizleyerek başarılı olabilirdi. Yani dili bir, dini bir, kültürü bir insanları ayırmanın tek yolu vardı, birbirinden uzak tutmak.

Küçük sayılacak yaşlarda böyle şeylerden bahsetmem Abılay’a da diğer büyük öğrencilere de garip geliyordu. Hocanın tesirinde fazlaca kaldığımı söyleyip, gülümsüyorlardı. Artık hocamdan, ilimden ve arkadaşlarımdan ayrılmamın imkansız olduğunu; hocamın dünyasının benim âlemim olduğunu düşündüğüm günlerdeydim.

Ancak yedi yıl sonra o da beni, hiç ummadığım anda yanından uzaklaştırdı. Senin buradan nasibin tamamlandı evladım, deyiverdi. Onun odasındaki tüm kitapları okumuştum; ancak tümünü anladığım söylenemezdi. Niçin efendim, bir kusur mu işledim, dedim. Hocaefendi beni bağrına bastı: “Evladım, sendeki bu iştihanın burada doyması imkansız, Allah sana farklı bir halet-i ruhiye ihsan etmiş, sen aramak, bulmak ve öğretmek için var olmuşsun.” dedi. İçimde bir yerlerin eksik kaldığını hissettim.

Kürdemir’e döndüğümde babama yalvardım, bir âlime tâbi olmadan yapamam, dedim. Bir yıl kadar dünyam daraldı da darıldı. Müjdeyi yine annem verdi: Gidiyorsun ay balacam!

Erzincan’da büyük bir âlimden ders almak için yola çıkarken annem yine gözleri yaşlı; ama yine mağrurdu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Azm eyle diyâr-ı reh-nümâyı

Seyr eyle mekân-ı evliyâyı[iv]

[Kılavuzunun diyarına yollan,

Seyreyle evliya mekânlarını.]

Menim Erzincan’daki Hәyat Hekayem

Erzincan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Terzi Baba Türbesi

Sene 1802 Ramazan

 

 

 

Ş

irvan’dan Erzincan’a adeta koşarak gittim. Kervandakiler benim bu heyecanımı gördükçe, bu çocukta bir hal var, dediler. Hemen hemen hepsi bir sevgilim olduğunu ve ona kavuşmak için acele ettiğimi zannedip durdular.

Erzincan. Yurdundan ilk defa ayrılan bir gencin, bu beyaz dağlarla çevrili geniş ovaya alışması pek kolay olamazdı. Bense Kürdemir’den, Şamahı’dan farklı bir şey göremiyordum; çünkü benim için dizinin dibinde ilim öğrenebileceğim bir âlim olsun yeterdi. İlim, ilim, ilim…

Hocam Evliyazâde, gerçek bir evliya idi. Pir Muhammed Erzincanî türbesini ziyaret etmeden hiçbir talebeyi kabul etmezdi. Bana göre bu ziyaret çok da gerekli değildi; çünkü ilim yolu tasavvuftan ayrılmıştır ve daha sağlamdır. Mantıksız bazı abartmalar tasavvufu yaşanmaz hale getirmişti.

Yedi yaşımdan beri hiçbir namazımı kaçırmadığım halde Evliyazade hazretleri bana namaza başla dediğinde şaşırdım kaldım. Efendim ben yedi yaşımdan beri namazlarımı aksatmam, dedim. Hayır evladım, bundan sonra fıkıh ilminin kapıları sana açılacak, sen de bu ilmin açtığı yolda namazın gerçek rükünlerini yerine getirmeye başlayacaksın, dedi.

Gerçekten de fıkıh ilmi ile yeni bir dünya karşımda vücut buluyordu. Hatta fıkıh öyle bir ilimdi ki hayatın şartlarına göre yeniden yazılıyordu. Yani her gün yeniden yazılan bir ilimle karşı karşıya idim.

Peygamber yüzlü hocam Evliyazade, bendeki tasavvufa karşı ilgisizliği görünce Pir Muhammed Erzincanî hakkında bir risale yazmamı istedi. İçimden yine aynı isteksizlik geçti; insanların evliyalık taslaması çok ama çok anlamsızdı. Evliya denilen insanlar bir anlamda Sünnetullâha aykırı, havada uçma, ateşte yanmama gibi şeyler yapmakla övünüyorlar ve bu sayede ün kazanıyorlardı. Babam bir şeyh olduğu halde hiç keramet gösterme sevdasına kapılmazdı.. Normal bir âlim gibi ilim öğretmekle yetinirdi. O halde şimdi nereden çıkmıştı bu Evliya Pir Muhammed Erzincanî işi?

Araştırdım, her mutasavvıfta olduğu gibi onun da tasavvufa meyli, belli bir ilim seviyesini aştıktan sonra ortaya çıkmış ve yine her evliya hikayesindeki gibi olağanüstü bir olayla tasavvufa giriş söz konusu olmuş. Bu menkıbeler bana hep gülünç gelirdi. İşte Pir Muhammed Erzincanî de onlardandı. Güya rüyasında bir deniz kenarında kalmış da onu hiçbir gemi kabul etmemiş, birisi o gemilerin sahibinin Seyit Yahya Şirvânî olduğunu söylemiş ve git ondan izin al demiş. Onun da şansı varmış, Yahya Şirvânî onu kendi gemisine almış. Tabi hocama menkıbeyi bu üslupla anlatmadım. Bunlara ancak çocuklar inanacağı için, bir ilim adamı olarak bu gibi şeyleri basit hadisler olarak görüyordum. Ama neylersin hocamın emri idi.

Neyse, bizimki bu rüyadan sonra  Seyit Yahya Şirvanî’ye intisap arzusu ile yanıp tutuşmaya başmış ve Erzincan’daki tüm işlerini bitirip Şirvan’a koşmuş. İşte bu Şirvan ve Seyit Yahya isimleri bana biraz ilginç geldi; çünkü babam da Halvetî’ydi  ve Seyit Yahya’nın yolunda idi. Yine de bu tip olağanüstü hadiseler bana yanlış görünüyordu, içim bir türlü bu abartmaları kabul etmiyordu.

Seyit Yahya ona, Ey Molla Muhammed! O gemiler Halveti yolunun yolcuları içindir, yolumuz  kolay ve güzeldir, hoş geldin, demiş. Daha ilk görüşte rüyadaki gemilerden bahseden Yahya Şirvani onu adeta büyülemiş. Şirvan’da yıllarca ders almış ve ibadetle uğraşıp nefsini terbiye etmiş, Erzincan’a geri dönmüş.

Hocama bunları biraz isteksiz anlatınca gülümsedi, senin anlatışından bir isteksizlik daha hissettim evladım, dedi. Dua ediyorum, inşallah ilimle aşkın kardeş olduğunu kısa bir zamanda anlarsın. Bir gün ilmin yetmediğini, kalbinin boş kaldığını, beynindeki bilgilerin çiğ kaldığını inşallah anlarsın, diye ekledi.

Hocam Evliyazade bir fıkıh âlimi idi; ancak sanki onun da tasavvufa bir meyli vardı, hatta lakabı gibi evliya mıydı ne? Daha bu sözü söylediğinin haftasına mutasavvıf bir zatın dedikodusu Erzincan’ı kapladı: Terzi Baba.

Bu Terzi Baba dedikleri zat tam benim tenkit ettiğim tiplerdendi; ilim yok, irfan yok hatta okuma, yazma yok ve işin en kötü tarafı da bu hali ile insanlara dersler verip İslam’ı anlattığını iddia etmesi idi.

Terzi Baba denilen zat, Vehbi adında bir terzi idi. Onun darda kalan herkese yardım ettiği ve çok dua aldığı dilden dile söylenip duruyordu. Ben de medreseden dışarı çok az çıkmama rağmen adını duymuştum. Hatta bir gün kendisine Bağdat’tan bir elçi geldiğini ve bu elçinin oradaki mübarek bir zat olan Mevlânâ Halid’in selamını ve davetini getirdiğini söylemeye başladılar. Güya Mevlânâ Halid’e, bizim Terzi Baba’nın durumu malum olmuş, o da en güvendiği halifesi Abdullah Mekkî’yi bizimkine göndermiş. Tabii Terzi Baba bu hadise karşısında meşhur utangaçlığı ile hiç kimseye bir şey söylememiş; ancak birkaç aylık ilim tahsili ile ondan büyük bir feyz almış. İşte bu andan itibaren benim karşı çıktığım durum ortaya çıkmış; başkalarına ilim öğretmek. Bir türlü inanamıyordum, birkaç aylık ilim tahsili ile insan nasıl âlim kesilip insanları irşada kalkışır?

Bu düşüncemi Erzincan Müftüsü de aynen paylaşmış olmalı ki bir gün kalabalık bir camide Terzi Baba’nın foyasını meydana çıkarmaya karar verdi. Adamcağızı yüzlerce kişinin önünde fıkıh, hadis, kelam ve Arapça gibi ilimlerde imtihan etmeye karar verdi.

O gün ben de dayanamayıp imtihan yapılacak camiye gittim. Gittim ama hiç ummadığım bir hal ile şaşırdım kaldım.

Terzi Baba denilen zat, yüzünde hafif bir gülümseme ile müftü ve ilim adamlarının karşısına oturdu. Bütün karmaşık soruları birer birer cevaplayan Terzi Baba beni kendine hayran bıraktı. İçimden, bu adam bu kadar ilmi birkaç ayda asla alamaz, diye geçirdim. Geçirmez olaydım. Müftünün son sorusuna verdiği cevap Terzi Baba’nın bana ve ilmiyle mağrur olan herkese tokat gibi patladı.

Müftü, Terzi Baba’ya Allah’ın subutî sıfatlarını say bakalım, dedi. Terzi Baba, sanki her birini yaşayarak, hissederek söylüyordu. Allah’ın subutî sıfatları sekizdir, ancak sizin için yedi tanesi geçerlidir, dedi. Tüm cemaat ve ben kulak kesildik, nasıl yani, dediler.

Terzi Baba, Allah’ın hayat, ilim, sem’i, basar, irade, kelam ve tekvin sıfatları vardır. Bunların haricinde bir de kudret sıfatı vardır ki her dilediği şeye gücü yetmesini belirtir. İşte siz beni bu imtihana çekmekle Allah’ın bu sıfatından şüpheye düştünüz, dedi. Yani bir terzi parçasına da Allah dilerse ilim, irfan ve feyiz kapıları açılabilirdi. Terzi Baba’nın bu cevabı beni o kadar derinden etkiledi ki birkaç gün kendime gelemedim.

Hocam Evliyazâde bu hadiselerden ve benim o camiye gittiğimden haberdar olduğu için, şaşkın tavırlarıma gülümsedi ve “Evladım Allah’ın kudreti her şeye yeter”, deyiverdi.

*

İşte aradığım âlim tam da buydu, dediğim sırada yine aynı akıbet beni yakaladı. Erzincan’a geleli iki yıl olmuş, ancak ben akan zamanın farkına hiç mi hiç varamamışım.

Evliyazade Hazretleri beni odasına çağırıp sefer var evladım deyiverdi. Ama ben bu fıkıh ilminin âlimi olmayı kafaya koymuşken bu ayrılık da ne anlama geliyordu. Hocama itiraz etmemem gerektiğini bilecek kadar olgunlaşmış olmalıyım ki hiç ses çıkarmadım.

Evladım, Tokat’a gidiyorsun, dedi nemli gözlerle Evliyazade’m. Bir an annemi özlediğimi hissettim. Acaba ne yapıyordu, anneciğim. Oğlum diye gözyaşı mı döküyordur, budadığım dutlara bakıp özlemle iç mi çekiyordur; yoksa gurur duyup Erzincan tarafındaki ufukları mı seyrediyordur.

Onları hiç mektupsuz bırakmıyorum ama yine de şimdi, ana kucağı, her ikimize de bir başka teselli verici olurdu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeteriz ilm ile ser-menzil-i dildâre dedim

Galat itdim sebeb-i vuslata bir rehber imiş[v]

[Sevgilinin menzilinin başına ilm ile ulaşırız dedim.

Yanlış söz söyledim; ilim, kavuşmaya sadece bir sebepmiş.]

 

Menim Tokat’daki Hәyat Hekayem

Tokat

 

Tokat Gök Medrese

Sene 1805 Receb

 

 

 

T

okat’a gidişim Erzincan’a gelişim gibi olmadı. İnsan bir yere alışınca oraya bağlanıveriyor. Evliyazade hazretleri de ayrılırken bunu demişti: Alışmak dünya denilen hanede en son hissedeceğin duygu olmalı. Bir ağaç altında gölgelenen kişinin oraya alışması ve orada ömrünü harcaması düşünülebilir mi?

Tokat’ta Yahya Merzevî hazretlerinin huzurunda kendimi başka bir âlemin kapısından giriyor gibi hissettim. İnsan nasıl da yeni semalara yükseleceğini hissedince geçmişle bağını koparıyor.

Yahya Merzevî tam bir Peygamber âşığı. Onun hadis bilgisi bir anda beni kendine âşık ediyor ve bir pervanenin mumun etrafında dönmesi gibi ona koşuyorum. Yanma korkusunu, yok olma endişesini aklımdan bile geçirmiyorum.

Merzevî hazretleri nur yüzü ve bembeyaz sakalı ile hep gülümseyen dudakları ile gerçek bir Allah ve Peygamber dostu idi.  Kütüb-i Sidde’yi ezberlemiş birisi olarak kendimi çok rahat hissediyorum yanında. Ancak birkaç ay sonra işin bu kadar basit olmadığını ve yine, yeni ufukların aşılması gerektiğini anladım.

Onun ilim meclisinde bulunmak kadar, çok uzakları seyreden bakışlarını seyretmek de insanı doyuruyordu. Sanki bir yerleri özlüyor, bir yerlere kanatlanmak istiyordu.

Erzincan’da karşıma çıkan tasavvuf, burada da kapımı çalmıştı; hocam tasavvuf hakkındaki fikrimi sordu. Erzincan’daki olaylar olmamış olsa, şeyhini uçurmaktan başka bir işe yaramayan hurafedir, derdim; ancak biraz daha ılımlı bir tavırla, bir kapıdır, insanların bazılarını Hakk’a daha hızlı vardıran, dedim. Bu tavrım çok hoşuna gitti. Bana Tokat’ta yaşamış Abdülmecid Şirvânî’den haberim olup olmadığını sordu, cevap vermeden de onun ahvâlini anlattı. Anadolu’nun nerdeyse her şehrinde bir Şirvânî’nin karşıma çıkması artık beni memleketimle övünür hale getirmişti. Özellikle Yahya Şirvânî’nin buralardaki Halvetî tarikatı çok sevilmiş ve bu ışığa âşık pervaneler gibi yüzlerce gönül eri uçup uçup Şirvan’a gitmiş.

Hocam buyurdu ki Abdülmecid Şirvânî, Şirvan’ın Şamahı şehrinde ilmini tamamlamış ve dersler vermiş bir âlimdir. Şamahı ismi bir anda gönlümün taa derinlerinde bir sızı meydana getirdi. Gözlerimin dolduğunu gören hocam, hafifçe hüznümü paylaştı.

İşte bu Abdülmecid Efendi de senin gibi ilim âşığı bir mübarek gençken, ilmi ve kitabı her şeyden yüce görürken bir gece rüyasında bir kitabın kendisine, bana baktığın kadar Allah’ı zikretsen ne menziller aşardın, dediğini duyar.

Hocam burada biraz tereddütle, tüm ilimlere vakıf olan bu zat-ı muhterem, her şeyi terk edip dağda bir mağaraya çekilmiş ve birkaç yıl burada Rabbini zikrederek yaşamış, dedi. Bu söz bende beklediği etkiyi doğurdu, yüzüm değişti. Hocam gülümseyerek devam etti. Abdülmecid Efendi öyle haller yaşadı ki anlatılamaz. İstediği zaman vadiden vadiye tayy-ı mekan yapıyor, istediği zaman abdest aldığı suda vahşi hayvanları kardeşçe birleştirebiliyordu, tabi Allah’ın izni ile. Bu sözler artık susmama engel oldu; Hocam bu hallere inanmamız caiz mi, dedim. Hocam duymamış gibi devam etti: İşte bu halde iken Şehkubat adlı bir şeyh kendisine yakın bir derenin kenarında talebeleri ile belirir. Bir an Abdülmecid Efendi, onlarla birlikte zikretmek ister; ancak şeytan ona musallat olur ve sen onlar gibi ümmî, cahil bir şeyhe tâbi olacak adam değilsin, dedirir. O anda Abdülmecid Efendi nefsinin ve şeytanın etkisi altında olduğunu anlar ve Şeyh Şehkubat’ın zikir halkasına katılır. Bir an dervişlerin Kelime-i Tevhid zikrine girer ve kendinden geçer; onu şeyh Şehkubat’ın yanına baygın halde götürürler. Abdülmecid Efendi gözlerini şeyhin kucağında açar. O günden sonra ona tâbi olup münzevî hayatından vazgeçer. Anlamıştır ki, bir mürşid-i kamil olmadan nefsin ve şeytanın saldırılarından kaçmak imkansızdır. Hocam bunları söyleyince artık Terzi Baba konusuna döndüğümüzü anladım. Hocam da bana Allah’ın kudret sıfatını hatırlatıyor ve örneklerle önümde bir yol açmak istiyordu.

Hocam Merzevî hazretleri, Şeyh Abdülmecid Şirvânî’nin Tokat’a gelmesini de gözleri ışıl ışıl anlatmaya başladı.

O sırada Tokat’ta yaşlı bir Allah dostunun çok kıymetli bir seveni varmış. Bu genç bütün ilimleri ve tasavvufu bu yaşlı zattan öğrenmek için yalvarıp duruyormuş; ancak yaşı doksanı geçen âlim, sabret altı aya kadar Allah bir kapı açar  elbet, demiş. Altı ay sonra Tokat’a Abdülmecid Şirvânî gelmiş. Bu ünlü şeyhin şehrine geldiğini duyan delikanlı hemen ona intisaba koşmuş. Abdülmecid Şirvânî genci görünce, “Evladım senin yanık davetin üzerine yurdumu yuvamı bırakıp çoluk çocuğumla buralara kadar gelmek zorunda kaldım, gel bakalım, derdin nedir?” demiş. O gün geldiği Tokat’tan bir daha Şirvânî hazretleri hiç ayrılmamış.

Hocam o kadar inanarak anlatıyordu ki içimden gülesim geldiği halde kendimi tuttum. Böyle şeylere inanmam beklenmemeliydi, insanlar bu tip hikayelere kanmamalıydı; ancak işte koskoca Merzevî hazretleri bile bu rüzgara kapılmış gidiyordu.

Her ne olursa olsun ben ilmi, tasavvuftan üstün tutmaya karalıydım. Benim kalbimde de, beynimde de, karnımda da ilim olmalıydı. İlimsiz din; kör, sağır ve topaldı.

Hocama bu dersinden dolayı teşekkür edip çıkmak üzereyken hocam seslendi, niçin bu zatın türbesi olmadığını bilir misin İsmail’im, dedi. Hayır, dedim. Onun dileği Müslümanlardan ayrılmamak, onlar gibi türbesiz yatmaktı. Pek çok kez kubbeli türbe yaptılar; ancak kubbe her seferinde çöktü, dedi.

Bu da abartılı bir menkıbe, diye geçirdim içimden.  Hocamın bu durumu, bu tip şeylere özlem duyduğunun açık delili idi.

Belki de bu hasretin en zirveye ulaştığı bir anda Tokat’ı terk etmeye karar verdi, Merzevî hazretleri. Hiçbir şey söylemeden, bir sabah namazı sonrası ailesini ve zaten olmayan eşyalarını alıp medreseden ayrıldı. Onun ayrılışı bizi adeta öksüz koydu. Birkaç arkadaşım onun Bağdat’a büyük bir mürşide bağlanmaya gittiğini söyledi; ancak benim için bu açıklama yeterli değildi. Nasıl olur da bu kadar büyük bir âlim bir şeyhe tabii olmak için bu kadar büyük bir makamı ve böyle kurulu bir düzeni bozardı. Aklım bir türlü almadı. Aklımın almadığı pek çok şey olduğunu o günlerde daha fazla hisseder olmuştum.

Tokat’tan ayrılıp hocamın peşinden Bağdat’a gittim. Onunla son bir kez görüşecek ve ondan tavsiye edeceği bir âlime  beni göndermesini  isteyecektim. Arkadaşlarımın bu fikre tepkisi, kahkahalarla gülmek oldu. Bir hoca adı almak için taa Bağdat’a gitmek ne büyük saçmalıktı. Ancak benim için yolun veya zamanın bir anlamı yoktu; ilim yolunda yürüdükten sonra ha çileli taşlı yollar; ha sıcak bir hücre, ikisi de birdi.

Derin bir nefes alıp göklere baktım ve içimden, Allah’ım ilmimi eksik bırakma, bana yardımcı ol, hocama beni kavuştur, dedim.

Bağdat’ta onu bulmam ile oradan ayrılmam bir hafta ancak sürdü. Bana fıkıh bilgimi ve aklî ilimlerimi geliştirmem için Burdur ulemasını işaret etti. Ayrılırken de kulağıma; evladım aklın dolduktan sonra, kalbin için seni bekliyor olacağız, inşallah, dedi. Adını Erzincan’da duyduğum Mevlânâ Halid adlı bir zatın tekkesinde kalıyordu ve yüzünde huzur dolu bir gülümseme geziniyordu.  İçimden, benim şeyhim ilimdir, en hakiki mürşidim ilimdir, kimse beni bir şeyhe bağlanıp da aklımı kiraya vermeye zorlayamaz, diye geçirdim.

Hocamın yaptığını da içimden kınayarak yola revan oldum. Haftalarca yürümeme rağmen içimdeki ateşin sıcaklığı ile ne Anadolu’nun bozkır soğuğunu ne de eşkıya dolu yollarını düşündüm. Sadece yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Allah’ım, karşıma şu aklımın, mantığımın tatmin olması için her türlü ilmi öğretecek âlimler çıkar, diyordum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fosfur ü Yelînâs-ı hakîm Tâlis-i tıb-dân

Eflâtun Aristo Bokrat hâzik-i Yunân[vi]

[Fosfur ve Hekim Yelînâs, tıpçı Tâlis;

Eflatun, Aristo, Hipokrat Yunan’ın seçilmişi idi.]

 

Menim Buldur’daki Hәyat Hekayem

Burdur

 

Burdur Medresesi

Sene 1808 Şevval

N

itekim Burdur’da da kendimi bir medresede buldum. Gittiğim şehirlerin hiçbir güzelliğini görmek istemiyordum. Sadece orada hangi âlimlerden faydalanırım, hangi kitapları bulabilirim, diye düşünüyordum.  Belki de bu yüzden Burdur ve Tokat’ı sadece medrese olarak hatırlıyorum ve o allâme hocalarımla.

Yirmili yaşların olgunluğu ile artık hayatı sorgular oldum. Bu sorgulamada Batı-Doğu kültürü ve felsefe üzerine bazı çözülemeyen noktalar vardı. Burdur’da bu soruların cevabı için en ideal hocayı bulmuştum: Molla Muhammed.

Molla Muhammed’e  Seyit İsmail Şirvânî, diye kendimi tanıtınca gülümsedi, o kadar kolay değil, dedi. Kolay olmayan nedir efendim, dedim. Seyit’im deyince bazı imtihanlardan geçip bunu ispatlaman lazım, dedi. İlk defa seyitliğini ispatlamak zorunda kalan insan benim herhalde, diye düşündüm. Molla Muhammed hocam bir süre hiçbir şey söylemedi; iki gün sonra imtihanın olacak, deyip beni hücreme gönderdi.

İki gün sonra medresenin arkasındaki bahçeye girmem ve arka merdivenlerden yukarı kata çıkmam istendi. Bahçeye girdiğimde dört tane iri kıyım kurt köpeğinin bana kızgın kızgın baktığını gördüm. Hayatında bugüne kadar hiçbir vahşi hayvanın beni incitmediğini bildiğim için, rahat tavırlarla merdivene ilerledim. Köpekler gelip hırkama sürtündüler, sanki bir şey ister gibi inlediler. Anlayamadığım için başlarını okşayıp yukarı çıktım. Yukarıda Molla Muhammed’i bana gülümser buldum. Şimdi imtihanı kazandın; bu köpekler iki gündür aç ve genellikle açken yabancılara aşırı saldırgan olurlar; seni hiç tanımadıkları halde bu vahşi yüzlerini sana göstermediler. İşte Dokuzuncu İmam Muhammed Cevad hazretlerinin geçtiği imtihandan sen de geçtin, dedi.

Gerçekten de o an hatırladım. Muhammed Cevad hazretleri de Halife Mu’tasım tarafından aynı imtihana tâbi tutulmuştu. Peygamber torunu Muhammed Cevad ise ona, Allah, seyitlere dokunmayı canavarlara haram kılmıştır, demişti.  Aynı imtihandan geçmek hem gururumu okşadı hem de utandırdı, beni.

Hocamın bana ilk verdiği sır, dünyanın üç etkili kutba sahip olduğu idi. Benim çıkıp geldiğim Kafkasya dünyanın en kesif enerjili birinci kutbu imiş; İstanbul ikincisi; Mekke ise üçüncüsü. Bu kutupların yoğun enerjisini kendinde hissetmek, ruh iklimi için olmazsa olmazdır, dedi.

Bu kuru bilgi, o anda pek dikkatimi çekmedi; ancak zamanla bir kurt gibi her gece içimde bir yerleri oymaya başladı.

Molla Muhammed ile sürekli felsefî konuları konuştuk. Onun Batı kültürü hakkında çok kesin yargıları vardı. Ona göre, bugünkü Batı İsevî değildi; bir anlamda eski dinleri olan “çok tanrılı” Pagan inancına dönmüşlerdi. Bunun en bariz görüntüsü de, tek Allah’ı emreden bir peygamberi teslis ile üçlemeleri idi.

Bana; İlayda ve Odeseia’yı okumamı ve anlamamı emretti. Bir haftada ikisini de okuyup karşısına çıktım. Hocamın birinci sorusu, şu anda bu inanç Batı’da mevcut mu sence, oldu.

Ben de evet, dedim. Batı şu anda Hazreti İsa ile mesela Herkül arasında müthiş bir benzerlik kurarak  ona bühtanda bulunuyorlar. Allah-u Teala, Zeus denilen bir tanrının seviyesine düşürülüyor ve dünyevî bir varlık olan bir kadına aşık olmuş; sonuçta da ondan çocuğu olmuş gibi gösteriliyor.

Hocam, dedim; bence Batı dünyasının en büyük çıkmazı Hazret-i İsa’nın babasız doğması ve onların eski dinlerinde de bu gibi hadiselerin tanrılara mal edilmiş olmasıdır. Bir Batılı, kafasından o ahlaksızlık timsali Olimpos tanrılarını silmedikçe gerçek Hıristiyan olamaz, dedim.

Hocam gülümsedi; sende gerçekten güzel bir muhakeme kabiliyeti var, dedi ve devam etti: Ben de bugünkü Batı dünyasının ahlak çöküntüsünü işte tam bu noktaya bağlıyorum. Eski tanrıları, Olimpos’tan inip her nefsanî isteğini tatmin ettiğine, canının istediği kadınla birlikte olduğuna göre, insanlar niçin bunu yapmasındı?

Hocam, biz Türklerin şansını ise yine aynı noktaya bağladı: eski dinin tek tanrılı oluşu. İsmail’ciğim, dedi; Türkler Şamanizm de dahi tek olan Göktanrı’ya inandı. Tanrı görünmezdi ve tekti; uçmak denilen cennet gökte idi. Süflî, nefsanî şeyler tanrıya yakıştırılmazdı. İşte bu yüzden Türkler, İslamiyet’i can u gönülden benimsedi; Allah’a can u gönülden bağlandı. Hatta öyle oldu ki, bu millet en büyük hedef olarak “ilây-ı kelimatullah’ı ve nizam-ı âlemi”[vii] kendine seçti. Yani Türkler benzer bir inançtan geldikleri için halis bir kalple İslam’a sarıldı; oysa Batılılar önceki dinlerinin etkisi ile Hazret-i İsa’ya iftira ettiler ve Allah’ın oğlu dediler. Bundan ağır bir bühtan olabilir mi?

Hocam bu sözleri söylerken kıpkırmızı olmuş, sinirinden rahleye vurmuştu.  O zaman yapılması gereken Batı’nın ilmini alıp onları geçmek; ancak geleneklerinden uzak durmaktı.

 

Molla, Doğu milletlerinden İran’da aynı yanlışlığın yaşandığı düşüncesinde idi. Ona göre İran, yani Farslar, Müslümanlığı kabullenememişti. Her medeniyetten daha üstün gördükleri kadim İran kültürü ve Zerdüştlük etkisi onları bir anlamda İslam’a mağrur bir eda ile tepeden bakma hissi veriyordu.

İran, Yunan ve Mısır mitolojileri arasındaki benzerliği görmem için karşılaştırmalı okuma çalışmaları yapmamı emretti. Bu okumadan ilginç sonuçlar çıktı. Mesela, Firavun ile Dahhak aynı konuda aynı kararı veriyordu. Nasıl Firavun, Hz. Musa doğacağı için o dönemdeki tüm erkek çocukları kestirdi ise, Dahhak da Feridun doğacağı için aynı kararı almıştı. Yani insan kendi nefsinin oyuncağı ise binlerce canı bir çırpıda yok edebiliyordu. Düşünmüyordu ki bu onun zalimliğinden kaynaklanıyor. İşte insanlığın bu temel içgüdülerle değil; hak ve hakikat duygusu ile hareket etmesi bizim yolumuz olmalıydı.

Molla Muhammed, hayatımın akışını değiştiren bir bent gibiydi. Şimdi ne yapmalıydım, aklın yolundan felsefeye mi dalmalı; kalbimin yolundan dine ve tasavvufa mı sarılmalıydım?

Bir gün bu konuyu da tartıştık. Bana, artık öğrenecek dünyevî bir ilim kalmadıysa bir üst makama yürümek elzemdir, deyiverdi. Bu makam ne ola ki, dedim. Bir misal ile gitmem gereken istikameti işaret etti.

Bak İsmailciğim dedi, sana cevizi misal göstererek hangi noktada olduğunu göstereyim: Cevizin en dışında yeşil bir manto kısmı vardır, burası şeraittir; onun altında sert bir tahta gibi kabuk kısmı vardır, burası tarikattir; onun altında da incecik bir zar vardır, soyulması ustalık ister, burası marifettir; cevizin en lezzetli ve asıl ulaşılmak istenen yeri de bembeyaz içidir, işte burası da hakikattir.

Sen, şu anda şeriat kısmını tamamladın, dinî ilimleri, aklî ilimleri itmam ettin; ancak şimdi sıra ikinci katmanda. Yolun açık olsun, deyip beni büyük bir boşluğun içine iteleyiverdi.

Birden medrese, Burdur, Anadolu, belki de dünya bana dar gelmeye başladı. Allah’ım, ilim için âlim bulmak kolay; ancak kalp için hekim bulmak mümkün mü?

Bu halet-i ruhiye içinde kendime bir sığınak aradım ve buldum: Annem. Şamahı’ya, Kürdemir’e dönecek ve annemin dizlerinde yirmili yaşlarımda teselli arayacaktım. Babamın yerine ders verecek  bir hoca arayıp durduklarını yazan dostlarım bu habere mutlaka sevineceklerdi.

Bu kararla Şirvan’a, yurduma doğru yola koyuldum.

Yolda rüyalarım beni bir türlü rahat bırakmadı. Bir rüyamda, senin yolculuğun yeni başlıyor, diyen bir ak sakallı oldukça etkiledi beni; ancak rüya ile amel edilmemesi gerektiğini bilecek kadar âlimdim artık. İçimde bir yerlerin kabardığını ve bunun koltuklarımın kabarmasına sebep olduğunu çok açık ve net fark ediyordum. İşte yıllarca ilim yolunda yürümüş ve başarmıştım. Annem ve babam artık benimle övünebilir, beni Şirvan’ın büyük ilim adamlarından bir olarak görüp benimle gurur duyabilirlerdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  Ey bâd-ı sabâ hâl nedir yâr kûyında

Söyle ne haber var gelürsin vatanımdan[viii]

                                               [Ey sabah rüzgarı, yarin yurdunda haller nicedir?

Söyle ne haberler vardır, getirirsin vatanımdan?]

 

Menim Kürdemir’deki Hәyat Hekayem

Azerbaycan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kürdemir, dut ağaçları diyarı.

Sene 1810 Receb

 

 

 

B

u duygularla canım Şirvan’ın, büyük âlimler şehri Şamahı’nın mübarek ata yurdum Kürdemir’ine kendimi attım. Annemin gözyaşları, babamın duaları beni karşıladı. İnsan dünyada başka ne isteyebilirdi; işte Anadolu’nun en büyük âlimlerinden ilim tahsil eden bir hoca, ilminin zekatını vermeye yurduna dönmüştü. Artık buradan, bu ana yurdumdan, bu baba bağlarımdan kimse beni ayıramazdı.

Altı yıl memleketimin çocuklarını ilim yolunda yetiştirmek için çabalayıp durdum. Annem ve babam çok mutluydu, ben de içimde derin bir huzur hissediyordum; ancak bir süre sonra rüyalarımda sürekli ikazlar almaya başladım: İsmail, İsmail Peygamber’in evini ne zaman ziyaret edeceksin, diyordu rüyalarım. Bir süre sonra bu rüya o kadar sık görünmeye başladı ki artık gündüzleri bile gözümü kapattığımda gelip gözümün önüne yapışıyor; kulaklarımda o ses çınlıyordu: İsmail, İsmail Peygamber’in evini ne zaman ziyaret edeceksin?

Babama ve anneme bu rüyamı anlatınca hacı olan annem ve babam sevinçten birer damla gözyaşı döktüler. Babam, evladım davetin mübarek olsun, Hz. Peygamber seni çağırıyor, dedi. Annem ellerimin içini öpüp yavrum bu elleri Kâbe’nin perdelerine, Hacerü’l-Esvet’ine sür; inşallah bu eller cehennem yüzü görmeyecek, diye dua etti.

İçimde bir muammanın ikinci bölümü de çözülüyor hissi oluştu: Felsefe derslerinde hocamın dediği ikinci merkez beni çağırıyordu: Mekke. Dünyada, insan üzerinde etkili üç yer vardır: Kafkasya, Mekke ve İstanbul. İşte şimdi ikincisine gidiyordum.

Mevsim uygun ve zaman varken ilk kafileye kendimi attım. Kafile ile yapacağımız yolculuk aynı zamanda benim iç âlemime bir seyahat olacaktı; sürekli düşünecek, sürekli zikredecek ve sürekli kalbimi teftiş edecektim. İnsanın dünyada yaptığı en değerli yolculuk, Hac yolculuğu idi ve ben bu yolculukta Mekke’ye giderken aynı zamanda kalbime de iniyordum. Kalbimi Ravza-i Mutahhara kadar, o temiz bahçe kadar temiz bulacak mıydım? Mekke kadar kutsal bir ruha sahip olabilecek miydim ve kalbimin süveydâsını Hacerü’l-Esvet gibi vücudumu Hakk’a döndürür bulacak mıydım?

Ruhum kendimden önde gidiyordu; ben adeta rüzgara tutulmuş bir yaprak gibi hafif hissediyordum kendimi.

Bekle beni Kâbe kalpli Mekke, bekle beni Ravza gönüllü Medine sana geliyorum; şeytanımı taşlamaya, günahlarımı yıkamaya geliyorum, diye diye yol aldım.

 

Sana Ahmed mi Muhammed mi mahabbet mi diyem

Yoksa mahbûb-ı Hudâ şâh-ı melâhat mı diyem[ix]

[Ey Rasulallah; sana Ahmet mi Muhammet mi, muhabbet mi diyeyim.

Yoksa, Huda’nın sevgili kulu, güzelliklerin şahı mı diyeyim?  ]

 

Menim Medine’deki Hәyat Hekayem

Medine

 

Ravza-yı Mutahhara

Sene 1812 Zilkade

 

 

 

M

edine’ye hiçbir vasıta kullanmadan, yürüyerek gitmek en büyük hayâlimdi, o da gerçekleşti. Medine’ye yakın Nâbî merhumun dizeleri döküldü dilimden:

         Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâ’dır bu

Nazargâh-ı İlâhî  Makâm-ı Mustafa’dır bu[x]

Hem bu dizeleri söylüyor hem yürüyor hem de gözyaşlarına gark oluyordum. Allah’ım bana nasip ettiğin bu nimetler için ben ne yaptım ki? Benim gibi günahkar bir kuluna bunca ikram neden Allah’ım, diye diye kervanı terk edip sürekli yürüdüm, yürüdüm… Resulullah’ın kabrine kadar adeta uçarak gittim. Orada, o Muhammed Peygamberin dizinin dibinde hayatın sadece ilimden, okumaktan, öğrenmekten ve öğretmekten ibaret olmadığını hissettim. Hatta ilmin insanı biraz da mağrurlaştırdığını fark ettim. O yüce Peygambere karşı hissettiğim şeyler kitaplara yazılmaz ki, öğrenilemez ki, öğretilemez ki…

On gün boyunca Resulullah’ın dizinin dibinden ayrılmadım, sürekli dua ve ibadetle geçen on gün. Yiyeceğimi dostlarım ayağıma getiriyordu; yiyecek dediğim de günde üç hurma ve iki bardak su idi. Bu dünyada beynimi ve midemi tok hissedebiliyordum; ancak kalbim; kalbim fırtınada sürüklenen bir gemi gibiydi. Her an bir kaza kaçınılmazdı. Bir liman arıyordum, gönlümü doyuracak nimetlerle dolu bir liman.

Ravza-yı Mutahhara’da adına uygun bir temizlik yaşadığımı tüm varlığımda duyuyor, yaşıyor, fark ediyordum. Dünya benim gibi yirmilerinde olanlar için ne kadar köklü bir ağaçsa, benim için o kadar kökleri kesilmiş bir fidandı. Ancak bu kesilme sırasında büyük acılar çekmek mukadder olduğuna göre bunun hekimi kim olmalıydı?

Beynimde bir şimşek çaktı, acaba annemin soyu olan Veysel Karanî gibi bir kaderim mi vardı benim; hiçbir zaman Hz. Peygambere kavuşamayacak. Bu, dünyevî planda en acı ve kati gerçek idi; ancak bir yolu olmalıydı, bir yolu olmalıydı. Bu boyutların aşıldığı, sevenin sevdiğine ulaştığı bir yer olmalıydı.

Sadece on birinci gün Medine’yi dolaşıp onun gezdiği yerlerin havasını teneffüs ettim. Cennetü’l-Bâki mezarlığına gidip Hazret-i Fatıma’yı, Hazret-i Hasan’ı ve Hazret-i Hüseyin’in başı gömülü olan cennet mekanını ziyaret ettim. Onlara Fatihalar, Yasinler hediye ettim; ben aciz İsmail’e bu hediyeme karşılık dua etmelerini diledim. Artık gözlerim söz dinlemiyor, biteviye ağlayıp duruyordu; fakat bir ağlama insanı ancak bu kadar huzura sürükleyebilirdi. Sanki gözyaşım bir ırmak olmuş kirpiklerim bir sandal, sahil-i selamete doğru akıp gidiyordum.

Ey Medine’nin gülü Peygamberim, ben de güller kokmak, senin gibi kendimi ve öğrencilerimi irşat etmek istiyorum, dedim.

Burada, dünya Mekke’sinden kovulmuş bir ruh olarak huzur bulmuştum; artık sonsuza kadar Peygamberimin dizinin dibinde yaşayabilirdim.

Dostlarım zorla beni Resulullah’ın kabrinin yanından koparıp Mekke’ye doğru sürüklemeye başladılar. Yol boyunca gözüm hep arkada kaldı; belki bana, dön İsmail’im, der diye bekledim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ey hacı cânımın Mekkesi Medînesi

Sefine-i gönlümün lengeri sekinesi[xi]

[Ey hacı, canımın Mekke’si, Medine’si.

Gönül kayığımın sakinlik ve huzur veren çapası, demiri]

 

Menim Mekke’deki Hәyat Hekayem

Mekke

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ka’be

Sene 1812 Zilhicce

 

 

M

ekke’de Kâbe’yi gördüğüm zaman geriye bakmaktan vazgeçebildim; çünkü sevgilimin de sevgilisinin mekanına gelmiştim.

Allah’ım, Mescid-i Haram’ın içine girip sütunlar arasından o dünyanın en muhteşem manzarasını görünce artık gözyaşlarımın kanlı akmaya başladığını hissetim. İşte ilmin, fennin, mağrur nefsin pes ettiği an buydu. O günleri anlatmak hiç bal tatmayana balın tadını hissettirmeye çalışmak kadar imkânsızdır.

Mekke’nin ve Kâbe’nin azameti tüm dünyanın ve insanlığın bu nokta etrafında döndüğü gerçeğini aynel yakin öğretmişti bana. Gerçekten de dünyada bir nokta başlangıçsa orası burasıdır, diye düşündüm. Her şey dönüyor ve sürekli zikrediyordu burada. Mevlânâ Celaleddin’i burada daha bir yakından tanıdım. Her şey dönüyordu, kimisi aslına; kimisi yanlışlar çukuruna. Bence de Hazret-i Adem’in indirildiği, Hazret-i İbrahim’in adaşım Hazret-i İsmail ile imar ettiği bu mekan dönülmeye değer bir merkezdi. Her adımın bir peygamber kıssasını canlandırdığı bu şehir, şehirlerin anası, kalbime sığmadı taştı. “Lebbeyk” diyerek dönen insanlar, kendilerini duyan Rablerine, döndüm; tüm kirlerden, tüm hırslardan, tüm isteklerden, tüm dünyevî arızalardan sana döndüm, diyordu. Hacerü’l-Esvet’in siyah yüzü acaba kalbimin karasını mı yansıtıyor diye düşündüğüm anlar oldu. Belki benim kalbim de cennetinden kopmuş, dünya denilen bu hırslar, kirler ve benlik davaları dolu âlemde kirlenmişti. Yarıp baksam mutlaka Hacerü’l-Esvet’ten daha kara idi kalbim. Bu karanın üzerine beyaz ihramlar örtsem ne çare, dedim, ağladım.

Merve ve Safa tepeleri arasında koşarken bir İsmail, ismini aldığı İsmail’in Zemzem çıkarma hadisesini yaşıyor; bir annenin oğlu için çırpınışını hissediyordu. İşte ben fâni âlemdeki zavallı İsmail, işte orada gerçek İsmail, peygamber oğlu peygamber İsmail.

Şeytanı taşlarken içimden hep şunu söyledim: İsmail, bu taşları dön kendine at. Çünkü Şeytan, senin nefsinin açtığı kapılardan giriyor içeri. Senin nefsin davet etmese onun bir hükmü var mıdır? O halde şeytandan çok kendi kafana çal bu taşları ki o düşmanı beden hanesine davet etmesin. Ve en müthiş an: Arafat vakfesi.

Ben artık öldüm, şu anda kıyamet günü Rabbimin huzurundayım ve yalvarıyorum: Beni affet, beni affet, beni affet…

İşte bu an Peygamber kızı Fatıma’nın bile şefaatçi bulamayacağı, herkese hakkının eksiksiz verileceği, kara koyunun ak koyundan hakkını alacağı günüdür. Hem korku hem de ümit dolu olan kalbim sanki yerinden çıkacak haldeydi. Tabii gözlerim yine ve daima sakallarımı yıkamaya devam ediyordu.

Haccın son gününde bir rüya ile bu sefer yolumun İstanbul’a revan olması elzem oldu. Yanımda konuşan dostlarımdan birisi benim dualarımı tek tek dinleyip bana acımış ve bu derdin devası, bu kalp yarasının ilacı İstanbul’da deyivermişti. Daha da bir şey söylemedi. Ancak rüyalarım, sürekli İstanbul’da bir zata gitmemi işaret edip durdu. Önceleri beni buradan, Kâbe’den ve Resulullah’ın diyarından kimse çıkaramaz; bu gördüklerim de o dostun sözünden dolayı bir şartlanmadır, dedim; ancak rüya yakamı bırakmıyordu. Böyle ısrarlı rüyalar artık hayatımın bir gerçeği idi.

Ayaklarım, bir İstanbul kafilesi ile sürükleye sürükleye beni o güller diyarından kopardı. Mekke çıkışında bütün paramı, ihtiyar ve sakat bir dilenci kadına verdim. Kadın hiç beklemediğim bir duada bulundu: “Allah senin evlatlarını bize baş etsin! [xii]” Amin, dedim; amma şunu da ekledim, teyzeciğim ben evlenmeyi hiç düşünmüyorum ki, olmayan çocuk nasıl buraların emiri olsun?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ehl-i ‘ilmin garazı şöhret imiş ‘âlemde

Zâhidin maksadı cemiyet-i sîm ü zer imiş[xiii]

[Âlemde ehl-i ilmin amacı şöhret imiş.

Zahidlerin amacı ise altın ve gümüşü toplamak imiş.]

 

Menim İstanbul’daki Hәyat Hekayem

İstanbul

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Süleymâniye Camii

Sene 1813  Rebiyülahir

 

 

 

İ

stanbul’da günlerce rüyanın gerçekleşmesini bekledim. Bu arada aklımdan yine felsefe hocam Molla Muhammed’in sözleri geçti: Dünya’da insanı etkileyen üç nokta vardır: biri Kafkaslar, biri Mekke, bir de İstanbul. İşte son noktaya da gelmiştim; artık bu üçgen tamamlandığına göre bir şeyler beklemem tabii idi. Ama beklediğim neydi?

İstanbul’un en güzide medreselerinden Fatih Sultan Mehmed Han’ın Sahn-ı Semen medresesine gidip kendimi tanıttığımda hiçbir ilgi göremedim. Yurdumda herkes bana büyük âlim gözüyle bakarken burada sıradan olmanın ezikliği ile karşılaştım. Israr edip tüm hocaları tek tek dolaştım; içlerinde sadece biri bana ilgi gösterdi. Ahmed Efendi denilen bu zat diğer hocalardan farklı bir karaktere sahipti; diğerleri daha çok makam ve para için fırsat kollarken o, biraz daha zühd yoluna meyilli idi. Hocalarımdan pek çoğunu ve özellikle Yahya El- Merzevî’yi çok iyi tanıyordu. Onunla aynı bölümde kalmaya ve derslere beraber girmeye başladık.

Bir gece, kaldığım yatakhanede bir hareketlilik oldu, “hayır olsun” diye kafamı kaldırınca üç hocanın giyindiğini gördüm. Hayırdır efendiler bu saatte nereye? Hastalık filan mı var, dedim. Üç arkadaş bu sorudan pek hoşlanmadılar; ancak durumu açıklamakta da pek beis görmediler. Beyoğlu’nda bir eğlenceye gittiklerini ve istersem benim de gelebileceğimi söylediler.  Yatsı namazından sonra bir Müslüman’ın dışarıda ne eğlencesi olur ki, dedim. Saflığıma gülerek, bir işret meclisi diyelim, deyiverdi birisi.

Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüş gibi irkildim, nasıl yani, şarap filan da mı var, harama el uzatmak ne zaman caiz oldu, dedim. Gülerek biz onun için de kendimize bir fetva veririz; aklı başında içen ulemanın şarap içmesi caizdir, deyiverdi. Peşlerinden bağırmak zorunda kaldım: Ya vicdanınız bu fetvaya ne diyor?

O gün Ahmed Efendi ile durumu konuştum, ad vermeden olanları anlatıp fikrini sordum. Evladım ilim, insanı mağrur bir varlık haline getirdiğinde bu sapıklıklar ayyuka çıkar. Bu insanlar medrese âlimi olduklarını düşünerek dinin kendilerince nasıl yorumlanırsa öyle olması gerektiğini düşünürler. Yani bir nevi Firavunlaşma. Hocam bu derdin bir dermanı yok mu, dedim. Var, dedi: tasavvuf. Sonra uzun uzun Abdullah Dehlevî hazretlerinden bahsetti. Onun talebelerine  söylediklerini bir bir tekrarladı: “Talebelik, sadık olan tâlip  demektir. Allahü Teâlâ’nın sevgisi ile ve O’nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah’tan korkar, o kurku ile titrer, Allahü Teâlâ’nın sevgisine mazhar olmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefeste Allah’ını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münakaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalpleri Allahü Teâlâ’nın evi bilir.” Dehlevî ile öyle doldum ki bir an onun yanında olmak için Hindistan’a Delhi’ye uçmak istedim.

O güne kadar aradığım eksik noktayı bu sözde keşfettim. Hocamın anlattığı ceviz teşbihi aklıma geldi: Hakikate giden yol bir ceviz ile tarif edilebilir; yeşil kısım şeriat ilmi, tahta kısmı tarikat, zar kısmı marifet, özü hakikat.

Gerçekten şeriat ilmine vakıf olduktan sonra tarikata geçiş bir tahtayı kırmak kadar nefse zor geliyor. O halde burada bir mürşit aramalıydım.

O gün, Cuma namazını Süleymaniye Camiinde kılıp caminin Boğaz’a bakan köşesine oturdum; yazın güzel sıcaklığını, İstanbul’un çığlık çığlığa bağırmalarını ve Boğaz’ın muhteşem maviliğini seyrettim. Hayatımda hiçbir şehri seyretmeyi bu kadar sevmedim. İstanbul, insanı dünyevîleştirmekte ne kadar başarılıydı. Anadolu’da dolaştığım hiçbir şehri uzun uzun seyretmedim. Bunu boş zaman geçirme olarak gördüm hep. Ama İstanbul farklı bir cazibeye sahipti.

Bir ara içimin geçtiğini hissetim; yine o hayal alemine düştüğümü hissettim. Bir anda kendimi tayy-ı mekan yapar buldum. Birkaç adımda Anadolu’yu geçtim, birkaç adımda Basra’dayım, birkaç adımda Delhi’de. İnanmakta zorlanıyorum ama gözlerim açık, uyku halinden çoktan çıkmış durumdayım. Parmağımı ısırıyorum, acıyor; ancak uyanamıyorum, daha hâlâ Delhi’deyim. Kendimi bir dergahın kapısına doğru yürüyor buldum. Kapıda iki kişi beni bekliyorlardı. Birisi Ahmed Efendinin anlattığı kadarıyla Abdullah Dehlevî olmalı, yanındakini tanımıyorum; ancak garip bir hadise oldu: Dehlevî hazretleri hiç konuşmadı, yanındaki zat beni sarıp sarmaladı, hoş geldin İsmail’im, dedi. Dehlevî hazretleri gülümseyerek ilerledi. Peşinden yürüdük, o odasına çekilip hasırının üzerine büzüştü kaldı. Bu züht ve takva abidesinin bana bir mesajı olmalıydı, ama neydi? Beni kucaklayan halife kulağıma, “Şimdi zamanı değil, sonra gel; ancak İstanbul’a dönerken ayaklarını ıslatma, dikkatli ol.” dedi. Bir anda kendimi aynı yolu dönerken buldum. Boğaz’dan geçerken dikkat etmem gereken noktayı bir anda kaçırıp suya bastım.

Gözlerimi açtığımda Süleymaniye’nin köşesinde içim geçmiş bir halde buldum kendimi, ayaklarım ıslaktı. Allah’ım tayy-ı mekan mı yaptım, rüya mı gördüm, diye tuhaf bir hâlet-i ruhiyeye  girdim.

 

 

 

 

 

Artık İstanbul benim için bir sürgün yeri gibi karanlık bir âlem oluvermişti. Zaten Sadrazam Hurşid Ahmed Paşa da dahil pek çok devlet adamı ile yaptığım görüşmeler İstanbul’un başının çaresine bakmaya çalışan bir merkez olmaktan ileri gidemeyeceğini açıkça bana göstermişti. Dünya işleri bu kadar karışıkken benim iç dünyamı düzene sokmam oldukça zordu. Tek çarem kalbimi mutmain edecek bir şeyhe sarılmaktı. Devletin dahi gururunu, haşmetini yitirdiği bir dönemde âlim tayfası kendini, şeytanını ve nefsini yüceltip duruyordu. Buradan siyaset ilminin ve dünya ahvalinin ne yönde ilerlediğini öğrenmiş olarak ayrılıyordum. Dünyevî bilgilerime yenileri eklense de İstanbul, benim kalbimin anahtarına sahip değildi.

Bir sabah namazından sonra Hindistan’a giden kervanlardan birine dahil oldum. Her gece, Süleymaniye köşesinde gördüğüm veya tayy-i zaman ve mekan olarak yaşadığım halet ile rüyalara daldım; her sabah Abdullah Dehlevî’nin yanındaymışım gibi uyandım.

Bağdat’ı geçip Basra’ya geldiğimizde bir an önce deniz kenarına gitmek ve gemi ile Hindistan’ı bulmak isteği, tüm ruhumu kapladı. Aylarca yolculuktan sonra, Basra’da bir hafta kalmak zorunda olduğumuzu bildiren kafile liderine sitemli bir dille sebebini sordum: “Bir haftaya kadar bize uygun gemi yok.” deyiverdi. Sabır imtihanına girdiğimi düşünüp sustum, bekledim, bekledim. Ömrümün en uzun bekleyişi bu idi herhalde.

Bir gece rüyalarımın akışı birden değişti; Abdullah Dehlevî yattığı hasırın üzerinden kalkıp: “Evladım senin kalbin Halid’ime bağlandı.” deyiverdi. Allahım, şimdi neyle amel etmeliyim, diye günlerce kendi kendimi yedim. Sanki kesin bir karar verilmiş gibi rüyalarım kesildi.

Basra’daki âlimlere Mevlânâ Halid hakkında sorular sordum; onun Abdullah Dehlevî’nin en önemli halifesi olduğunu öğrendim. Bu bilgi yüreğimi bir nebze ferahlattı.

Geri dönüp Mevlânâ Halid Zülcenaheyn hazretlerini görmemin daha iyi olacağını düşündüm. Bağdat’a tek başıma geri döndüm.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Salup raht-ı ikamet hâb-gâh-ı Rûmda eğlenme

Kemâlât ehli yok bu yerde ‘azm-i hâk-i Bağdâd it[xiv]

[Atını, bu uyuklama semti olan Diyar-ı Rum’da salıp bırakma.

Bu yerde kemal sahibi yok, Bağdat toprağına doğru yol al.]

 

Menim Bağdad’daki Hәyat Hekayem

Bağdat

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bağdat Camii

Sene 1813 Zilkade

 

 

 

M

evlana Halid hazretlerinin dergahına yaklaştığımda kapıda iki kişi gördüm; birisi çok tanıdık geldi. Evet bu kişi, Abdullah Dehlevî’nin yanında duran ve şeyhin yerine bana sarılan “Hoş geldin İsmail’im.” diyen kişi idi.  Yaklaşınca aynı şekilde bana sarılıp “Tekrar hoş geldin İsmail’im.”dedi. Şaşkınlık içindeydim, ama kalbimin mutmain olduğunu fark ettim. Bu kişi bir veli zat idi ve beni kapıda bekliyordu. O zaman anladım ki o gün rüya değil tayy-ı mekan ile Delhi’ye gitmiş ve bu iki büyük zatla birlikte olmuştum.

Mevlânâ Halid, gerçekten çok güzel bir insandı; bir seyidin bütün hasletlerine sahip olduğu gibi aynı zamanda Hz. Peygamber’in güzel yüzüne de sahipti. Ona bakmaya doyamadığım anlar çok olmuştur. Mevlânâ Halid Zülcenaheyn hazretleri, insan sarrafı olduğunu ilk emri ile bana kanıtladı; içimdeki âlim gururunu fark edip beni en aşağı işlere koştu. Artık tuvalet temizliğinden hayvan bakımına kadar ne kadar zor ve iğrendirici iş varsa benimdi. Garip bir haldir ki güzel kumaşlar giydiğim ve âlimim diye çalım sattığım anlardan çok daha mutlu idim. İçimde bir yerler kabuğunu kırmış ve artık ben, hayatın sırrına vakıf olmaya başlamıştım; bunu aynel yakîn hissediyordum.

Bir gece Efendim beni yanına çağırdı ve elimi uzatmamı istedi; uzattım. İki eli arasına alıp tevbe-i nasuh duasını okudu. Bu gece bir gusül abdesti alıp yatmamı ve Nakşıbendi halkasına kabul olmayı dilememi istedi. Hiç kimseyle konuşmadan hemen odama çekilip hasrıma uzandım. O gece rüyamda anlatılamayacak kadar güzel şeyler gördüm; sabahına da şeyhimin gülümsemesi ile duaların kabul olduğunu anladım. Gecesine ilk hatme-i hacegana[xv] girdim. Şeyhimin yirmi beş estağfurullahı ile gözlerimizi yumduk. İlk fatihayı, Hz. Peygamberimiz ve tüm peygamberlere; aynı zamanda Şah-ı Nakşıbend hazretleri ile Abdulkadir Geylanî hazretlerine gönderdik. İkinci fatihayı, yine Hz. Peygamberimiz ve tüm peygambere; ayrıca Abdulhalık Gucdivanî hazretleri ile İmam-ı Rabbanî hazretlerine gönderdik. İşte o anda bir ışık tufanı yaşandı; sanki zikirhânemizdeki kandillerin yerini güneş almıştı. Gerçekten de yaz günü gözü kapalı yüzünüzü güneşe çevirdiğiniz andaki sıcaklık ve ışık hissediliyordu. Mevlânâ Halid hazretleri bir çığlıkla “Ya Rasulullah!” deyip kendinden geçti. Biz de kendimizi kaybetmişiz; nice sonra kendimize gelmişiz.

Bu konuları anlatmak, bu anları yaşamayanının inanması kadar zor; o yüzden bırakalım kerametler ve cezbe anları bende saklı kalsın.

Ancak şunu anlatmadan geçemeyeceğim: Günlerden bir gün Mevlânâ Halid hazretleri beni çağırıp “Evladım, artık senin görevin ahırların temizliği olacak.” dedi. Bu emrin sebebini çok iyi biliyordum: nefis terbiyesi; ancak aradan birkaç ay geçtikten sonra bu iş bana bir isteksizlik verdi ve şeytanın vesvesesi ile “Ay İsmail Şirvânî, sen ki Şirvan’ın beylerinden olasın ve gelip Bağdat’ta Kürt’ün, Arap’ın Türk’ün atlarının pisliğini temizleyesin. Bu ne acı bir ahvaldir.” dedim. Aynı gece Halid-i Bağdadî hazretleri beni yanına çağırdı ve “Evladım, yeni görevin insanların tuvaletlerini temizlemek.” dedi. Bunu duyunca yaptığım hatayı anladım; çünkü bir anlamda daha kötü görülen bir işe düşmek, nefis terbiyesinde başarısız olmak demekti. Biliyordum ki şeyhim o düşüncemden dolayı beni tenzil-i rütbe etmişti.

Bir yıl kadar tuvaletleri temizleme işi bende kaldı. Bir gün bu işi yaparken tuvaletlerden gül kokularının geldiğini hissettim. Bu koku o kadar dayanılmaz güzellikteydi ki içimden oraları sakallarımı sürerek temizlemek isteği geçti. Hemen şeyhime koştum, durumu anlattım. Gülümseyerek, “Tamam evladım senin yolculuğun bitti.” dedi. “Artık nefsinin en azgın devresini bitirdin, bu gül kokusu da Allah’ın sana bir lutfudur, daima gittiğin her yere bu Muhammed Mustafa kokusunu inşallah götüresin.” dedi. Gerçekten de o günden sonra arkadaşlarımın da fark edebildiği bir gül kokusu ile dolaşmaya başladım. Hatta şeyhimin diğer halifesi Seyit Abdullah beni tebrik edip bana uzun uzun sarıldı. Allah her kula bu kerameti nasip etmez, kerametin daim olsun, diye dua etti. Bu sofi kardeşim de, Terzi Baba’ya, Erzincan’a gelen zatın ta kendisiydi.

O günden itibaren daha bir büyük istekle kendimi dergaha adadım. Artık burası benim için son nokta idi. Asla buradan ve şeyhimden ayrılmam; ayrılamam.

Mevlânâ Halid hazretleri, üçüncü yılımda beni yanına çağırdı ve uzun uzun konuştu. Özellikle Kafkasların durumunu açıkladı; Rus istilasının yakın olduğunu ve buna tedbir alınması gereğini belirtti. Beni o bölgenin irşadı için görevlendirdiğini, söyledi. Bu ayrılıkların en acısı olacaktı; kendimi Peygamberimizden ayrı düşen, onun hasretini her anında hisseden Veysel Karanî hisleri içinde buldum. İki gün gözlerimde yaş hiç dinmedi.

Mevlânâ Halid hazretleri ayrılmadan önce elime bir icazetname sıkıştırdı; “Bunun mühürlü halini ancak bu yola layık olduğunu gördüğümde sana göndereceğim evladım.” dedi. Kafkaslarda Müslümanların yaşama hakkını savunmaya gidiyordum; ama kendim bir ölüden farksızdım. Benim için dünya “bir ağaç gölgesinde dinlenilecek kadar kısa” bir süre idi; ancak beled-i  İslam her an küffara karşı korunmalı idi. Bu da bir ibadetti: Cihat.

Mevlânâ Hazretlerinin elime sıkıştırdığı  icazetname şöyleydi:

 

 

“Hamd sadece Allah’a mahsusdur. Salavat ve selam, vahyine seçtiği Hz. Muhammed’e (s.a.v), ailesine ve sahabesine olsun. Bundan sonra Allah’ın halifesi olarak şefkatli, sadık dost, âlim, ariflerin ve faziletlilerin menbaı, sadat-ı tarik-ı Nakşibendiyyenin emri ile kuvvetlendirilmiş kardeşim, sevdiğimiz,  kerem sahibi Hacı İsmail Efendi’ye icaze verdim. Allah-u Teala bereketini, derecelerini ve hallerini artırsın. Talebelerine feyzlerini yağdırsın. Ona Nakşibendiye tarikatında irşad, zikir ve tevhid telkini ile taliplere nazarının tesirini, nurları muayyen etmekteki ve perdeleri kaldırmaktaki iktidarını tecrübe ettikten sonra icaze verdim. Bu icazeyi, silsile-i âliyenin büyüklerinden aldığım müsade ve Peygamberin sünneti üzerine istihareden sonra       verdim.
Evliyanın yoluna teşebbüs eden herkes onun sohbetini ganimet            bilsin.
Ona kitap ve sünnete sarılmayı tavsiye ederim. Keşf ve vicdan ehli imamlara uygun olarak fırka-i naciye olan ehli sünnenin görüşlerinin gereği olan akideyi tashihe emredip çalışmayı vasiyet ederim.
Ve ona Kur’an muallimlerine, fıkıh âlimlerine, sufilere hürmet etmeyi; kalp selameti, nefis semaheti, cömertlik, güler yüzlülük, eziyetten çekinmek, kardeşlerin kusurlarını affetmek, büyüklere ve küçüklere nasihat, düşmanlıkları terk etmek, tamahı terk etmek, ihtiyacının karşılanacağı hususunda Allah’a itimat etmek (Allah kendisine güvenenleri darda koymaz), kurtuluşun ancak doğrulukta olduğundan (doğruluktan) asla ayrılmama  ve Allah’a vasıl olmak- ki bu ancak Hz. Muhammed’e tabi olmaktır hususunu tavsiye ederim-. Kendisini hiç kimseden üstün görmeyip nefsini herkesten aşağı görsün, aleyhinde hareket edenleri ve hased edeni Allah’a havale etsin. Başına gelen şeri, gayreti ile def etmeye çalışmasın. Bu tarikat-ı âliyenin şeyhleri bazı himmetleri ile sana yetişecekler. Eğer isterse Allah-u Tealanın kudreti ile fesadı o anda maddi olarak bağlarlar. Bendelerinin sayısınca, razı olduğu nefisler adedince, dünyanın ziyneti ve kalemlerinin mürekkebleri sayısınca (miktarınca) Allah’ın salavat ve selamı yine Nebiy-i ümmisi Muhammed’in aile ve sahabesinin    üzerine olsun.

Ben fakir ve miskin Halid en Nakşibendî el Müceddidi Mevlay-i Kerim’in fazlına ermiş.[xvi]

Bu icazeti okuyup öpüp koynuma koydum; ona, nur yüzlü şeyhime sımsıkı sarıldım; aynı ilk defa beni Delhi’de sardığı gibi o da beni sardı sarmaladı. Gözyaşları içinde sarılmamız biterken şeyhim bir daha sarılıp kulağıma şöyle fısıldadı: “İsmail’im unutma ki hiçbir peygamber kendi memleketinde ölmedi.”

Yüreğimin üstünde onun icazetnamesi, kalbimde ondan ayrılmanın ateşli hüznü ve içimde tarifi mümkün olmayan bir huzur ile yurduma; Şirvan’ıma, Şamahı’ma, Kürdemir’ime, anneme dönüyordum.

Tebriz’e yaklaşırken içimde öyle bir his vardı ki anlatması adeta imkansızdır; hani insan çocukken içini aşırı hafif hisseder de şöyle ayağının birini kaldırsa, ellerini kuşlar gibi açsa kendini uçacak sanır ya, işte onun gibi. Ben de o anda kollarımı açsam ayağımın birini kaldırsam, bir uçurumdan kendimi bıraksam eminin Kürdemir’e kadar uçabilirdim. İçim o kadar hafifti ve adeta uçarak ilerliyordum.

Günlerce yol almış olmama rağmen hiç yorguluk hissetmiyordum. İşte Tebriz karşımda idi. Artık Kürdemir’e bir günlük yolum kalmıştı.

Tebriz’de karşılaştığım bir tanıdık acı haberi yetiştirdi; babam bir ay önce Hakk’a yürümüştü. İnanın içimden ağlamak gelmedi. Neden ağlayacaktım ki! O, bu dünya bağından her güzelliği dermiş, ahret azığını çoktan hazırlamıştı. O bize üzülüyor olabilirdi; ama biz ona asla. Dünyada tanıdığım en takvalı insanlardan bir olan babamı sadece yanına gidinceye kadar özleyecek olmam içimi yaktı. Peygamberimin sünnetine uyarak,” İnnalillah ve inna ileyhi raciun!” dedim, bir Yasin-i şerif bağışladım.

 

                                  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                     Merd ü merdâne o kaplan-sıfat Moskof ilen

Eylemek ceng ü cidâl şîr-i Dağıstâna düşer[xvii]

[Moskof ile mertçe ve erkekçe savaşmak o kaplan sıfatlı Dağıstan aslanı İmam Şamil’e düşer.  ]

 

Menim Kürdemir’deki Hәyat Hekayem

Azerbaycan/ Şirvan/ Şamahı

Şamahı Cuma Camii

Sene 1817 Receb

 

 

 

E

ve ulaştığımda annemi biraz durgun ama aynı inançlı tavrıyla görmek bana güç verdi. Altmışını geçmiş insanların arifliği ile yüzüme baktı, İsmail’im bu beyaz takke ve yeşil sarık sana çok yakışmış, dedi ve sıkı sıkı sarıldı. Yıllardır özlediğim anne kokusuna kavuşmak beni adeta cennet-i âlânın en üst noktalarına taşıdı. Kendimi yokladım, acaba anne sevgisi de beni dünyaya bağlıyor olabilir miydi? Hayır anne sevgisi bu dünyadan bir parça değildi; adeta cennetle alakalı bir histi. O sebepten olsa gerek Peygamberimiz “cennet annelerin ayağı altındadır”, demişti. Annemin ayağının altını öpüp hayır duasını aldıktan sonra Kürdemir’in ve Kafkasların ilk Nakşıbendî dergahını kurmak için kolları sıvadım.

Gerçi Azerbaycan, Şirvan, Şamahı dergahlara yabancı değildi; İzzettin Halvetî, Sadrettin Halvetî ve Yahya Şirvânî  bir zamanlar tüm dünyaya halvetî dervişleri salmışlardı.

Aklıma yine Burdur’daki hocam Molla Muhammed’in sözü geldi; gerçekten de yüz yıllar boyu Kafkaslar, İstanbul ve Mekke insanlık için bir enerji yükleme noktası olmuş, buralardan feyz alanlar, Yahya Şirvânî gibi,  dervişlerini dünyanın her yerine salmışlar.

Fakat işte o devir bitmiş, insanlar yeni bir başlangıç beklemekteler. Allah’tan tek niyazım onlara bu ışığı, peygamber nurunu taşıyabilmek. Zaten Mevlânâ Halid hazretleri de ayrılırken bana “Sirâceddin” yani, “dinin ışığı” diyerek bunu işaret etmişti. Dinin ışığı adını almanın verdiği ağırlık, omuzlarıma daha büyük bir sorumluluk yüklüyordu. “Allah’ım beni utandırma!”diye günlerce niyaz ettim.

Yaşadığım muhit her ne kadar Rus tehdidi altında olsa da Şirvan Şahlar Devleti başımızda şimdilik bir huzur meltemi estiriyordu. Bu meltemin bir kasırga ile kaybolup gitmesi o kadar muhtemeldi ki…

Şirvanşah Mustafa Han ve eşi Fatıma Begüm benimle ilgili çok iyi hisler besliyorlardı; bana intisap etmeyi arzuluyorlardı; ancak bu gibi ilişkilerin insanları dünyevîleştirdiğini bildiğim için çok yakınlaşmamayı özellikle tercih ettim.

Dergahımın üç ana bölümden oluşmasını sağladım: İlki,  insanların akıllarını doyurabilecekleri dersliklerden oluşan bölüm; ikincisi, maddi açlığı giderecek olan mutfak bölümü; üçüncüsü ve en önemlisi kalplerin doyurulacağı mescit ve onunla bitişik sekizgen zikirhâne.

Artık doğduğum topraklara borcumu ödeyebilme ve belki de böylece Allah’ın rızasını kazanabilme imkanı bulabilecektim. Fakat biliyordum ki tûl-i emel, yani uzun soluklu emeller Müslüman için sakıncalıdır. O yüzden havf ile recâ arasında, korkudan çok ümide yakın gidiş gelişler yaşamaya başladım.

Her şeyin çok güzel gittiği ve insanların akın akın benim dergahıma -yine belirteyim, benlikten Allah’a sığınırım- yöneldiği bu günlerde annemin ısrarlı ikazlarına rağmen evlenmekten uzak durdum. Biliyordum ki hayatım pek de sakin ve huzurlu geçmeyecekti. Yaklaşmakta olan Rus fırtınası kim bilir beni nerelere savuracaktı: Cepheye mi, gurbete mi, mezara mı?

Ancak annemin ısrarları haklı çıktı. Bir gün Pazar yerinden başım önde geçip dergaha giderken bir an gözlerimi kaldırmış bulundum. İki çift fitneli göz, davetkar bir edayla bana bakıyordu. O kadar ısrarlıydı ki utancımdan ne yapacağımı şaşırdım. “Böyle bir şey nasıl olur?”diye diye dergaha vardım. Ancak o bakış beni bir türlü bırakmadı. O geceki hatme-i haceganda, Fatihalardan sonra şeyhim Mevlânâ Halid’i düşünüp onun nur saçan yüzüne muratıp olurken birden bir çift fitneli göz araya girdi. Ne olduğumu anlamadan, “Sübhanallah!” diye bağırmışım. Hatmeyi devam ettiremeden odama yollandım.

O hafta sürekli bu duyguyu çözmeye çalıştım. Gerçekten neydi bu gözlerin sırrı; hiçbir zaman bir kadına bağlanmam demekle büyük mü konuşmuştum acaba? Birkaç defa daha karşılaştığım bu kadın, hiç de iyi nâma sahip değildi; ancak ta derinde bir yerlerimi yakmıştı; nasıl olur, nasıl diye diye çıldırma noktasına geldim. Bu kadar ilim, bu kadar tasavvufî nefis terbiyesi hiçe mi gitmişti; bir kadın her şeyi silip atmış, beni dünyevî bir aşka mı duçâr etmişti?

Aşkın, özellikle İlahî aşk haricindeki aşkın ne olduğunu Molla Muhammed’den dinlemiştim: Aşk bir bakışma idi ki bu, ruhlar âleminde iki ruhun birbirini görmesi ile başlar, dünyada birbiri ile karşılaşması ile tamamlanır. Bu bakışmanın iki tarafı da bu dünyada başka bir şey düşünemez; illa ki o, illa ki o!

Kalbimi bir sarmaşık gibi saran bu duyguyu anneme açmadan edemedim; çünkü bu hayatımda en çok yabancı olduğum bir cinsin, kadın denilen varlığın hücumu idi. Şimdi Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ındaki Hoşrüba bahsine gelmiş olmalıydım. Şeytanın şerrinden, nefsimin azgınlığından ve kadınların mekrinden Allah’a sığınırım, dedim; kadınlığın en yüksek noktasından annelikten, annemden yardım dilenmeye koştum. Bir haftadır çektiğim eziyetleri bir bir  anlattım; utancımdan yerin dibine girdim. Annem yine o yüce irfanı ile yirmi altı yaşımda olmama rağmen, bir çocuk olduğumu hissettirerek başımı okşadı. Yaşımın kaç olduğunu sordu ve Peygamberimizin hangi yaşta evlendiğini öğrenmek istedi. Bunları kendisi benden iyi biliyordu; ancak belli ki beni bir yere hazırlıyordu. Benim evlenme hususunda itirazımı dinledi; ona bir kadının sorumluluğunu alamayacağımı, Rus fırtınasının kopmak üzere olduğunu, bu fırtınanın beni nerelere savuracağını kimsenin bilemeyeceğini, bu fırtınada bir eş ve birkaç çocuğun elimi kolumu bağlayacağını söyledim.

Onun cevabı, kısa ve netti: Evladım sen Peygamberimizden daha dindar mısın veya ondan daha fazla zulme uğrayacağını mı sanıyorsun? Cevabım, tabii ki hayırdı. O halde onun sünnetini bir yıl geciktirmene sebep ne, deyiverdi.

Gerçekten, ben de derslerimde insanlara “helâl dairesi keyfe kâfidir, evlenin.” diyordum; ancak bunu kendi nefsime hiç kabul ettirememiştim.

Artık annemin feraseti ile şeytanı yenmenin yolunu öğreniyordum. Hey gidi Şeyh İsmail Siraceddin Şirvânî, kendine şeyh dediriyorsun; fakat verdiğin dersleri annenden öğreniyorsun, bu nasıl haldir?

O gece anneme “Peki” dedim; sen ara, bul. Bana uygun bulacağın kızla evlenmeye razıyım. Annem zaten bu halin ortaya çıkacağını sezmiş gibi hemen teklifini yaptı. Ablalarım Küreyş  ve Hacer’in gelin olduğu semtte bir uzak akraba kızını, Zahide’yi bana çoktan düşünmüş.

Zahide’yi bana tanıtırken, evladım madem  dünya düşkünü değilsin, sana Zahide’yi tavsiye ederim, dedi. Zahide sana tam manasıyla âşık; ancak sen onun farkında bile değilsin. Zahide güzel kız; fakat iki kusuru var: Bir gözü kör, bir ayağı da topal. Allah böyle takdir etmiş. Ben sana onu münasip görüyorum, dedi.

Hiç düşünmeden kabul ettim, benim evlilikten beklentim olamazdı; en azından onun hayali gerçek olsundu.

Gerdek gecesine kadar Zahide’yi görmedim, bunu kaderime rıza olarak düşündüm. Gece odaya girdiğimde bana gülümseyen yakıcı iki kömür karası sapasağlam göz, yine bana doğru yürüyen bir serv-i revân gördüm. Gayr-i ihtiyarî gözlerim doldu; Allah’ın bu lutfu ile yüreğimden ılık bir şeyler akıp gitti. Annem beni bir kez daha terbiye etmişti.

Zahidem, hayatım boyunca benim dünya ve ahret mutluluğum için her türlü fedakarlığı yaptı; ben de onun için köle oldum. Peygamberimizin Hazret-i Ali ve Hazret-i Fatıma’ya  söylediğini aynıyla yaşadık, o bana hizmetkâr oldu, ben ona köle.

Oğlum Abdülhamid’in doğumu, onun bana verdiği ilk cennet meyvesi oldu.

*

Annem bağımızın yanındaki evimizi hep güllerle doldurduğu için artık adım Güllü Mevlânâ’ya dönmüştü. İnsanlar tüm Kafkaslardan Güllü Mevlânâ’ya akıyordu ve ben bu sorumluluğun altında sadece Allah’ın Resul’ü gibi “Senin görevin sadece tebliğ etmek, sen hidayet edemezsin, kaderleri değiştiremezsin.” diyerek kalkabiliyordum. Fakat bir süre sonra yalnız olduğumu fark ettim. Dersler, zikirler, aş evi, ailem, şehrim, Şirvan’ım, Kafkasya’m; kısaca mesul olduğum tüm Müslümanlar benden en iyisini bekliyordu. Ben dünyadan kaçmak istesem de dünya benim peşimi bırakmıyordu. İnsanlara gönül ferahlığının, kadere rızanın güzelliğini anlatırken, gelen düşmana karşı şu yalancı dünyalarına sahip çıkmaları gerektiğini de anlatmak zorundaydım. Bir Müslüman, kâfirlerin ayağı altında kalamazdı; buna Allah da Resul’ü de razı olmazdı.

Bunaldığımı hissettiğim anda bir nefes yardımıma yetişti: Has Mehemmed’im. Allah’ım bir insan bu kadar mı Hazret-i Ebu Bekir’e benzer? Benimle öyle hem-hal olmuştu ki şuradan kendimi atacağım desem, benden önce sorgusuz sualsiz kendini atardı. Bu bağlılık Allah’ın bir lutfu olarak gönlüme bir bahar yeli gibi ferahlık verdi. Artık pek çok konuyu Has Mehemmed’im hallediyordu. Tekkenin tüm işleri onun omzuna kaldı, alış veriş, gelenleri ağırlama, yolculama…

Başımı  kaldırıp Kafkaslara baktığımda yanımda görmek istediğim birkaç şeyhin olduğunu fark ettim. Bunlardan biri Molla Mehmed Yaragî idi. Onun benimle olması, bütün Kafkasların gücünün düşmana karşı birleşmesi demek olacaktı. Bir gün Has Mehemmed’imi ona, Dağıstan’a, gönderdim.

Has Mehemmed, oraya varınca biraz tutuk davranmış; nasıl karşılanacağını tahmin edememiş. Önceleri pek de ilgi görmemiş; ancak bir gün sabah namazını onun kıldırması istenmiş. Molla Mehmed çoğunlukla öyle yaparmış. Has Mehemmed’im de onlardaki cezbe ve Kur’an’ı yaşayarak namaz kılma eksiğini gördüğü için kalpten dua edip namaza başlamış. Molla Mehmed Yaragî bir anda gözlerinin önünde Kâbe-i Muazzama’yı görünce kendinden geçmiş. Bu halin kaynağının bizde olduğunu anlayıp derviş olmak için yanımıza koşup geldi.

Yaragî, başındaki büyük sarığı, gür bıyık ve sakalı ile tam bir Kafkas kartalını andırıyor; yüzünün ince hatları ile asil bir soydan geldiğini gösteriyordu. Yanıma geldiği günden itibaren tam bir derviş teslimiyeti ile boynunu eğdi ve ruhundaki bazı yaraları tamire çalıştı. Nefsinin kendisine hoş gösterdiği dünyevî şeylerden uzaklaşmak için zahiri ilimlerden öğrendiği her şeyi unutmuş bir mektep talebesi gibi davrandı.

Bir gün, kafasını kurcaladığına inandığım üç soru sordu: Kader varsa biz niçin mesulüz? Şeytan ateşten iken onun ateş olan cehenneme atılmasının hikmeti nedir? Görmediğimiz şeyin varlığını nasıl ispat edebiliriz?

Anladım ki bu konular epeydir onun kalbinde yaralar açıyor, hemen ona İslam âlimlerinin getirdiği misalleri söyleyip şu hikâyeyi anlattım:

Bir gün sahte bir şeyh, gerçek bir evliyayı küçük düşürmek için yaltakçıları ile onun yanına gider. Gerçek evliya konuşmayı hiç sevmeyen bir insandır.  Bu özelliğini de bildiği için sahte şeyh ona üç soru sorar. O gerçek evliya, bir tarlanın kenarında çiçekleri seyredip zikre dalmışken, böyle bir soruyla muhatap olunca şaşırır kalır. Anlar ki bunlar kendisi ile dalga geçmeye gelmiş. Hemen yerden bir toprak kesek alır ve sahte şeyhin başına atar. Sahte şeyh, bu davranıştan ve kafasındaki acıdan dolayı bağıra bağıra şehrin kadısına gidip davacı olur. Kadı gerçek evliyayı  çağırıp olanları dinlemek ister; ancak konuşmasını şart koşar. Eğer konuşmazsa suçlu kabul edeceğini belirtir. Gerçek evliya dile gelir; şu cevabı verir:

Bu şeyhlik taslayan kişi bana üç sual sordu; ben de bir taşla üç kuş vurdum. Bana dedi ki: Şeytan ateşten yaratıldı, cehennem de ateş; ateş ateşi nasıl yakar?

El cevap: İşte topraktan olan insanın, topraktan olan kesek canını yaktı.

Yine bana dedi ki: Allah var diyorlar ama ne görüyor ne de gösteriyorlar. Var olan görünmez mi?

El cevap: Madem görülmeyen şey yoktur,  onun kafasına attığım kesek, ağrı ya da acı vermiş olamaz; çünkü ağrı ve acı görülmez.

Yine o, kader varsa ben niye mesulüm, diye sordu.

El cevap: O halde bu başına gelen onun kaderindendir, beni şimdi niye mahkemeye getirdi?

Yaragî, bu meseli de dinleyince mutlulukla gülümsedi; kalbi mutmain olmuştu. Adalet konusunda kıl kadar haksızlığa tahammüle rıza gösteremeyen bu Kafkas yiğidi, benim için ideal bir halife olacaktı.

Hazret-i Ebu Bekir’imden sonra, Hazret-i Ömer’imi de bulmuştum; zira Yaragî şecaat, adalet ve sertlikte Hazret-i Ömer’i bire bir andırıyordu. Yanında getirdiği on beş yaşlarındaki Şamil adlı çocuk da, onun yapısını aynen almıştı. Bu yavrulara Ruslara karşı durabilme gücü vermesi için Allah’a dua ettim, Şamil’ime sarılıp o hissimi anlasın diye alnından öptüm.

Bir süre sonra da Kumuk Türklerinden büyük âlim kabul edilen Cemalettin Kumukî kapımı çaldı. O gün bağda dutları budamakla meşgul idim ve içimde garip bir mutluluk hissediyordum. Kürdemir’in sonsuz gibi görünen ovasını avucumda tutuyordum adeta. Neredeyse her köyde, beldede bir irşatçım vardı; her an yeni ve güzel gelişmeler oluyordu. İşte Kumukî’min gelişi de o güzelliklerin zirvesi idi.

Budamak için çıktığım duttan yola doğru baktığımda âlim kılıklı insanların, at sırtında bana doğru geldiğini gördüm. İşte, dedim, bu beklediğim Kafkas heyeti olmalıydı.

Kumukî’m kapıya yaklaşınca beni ağaçta görmenin hayal kırıklığı ile, içinden şöyle geçirdi: “Bu nasıl bir şeyh ki ağaç buduyor. Ayrıca Peygamberimiz ağaçlara böyle cefa etmeyi yasaklamıştı. Şimdi ben bu adama nasıl biat edebilirim?” Bu düşünceleri içinden geçirdiğini sanki yanımda söylüyor gibi hissettim. Nasıl oldu bilmiyorum; belki de Şeyhim Mevlanâ Halid’in o hasleti bana da sirayet etmiştir. O söylemeden ben cevap verdim: “ Ey kardeşim, önce selam, sonra kelam demişler. Önce Allah’ın selamını verip öyle bu sözleri söyleseydin daha doğru olmaz mıydı? İşte cevapları: Bu ağaçlar Mekke’deki Peygamberin ağaçlarının tersine budanmazsa kururlar. Ayrıca bunlar dut ağacıdır, bunların yaprakları ipek böcekleri için kesilip toplanmalıdır. Allah bu ağaca da böyle bir görev vermiş.”

Kumukî’m içinden geçen soruya aldığı cevabımla, aynı benim Bağdat’ta düştüğüm hâlet-i ruhiyeye büründü ve elime sarıldı. Tam yedi gün yedi gece bir birimizi anlamaya ve yeni getirdiğim tasavvuf çizgisini paylaşmaya çalıştık. Buralarda bir atasözü vardır: “Şah da biliyor ki Şirvan Sünnî’dir.” Yani her şey ayan beyan ortadadır. Bu sohbetlerimiz ile anladık ki aynı durum Ruslara da dedirilmelidir. “Rus da bilmeli ki Şirvan Müslüman’dır.” Üzerimizdeki kara bulutların pek yakında Rus kurşunları olarak yağacağını ikimi de çok iyi biliyorduk. Ama artık ümitlerim binlerce kat daha güçlenmişti.

Rabbim, belki de Mevlânâ Halid Zülcenaheyn’in yüzü suyu hürmetine Kafkasya’yı ayağıma getiriyordu. Artık Hazret-i Osman’ımı da bulduğuma göre cihat zamanı gelmişti. Bu arada bir tek Ali’mi biraz daha beklemem gerekecekti.

Artık Ruslar Azerbaycan’ı karış karış işgal ediyordu. Bizim elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Tüm direnişler boşa çıkmış, son Şirvan Hanı Mustafa Han da tesirsiz kalmıştı. Çertme anlaşması ile de elini kolunu Yermelov adlı komutana tamamen bağlatmıştı. Bir yandan İran, diğer yandan Rusya Azerbaycan’ı yok etmeye kararlı idi. Düşmanın bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardı, elbet.

Bu arada ondan el etek çekmek istedikçe dünyanın insanın omzuna nasıl bindiğini çok açık ve net anladım. Artık bir Nakşî şeyhi değil, bir kurtuluş ordusunun lideri olarak görülüyordum. Bu karanlık gecenin elbet bir sabahı olacaktı; ancak insanları buna inandırmak çok zordu. Peygamberimizin Uhud savaşından sonra hissettiklerini hissediyor; kendime onun sözleri ile güç veriyordum: Korkma, Allah bizimledir.

Artık canıma kastedileceğini de fark ediyordum; belki bugün belki yarın; ama mutlaka bu olacaktı. Her gün bir halifemin sudan bahanelerle sürgün edilmesi normal bir durum gibi olmuştu. Otuzlu yaşların olgunluğu ile ölüme daha bir hazır hissettim kendimi. Ancak sevdiklerim?.. Onlar için de cenneti düşündüm, huzur buldum.

Bir gece, Hatme-i hacegandan sonra Kumukî, Yaragî ve Has Mehemmed’im ile gizli bir toplantı yaptık. İlk defa dergahtan uzakta gece yarısına kadar uzak kalıyordum. Halifelerimden Yaragî derhal silahlı faaliyetlerin güçlendirilmesini ve düşmana en beklemediği yerlerden zayiat verdirilmesi gerektiğini söyledi. Kumukî ise her zamanki gibi itidalli olmayı ve insanlarımızı eğitmeyi, düşmanın çekip gideceği güne kadar gizli bir direniş içinde olmayı salık verdi. Has Mehemmed’im ise benim ne diyeceğimi bekledi, siz ne buyurursanız ona uyarız deyiverdi. Kapıda nöbet tutan Şamil’in gözlerine baktım; tüm Kafkasya’nın imanını onun gözlerinde gördüm. Bu gençlerin imanı ancak cihat ruhu ile ayakta kalabilir, düşmanla anlaşmak imkansız, dedim. Evet, şehit olacak kan dökeceğiz ancak bu, yarının güneşinin doğmasını sağlayacak şafağın kızıllığı olacak. Hiçbir şafak kızıllık olmadan güneş doğurmaz. “Müslüman bir milletin Hıristiyan yönetimi altında kalması Müslümanlığa züldür.” dedim.

O sırada kapı çalındı; o kadar hızlı ve yürek hoplatıcı idi ki Şamil ve arkadaşı Murat, bellerindeki tek patlar tabancalarını sıyırdı. Kapıdakinin dergahtan olduğunu anlayınca silahlar yerine konuldu. Ancak gelen haber hiç de iyi değildi. Evim basılmış, annem şehit edilmişti.

Her şeyin bu kadar hızlı değiştiği ve hayat ile mematın bu kadar kardeş olduğu bir zamanda dünyevî iki sığınağımdan biri olan annemi kaybetmiştim. O güllerle bezediği evimizin en nadide gülü idi. Bana Güllü Mevlânâ dedirten iki sebep vardı: İlki şeyhimin himmeti ile girdiğim yere gül kokusu götürmem ikincisi de onun güllerle doldurduğu dergahım idi. Şimdi eminim ki cennette güllerle dolu köşkünde beni bekleyecekti. Onun cennete basan ayakları, beni de oraya çağırıyordu; velakin ömür denilen şey önümüzde dağ gibi dikiliyordu. Şimdi onunla birlikte gitmeyi ne çok isterdim.

Annemi şehit eden Ermeni Sarkis, bir yetimdi. Annesi onu Erivan’dan alıp Kürdemir’e kadar getirmiş; burada artık hastalık ve yoksullukla mücadele edemeyip vefat etmişti. Çok iyi hatırlıyorum, Sarkis bizim komşumuz Hatice Teyze tarafından büyütülmüştü. Ona, Hatice Teyzeden çok annem sahip çıkmış; neredeyse her gün bir öğün yemeğini bizde yemişti. Önce bu cinnetin sebebini anlayamadım; ancak durumu öğrenince daha bir kahroldum. Sarkis, birkaç aydır ortalıkta görünmüyordu; Ruslar onun şarap sevdiğini ve benim yakınımda olduğunu çok iyi tahlil etmişler ve o zaafını yalan yanlış bilgilerle destekleyip bizim eve göndermişler. Ermenilerin en büyük düşmanının bizim tarikat olduğunu ve tüm Hıristiyanları kesmeye hazırlandığımızı Sarkis’e anlatıp onu inandırmışlar. Oysa, o, yıllarca Ermeni kardeşlerimizle birlikte, mesele çıkarmadan yaşadığımızı ve onu bir evlat gibi bağrımıza bastığımızı bir türlü anlayamamıştı. Ah bu şeytanın en büyük silahı; şarap!

O gece Sarkis’i yine zilzurna sarhoş edip bizim eve göndermişler; benim her gece mutlaka evde olduğumu bildikleri için hiç tetkik etmek ihtiyacı duymamışlar. Eşimle çocuğum yukarı katta iken sarhoş Sarkis, hiç kimsenin dikkatini çekmeden evin ilk katına dalmış ve ilk gördüğü insanı, annemi şehit etmiş. Korkudan ve şarabın etkisinden sızan caniyi dervişler halletmiş; ancak çok geç!..

Anneyi mezarına koymak dünyanın en zor anlatılır duygularındandır. Hele de benim annem gibi hayatını İslam’a ve insanlığa, iyiliğe adamış bir insanı. Peygamberimizin sünnetine sığınıp onun gibi gözyaşlarıma yol verdim. Onun Kasım’ını yolcu ederken yaptığı gibi bol bol ağladım; kimse de beni kınamadı. İçimde asla isyanvârî bir his yoktu; aksine annemin cennet yolculuğunda ona yoldaş olamamanın burukluğu ve derin özlemler estiren üzüntüsü vardı. Bakî âleme gidene, fanî âlemdekiler ancak gıpta ederler. Mezarın üstüne onun yetiştirdiği güllerden kocaman bir demet konulunca ikinci adı “Gül” olan annem için içimden şiir-varî sözler taştı, gözyaşlarımla birlikte onun aziz hatırasını kelimelere katık yaptım. Boğazıma düğümlenen her kelimede göklere baktım; sakallarıma süzülen yaşlarla boğazımdaki düğümleri çözdüm.

Her gece rabıta-yı mevt zikrinde gözümün önüne getirdiğim çukurda şimdi, bu halde olmam dervişlerim tarafından yanlış anlaşılır mı, diye düşünmeden dilimin kepenklerini açtım.

Sure ve dualardan sonra herkese onu, annemi şöyle yad ettim:

 

 

 

 

 

 

 

اننه[1]

 

 

Adı Gül’dü/Gülleri severdi en çok/Güldü mü güller açardı gül yüzünde/Güllerle bölüşürdü yalnızlığını/Hep gül beklerdi sevdiklerinden/Bir de gül mevsimini takvimlerden/Hep gül kurutmuştu/Hayatın en hazin sayfalarında/Hep gülerek büyütmüştü sevdasını/Ve her sabah /Bir gül gibi bırakırdı tebessümünü sofraya/Tıpkı sımsıcak bir ekmek gibi/Ahşap evimizin avlusunda/Mis kokulu gülleri derlerdi/Ve bütün sırlarını sadece güllere söylerdi/Ne zaman bir haksızlık görse/Kanayan bir gül gibi/Ahh bu dünyada /Gülü gülle tartsalar derdi/İşte öyle bir çiçekti/Ömrümün ucunda gülden bir kalemdi /İşte o kadın benim annemdi./Bir bilseniz/Ne güller yetiştirdi hayatın dikenlerinden/ Dökerek gözyaşını/ Ve şimdi, işte o güller süslüyor onun mezar taşını. [xviii]

Onsuz bir hayatın nasıl geçeceğini düşünmekten  uzun süre hasta yattım. Belki de onu kıskanıyordum; benden önce dar-ı bekâya babamın yanına gitmişti. İkisi de beni bu yalancı dünyada tek başına bırakmışlardı.

Annemin dar-ı bekaya gidişinin haftasına bir gizli name ile bizim de bu diyardan gitme zamanımız geldiğini anladım. Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kalan Şirvanşah Mustafa’nın eşi durumu idare etmeye çalışıyordu; bu name de ondan geliyordu. Namede, Yermelov’un bu günlerde beni ve tüm sevenlerimi derdest edeceği; muhtemelen ya idam edeceği veya Sibirya’ya süreceği yazıyordu.

*

Bu hadislerden sonra işler daha da karıştı; Ermeniler her yerden toplanıp Karabağ’a doldurulmaya başlandı. Bu arada pek çok yerde zulümler ve gözyaşları birbirini izledi. Yermelov’un sardığı bir köyde çatışma çıkınca kıyamet kopmuş ve adeta köylerde kimse kalmamacasına katliam yapılmıştı. Bu durumun aynısı diğer bir gün Karabağ’ın kuzeyinde bir köyde vuku buluyordu. Yüzlerce köylü karyesini terk etmişti; ancak bir kısmı kalmayı ve direnmeyi seçmişti. Bunlara karşı kullanılan güç, akıllara durgunluk verecek cinstendi. Köyün dışında yakaladıkları insanları işkenceyle öldürüyorlar; çocukları ise diri diri toprağa gömerek korkuyu daha bir dehşetli boyuta taşıyorlardı. Özellikle toprağa diri diri gömülen çocukları duyunca kendimi tutamayıp ağladım. Bu alçaklık, bu insanlık dışı muamele, Cahiliye Devrinde kalmamış mıydı?

Silahlı tüm güçleri bu iş için toplayıp o karyeye yardıma gitme ve ilk çatışmamıza girme kararı aldık.

Köyün yakınındaki tepelerden Ruslara ateş etmeye başladık. Yüzlerce asker bir anda bize doğru dönüp ateşe başladı. Aramızda kalan bölgedeki eski evleri de siper ederek gün boyu çatıştık.

Aldığımız istihbarata göre, Rusların ve yandaşı Ermenilerin içinde Kazak Türklerinden de ne için savaştığını bilmeyen kardeşlerimiz varmış.

Şeki’de okurken en sevdiğim arkadaşlarımdan birisi Abılay’dı. Adı aslında Abdulhayr idi; ancak öyle telaffuz ediliyordu. Ondan Kazak Türkçesinin neredeyse tüm farklılıklarını öğrenmiş; hatta Ahmet Yesevî’nin Hikmet’lerini bulup bu dilden okumuştum. Şimdi tam zamanıydı, akşam olunca çatışmayı kestik. Halifelerime özellikle de Has Mehemmed’ime, gece bir damın üzerine çıkıp Kazak kardeşlerime sesleneceğimi ve beni engellemeye kalkışmamalarını söyledim. Hepsi birden, efendim bir sütre gerisinden seslenseniz, dedi.  O kadar üzgündüm ki bir çocuk daha toprağa gömüleceğine ben gömüleyim, dedim. Gece bastırınca bir damın üzerinden elimi ezan okur gibi yanaklarıma bitiştirip avazım çıktığınca bağırdım. Bu yolla Rusların aldatmacasına kanan Kazak kardeşlerimi saflarımıza çekmeyi umuyordum.

Kazak Türkçesiyle, Tekvir Suresinden bölümler okumaya başladım:

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar bulandığında, dağlar yürütüldüğünde,kıyılmaz mallar bırakıldığında,vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler ateşlendiğinde, nefisler eşleştirildiğinde, diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, Hangi günahtan dolayı öldürüldün, diye. Amel defterleri açıldığında, gök sıyrılıp açıldığında, cehennem kızıştırıldığında ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne getirmiş olduğunu anlar. Şimdi yemin ederim o sinenlere (yıldızlara), o akıp akıp yuvasına girenlere, yöneldiği an geceye, nefeslendiği an sabaha ki kuşkusuz o Kur’an değerli bir elçinin sözüdür.”

Ayetler bitince Kazak kardeşlerime bağırdım: “Bu okuduklarım sizin de bizim de inandığımız kitaptan; şimdi hangi yüzle Allah’ın katına döneceksiniz. Müslüman kardeşini öldürmüş olarak mı?” diye seslenip bir adım ileri attım. O anda, bir silah sesi ile herkes siperlere atladı. İçimden, şahadet burada ise ne mutlu, deyip sözlerime devam ettim.

“Bugün!”, dedim, “Birbirini yiyen biz Müslümanlar kime hizmet ettiğimizi biliyor muyuz? Benim bildiğim, biz kendi yurdumuzu savunuyoruz; sizin bildiğiniz nedir? Bir Müslüman ülkesini Ruslara teslim etmek midir? Sizce buna dininiz, inancınız, örfünüz, adetiniz; Türk kanınız izin verir mi?” Bir kurşun daha sağımdan geçti.

Artık susup neticeyi bekledim. Biliyordum ki Kazak Türkçesini hiçbir Rus merak edip öğrenmez; ancak her Kazak, Rusça bilir. Ne dediğimi Rusların anlamaması en çok istediğim şeydi.

Sabaha karşı silah sesleri ile sarsıldık; ancak silahlar ne köyün içinde ne de bize karşı idi. Bir saat kadar sonra Kazak kardeşlerimizin bağladıkları Rus askerleri ile bize doğru bayrak salladığını gördük. Evet, bir kez daha vicdanın sesi galip gelmişti. Öldürülen ve esir alınan düşman askerleri ile ilgilenmeyi Kumukî’me bırakıp Kazak kardeşlerimle Kürdemir’e döndüm.

Bir süre sonra durumu halifelerimle mütalaa ettim. Benim kanaatim kalıp şehit olmaktı; ancak Kumukî buna şiddetle karşı çıktı. Peygamberimizin Mekke’yi niçin terk ettiğini anlatıp tüm yollarımı kapattı. O anda aklıma Mevlânâ Halid hazretlerinin sözü geldi: “Unutma evladım, hiçbir peygamber yurdunda ölmedi.”

Artık yurdundan ayrılma mevsimindeydim; bu bir sonbahar olarak tarif edilse de benim içimdeki baharı hiç ama hiç bulandıramazdı. İnsan zaten misafir olduğu bir evde, bir odadan öbürüne geçirilse ne olurdu ki.

Ayrılmadan önce, bir gece yarısı evimin yanındaki atların bağlandığı bölümden tuhaf sesler gelmeye başladı. Aklıma önce Rusların yeni bir eşkıyalık girişimi olma ihtimali geldi. Zaten en çok arzuladığım şey şahadet olduğu için kimseyi uyandırmadan, dervişlere dahi haber vermeden, hadiseyi tetkike dışarı çıktım. Atların durduğu yerden gelen bu sesler hiç de hayra alamet değildi. Sanki birileri atları özellikle rahatsız ediyor; hayvanların huysuzlanmasını istiyordu. Sessizce kapıyı aralayıp karanlığa gözümü alıştırmaya çalıştım. Bana en yakın atın sırtında bir karaltı görür gibi oldum. Bu karaltı bir süre sonra hafif hafif aydınlandı ve kendini bir ışık huzmesi içinde bıraktı. Aman Allah’ım dedim, bu bir alkarısı. Anamın anlattığı bazı korkutucu hikâyelerde geçen varlık buydu işte. Biraz daha dikkatle bakınca ayaklarının ters olduğunu, uzun beyaz saçlarını önüne dökmüş taramakta olduğunu ve tıpkı söylendiği gibi atların yelelerinin örüldüğünü gördüm. Dünyada hiçbir şey beni korkutmaz, nitekim ölümden korkmayan hiçbir dünyevî varlıktan korkmaz derdim; fakat bu manzara bir an tüylerimi diken diken etti. Uzun saçlarını taramakla meşgul olan bu alkarısına yaklaşmalı mıydım, yaklaşmamalı mı? Bir süre bunu düşündüm; sonra bizim yörede inanılan bir hususu denemek isteği geçti içimde. Alkarısı denilen bu varlıklar, eğer bir iğne ile zapt edilirse görünmez olamazlarmış. Acaba dedim, bir iğne ile sırtından zapt etsem bu hadise gerçekleşir mi? Merakıma yenik düşüp yakamdaki iğneyi çıkarıp sessizce alkarısına yaklaştım. Yüzü, saçı ile kapalı olduğu için beni göremedi, küçük bir hamle ile sırtına iğneyi geçirdim. Birden dehşet verici bir çeviklikle bana doğru döndü; gözlerinin siyahı olmayan bir kadın yüzü ile burun buruna geldim. Korkunç bir ses çıkartıp yavaş yavaş ihtiyarlamaya başladı. Bir süre sonra bir kız yerine ihtiyar bir kadına dönüştü, aynı zamanda gözleri ve ayakları da normal insana benzedi. Şaşkınlık içinde olanları seyrederken, adeta fısıldar gibi bir sesle, “Bundan sonra emrinize âmâdeyim.” dedi. Gayri ihtiyari, “Dışarı çıkalım.” dedim. Peşimden hafif hafif hışırdayarak dışarı geldi. Üzerimdeki korkuyu attıktan sonra anladım ki bu gerçekten bir alkarısı ve ben yakaladığım için hayatı boyunca bana hizmet etmeye çabalayacak; lakin benim böyle bir isteğim asla olamazdı. Bunun için dışarı çıkar çıkmaz, “Ona, sırtındaki iğneyi çıkarmama müsaade et, benim kusuruma bakma.” dedim. Fakat hiç beklemediğim bir cevap aldım, “O iğnenin çıkması artık takdire kaldı, siz isteseniz de onu göremezsiniz, çıkaramazsınız.” dedi. O zaman, “Benim sizden hiçbir isteğim olamaz, istediğiniz yere gidebilirsiniz.”dedim. O konuda da yanıldığımı söyledi; hayatta olduğum sürece benden ayrılması, hizmetimden çıkması mümkün değilmiş. Ayrıca bu hususta yalvarmaya da başlayınca, bu takdiri kabullenmekten başka yol bulamadım. Elbet Allah-u Teala bir sebeple bu durumu halk etmişti. Alkarısına, “Bundan sonra size Periana diyeceğim.” dedim ve  “Sizin dergahtaki isteyerek yapacağınız hizmetler haricinde size emir vermeyeceğim.” diye ekledim.

Periana, dergahın ve benim ayrılmaz bir parçam oldu; yalnız dikkat ettim kötü bir hadise olacağı zaman gözlerinin karası kayboluyor ve rengi kıpkırmızı oluyordu. Artık gideceğim her yerde bir Perianam vardı; takdirin emrettiği ayrılık gününe kadar…  Bilmiyordum bu bir anne tesellisi mi, bir imtihan mıydı?

Rus askerleri, artık açıktan tehdit etmeye başlamış ve arada bir silah sesleri hanemizin yakınından işitilmeye başlamıştı. Emri nereden aldığı belli olmayan bir manga asker, o gün dergahı sardılar ve beni götürmek için emir aldıklarını söylediler. İçimde en küçük bir tereddüt olmadan atıma bindim. Allah’ın dediği olur, deyip atımı sürmek istedim; ancak atım bir türlü hareket edemedi. Ruslar, önce bir oyun oynadığımı zannedip güldüler. Atımın arkasından sertçe vurdular; lakin atımda hiçbir hareket emaresi görülmedi. Ben de şaşırmıştım, nasıl bir hikmet-i İlahinin cereyan ettiğini anlamaya çalışırken Ruslar iyice hırslandı. İki ata bağlayıp çekip götürmek istediler; ne mümkün. Hayvancağız sanki bir emir almış gibi yerinden kıpırdamadı. Bu hadiseyi gören askerler müritlerimin de tazyiki ile beni götürme kararını ertelediler. Şaşkın şaşkın atıma ve bana bakarak çekip gittiler. Bunu bir keramet olarak kabul eden müritlerime, hadiseden kimseye bahsetmemeleri hususunda istirhamda bulundum.

*

Bir sabah namazı ve hatmesinden sonra hava ışırken ve herkes uyurken şehri terk ettik. Yanımda birkaç müridimle birlikte eşim, oğlum Abdülhamid ve Periana şehrin çıkışında en yüksek tepeden dönüp Kürdemir’e baktım. Kürdemir, uzak ufukta Şamahı; kısacası Şirvan önümde uzanıp gidiyordu. Kendimi bir an Hazret-i Peygamber’imin Mekke’den ayrılırken hissettiği duyguların içinde buldum. Herhalde o da benim gibi huzurla karışık hafif bir hüzün duyuyordu. Onun Mekke’den gideceği yer belli idi; benimse Medine’m henüz belli olmamıştı. Ahıska’ya doğru gidecektik; ancak orada bizi bekleyen bir ensar yoktu.

Son defa görüşmek üzere bu noktada bir kulübeye geçip halifelerimi bekledim. Hazret-i Ebu Bekir’im Has Mehemmed ilk gelen oldu; gözleri her an yağacak bahar bulutu gibiydi. Sonra Yaragî ve Kumukî;  Şamil ve Murad’ımı da almış halde geldi. Durumu değerlendirdik ve sürekli irtibatı sağlayacak bir haberleşme sistemi planladık. Ben Anadolu’dan sürekli destek sağlayacaktım; onlar ise üçe ayrılacaklardı. Has Mehemmed’im Şirvan’da, Yaragî Dağıstan’da, Cemaleddin Kumukî ise Kumuk Türkleri ile daha kuzeyde mücadele edecekti.

Ayrılık anında hiç birimiz umutsuz değildik; hele de Şamil ve Murad ışıl ışıl gözlerle cihadın heyecanını yaşıyorlardı. Bu dünyada onlar gibi cennet erleri ile karşılaşmak benim için Allah’ın en büyük lütuflarından bir idi. Eğer bir gün bu güzelim Azerbaycan; bu güzelim Kafkasya hür olarak ibadet edebilecekse elbette önce Allah’ın sonra, bu yiğitlerin sayesinde olacaktır, diye düşündüm.

Onlar ayrıldıktan sonra Has Mehemmed’im bir süre daha bana eşlik etti. Son defa Kürdemir’e bakıp, “Hoşça kal anne, hoşça kal baba, hoşça kal Yahya Şirvânî diyarı, hoşça kal.” dedim. Belki buralara bir daha bahar çok geç gelecekti; ancak mutlaka mutlaka bir gün, o baharı getiren güneş de doğacaktı. Gözlerim doldu, Has Mehemmed’e sarılıp birbirimizi teselliye çalıştık. Bu sulu gözlülüğüm annemden geçse gerek; çünkü annem Veysel Karanî soyundandı ve sanki Vesyel Karanî’nin Peygamber hasreti ile hiç kurumayan gözleri bize miras kalmıştı. Nedense hiçbir yerde ağladığım için rencide edilmedim; erkek adam, bir şeyh ağlar mı demedi kimse. Demek ki kalpten gelenin tezahür etmesine hiç kimse bir şey diyemiyordu.

Has Mehemmed’ime “Mahzun olma, Allah-u Tealâ bizimle beraberdir.”dedim; ayrıldık. Elveda Şirvan, Allah bilir, bir daha Şamahı Cuma Camii’nde namaz kılmak nasip olur mu?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kûy-ı dildâr hayâli bana tesîr eylemiş

Ağlasam olmaz acep yâda düşüpdür vatanım[xix]

[Sevgilinin mekanının hayali bana tesir etmiş, ağlasam garip karşılanmaz; çünkü vatanım yabancı yerlere düşmüştür.]

 

Menim Ahıska’daki Hәyat Hekayem

Ahıska

 

 

 

 

 

Ahıska Kalesi

Sene  1825 Zilhicce

 

 

K

azak üzerinden Ahıska’ya geçtim. Planlarıma göre burada bir sıkıntı doğarsa Batum üzerinden Anadolu’ya geçmek gerekecekti. Düşündüğüm gibi de oldu; Ahıska’ya gelmem ile Rusların tazyiki, bölgeye daha da arttı. Zaten her an işgal korkusu yaşayan halk benim varlığımdan da tedirgin oldu. Bir handa, bir hafta kadar kaldık.  Periana, bu günlerde nerdeyse her gece tedirgin oldu, gözlerinin karası sık sık kayboldu. Bereket bu durumu sadece ben görebiliyordum; eşim ve yanımdaki dervişlerim bu durumdan bî-haberdi.

Günler tam bir kâbus gibi geçiyordu; bu benim değil, halkımın kâbusu idi. Benim Hakk’a yürümek için duyduğum iştiyaka karşılık halkın bana olan ihtiyacı aynı oranda artıyordu. Bir anlamda Azerbaycan ile Osmanlı arasında köprü olmam, onların ümit ile tek tutunacak dalı idi. Bu görevi sırtımda hissetmesem bugün Ruslara teslim olur, şehitlik için dua ederdim; ancak dünya böyle bir yerdi, sen ondan kaçınca o seni kovalar, sen ona koşunca o senden kaçar.

Ahıskalı kardeşlerimin tereddütlerine rağmen bir gün eşraftan biri gelip kapımı çaldı ve burada kalmam için ısrar etti. Adamın konuşma tarzı hiç hoşuma gitmedi; bunda bir bit yeniği vardır, diye hemen teklifini kabul etmedim. Bir hafta  onu takip etmelerini dervişlerimden rica ettim. Adamın tam bir Rus taraftarı olduğu, Ahıska Türkleri ile hiçbir alakası olmadığı ortaya çıktı. Amacı beni burada tutup Ahıska’ya Rusların girmesine bir sebep daha hazırlamakmış. Tam bir Rus casusu ile imtihan olmuştuk.

Allah sıkışan kuluna mutlaka bir kolaylık verir; her zorluktan sonra mutlaka bir ferahlık vardır. Ahıska’da bu yaşadıklarımızdan sonra, Allah-u Teala bize bir Yesrib hediye etti. Hazret-i Peygambere Medinelilerin gelip onu şehirlerine davet etmesi gibi, Amasya âlimleri de gelip beni şehirlerine davet ettiler. Padişahımız, Abdülaziz’in fermanı ellerinde olan birkaç inançlı insan.  İşte Medine’mi bulmuştum; inşallah bu kardeşlerim de beni ve yanımdakileri ensar gibi karşılayacaktı.

Bu hadise Ahıska’da bulunan ve ilim öğrenmek için kendini yollara vurmuş olan bir serdengeçtinin marifeti ile gerçekleşti. Bu delikanlı Azerbaycan’da yayılan ünümü duyup hocası Amasya eski Müftüsü Kara Müfti-zâde Vâzıh Mustafa Efendi’ye mektup yazmış. Padişahımız Abdülaziz’in emir ve fermanları ile oradan bir grup kardeşimiz Ahıska’ya doğru yola çıkmış. Geldiklerinde bizim serdengeçti ilim aşığını bulmuşlar ve kapımı çalmışlar. İşte Allah dilerse taa Anadolu’nun göbeğinden, Amasya’dan ümit pınarları akıtan Ferhatlar gönderiyordu. Evet bunlar kaderin bir cilvesi olarak bizim dışımızda gelişiyor ve bizi gideceğimiz yere sürüklüyordu.

“Amasya” kelimesi içimde bir tanışlık duygusu uyandırdı; hemen yanımızdaki diğer adı “Ağbaba” olan yerin diğer adı da Amasya idi. Bu durum akılma gelince bir anlamda kendi ata yurdumdaki Amasya’dan, yeni yurdum Amasya’ya gidiyordum. Türk’ün olduğu her yer benim için vatandı ve bu vatanın evlatları için her tür mücadeleye hazırdım. Bu, dünya hırsı değil, ahret yurduna dönünce verilecek hesabın bir bölümü idi. Orada bana soracaklar: Yurdunda Allah’ın adı Ruslar tarafından silinmeye çalışılırken sen ne yaptın? Ben de diyeceğim ki, Peygamberimi kendime örnek alıp yurdumdan çıktım; bir Medine buldum, oradan mücadele etmeye çalıştım. Düşmanın her yerde hileleri bize engel olacak; ancak Allah’ın izni olmadıkça yaprak bile kıpırdamıyorsa biz o hilelerle nasıl aldatılırız. Çünkü biz sadece O’na sığındık ve yalnız O’ndan yardım diliyoruz. İnanıyoruz, o halde güçlüyüz.

Gelen heyetle birkaç gün durumu görüştük; zorlukları tartıştık ve kararımızı verip yol güzergahımızı belirledik. Batum üzerinden Karadeniz’e açıldık; kendimizi zorlu bir deniz yolculuğundan  sonra  Trabzon’da bulduk. Oradan at arabaları ile Amasya’ya on günde gelebildik. Bazen şu yalan dünya için bu kadar mihnet çekmek gereksiz geliyordu; ancak ben Peygamberimden daha iyi biliyor olamazdım; o mücadele ettiyse ben de etmeliydim. O, günlerce çölde yürüyerek Medine’sine vardıysa ben de benzer sıkıntıları göze almalıydım. Elbet yaşamamızın da ölmemizin de bir hikmeti vardır, dedim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İbtidâ düşdüm ayağa intihâ çıktım başa

Rütbe-i Ferhâdı buldum tîşemi çaldım taşa[xx]

[İlk önce ayaklara düştüm, en sonunda başa yükseldim. Ferhat’ın rütbesini buldum, baltamı çaldım taşa.]

 

Menim Amasiye’deki Hәyat Hekayem

Amasya

 

Kralkaya Mezarları

Sene 1826 Safer

 

 

A

masya’ya bir gece vakti girdik; ay bir tepsi gibi yüce dağların tepesinde bize gülümserken. Göllü Bağları denilen yerden ilerledikçe ayın büyüdükçe büyüdüğünü, dağların da inada yükseldikçe yükseldiğini görüyordum. Bir an aklıma Sevgili Peygamberimize Medine girişinde söylenen ilahi geldi: Taleal- bedru aleynâ, Min seniyyâti-il vedâ, Vecebe’ş-şükrü aleynâ, Mâ deâ lillahi dâ’[2]

Hayatımda hep Peygamberim gibi olmayı, onun yaşadığı gönül ferahlığını duymayı ve onun dinini yayarken çene kapamayı arzuladım. Buraya, Amasya’ya kadar hep böyle oldu, inşallah bundan sonra da böyle olur, diye dua ede ede şehre girdim.

Amasya eşrafı, Padişahımızın da emri ile, bana şehrin Şamlılar adlı semtinde bir ev münasip görmüşler; sanki Kürdemir’i özlemeyeyim diye. Şamlılar semtinin en üst noktasında ve ayaklar altında yeşil bir vadi uzanıyor. En yakınımızın adı Bahçeleriçi bağları, Yeşilırmak’ın karşısı Ayvasıl bağları; en uzakta ise Ziyaret kasabası bağları uzanıyordu. Kendimi bu manzarayı seyrederken İstanbul’da Süleymaniye’nin köşesinden Boğaza bakıyor hissettim. Padişahımız bununla da kalmamış, bana ve yanımdakilere Suluova mevkiinde geniş araziler de uygun görmüştü. Bir dergahın ihtiyacı olacak bütün harcamalar buradan karşılanabilecekti.

Amasya, her devirde zorda kalanların yurdu, melcei olmuş; işte yerleştiğim bu semt de, taa Şam’dan kaçan Müslümanların sığınağı imiş. Osmanlı ikinci kez buradan doğmuş. Şimdi de inşallah Müslüman Azerbaycan Türklerinin sığınağı olacaktı.

Amasya’da kurduğum dergahım da aynı Kürdemir’deki gibi üç saç ayağı üzerineydi: karnı acıkanlar için aşevi, aklı acıkanlar için ilim meclisleri, kalbi acıkanlar için zikirhane.

Tekkeyi kurduktan sonra en büyük sıkıntım su ihtiyacı oldu. Tekkemin Şamlılar Mahallesinden altı yedi yüz metre yüksekte olması her daim su taşımayı zorlaştırıyordu. Gerçi müritlerim bunu bir hizmet fırsatı olarak görüyordu; ama yine de burada bir çeşme olmalıydı. Amasya hakkındaki efsaneleri okuduğum bir kitapta, tam benim tekkemin beş altı yüz metre yukarısında, bir mağarada su bulunduğundan bahsediliyordu.

Bir gün kimseye haber vermeden ve içimden “Febieyyi alai rabbikuma tukezziban- O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” ayetini okuya okuya dağa doğru yürüdüm. Ayaklarım beni doğruca suyun olduğu yere götürdü. Burası on beş yirmi metre uzunluğunda bir mağara idi ve içinden süzüle süzüle, pırıl pırıl bir su taşıyordu. Sevinçle tekrar ettim: “Febieyyi alai rabbikuma tukezziban!”

O gün, döner dönmez dervişlerimle işe koyuldum; hemen boru görevi yapacak pişmiş tuğlalar sipariş ettim. Kazı işlemleri adeta bir eğlence haline dönüştü; müritlerim, sanki Medine’deki ilk mescidi inşa eder gibi heyecanlı ve mutluydular. Birkaç ay sonra tekkemin üzerinde çeşmemiz akmaya başlamıştı bile.  Bu suyun, pek çok derde şifa olduğunu ve pek çok kişinin bu vesile ile dergahımıza koşmasına vesile olacağını yıllar bize gösterdi.

Amasya’da Osmanlı ulemasına ve devlet adamlarına yakın olmak hem büyük bir fırsat hem de tehlikeli bir durumdu. Azerbaycan için gerekli desteği almak için çok mümbit bir ortamda idim; ancak bazı fitnelerin de çıkması an meselesi idi. İnsanlara, onların makamlarında veya servetlerinde gözünüzün olmadığını anlatmanız ve onları ikna etmeniz gerekiyordu. Bunun için kendimi adeta inzivaya çekip dergahımdan dışarı fazla çıkmadım. Sürekli dersler ve zikir ile meşgul oldum. Buna rağmen, Allah’ın hikmeti ile dergahımız dolup dolup taşıyordu. İnsanlardaki bu teveccüh beni hayli mutlu etti; çünkü bu gelişte bir tek amaç vardı: Allah rızası.

İnsanlara sürekli akıl ile aşkın mücadelesini anlattım, onlar da benim ne demek istediğimi çok kolay anladılar. Bunun en temel sebebi Amasya halkının ilmi seviyesinin çok yüksek olması idi. Burası yüz yıllarca ilme ve tasavvufa yuvalık yapmıştı. Özellikle beni sevindiren şey, şehrin manevî lideri olarak görülen Pir İlyas hazretlerinin Şirvan, Şamahı’da Halvetî eğitimi alması idi. Onunla kendimi hemşehri hissettim. Bu şehirde onun izinden büyük bir âlim kitlesi yetişmiş; bu âlimler şehzadeler tarafından sürekli desteklenmişti.

Amasya halkına Nakşıbendî yolunu ve zikrini anlatmak çok kolaydı. Fuzûlî’nin,

İlm kesbiyle pâye-i rif’at

Arzû-yı muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kıyl u kâl imiş ancak[xxi]

sözünün anlamını vermek en baş işim oldu. İnsanlar ilimde ilerledikçe mağrurlaşıyor ve asıl hedefin tersine; Firavunlaşmaya gidiyorlardı. İşte, tasavvuf bu gidişi durdurmanın en güzel yolu idi. Fakat şunun da farkındaydım, ilimsiz tarikat macerası da hüsranla sonlanmaya mahkumdur.

İnsanları yediden yetmiş yediye dergaha çağırıyor, onlara ilmimin yettiği kadar dersler veriyor, nefesimin yettiği kadar zikre yönlendiriyordum. Gerçekten de ilim ile aşk garip bir mücadele içindeydi, aşka giden yol ilimden geçiyordu; ancak yolun sonunda aşk bulunamazsa Firavunlaşma kaçınılmaz oluyordu.

Bir gün, yedi yaşlarında bir çocuk sakalımı okşayıp sordu: Güllü Mevlânâ, senin en büyük kerametin nedir? Ona, senin gibi olabilmem, dedim. Etraftakiler şaşırdı, nasıl yani! dediler. Bu sabi gibi saf ve hesapsız bir hayat görüşüne sahip olmaya çalışıyorum; yani yalansız bir hayatı arzuluyorum. Eğer bir insan yedisinden itibaren namazlarını sürekli kılarsa ve o namaz onu yalandan dolandan korursa; işte o adam evliyadır ve işte o hayat da, en büyük keramettir, dedim.

Gerçekten de insanlar nedense hep olağanüstü şeyler görerek imanlarının güçleneceğini zannediyorlar; oysa en büyük mucize ile her an yan yanalar. Tüm peygamberlerin mucizeleri sadece kendi devrindeki insanlar tarafından görülmüştür; ancak Hazret-i Peygamber’in en büyük mucizesi Kur’an her isteyenin, her devirde görebileceği bir mucizedir. Ben bu mucizenin içine sekiz yaşında hafız olduktan sonra düştüm; tüm kerametim de sekiz yaşının o safiyetini kaybetmememdi.

Dünyanın kahrına da lutfuna da hep dudağımın kenarında bir gülümsemeyle baktım. Nice lütuf sandıklarımın kahır, nice kahır sandıklarımın da lütuf olduğunu gördüm ve gülümsedim. Derin bir nefes almanın cennetten bir an yaşamak olduğunu, göklerin sonsuz maviliğinin sonsuz bir âlemin ispatı olduğunu anladığım günden beri, her güzellik bana, onun “el Musavvir” ismini hatırlattı; gülümsedim.

İki yıl sonra, her şey yolunda gibi görünürken bir acı haber beni, hayatımdaki en büyük imtihanla yüz yüze getirdi.

O günlerde ağır bir hastalıktan dolayı Hatme-i Haceganı dahi vekilim ve kayınbiraderim İsa Ruhi’ye bırakmak zorunda kalmıştım. Periana, tüm gün sıkıntılıydı; sürekli odama girip çıkıyor, huzursuz bir tavır sergiliyordu. Hanımım, hayatımın en büyük serveti, ahretimin en büyük destekçisi ve beni annemden sonra en çok teselli eden Zahide’m, odaya bulutlu gözlerle girdiğinde bir şeyler olduğunu anladım. Zahide’m, haberi vermeden önce bir soru sordu: Efendi, sana çok değerli bir emanet verseler ve sen ona alışsan; sonra da o emaneti geri isteseler ne yaparsın? En değerli emanetin ne olduğunu bildiğim için gözlerimde iki damla yaşla; tabii ki emaneti sahibine veririm, dedim. “Oğlumuz Abdülhamid’i Yeşilırmak’ta şehadete yolculadık bey!”, dedi ve hüngür hüngür ağladı.

Bu durumda söylenecek tek şey vardı: “İnnalillah ve innâ ileyhi raciun.” Yalnız yüreğimdeki yangının büyüklüğü beni hayretlere düşürdü; daha hâlâ dünya ile bu kadar sağlam bağlarım mı vardı? Evlat acısı insanın içini neden bu kadar derinden yakıyordu?

Rabbime yönelip sevgili Peygamberimi düşündüm. O da aynı acıyı, Hazret-i Kasım’da yaşamıştı. Şimdi onun kalbindeki acıyı, en tazesinden yaşıyor ve iliklerimden sızı sızı geçişini tadıyordum. Belki de kimse görmediği için olsa gerek, Zahide’m ile birlikte uzun bir süre gözyaşı döktük; sonra birbirimizi teselli ettik. Anne yüreği daha bir alevli yanıyordu. Uzun süre onun gözlerindeki hüznü silemedik.

Bu hüznün en büyük sebebi de, yavrumuzu ellerimizle kabrine koyamamamız oldu. Yeşilırmak oğlumu, Abdülhamid’imi geri vermedi.

Bir gün Yeşilırmak kenarına gidip içimden dökülen şu dizeleri sulara fısıldadım:

Nazarımdan bugün ol serv-i revanım gitdi
Ne durursun yürü ey dil yürü cânım gitdi

Takatim yok ne edem âh ki ma’zûram tâ
Çıkdı canım bedenimden ki cananım gitdi

Hâk-i pâyi ki ırağ oldu gözümden o gün
Dedim eyvah gözüm nuru vü îmânım gitdi

Ne edem çâre ne, azm eyledi ol ayrılığa
Ne edem çâre nedir, çıkdı revanım gitdi

Bî-kesem yokdu kesim, lutf-ı Hudâdan gayrı
Kalmadı tâb u tüvanım, ki emânım gitdi[xxii]

Derin bir nefes alıp gökyüzünün engin maviliğine baktım. Burada her şey; ama her şey fâni idi. Ancak fâni olduğu kadar da güzel ve cezp ediciydi. Allah-u Teala her şeyi bir sebeple halk etmek ve her şeyi bir mantığa oturtmak için insanları anne, baba gibi vesilelerle göndermiş ve onları birbirine sevdirmişti. Dünyaya gelecek çocuğa, anne karnında iken, seni orada iki melek bekleyecek desen inanamaz; ama gerçek bu. Anne ve baba birer melek misali onu koruyor, kolluyor; hatta o kadar sahipleniyor ki emanet olduğunu unutuyor. Bâki âlemin tarlası olduğu için bu dünyada başımıza gelenlerin tam sebebini bir türlü anlayamıyoruz; ancak çabalayıp duruyoruz. Belki de en güçlü ateşlerde saflaştırılan madenlerin en değerli madenler olduğu gibi, biz de en güçlü acılarla pişiyorduk.  Uzun uzun tefekkür ve dua edip dergaha döndüm.

O yıl Allah-u Teala bir erkek evlat vererek bizi teselli etti; nur topu gibi beyaz, Amasya elması kadar tatlı, kömür gibi kara gözlü Mehmed Rüştü’m dünyaya teşrif etti.

Bir yıl sonra ise, İstanbul’dan bir siyasî rahatsızlık haberi yayıldı: Nakşibendî dervişleri Sivas’a sürülüyordu. Devlet ile tarikatımın zıtlaşması ve bazı müesseselerde iktidar elde etmeyi düşünmesi, bana çok korkunç geldi. Bir tarikat, insanların dünya makamını değil, ukba makamını yükseltmeye çabalamalı değil miydi? Nasıl olur da dünyevî hırslar uhrevî arzuların önüne geçerdi?

Bu duygularla günlerce üzüntülere gark oldum; dünyanın bu cazibedarlığına bir hudut var mı, diye düşündüm, durdum. Hayatta beni mutsuz edecek tek şey, ahretini kaybetme veya kaybettirme korkusudur. Şu fâni dünyanın malı, mülkü, serveti, evladı, iyâli hep orası için bir imtihan değil midir? Bunu öğreten ve bu amaca matuf hayatını şekillendiren bir Müslüman, dünyanın geçici makamlarına aldanmaz, aldanamazdı. Hele de, Azerbaycan’ım da dahil bütün İslam âlemi düşman çizmeleri altında çiğnenirken makam, mevki, iktidar kavgası bir dervişe yakışmazdı. Bırakın dervişi, hiçbir insan bu küçük hesapları aklından dahi geçiremezdi. Ancak olmuştu işte; İstanbul’da yine bir şeyler ters gitmiş ve insanlar nefislerini inançlarının önüne çıkarmış ve ülkeyi sadece kendilerinin kurtarabileceği vehmine kapılmışlardı. “Benim yönetmediğim devlet, batsın daha iyidir.” zihniyeti yine Müslümanları bölmüştü.

Kardeşlerimden bu duruma sebep olanları ikaz; suçsuz ve mağdur olanları teselli etmek için Sivas’a gitmeye karar verdim. Bir mart sabahı çıktığımız yolculukta tek sıkıntımız Çamlıbel’i aşmak oldu; çünkü arkamızdaki yerler çiçeklerini açmış ağaçlarla dolu iken önümüzdeki arazi bir metre karla dolu idi. Bereket hava güneşli ve ılıktı; ayrıca  bir ters yel esiyordu. Yıldızeli’nden sonra bozkırın tüm ıssızlığı ve sonsuz hissi veren düzlüğü içimizi ürpertti. Yanımda Zahide’m, Mehmed Rüştü’m, Periana’m ve beş kadar müridim vardı. Adeta Kürdemir’den çıkışımız gibi yanımıza dünya malı almadan yollardaydık. Gideceğimiz yerde nasıl karşılanacağımızı dahi bilmiyorduk. Ayrıca İstanbul’daki hareketleri tasvip etmediğimi duyan bazı müritler bana kırgın da olabilirlerdi. Olsun, doğrunun yardımcısı Allah’tır, deyip kararımda sabit kaldım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cüdâ düşdüm illerinden

Kesmedim göz yollarından

Zülf-i Leylâ dillerinden

Gezerim dîvâne  dîvâne[xxiii]

 

Menim Sivas’daki Hәyat Hekayem

Sivas

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gök Medrese

Sene 1832 Şaban

 

 

S

ivas, birçok devlete başkentlik eden bu kartal yuvası, şimdi de Nakşıbendî dervişlerine geçici yurtluk ediyordu. Sivas’ın tenha mahallelerinden birine yerleşip sufilerin ileri gelenleri ile görüşmeye başladım.

Bu sırada bir oğlum daha dünyaya geldi: Ahmed Hulusi. O da bu zor günlerin sevinç hediyesi oldu.

İstanbul’dan gelen kardeşlerimin iktidara ortak olma hevesleri aşırı şekilde canımı sıktı; nasıl böyle bir düşünceye kapılabildiklerini sordum. Hepsi aynı cevapta birleşti; ya biz idareyi yönlendireceğiz  ya da İran taraftarı olanlar. Onlara fikirlerimi şöyle açıkladım:

Dostlarım, bizim bu dünyadaki temel hedefimiz ukbayı kazanmak ve kazandırmak olduğuna göre dünyevî iktidarlarla ilişkimiz ancak pamuk ipliği ile bağlı olmalı. Siyasetin şerrinden Allah’a sığınmalıyız. Kutadgu Bilig’teki ne Küntoldu’yuz ne Aytoğdu ne de Ögdülmüş; biz o mübarek eserdeki Odgurmuş’uz. Yani bizler padişahlık, vezirlik veya nâiblik sevdasında olamayız; ancak uyarıcı olarak hareket edebiliriz. Hazret-i Peygamberin vârisleri isek onun içtihadı ile sadece uyarıcı olabiliriz; hidayeti ancak Allah ihsan eder. Ancak diyorsanız ki birileri, biz olmazsak idareyi bize kışkırtır; o zaman da ya sabır ya da bugün olduğu gibi sefer bizlere vaciptir. Asla ve asla dünyevî makamlara gelerek idare etmek bizim işimiz değildir. Gelin bugün bize düşen sabretme vacibini yerine getirelim; dünyanın şu kadar büyük sıkıntıları varken bir de biz sıkıntı olmayalım, dedim.

Ya hırsızlar ne olacak; hem bizim hakkımızı çalıyorlar hem de halkın, dediler. Onlar için yapılacak iki şey vardı: uyarıcı olmak ve ikna etmek. Yoksa biz kadı veya devletin mahkemesi değildik; olmamalıydık da.

Anadolu’da huzur bulan ve güç kazanmaya çalışan Müslüman Türkler, ne yazık ki küçük menfaatler yüzünden birbirini yok etmeye çalışıyordu. İnsanlık tarihinin temel hastalığı Habil ile Kabil çekememezliği bir kez daha hortluyordu. Durum hakkında bilgi almak için yanıma gelen Sivas valisine olanları açık ve net aktardım:

“Nitekim buraya sürgünümüzün asıl sebebi de budur: devlete kafa tutma ihtimali. Padişahımız  Mahmud-ı Sanî hazretleri pek çok sıkıntının içinde bir de Halidî dervişlerinin derdiyle uğraşmak zorunda kaldı. Vali hazretleri, dedim, bu hadisede özellikle Padişahımızı Mevlevilik adına bize düşman etmeye çalışan kardeşimiz Sait Halet Efendiyi ve yine Halid-i Bağdadî hazretlerinin müritliğe dahi kabul etmediği Abdulvehhab Es-Susi’yi iyi tahlil etmek gerekir. Her devirde nefsine uyanlar olacak, hatalar yapılacak; ancak Halid-i Bağdadî hazretlerini ve tüm sevenlerini sürgünden sürgüne gönderecek ithamlar Allah’ın gazabına sebep olmaz mı? Padişahımızı yalan yanlış haberlerle sinirlendiren bu şahıslar bunun hesabını nasıl verecekler? Özellikle Şeyhimiz bize, devletten maaş almayın, hiç kimseden yardım talep etmeyin, dünya malından uzak durun, diye vaaz ve telkinde bulunurken kendisinin Mehdîlik iddiası ile ayaklanacağını söylemek ne kadar büyük bir iftiradır, dedim.

Vali kafası karışık bir şekilde, Es-Susî’nin bir Halidî şeyhi olmasını ve bu iddiaları desteklemesini nasıl açıklayacağımı sordu. Es- Susî’nin Mevlânâ Halid tarafından hiçbir zaman mürit olarak görülmediğini ve bu dünya hırsıyla dolu kardeşimizin, şeyhine iftira edecek kadar ileri gittiğini söyledim. Nitekim onun iddiaları yüzünden şeyhimiz Bağdat’tan Şam’a sürülmüştü ve Padişahımızın hiddeti bir kat daha artmıştı. Bereket Şeyhülislam efendinin telkinleri ile hadisenin büyümesi önlenmişti. Fakat biliyordum ki Padişahımız bu hadiseyi çabuk unutmaz ve biz Halidî’leri zor günler beklemekteydi.

Korktuğum gibi olmadı, zamanla sular duruldu. Halidî yolcuları daha da çoğaldı; iftiracılar iftira etmekle kaldılar. Ben onların mağfireti için de dua ediyorum; çünkü biliyorum ki insanlar bazen ne yaptıklarını bilmiyorlar, şeytan onlara yaptıklarını hoş gösteriyor. Bize iftira edenler de bizim kardeşimiz ve onlar bizim imtihanımız. Onların bizimle uğraşması da takdir değil miydi? O halde birbirimizi kafir ve hain ilan etmektense dua ile affetmek ve doğru yola davet etmek görevimizdi. Her gece zikir sonrası Allah’tan onların affı için dua ettim; bizde bir dünya sevgisi var ise ve o yüzden iftiraya uğruyorsak onun da giderilmesi için gözyaşı döktüm.

 

Sivas’taki dokuz yılım bu telkinlerle geçti. Bir yandan yeni yeni insanlara hitap edebiliyor; bir taraftan da İstanbul’dan gelen ve bir türlü benlik davasından kurtulamayan kardeşlerimi ikna etmeye çalışıyordum.

Onlardan birisi de Hurşid adında bir gençti. Onu hiç kimse tanımıyordu; ancak o da İstanbul’dan geldiğini ve tarikatın mensubu olduğunu söylüyordu. Garip davranışlarına rağmen ona da tekkemde yer verdim. Bir süre sonra ticaretle ilgileneceğini söyleyip benden borç istedi. Ona borç yerine, Amasya’daki dergahın vakfiyesinden gelen tüm parayı hediye ettim. Hayırlı temiz işler yapıp işini büyütmesini ve helalden kazanıp helale harcamasını istedim. Bol bol dua edip gönderdim. O para ile Hurşid bir dükkan alıp ticarete başladı; ancak çok hızlı yükselerek ikinci, üçüncü dükkanları çeşitli semtlerde açması dikkatimi çekti. Bir süre sonra onun hakkında küçük tahkikatlar yaptırttım; en nefret ettiğim işlere bulaştığını anlayınca da, bir kez daha üzüntü seline kapıldım. Hurşid, daha fazla kazanmanın aşkına tefecilik işlerine dalmıştı. Çağırıp defalarca konuşmama ve zikirlere devam etmesini istememe rağmen oralıklı olmadı. Hatta çok baskı yaparsam onun da yapabileceği şeyler olduğunu söyleyiverdi. Bundan anladım ki zekatını ve öşrünü de vermiyor, haramın en derin çukurlarına hızla yuvarlanıyordu. Son bir kez daha ikaz edip evine gönderdiğim günün akşamına bir kadın geldi dergaha. Özellikle benimle görüşmek istediğini söyleyip içeri alınmayı sağlamış. Kadını her zamanki odamda, oğlum Mehmed Rüştü ve bir müridimin yanında karşıladım. Kadın oldukça sıkıntılı tavırlarla yalnız görüşmesi gerektiğini söyledi. Böyle durumları daha önceden de  tecrübe ettiğim için yanımdakilere çıkmalarını söyledim. Kadın peçesini açıp derin mavi gözleri ile bana gülümsedi. Bir an Kürdemir’deki kadının gözleri hayâlimde canlandı; tıpkı onun bakışları gibi anlaşılmaz arzular dağıtıyordu. Önce yanlış hissetmiş olabileceğimi düşünüp hemen sadede gelmesini istedim; ancak kadın daha rahat tavırlarla hem kocasından şikayet ediyor hem de önden birkaç düğmesini açmaya çalışıyordu. Bunu yaparken de tabii olsun diye bunalmış gibi sesler çıkarıyordu. Hiç beklemediğim bir anda öyle bir şey söyledi ki burada zikretmem imkansız. Hemen yan odada günlük telaşlarla boğuşan Zahide’me seslendim: “Hanım! bak bu kadın kocasından memnun değilmiş; eğer tanıdığın bir eşkıya varsa hemen evlendirelim!” dedim. Kadın bu sözümü duyunca toparlanıp hemen dergahı terk etti.

Terk etti; ancak bu hadise beni kolay kolay terk etmedi. Bir hafta içinde her yerde bu kadın ile ilişkim olduğu yayılmaya başladı. O zaman anladım ki bu bir tuzaktı; hem de elimle beslediğim Hurşid adlı günahkarın tuzağı. Beni halkın gözünden düşürüp Sivas’tan kovdurmanın yolunu böyle bulmuştu.

İşi ilerletip, eve gelen kötü kadının mahkemeye beni şikayet etmesine ve benden davacı olmasına kadar götürdü. Dava görüldüğü gün gidip kadınla yüzleştim. Allah’tan beni bu çirkin iftiradan kurtarmasını diledim. Dava olmadan kadın o gece gördüğü rüyalar yüzünden her şeyi mahkemede itiraf edip çekip gitmiş. Mahkemeye ulaştığımda sanık olarak yerin dibine gireceğimi düşünürken tanık olarak Hurşid’in yalanlarını ortaya çıkarmak nasip oldu. Hurşid tüm ahlaksızlığı ile tek tek yüzleşti; hatta hiç kimsenin bilmediği onlarca düzenbazlığı bu olayla ortaya çıktı. İçimden Nahl suresinden bir ayeti okudum: “Yalan söyleyen ve iftira edenler, ancak Allah’ın ayetlerine inanmayanlardır. İşte onlar yalancıların ta kendileridir.” Hurşid Sivas’tan sürüldü; ancak giderken helallik istemeye geldi, hakkımı helal ettim.

Bir hafta sonra hayatımın en güzel tanışmalarından birini yaşadım. Azerbaycan’dan, Karabağ’dan gelen bir yağız delikanlı ile tanıştım: Mir Hamza. Sivas’ta geçirdiğim dokuz yılın en güzel mahsulü o idi.

O gün içimde çok güzel bir ferahlık hissi ile uyandım. Artık her şey yoluna giriyordu. Gerçi burası dünya olduğuna göre, buranın bir yapılıp bir yıkılacağını çok da iyi biliyordum. Fakat yine de bu hissime kendimi teslim edip tekkenin kapısına doğru yürüdüm. Kapıya yaklaşınca karşıdan gelen Azerbaycan’ımın giysilerine bürünmüş bir delikanlı gördüm. Bu delikanlı bana bir ay önce Nigar Hanım’ın mektubunda bahsettiği Hamza olmalıydı. Aman Allah’ım dedim, işte her hali ile tam bir Hazret-i Ali. Şirvan’da bekleyip durduğum Ali’m Anadolu’nun ortasında beni bulmuştu. Bana yaklaşır yaklaşmaz Mevlânâ Halid hazretlerinin bana sarıldığı gibi sarılıp; hoş geldin Hamza’m, dedim. Önce şaşkınlık alametleri gösterdi; belki adını nereden bildiğimi merak etti; ancak hiç bekletmeden mektuptan bahsedip kendisini beklediğimi söyledim.

O günden sonra en gözde halifem Hamza Nigarî’m oldu. Ona Hamza Nigarî diyordum; çünkü Nigar Hanımın kendisi için yaptıklarına karşılık şiirlerinde bu mahlası kullanıyordu. Onun şairlik yönü de beni sık sık Mevlânâ Halid hazretlerine götürüp getirdi. Mevlânâ Halid’in Divanı’ndan aldığım feyizler aklıma geldi. O günler artık ne kadar uzak deyip hafif mahzun oldum.

Aslında Hamza’m da Halid-i Bağdadî’ye intisab için yola çıkmış; ancak onun dar-ı bekaya uçtuğunu öğrenince bize teveccüh etmiş.

Hamza’m geldikten sonra her işim daha kolay oldu; artık tekkenin tüm işleri onun eline bırakıldı. Zaten ilmi seviyesi zirveleri zorladığı için sadece tasavvuf terbiyesine ihtiyacı vardı. Böyle, Hazret-i Ali soyundan, seyit oğlu seyyite tasavvuf anlatmaktan kolay ne vardı.

Bir gün dergaha gelen dar görüşlü birisi Hamza’mın şiirlerinde âl-i abâya olan ilgisini biraz fazla bulduğunu söyledi. Sen Sünnî misin, Şiî mi, diye sordu. Bu konuda benim çok hassas olduğumu bildiği halde, kırıcı bir üslup kullandı. Mir Hamza’m harika bir beyitle densizlik yapan o adamı utandırdı:

 

Allah’ı Muhammed’i âli seven dostânız

            Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümânız[xxiv]

Bu olay Hamza Nigarî’min gözümdeki mevkiini bir kat daha yüceltti. Gerçekten de aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kur’an’a inanan insanların bu tür ayrımlara gitmesi ne acı idi; birbirini rakip görmesi ve birbirini cehenneme itmesi ne kötü idi.

Artık hayatımda dört halife yetiştirmenin mutluluğunu tadıyordum: Mir Hamza Nigarî’m, Hazret-i Ali gibi ilmin kapısı ve şecaatli idi; Cemaleddin Kumukî’m, Hazret-i Osman gibi haya sahibi ve tedbirli idi; Has Mehemmed’im Hazret-i Ebu Bekir gibi sadık ve vefalıydı; Molla Mehmed Yaragî’m ise Hazret-i Ömer gibi adaletli ve sertti.

Sivas’tan onlara hasret dolu dualarımı Şamil’ime de bol bol mücahit gönderdim; İstanbul olayları bir anlamda Şamil’ime daha çok gönüllü göndermenin vesilesi oldu. Şüphesiz Allah, hiçbir şeyi sebepsiz yaratmıyor; bizim şer zannettiğimizde hayır; hayır zannettiğimizde de şer olabiliyordu.

Ancak, her şeye rağmen halkın gözündeki o şüpheli ifadelere daha fazla dayanamadım. İnsanlar, her ne kadar o kadın ile ilgili hadisede dava lehimde kapansa da, daha hâlâ“ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” diye mide bulandırmaya devam ediyordu.

Takvimler 1254 (1839)’ü gösterirken hiç umulmadık bir davet aldım; Padişahımız Mahmud-ı Sani hazretleri beni İstanbul’a çağırıyordu.

Padişahımızla yaşadığımız bunca gereksiz sıkıntının sonunda işte yeni bir gün doğmuş ve kendimizi anlatmanın yeni bir imkanı ortaya çıkmıştı.

Yanıma Mir Hamza’mı da alıp hemen İstanbul’a yollandım. Padişahımızın bizimle görüşeceği hususları kabaca biliyordum; ancak ayrıntılarının neler olacağını Allah bilirdi. Özellikle Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyunun Suriye tarafını yıllardır işgalinde tutması padişahımızı ziyadesiyle rahatsız ediyordu. Bu konunun en önemli görüşme maddesi olacağı muhakkaktı. Ancak fırsat doğmuşken kendimizi doğru ifade edebilmenin de imkanlarını araştırmam gerekiyordu.

İstanbul’da Topkapı Sarayında toplantı için hazırlanan salona girmeden önce Osmanlının neredeyse tüm tarikat ileri gelenlerinin burada olduğunu gördüm. Çoğunu tanıdığım ve sevdiğim için çok mesut bir an yaşadım. Gerçekten ne mübarek insanların yurdu idi şu güzel anayurdumuz. Bütün tarikatlerin önde gelenleri aynı meyanda sözlerle “Dünya ahretin tarlasıdır ve bu tarla düşman ayağı altında zelil olamaz.”diye görüş dillendiriliyorlardı.

Toplantı salonuna girdiğimizde Padişahımız Mahmud-ı Sani hazretlerini ve sağ yanında oğlu Abdülmecid’i gördüm. Padişahımız elli üç yaşında olmasına rağmen oldukça yaşlı görünüyordu. Yılların verdiği sıkıntılar yüzünden okunuyordu; ancak gözleri iri iriydi ve çocuksu bir ışıltıya sahipti. Oğlu Abdülmecid toplantı boyunca sadece dinledi, başını hiç kaldırmadı.

Resmi teşrifattan sonra konuları görüşmeye başladık. Bir ara söz bana geldi; işte şimdi hem Azerbaycan için hem de Nakşibendinin Halidî kolu için büyük fırsat anı idi.

“Kıymetli Hünkarım!” dedim. “Yurdu Ruslar tarafından işgal edilmiş bir Azerbaycan Türk’ü olarak katınızda bulunmaktayım. Bendeniz, işgalin, yurtsuzluğun ne demek olduğunu ve ne acılara yol açtığını daha taze tatmış bir insanım. Herkes bilmelidir ki şu Diyar-ı Rum denilen Anadolu’muz gerçek bir annedir ve nerede bir Müslüman yavrusu dara düşse burası ona kucak açmaktadır. Bu anamızın sıcak kucağı, ancak onun emin ellerde olması ile şefkat ve mutluluk dağıtabilir. Kim ne derse desin; nerede başı sıkışan bir Müslüman varsa aklına ilk gelen kapı, Osmanlı kapısıdır. Bu yüz yıllardır böyle oldu, inşallah daima da böyle olacaktır. Bu zor günlerde annemiz olarak gördüğümüz vatanımızın korunması bizim için namus vazifesidir. Her hal ü şartta yanınızdayız, hünkarım.” dedim.

“Bir de şunu eklemek isterim.” diye sözümü Halidiye koluna getirdim. “Hünkarım, aynı zamanda Nakşibendiyenin Halidiye kolundan bir kişi olarak geçmişteki tüm yanlış anlamaların unutulmasını rica ediyorum. Şuna emin olunuz ki bizler İslam’ın bayraktarı olarak daima Osmanlıyı gördük ve bundan sonra da daima öyle göreceğiz. Ne Mehdîlik iddiaları ne de ayaklanma yalanları bizi bu fikrimizden uzak gösteremez.

Şahsen biliyorum ki Azerbaycan’da, Türkistan’da, Kafkaslarda, Balkanlarda huzur olacaksa bu Anadolu’da güçlü bir yönetim  bulunması ile olacaktır.” dedim.

Padişahımız bu sözlerden duygulandı, bir süre yüzüme baktı; haklısın der gibi başını sallayıp yere baktı.

Toplantı sonunda bin kişilik bir kuvvetle bizzat Antep ve Nizip hattına gideceğimi vaad ettim. Bu da Padişahımızda beklenmedik bir şey duyan insanların hissiyatını uyandırmış olmalı ki “Ben de İslam âlimlerinden bunu beklerdim; ancak bu kadar istekli olmanız beni ziyadesiyle şaşırttı ve mutlu etti.”dedi.

Sivas’a dönmeden önce İstanbul’da en sevdiğim noktaya tekrar gittim: Süleymaniye Camii.

Bu caminin Boğaz’a bakan kısmına yine sırtımı dayadım ve geniş bir nefes aldım. Allah’ım, işte kalbimi mutmain etmiş olarak yine aynı noktadayım. Buradan tayy-ı mekan edip Delhi’ye gittiğim günün bereketi ile artık kalbi mutmain, huzurlu bir kul olarak aynı noktadayım. Artık dünya benim peşimde koşuyor, ben ondan kaçıyorum. Artık dünya bana yalvarıyor, ben istersem onunla meşgul oluyorum. Artık “ben” değil “biz” için dünya ile meşgulüm, İslam âleminin selameti için. Ey dünya çok güzelsin; ancak biliyorum ki senden çok çok daha güzeli var.

Sivas’a dönüşümde ilk iş tarikattan tüm sufileri toplayıp onları savaşa ikna ettim. Bu savaş iki Müslüman kardeşin savaşı olacak, neden biz de bu günaha girelim, diyenlere cevabım kesin ve netti: daha az kan akması için.

Kafamda değişik fikirler vardı; orada ne Osmanlı ne de Mısır Müslümanlarının kanı akmamalı idi. Benim işim gücüm ve hedefim, en az kan akıtılarak bu savaşın Osmanlı lehine son bulması idi. Amasya’da dahil tüm sevenlerimin bulunduğu diyarlara haber saldım. Tez zamanda bin kişilik bir güç olmayı başardık. Bu gönüllü grubunu Mir Hamza’mın emrine verip kendimi serbest bıraktım. Yanıma sadece Perianam’ı alıp kalabalığa katıldım, Antep’e doğru yola çıktım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İhtiyâr ile değil terk-i diyâr ettiğimiz

Dâr-ı gurbetde serâsîme karâr ettiğimiz[xxv]

[Terk-i diyar etmemiz de kendi kararımızla değildir, bu gurbet diyarında sersemce dolaştığımız da.]

 

Menim Nizib /Ayntab’daki Hәyat Hekayem

Nizip/ Antep

 

Kale

Sene 1838 Zil-hicce

 

A

ntep’te, Kavalalı Ali Paşa’nın Oğlu İbrahim Paşa’nın yaklaşık altı yıldır saldığı korkunun izlerini her yüzde görmek beni derinden yaraladı. Allah’ım bir Müslüman bir diğerine niçin saldırır? İktidar denilen bu dünya nimeti bu kadar tatlı mı? Yunus’un dediğini bu insanlar duymaz mı: Mal sahibi mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi/ Mal da yalan mülk de yalan / Gel biraz da sen oyalan.

Şu, üç günlük geçici dünya için bu kadar can yakmanın anlamını çözemeden kendimi olayların içinde buldum. Sivas’tan Mir Hamza’mın idaresinde getirdiğim gönüllülerle birlikte artık Padişahımız Mahmud-ı Sânî’nin askeri idik.

Yalnız kesin bir kararım vardı: Benim görevim en az kan dökülerek bu savaşın sona ermesidir.  İşte bu kararımı Mir Hamza’ma ve ordu komutanı Hafız Ahmed Paşa’ya da söyledim. Hafız Ahmed Paşa altıncı yılına giren savaştan artık bıkmış gibi bir görüntü veriyordu. Onu sabretmeye ikna etmek oldukça zordu. Ancak Nizip’e geldiğimde bir hafta dolaştım. Dost, düşman bir çok bölgeyi gezip elde ettiğim istihbarat ile sabrın iyi sonuç vereceğini anladım. Özellikle Halep’e doğru indikçe insanlarda büyük bir huzursuzluk söz konusu idi. İnsanlar artık bu savaşın mağduru olmaktan bıkmış ve bir an önce Osmanlının bu yerlerde sükunu getirmesini diliyordu. Can u gönülden Kavalalı’yı destekleyen sadece askerleri idi. Bu durum, halk desteğini biraz daha kaybetmiş bir Mısır ordusunun yurduna dönmesi anlamına geliyordu. Hafız Ahmet Paşa’dan izin alarak, düşman saflarında ikna faaliyetlerine girişmeye  karar verdim. Paşa’ya bu işin kansız bitmesi için sabırlı davranmasını salık verdim; ancak yüzündeki ifadeden hiç de öyle sabredecek gibi görünmedi. Mir Hamza’ma gönüllü askerleri teslim edip benden alacağı haftalık istihbarata göre hareket etmesini söyledim.

Kalbimde “Savaş hileden ibarettir.” hadisini gerçekleştirme emeli ile yola çıktım. Evet savaş hileden ibarettir ve küçük hilelerle bir Müslüman ölümden kurtulacaksa ne güzeldi.

Yanıma Periana’yı da alıp iyi Arapça konuşan  bir Nakşî şeyhi olarak karşı tarafa geçtim. Yapacaklarımdan öncelikle Allah’ın affına sığındım; çünkü en sevmediğim şeylerden birini; kendini olduğundan üstün göstermeyi deneyecektim. Büyük bir evliya, hatta Mehdi havasına bürünüp Mısır ordusuna desteği en aza indirecektim; bu sayede büyük bir taarruza engel olacak, binlerce Müslüman kardeşimin yok yere ölmesini önleyecektim.

İlk gece düşman hatlarının arkasına geçmem için  çok büyük ihsana ihtiyacım olduğunu düşünüp hep aynı ayeti içimden tekrar ettim: “Onların  kalpleri vardır, fakat anlamazlar; gözleri vardır, fakat görmezler; kulakları vardır, fakat işitmezler.” Araf suresindeki bu ayete sığınıp düşman saflarına Antep’in güneyinden ilerledim. Gün ışırken kendimizi Suriye’nin kırçık bölgelerinde bulduk. Sabah namazından sonra Periana’ma sordum: “Anacığım, sen bir peri olduğuna göre insan yapımı bir silahla ölmen mümkün mü?” Periana’m ne düşündüğümü anlamış olacak ki gülümsedi: “Hayır, ölmem.”dedi. işte tam düşündüğüm gibi bir mizansen hazırlanıyordu. Allah’ın izni ile artık her gün onlarca Mısır taraftarı Osmanlıya koşacaktı.

O günün akşamında ilk yerleşim yerine girdim ve Kavalalı taraftarı olanların meclisine dâhil oldum. İyi Arapça bilmem burada işimi kolaylaştırdı, şüpheleri azalttı. Uygun bir zamanını bekleyip topluluğa seslendim.

“Ey Allah’ın kulları, beni tanıyor musunuz?” dedim. Şaşırıp kaldılar. “Kimdir bir kişinin ölmesini engelleyecek dünyadaki tek güç?” dedim.  “Tabii ki Allah.” dediler. “Peki yaratılmışlardan kim?” diye sordum. “Tabii ki Mehdi.” dediler. “O zaman şu kadını getirin.” deyip Periana’mı işaret ettim. “Bu kadının ölmesine izin vermiyorum, ateş edin kendisine.” diye bağırdım. Hepsi dehşete kapıldılar. “Emrediyorum biriniz ona tüfeği ile ateş etsin; o, Allah’ın izni ile ölmeyecek!”diye tekrar ettim.

İçlerinden biri cesaretini toplayıp silahını Periana’ma doğrulttu. Ben işi biraz daha abartmak ve etkimi artırmak için gözlerimi kapayıp bir şeyler mırıldandım. Periana’mın bu durumda gözelerinin beyaza döneceğini bildiğim için “Ey kadın gözlerini beyaza çevir!” diye bağırdım. Aynı anda gözlerim yumulu olduğu halde kalabalığın hayret ifadelerinden durumu anladım. Gözümü açmadan, “Şimdi ateş et asker!” dedim. Bir patlama sesi ile bulunduğumuz kasaba ve gece titredi. Periana’ma hiçbir şey olmaması Mısır askerlerini ve halkı adeta büyüledi. İşte beklediğim fırsatı bulmuştum. Herkes bana insanüstü bir varlık gözü ile bakmaya başlamıştı.

O günden itibaren her gittiğim yerde kardeşlik ve bu savaşın anlamsızlığından bahsettim; tabii ki benden önce namımım gitmiş olması işimi oldukça kolaylaştırdı. Aylarca kasaba kasaba dolaşıp yüzlerce Kavalalı taraftarını Osmanlı safına gönderdim. Mir Hamza’mdan da güzel haberler geliyordu; artık Nizip ve çevresinde küçük küçük zaferler alınıyor, düşman yenilgi duygusu tadıyordu. Bu duygu kısa sürede bıkkınlığa dönecek ve Allah’ın izni ile büyük can kayıpları olmadan bu iş bitecekti.

Bu arada Prusya subayları da Osmanlıya yardıma geldi. Bu haber beni tam kalbimden vurdu. Bir Müslüman ülkesini başka bir Müslüman’dan korumaya Hıristiyanlar geliyor. İşte bunu bir türlü aklım hafzalam almadı.

Hafız Ahmet Paşa, nisan ayında gelen bu destekle belli mevzilerde başarılar kazandıkça daha büyük isteklere ve hayallere yelken açmaya başladı. Bunu Mir Hamza’mdan aldığım istihbarattan öğreniyor ve içimden dua ediyordum: İnşallah Paşa bir çılgınlık yapıp da bunca emeği boşa çıkarmaz; genel bir taarruza geçmez, diye.

Ancak Nizip önlerinde alınan birkaç başarı, Hafız Ahmet Paşayı tamamen hırslandırdı. Her gün onlarca askerini Osmanlı saflarına terk eden Kavalalı’nın ordusu da artık genel bir taarruzu bekler olmuştu; ancak silah yönünden üstün olmaları şu an için işlerini kolaylaştırıyordu. Belki birkaç ay sonra durum tamamen değişecek ve küçük zaferler Mısır ordusunu geri dönmeye zorlayacaktı.

O gece, Hafız Ahmet Paşanın genel taarruz kararını ve benim yakalanıp tevkif edilmem ile ilgili emri aynı anda öğrendim. Mısır ordusunun başı olan Kavalalı İbrahim Paşa, benim faaliyetlerimin istihbaratını almış ve karargahına götürülmemi emretmişti. Emri getiren asker, bir Mehdi’yi tutuklayacak olmanın korkusu ile yüzüme baktı. Ancak artık görevimin bittiğini anladığım için hiç ses çıkartmadan askerin yanı sıra, Periana’mla birlikte yürüdük. İbrahim Paşanın karargahının yanında bir çadırda üç dört gün bekletildik. Hayatımın son bir muhasebesini yapmak için uygun bir süre idi. Dünya işlerinden ne kadar kaçarsan işte o, sırtına yüklendikçe yükleniyordu. Ancak Allah şahit ki niyetim hep Müslüman kardeşlerin birbirini öldürmesini engellemekti. Biliyordum ki, Anadolu’da güçlü ve devlet, geleneği oturmuş bir devlet olmazsa dünyanın hiçbir yerinde Müslümanlar huzurlu olmazdı; özellikle de Azerbaycan’ımda. Kavalalı’nın hevesleri sadece bir nefis azgınlığı idi. Bir nesil bile sürmeyecek bir huzurdu.

Aynı günlerde, çadırımda, Hafız Ahmet Paşanın Antep yakınlarında bozguna uğradığını duydum. Bu da yetmedi, Padişahımız Mahmud-ı Sanî de Hakkın rahmetine kavuşmuştu. Onun yerine geçen oğlu Abdülmecid Han ise barış arayışlarına girişmişti.  Bütün bunları çadırımın yanında dedikodu yapan askerlerden öğreniyor ve kahroluyordum.

Aynı askerler bir gün sonra çadıra girip bizi aldılar ve Kavalalı İbrahim Paşanın huzuruna çıkardılar. İbrahim Paşa oldukça kızgın bir ifade ile “Demek Mehdilik iddia eden ve askerlerimi Osmanlıya gönderen casus sensin!” dedi.

Amacımın ne olduğunu söyleyemeden kararını verdi. “Bakalım yarın gün doğarken yiyeceğiniz kurşunlar da sizi öldürmeyecek mi?”dedi.

Ölüm, benim için korkunç bir şey değildi ki, ölümle korkutulayım. Zaten her gün rabıta-yı mevt ile kabrime hayalen girip çıkıyordum; ancak iki Müslüman grubun birbirinden binlerce can alması beni cehennem çukurlarına yitiyordu. Periana ile birlikte kararı sükunetle dinleyip çadırımıza geri götürüldük.

O gece, parlak bir haziran mehtabında Rabbime dua ettim. Belki ben, bu dünyada son anlarımı yaşıyordum; ancak gelecek yüzlerce nesil şeytanın şu oyunları ile birbirini helak edecekti. Buna fırsat verme Allah’ım, diye ağladım.

Bir an Periana’mın yüzüne baktım;  gülümsüyordu. “Hayırdır?” dedim. Gülümsemeye devam etti. Birkaç dakika sonra da dışarıda bir hareketlenme oldu. Günün doğmasına daha vakit vardı; lakin idam kararının bu saatte uygulanması da mümkündü. Birkaç saniye sonra içeriye ay ışığını arkasına almış dağ gibi bir delikanlı girdi. “Selamün aleyküm, şeyhim!” deyiverdi. Sesinden tanıdım; bu benim Hazret-i Ali’m, Hamza Nigarî’mdi. Elimi öpüp, “Sizden günlerce haber alamayınca emrinize muhalefet edip bu tarafa geçtim, bağışlayın.” dedi.

Sarılıp gözlerinden öptüm. Elindeki Zülfikar benzeri kılıçla tam bir Hazret-i Ali şecaati göstererek bizi çadırdan çıkardı. Yanında getirdiği on kadar askerin de tertibatı ile o bölgeyi terk ettik.

Abdülmecid Han’ın anlaşmaları ve Kavalalı İbrahim Paşanın bıkkınlığı sayesinde, Mısır ordusu, aldığı zafere rağmen Suriye içlerine doğru çekilip gitti. Biz de Sivas’a geri dönmeye karar verdik.

***

 

Tekrar Sivas’a geldiğimizde aynı havayı teneffüs etmek beni üzdü. İnsanlar hâlâ önceki hadiselerin dedikodusunu yapıyor, benden uzaklaşıyorlardı.

Kararımı verdim; Medine’me, Amasya’ya dönüyoruz, dedim.

Dönüş öncesi Mir Hamza’m biraz tedirgin görünüyordu, sanki içinde bir sıkıtı vardı da bunu benimle paylaşamıyordu. Yanıma çağırıp sordum; tam tahmin ettiğim gibi içinde büyük bir tereddüdü vardı. Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinden gelen bu kara yağız ve Şamil’imi andıran uzun boylu delikanlı korkuyordu. Fakat bu korku kendisi için değildi; daha çok benim, Zahide’min ve oğullarımın bu yolculukta zarar göreceğimizdendi. “Şeyhim, Karabağ’da artık Ermeniler o kadar çok zulmediyor ve yol kesiyor ki, onların şımarıklığının ve azgınlığının o kadar mağduru olduk ki şimdi ihtimaller bile canımı sıkıyor. Duydum ki burada da Sivas-Tokat arasında Ermeni çetelerinden pek çok mağduriyet olmuş.”deyince durumu anladım. Gerçekten de Rusların şımarttığı bu millet gafletin ve hıyanetin en üst seviyelerini zorluyorlardı. Annemin katili Sarkis’i daha unutmamıştım. Aslan parçası Hamza’ma tedirgin olmamasını, Allah’ın bizi koruyacağını;  aksi olursa da kaderin cilvesi olacağını ve zaten ölümü bir bayram olarak kabul edeceğimi söyledim. Boynunu büktü ve ilk defa küçük bir itiraz gösterdi; o an sanki karşımda Halifem Yaragî’yi gördüm. Şeyhim, dedi; siz veya ben veya diğer müritleriniz bu akıbete can atar; ancak, Periana, Zahide annem var, Rüştü can var…

Hamza’mın tedbirini haklı buldum; mademki yanımızda emanetler var, o halde onlar için hazırlıklı olmalıyız, dedim. Hamza’m sevinçle dergahtan ayrıldı. En iyi atların çektiği en sağlam ve rahat at arabasını bulup getirdi. Arabaya uzun urganlar ve pala tipi aletler koydu. Bu kadarına gerek yoktu, desem de o bir defa izni almış olmanın  ciddiyeti ile her şeyi tek tek yerleştirdi.

Ertesi gün sabah namazı ve zikrinden sonra yola çıktık. Çok güzel bir mayıs sabahıydı. Kuşlar bize zikrin en güzel namelerini söylerken gökyüzü maviliği ile cennetin sonsuz genişliğini ruhumuza fısıldıyordu. Bülbüller niyazlarının en güzelini güllere arz ederken Seyit Nigarî’me; sen ne duruyorsun, dedim, sen de şakısana! Hamza Nigarî’m de o emri bekliyormuş gibi hemen dilinden inciler saçmaya başladı:

Bülbül tek uyandım bir seher nâgah[3]

Gördüm uğramışam bir gül-‘izâra

Alışdım dem-be-dem yakıldım eyvah

Tutuşdum bend bend nâr-ı hezâra[4]

 

Ey Seyyid Nigârî ey ‘âşık-ı zâr

Ey esîr-i sevdâ derde giriftâr[5]

Bilmedin mi eyler seni târ-mâr[6]

Bes niçün uğradın kûy-ı nigâra[7][xxvi]

Yolculuğumuz Çamlıbel’den aşağıya sallanıp Tokat’a yaklaşana kadar hep böyle şiir ve zikirle geçti. Allah’ın bu dünyayı ne kadar güzel yarattığını ve bu dünyanın, fâniliğine rağmen bu kadar güzel olmasını, bu durumda ebedî âlemin ne kadar güzel olabileceğini söyleştik. Bir ara arabadan inip yol kenarındaki çiçekleri seyrettik. Yüksek yerlerde daha hâlâ nevruz açan bölgeler gördük. Nevruzlar beni alıp yıllar öncesinin Kürdemir’ine götürdü; nevruz topladığım nevruz bayramlarına.

Bu ayrılığın içimdeki izlerini takip edip bu sızının nedenini tespit etmeye çalıştım; mademki dünyadan geçmek asıl hedefim, o halde niçin Kürdemir hasreti içimde yanıyor? Bu sorunun cevabını Mevlânâ Celaleddin hazretlerinde buldum. Aslında biz, geçmişte bir yerleri; sılamızı özlediğimizde ana yurdumuzu hatırlıyoruz. Yani, Mevlânâ Celaleddin’in ifadesi ile ruhlar âliminden bir kamış misali koparılan bir fâni  insan, bu fena âlemine düşüyor ve hep o cennet gölünün özlemi ile bir ney misali inleyip duruyor. Belki, biz de Kürdemir’i özlerken aslında ana yurdumuz, o ruhlar âlemimizi hatırlıyor ve benzer özlemle inleyip duruyoruz. Bu dünyadaki sıla hasreti aslında öbür dünyadaki cennetimize olan özlemimizdir.

Bu düşünceler içinde Tokat’a yaklaşırken bir el silah sesi ile irkildik. Periana’mın gözleri bir an siyahını kaybetti. Hamza’mın canını sıkan hadise gerçekleşmişti: Bir Ermeni eşkıya çetesi uzaktan bize ateş ediyor, bağırıyordu.

Hamza’m bu konularda tecrübeli olduğunu söyledi ve kendisine izin vermemi istedi. Kendisine izin verdim; Hamza’m birden değişti, Hazret-i Hamza’nın ismini hak eden bir cesametle ve Hazret-i Ali’nin korkusuzluğunu gösteren bir şecaatle ayağa kalktı; atları dört nala sürmeye başladı.

Atlar adeta bu işi bekler gibi bir anda miskinliklerini üzerlerinden attı; adeta bizi uçurmaya başladılar. Arkamızdan bir el daha silah ateşlendi; bu ateşte bir müridim yaralandı. Zahide’m ve benim etrafındaki üç müritten biri idi o. İçimde ölüm korkusu gibi bir duygu yoktu; ancak Hamza’mın dediği gibi Zahide’m ve diğerleri vardı.

Atlar o kadar hızlı idi ki bir süre sonra çetenin büyük kısmı takibi bırakmak zorunda kaldı. Ancak özellikle bir tanesi ısrarla peşimizdeydi. Hamza’m geri dönüp durumu değerlendirdi: Şeyhim bu eşkıya bizi bırakmayacak, ben bu tipleri çok iyi bilirim, dedi ve iznimi hatırlatıp yapacaklarına itiraz etmememi rica etti. Bir süre sonra ayakta tuttuğu atın terkilerini yanındaki müride bıraktı ve yanına aldığı kalın urgan ile beklemeye başladı. Siz Tokat’a kadar hiç durmayın, dedi. Ağaçlık bir yerden geçerken arabayı durdurmadan “Ya Allah, Ya Muhammed, Yâ Ali!”diyerek kendini aşağıya bıraktı. Zannederim daha önceden bu hareketleri yapmış olmalı; çünkü düşmesi ile ayağa kalkması bir oldu. Tam bir Azerbaycan, Kafkas yiğidi olduğunu gözler önüne seriyordu. İner inmez urganı karşı ağaca bağlamaya çalıştığını gördüm; başka bir şey görmedim.

Tokat’ta bir kumandana durumu anlatıp onunla beraber bir hana geçtik. Kumandan, bir bölük askeri yol boyu tetkik için gönderdi; ancak Mir Hamza’m için pek umutlu cümleler kurmadı. Ermeni çetecilerin çok acımasız birer savaşçı olduklarını söyleyip Hamza’mı bir daha görememe ihtimalinden bahsetti. Aradan iki üç saat geçmişti ki karşıdan Hamza’m göründü. Eşkıyanın atının üstündeydi ve eşkıya da urganla bağlı olarak arkasında. Beni görür görmez atından indi ve yürüyerek yanımıza kadar geldi; elimi öpüp geçmiş olsun, dedi. Ona sarılıp gözlerinden öptüm. Yanımdaki kumandan hayretler içinde bu işi nasıl başardığını sordu. Hamza’m, gayet sakin; bu tipler hedefe kilitlenince etrafı görmezler, dedi. İşte bu zaafı kullandım ve onu, yolun ağaçlarla daralan kısmında iki ağaca kalın urgan bağlayarak bekledim, geçerken ansızın urganı eşkıyanın seviyesine kadar kaldırdım, sonuç yerde kıvranan düşman, diye ekledi. Dikkat ettim içinde bir görevi ifa etmenin ferahlığı vardı ve yüzü mutluluktan parlıyordu. İşte bir insan, bu kadar isminin hakkını verirdi; çöl aslanlarının avcısı  Hazret-i Hamza’nın adaşı; Hayber kalesinin Haydar-ı Kerrârı, Hazret-i Ali’nin ruh ikizi.

Talebeliğimde geldiğim ve medrese haricinde hiçbir yerini görmediğim Tokat’ın bir günlük misafiri olduk. Şehrin âlimleri bizi ağırladı; şehrin güzelliklerini gösterdi. Bu şehrin bu kadar yeşil ve mümbit olduğunu o zamanlar hiç fark etmemiştim. Tokat’ın Zile kasabasına Azerbaycan’dan gelen bazı kardeşlerimin yerleştirilmesini devlet ricalinden rica etmiştim; onlar da kabul etmişti. Bu güzel şehir onlara kucak açmış ve adeta ensar gibi bağrına basmıştı.

 

 

 

 

 

  Ne devlet olduğun vuslat ne bilsin çekmeyen firkat

Selâmet nimetin derde giriftâr olmayan bilmez[xxvii]

[Ayrılık acısı çekmeyen kavuşmanın ne büyük mutluluk olduğunu ne bilsin? Aynı şekilde, kurtuluş nimetini de derde düşmeyen bilmez.  ]

 

Menim Amasiye’deki Hәyat Hekayem

Amasya

Harşena Dağı

Sene 1841 Şevval

 

 

 

  E

rtesi gün sabah namazı ile Amasya’ya yolculuğumuz başladı. Şehre yaklaştığımızda hava kararmaya başlamıştı; her şey olduğundan daha bir heybetli duruyordu, özellikle dağlar. Ferhat Dağının eteklerinin altında, yol kenarında yol boyu bizi takip eden Ferhat Su Kanalı dikkatimi çekti. Azerbaycan’ın Erzen’inin yerini alan bu şehir, işte bu su kanaları sebebiyle Ferhat ile Şirin’i kendisine mâl etmekteydi. Mir Hamza’ma bu aşkın, okuduğum tüm Türkçe, Arapça ve Farsça divanlarda geçtiğini söyleyip onun divanında nasıl geçeceğini sordum. Hamza’m, sanki o Ermeni’yi bir ceylan avlar gibi avlayan yiğit değil de, genç bir kız gibi utanıp kızardı. Bir süre susup Ferhat Su Kanalına bakarak şu şiirini mırıldandı:

Nice aglayam kılmayam feryâd

Giriftâr[8]am ‘aşkın bî-nevâ[9]sıyam

Leyli’nindir Mecnûn Şîrîn’in Ferhâd

Ben de şehnigârın mübtelâsıyam        

 

Ey Seyyid Nigârî ey ‘aşkı tugyân[10]

Ey ‘âşık-ı şeydâ ey kârı efgãn[11]

Kârvân-ı ‘aşka benem sâr-bân[12]

Ferhâd u Mecnûnun reh-nümâsıyam[13][xxviii]

 

Amasya’yı bıraktığımız gibi sakin, huzurlu ve ilim dolu bulduk. Kayınbiraderim İsa Ruhi dergahı ayakta tutmayı başarmış ve her gün yolumuzu gözlemişti. İşte o gün gelmiş ve artık kendimi gerçekten güvende hissettiğim bu mübarek beldeye tekrar kavuşmuş idim. Artık hayatımı tamamen insan yetiştirmeye ve iki cihan saadetinin yollarını anlatmaya adamıştım. Şeyhim Mevlânâ Halid’in ölmeden önce bir tabela halinde bana gönderdiği o icazetnamesindeki hususları tekrar tekrar insanlığa anlatmaya başladım. O kadar mümbit bir dönem oldu ki Anadolu’nun pek çok yerinden ve Azerbaycan’dan akın akın insanlar buraya koştu. Allah dilerse böyle oluyordu, dilemezse yaprak bile kıpırdamıyordu.

Kendimi Kur’an muallimlerine, fıkıh âlimlerine ve sufilere hürmet etmek üzerine bir hademe ilan ettim. Kalp selameti, cömertlik, güler yüzlülük, eziyetten çekinme, kardeşlerinin kusurlarını affetme konusunda daima istekli oldum. Kimsenin kalbini kırmamaya ve kimseye eziyet vermemeye uğraştım. Kapımıza gelen aç kalmadı, açıkta kalmadı, kırıcı söz işitmedi. Büyüklere ve küçüklere nasihat edip düşmanlıkları ve tamahı terk ettim. Bir nefesimin iki şükrü olduğunu hiç unutmadım; biri aldığım için, diğeri verdiğim için. İhtiyacımın karşılanmasında Allah’a itimat ettim. Yanımdaki parayı pulu üç günden fazla tutmadım; fakire fukaraya dağıttım. Şu yaşıma kadar da hiç aç ve açıkta kalmadım. Biliyorum ki sabahları aç olarak yuvadan çıkan kuşları tok olarak akşamlatan ve bunu her kuş için ve her gün için yapan Rabbim beni de aç ve açıkta bırakmazdı.  Doğruluktan hiç ayrılmadım, Allah’a kavuşmak konusunda sürekli dua ettim ve hiç kimseden kendimi üstün görmedim. Aksine nefsimi herkesten aşağı gördüm. Haset edenleri de Allah’a havale ettim.

İşte benim hayatımın ve her zorluğa rağmen dudağımın kenarından hiç ayrılmayan gülümsememin sırrı buydu.

Allah-u Teala bugünlerimin en güzel hediyelerimden birini daha Amasya’ya dönüş hediyesi olarak lutfetti: Şerife’m. Dünyadan ahrete giden yolda belki de en zor ve en tatlı dönemeç, insanın yavrusudur. Bana bu yolda iki oğlu ve bir kız evladı hediye eden Rabbime sonsuz şükrediyorum. Ayrıca beni baki alemde bekleyen gözümün nuru ahret yurdumun meleği Abdülhamid’im var.

Şerife’m her dem akıllı, uslu ve babasını örnek alan bir kız çocuğu oldu; onda benim pek çok özelliğim  müennes bir surette can buluyordu. Fazla gülmez, dünyaya fazla heves etmez; Hazret-i Fatıma annemiz gibi fedakarlıkta sınır tanımaz. Onu büyütürken hep bir korku vardı içimde, ya dünya sevdasına kapılıp giden genç kızlar  gibi dünya malına düşkün olursa, diye. Allah’a çok şükür ondaki hassasiyet hep ahret hayatına oldu; dünya onun için, bâki âleme erzak götürülecek bir tarla idi.

Tabii o da çocukluklar yapmadı değil, hatta onun yaptığı çocukluklar yıllarca unutulmuyor da. Dergaha Kur’an öğrenmeye gelen Amasya eşrafından birisinin oğluna çok tombul olduğu için “Dolma Hafız” deyiverdi. Çocukcağız önce utandı, sonra bu ismi kabullenip adeta onurlu bir paye olarak taşıdı. Nedendir bilinmez, o isimle anılmayı tercih edip yıllarca soyunun böyle “Dolma Hafız” olarak anılmasını sağladı.

Bir gün de yine onun, gönül aydınlığım Şerife’min olduğu bir grup çocuğa, hava güzel diye dergahın bahçesinde ders veriyordum. Birden dalıp hayalen Bağdat’taki Mevlânâ Halid’in yanına gittim. Rüya ile uyanıklık arasında şeyhimi ve talebelerini bir havuzun başında ders yapar buldum.  Mevlânâ hazretleri bana gülümseyip havuzdan aldığı bir avuç suyu serpti. Gülümseyerek gayr-i ihtiyari kendimi kenara çektim. O anda oturduğum sedirde yana sıçradığımı fark ettim; ancak garip bir durum vardı, çocukların yüzünde yağmur damlası gibi ıslaklık oluşmuştu. Çocuklar, “Mevlânâ Dede bulut yok; bu su damlaları nereden geldi?” diye sordular. Mecburen gülümseyerek, “Cennetten.” dedim.

Şerife’m meraklı gözlerle bana bakıp bu sırrın aslını öğrenmek istedi; ancak ona da gülümsemekten fazlasını vermedim. Başka bir zaman bu halin sırrını kulağına fısıldadım.

Kızım bana o kadar benzedi ki ben çarşıya çıktığımda ayağa kalkıp saygı gösteren esnaf, oğullarıma değil, ancak ona aynı saygıyı gösteriyordu. Herhalde onda bir başka halet-i ruhiye olduğunu onlar da hissediyor ve gayr-i ihtiyari böyle yapıyorlardı. Küçücük kızken de genç kız olup evlendiğinde de esnafın bu adeti değişmedi nedense. Şerife’mi evlendirene kadar dergahın ve gönlümün gülü olarak yetiştirdim. Damadıma da “Sen ona köle ol, o da sana hizmetkar olsun!” diye Hazret-i Peygamberimin vasiyeti ile teslim ettim.

*

Amasya’da dergahın en ağır işerini yine Mir Hamza’ma verdim. Onun iyi pişmesini ve nefsine söz geçirebilir hale gelmesini istiyordum. Bir gün dergaha yeni gelen ve her işe canla başla koşan Sebatî adlı küçük müridimle ormandan odun getirmişlerdi. Çok yorulup acıktıklarını biliyordum. Odunları yerleştirdikten sonra anneleri Zahide’m ikisini yemeğe çağırdı. İkisinin de sevinçten gözleri ışıldadı; yemeğin de yahni olduğunu duyunca sevinçleri bir kat daha arttı. Nefis terbiyesi için en uygun an geldiğini fark edip itiraz ettim. Hamza’nın ve Sebatî’nin hücrelerinde yiyecekleri vardır, orada yesinler dedim. İkisinin de hevesleri kursağında kaldı. Biliyordum ki hücrelerinde kuru ekmekten başka bir şeyleri yoktu. O günkü yahniyi fakirlere gönderdim; ben de oruç olduğum halde o yemekten yemedim, hurma ile iftar ettim.

Ertesi gün Hamza’mın annesi Zahide’me “Ben şeyh olunca müritlerime hep yahni yedirteceğim!” dediğini duydum. İçimden inşallah, dedim; çünkü sende o cevher var. Lakin önce nefis terbiyesi.

Hamza’ma kızdığım bir tek anım oldu. O da çok yorgun olduğu bir anda sırtındaki yük ile bir dervişe çarptığı ana denk geldi. Hamza’m, yükün verdiği yorgunluk ve sinir ile önünde dalgın dalgın giden Kürt gence çarpmış ve, ”Önüne baksana kaba Kürt!” demişti.

Olayı, onların beni göremeyeceği bir noktadan seyrettiğimi anladıklarında ikisi de kıpkırmızı oldu. Özellikle Hamza’m utançtan sırtındaki odunları yere bırakıverdi; özür diler gözlerle bana baktı.

Elimdeki zikir taşını onların bulunduğu taraftaki zikir odasının üçüncü merdivenine kızgınlıkla fırlattım. Taş adeta bir tüfenk mermisi gibi merdiven taşında baş parmağım girecek kadar bir delik açtı. Hamza’ma, bu taş sana idi Hamza’m, dedim. İnsanların soyu sopu, milleti bu sıfatlarla birlikte anılamaz; yücelik ancak takvadadır, dedim. Bu konuyu en az benim kadar iyi bilen ve yaptığı hatanın altında ezilen Hamza’m, delikanlının eline sarılıp af diledi. Kürt delikanlı, elini çekip onun boynuna sarıldı.

Attığım taşın deldiği merdiven basamağı, her görene bu hadiseyi hatırlattı ve o delik durdukça böyle hadiseler bir daha hiç yaşanmadı.

Umarım o basamak sonsuza kadar orada durur ve her gelen ziyaretçime aynı dersi verir, diye içimden geçirdim.

Hamza’mı ertesi gün çağırıp Serçoban’nın hikâyesini anlattım:

Amasya, evliya yönünden belki de dünyanın en mümbit yerlerinden birisidir, diye söze başladım. Bir ders vermek niyetinde olduğumu anlayıp başını eğdi, dinledi.

Serçoban adlı bir evliya da, bu Amasya merkezine yakın bir tepenin üzerinde koyunlarla dolu bir ağılın sahibi imiş. Bir gün koyunun biri akşam olduğu halde ağıla gelmemiş. Saatlerce aradığı koyunu bir ağacın dibinde otlarken bulmuş; ancak koyun onu görünce başlamış kaçmaya. Ağılın bulunduğu tepeyi belki beş altı defa dolanmışlar; koyun bir türlü yakalanmamış. Zavallı Serçoban, yaşlı olduğu için hayvancağıza yalvarmış; seni gece buralarda kurtlar yer, diye. Koyun bir süre daha kaçmış, sonunda muhterem tarafından yakalanmış. Koyunu yakalayan Serçoban hayvanın gözlerinden öpmüş, güzel yavrucak beni ne kadar yordun farkında değil misin, deyip orada ruhunu teslim etmiş.

İşte Hamza’m, sabır imtihanı budur; seni en çok kızdıran kişiye dahi bu muhabbeti gösterecek kadar geniş yürekli olmandır, dedim.

O günden sonra Hamza’m daha bir şevk ile işlerine asıldı, zekasını her derste ispatladı ve ince bir ruha sahip olduğunu her davranışında gösterdi. Artık odun taşıma işine daha erken gidiyor, daha çabuk dönüyordu. Bir gün onun değişik bir koku ile döndüğünü fark ettim; bu menekşe kokusu idi. Bir süre bu durumu takip ettim, hep aynı koku geliyordu ondan. Gökyüzünün masmavi, dünyanın her bir çiçeği ve kelebeği ile insana, ben boşa yaratılmadım; benim gibi güzel bir âlemin var olduğunun  habercisiyim, dediği bir günde yine Hamza’m odundan döndü. Yanıma çağırıp kokusunu almak için sarıldım; gerçekten harika bir menekşe kokusu vardı. Hamza’m bu menekşe kokusu nedir, dedim. Utanarak göğsüne soktuğu menekşeleri gösterdi. O anda aklıma Halid-i Bağdadî hazretleri geldi ve onun gibi duada bulundum: İnşallah her daim bu güzel koku seninle olur.[xxix]

Rabbim duamı kabul etmiş olacak ki Hamza’m yaz kış hangi mekana girse kendisi ile bu mis gibi menekşe kokusu geziyordu. Bu da onun küçük bir kerameti olarak kaldı.

*

Mir Hamza’m Amasya’yı, dergahı artık kendi evi gibi görüyor; sanki hiç ayrılmayacakmış gibi sahipleniyordu. Benden alacağının tamamlandığını hissettiğim o gün, Mevlânâ Halid hazretlerinin bana yaptığını yaptım; şimdi uçma zamanı dedim. Önce Konya’ya, oradan Mekke’ye, oradan da İstanbul’a geçmesini istedim. Üç merkezin de –Mekke, Kafkasya, İstanbul- insanı yücelten havasını solumasını istedim.

Bu kararımı duyunca o güzel gözleri birden bahar bulutları gibi doldu. Allah’ım, bu çocuk nasıl da bana benziyordu. Benim de içimden aynı ayrılık rüzgarları esti geçti; ancak bu dünyanın seyr-i süluku buydu. Her insan kendini olgunlaştıracak bir yolculuğa çıkmalıydı ve maalesef bu yolculuk tek başına oluyordu.

Mir Hamza’m bu uzun yolculuğu yapıp geri döndüğünde onu Azerbaycan’a göndermeyi istiyordum ve Ruslara karşı mücadele eden Şamil’im gibi mücahid olması gerektiğini düşünüyordum. Tabii bu çok uzun bir süre alacaktı; hayat denilen saat acaba o güne kadar çalışacak mıydı, bilinmiyordu.

Hamza’m gidince kendimi bir süre oğullarımı yetiştirmeye vakfettim. Onlarda tasavvufa bir ilgi var mı, diye denemeler yaptım; ancak iki oğlumun da devlet işlerine daha fazla ilgili olduğunu gördüm. Önce biraz üzüldüm; lakin insanlar kendi yolarını kendileri çizerdi; onlar Kutadgu Bilig’deki Aytoldu olmayı tercih ediyorlardı. Benim onlar için biçmiş olduğum Odgurmuş elbisesi onların hoşuna gitmiyordu. Anladım ki yıllar önce Mekke çıkışında tüm paramı sadaka verdiğim kadının duası tutmuştu. Oğullarım belki de bir gün devlette yükselip Harameyn’e vali olacaktı. Özellikle Mehmed Rüştü’m Sivas’tan gelirken yaşadığımız hadiseden dolayı çok müteessirdi. Sürekli, bir devletin sınırları içindeki eşkıyayı nasıl yok edemediğini sorup duruyordu, bana. O küçük yaşına rağmen bu işin bir ihmal yüzünden olduğunu fark ediyordu. Gerçekten de insanlar son yıllarda Samsun’a giderken Ermeni ve Rum çetelerinin saldırılarından emin olamıyordu. Anladım ki oğullarım benim gibi inzivada Hakk’ı aramak yerine, halkın içinde Hakk’ı arayacaklardı. İşleri çok zor olacaktı; fakat buna da ihtiyaç vardı. Onlara sürekli adaletten, hakkaniyetten ve insaniyetten bahsettim. Haksız olan babanız dahi olsa adaletten ayrılmayın, dedim.

Mehmed Rüştü’m benden aldığı Arapça, Farsça, fıkıh, kelam, hadis gibi ilimlerden sonra Amasya medreselerinde derslerine devam etti. Bir süre sonra onu İstanbul’daki Bayezid Medresesindeki Vidinli Mustafa Efendiye gönderdim. Ondan aldığı dersler ve sonunda kazandığı icazetname ile Amasya Evkaf Müdürü oldu. Onun da hayatında ilk büyük imtihanı bir kadın ile oldu.

Mehmed Rüştü’m, adaletten ayrılmamasının cezasını bir iftira ile ödemek zorunda kaldı.

Bir gün meclis toplantısı sırasında bir kadın toplantı salonuna girip arsız bir hareketle, dün gece verdiğin para kalp çıktı, diyerek oğlumun yüzüne bir deste para fırlatmış. Tabii ki bunun gayrı meşru bir ilişki dolayısıyla olduğu iması herkese malum olmuş. Oğlum, tanımadığı bir kadından bu iftirayı işitince ne diyeceğini şaşırmış ve anlamış ki, yaptığı işlerde aşırı doğru davranması birilerini rahatsız etmiş. Özellikle tahmin ettiği kişiye bakmış; adam arka sırada kıs kıs gülüyormuş.

Mehmed Rüştü’m bu olay üzerine dergaha kapandı ve bir daha devlet işine dönmeyeceğini söyledi. Onunla daha önce konuştuğum gibi bir daha ve kesin kararlı olarak konuştum. Oğlum, dedim; bu dünyada bir grup insan Kutadgu Bilig’deki Odgurmış gibi bir yolu tercih eder, diğer bir grup ise Aytoldı gibi. Aytoldı yolunu seçtiğine göre inzivaya çekilme hakkı olan Odgurmış’ın yerini alamazsın. Hatırla Yusuf Has Hacip ne dedirtmişti Odgurmış’a: “Padişahım, siz halk içinde Hakk’ı arayacaksınız, ben inzivada. Sizin işiniz daha zor; ama kaderin bu cilvesine karşı konulamaz; aksi takdirde dünya fesada uğrar.” Şimdi ben de sana aynı şeyi söylüyorum oğlum, dedim.

Kadın, mal ve içki konusu insanlığın en temel sıkıntısıdır. İnsanoğlu, şeytanın üfürmesi ile, haksız kazandığı malını öbür tarafa odunu olarak, içkiyi gazyağı olarak ve gayrı meşru ilişkide olduğu kadını da kibriti olarak götürür. Yani Allah insanları yakmaz, insanlar yakıtını bu dünyadan kendileri taşır.

Sen, dedim, eğer kendine güveniyorsan doğru bildiğin yoldan ayrılma; ya sefer ve ya  sabır de.

Mehmed Rüştü’m “sefer” dedi ve Amasya’dan İstanbul’a hicret etti. Orada altı ay içinde meziyetleri ile göze çarptı ve nazır yardımcığına kadar yükseldi. Allah’ın izni ile önü açıktır, diye düşünüyorum. Diyorum ya, belki de Mekke’deki o dilenci kadının duası hürmetine yavrum çok yüksek makamlara gelecek.

Hayatın garip cilvesi, kendisine iftira atan o kişi bir yıl sonra önemli bir sağlık meselesinden dolayı oğluma muhtaç oldu. İstanbul’da onun işlerini halleden Mehmed Rüştü’m, adamı utandırmamak için eski dosyaları hiç açmamış, Allah selametlik versin deyip uğurlamış.

Küçük oğlum Ahmed Hulusi’imde ise gençlik devresinin hususiyetlerinden birkaç aceleci ve çekemez tavır gördüm. Ağabeyini kıskanan tavırları kalbimde bir sızı olmaya başladı. Bunun bir Habil-Kabil düşmanlığına dönüşmesinden korktum. Her fırsatta iki kardeşi beraber taltif etmeye çalıştığım halde bazen, en küçük şeyden Şeytan bir fitne sebebi çıkarıyordu.

Bir gün Hulusi’mi çağırıp ona, sırtımızı dayadığımız Harşena Kalesinin hikâyesini anlattım. Bu yolla, belki içinden geçen yanlış duyguların pek çok insanın helâkine sebep olduğunu anlar diye umdum; umduğum gibi de oldu, çok şükür.

Şamlılar Mahallesinde dergahın arkasını dayadığı dağ, Harşena Dağıydı. Bu dağın zirvesinde bir şehir kuracak genişlikte tabii korunaklı bir kale var. Bu kale, bir zamanlar Harşena Krallığının baş şehri olmuş. Şehrin güneye bakan tarafı adeta duvar gibi yüzlerce metre yüksekliğinde bir uçurumdur.

Yaşlı Harşena kralının sarayı ve odası uçurumun hemen kıyısında eşsiz bir manzaraya sahipmiş. Kralın altı oğlu varmış. En büyüğü kırk beş yaşlarında, en küçüğü beş yaşında. Büyük oğul yaşlı babasından artık iktidarı almayı ve ülkeyi kendi istediği gibi yönetmeyi tasarlamış; ancak halkı tarafından çok sevilen yaşlı kralı tahtan indirmek imkansızdır. O da bir akşamüzeri babasının odasına gider ve kalenin yüzlerce metre yükseklikteki vadiye bakan yamacından, kralın en görkemli balkonundan Yeşilırmak’a doğru kral babasını kaldırıp atar. Paramparça olan yaşlı kralla birlikte ülkenin de güzel günler görme hayalleri paramparça olur. Hırs, ihtiras ve kin, Şeytanın verdiği sabırsızlıkla yine gözyaşı ve kan akıtmıştır.

Yeni kralın bir küçüğü hemen bu zâlime biat eder; ancak diğer üçü isyan edip kale-şehri terk eder. En küçük ise her şeyden habersiz akıbetinin ne olacağını bilmeden bekler. Yeni kral, zulm ile herkesi susturduğu gibi en küçük kardeşini de yok etmek ister; yalnız ummadığı bir muhalefetle karşılaşır. Devletin ileri gelenleri, en küçük kardeşler asla öldürülemez, onlar devletin emniyeti için şarttır, aksi takdirde ülkeyi terk ederiz, derler. Bu riski göze alamayan zâlim kral, küçük kardeşin kale dışında bir yere hapsini ister.

En küçük kardeş için Ziyaret kasabası civarında kayalardan oyulan bir mağara yapılır. Bu mağarada  ömrünü tamamlaması ve ölürse oraya bir lahit ile defni kararlaştırılır. Kayadan oyma mağara yapılır; fakat o kadar parlak bir taşa rastlanır ki güneş karşıdan vurunca mağara adete nurlar içinde kalır, etraftakilerin bile ayna gibi gözünü alır. Harşena halkı bunu bir işaret olarak kabul eder ve bu çocuğun kalbinin temiz olduğu için mağarası da pırıl pırıl parlıyor, derler.

 

 

Aynalı Mağara

 

 

 

Bu arada diğer üç kardeş, küçük bir ordu ile kale-şehri sarıp zâlim ağabeylerinden iktidarı almak isterler. İşler umdukları gibi gitmez, büyük bir bozgun yaşarlar. Zâlim kral kardeşlerini öldürtüp ibret-i âlem

Kralkaya Mezarları

için Harşena Dağının Yeşilırmak’a bakan kısmına üst üste üç kral kaya mezarı mağarası oydurtur. İşte benim düşmanlarımın ibretlik hali, diyerek onları oraya defnettirir. Bu gelişme de halkı umutsuzluğa sevk eder, yıllarca bu zâlim krala karşı bir çıkış yolu ararlar. Her gün ağırlaşan vergilerle, yapılan adaletsiz uygulamalarla bunalan halkın bulduğu çıkış yolu yıllar sonra kendi oluşturdukları bir efsane ile bulunur. İnsanlar en küçük kardeşin, aynalı mağarasındaki parıltının bir işaret olduğuna inanır ve bir gün onun kurtarıcı olacağını yayarlar. Onun kalbi o kadar berrak ve temizdir ki, kaldığı mağara bile nurludur.

Bunu duyan ve durumdan rahatsız olan zâlim kral, kendisi için de kral kaya mezarı kazılması istemiş; ayrıca bu mağara, Harşena Dağının Yeşilırmak’a en yukarıdan bakan ve güneşi en güneyden gören bir yerde olacaktır. Böylece kardeşinin mağarasından daha parlak bir kral kaya mezarı ile kendi kalbinin de temiz olduğunu ispatlayacaktır. Çağırttığı mağara ustalarına emrini bu yönde vermiş ve o mağaradan daha parlak olmazsa ölümlerden ölüm beğenin, demiş. Maalesef bütün çabalara rağmen kralın kaya mezarı hiç parlamamış. Kendisine şartsız biat eden yaltakçısı da şansını denemiş; o mağaranın biraz altına onun için de bir mağara yapılmış. Ne mümkün! Onun da kalbindeki pastan dolayı, küçük kardeşin parlak aynalı mağarasının nuru elde edilememiş. Olan zavallı mağara ustalarına olmuş, kelleleri gitmiş.

Halka zulmün en üst seviyeye ulaştığı bu dönemde Harşena halkı artık on sekiz yaşına ulaşmış olan en küçük kardeşi, o mağaradan kaçırmaya ve ağabeyinden krallığı almasına yardım etmeye karar vermişler. Delikanlı her gün Yeşilırmak’ta yüzdüğü için çok iyi bir yüzücü imiş; bundan yararlanan halk askerleri oyalayıp prensin yukarı doğru yüzmesini sağlamışlar. Prensin kaçtığını anlayan askerler, hemen zâlim krala haber vermişler. Kendisini sarayın en emin yerine, yani babasının eski odasına kilitleyen kral, derhal kardeşinin bulunup öldürülmesini emretmiş.

Küçük kardeşi Basık Köprü denilen yerde bekleyen halkın önde gelen yaşlıları, ona kaleye çıkan gizli bir geçidi, Cilanbolu kuyusunu göstermişler. Bu geçit binlerce yıl önce kullanılan ve zor günlerde kale-şehre su alma imkanı sağlayan gizli bir geçitmiş; üstelik de doğru kralın saklandığı odaya çıkıyormuş. Delikanlı geçitten doğruca ağabeyinin yanına çıkmış. Gizli bir döşeme taşını açarak içeriye giren kardeşini karşısında gören zâlim kral, ne yapacağını şaşırmış. Kendini savunmak için kılıcını çekmiş; ancak babasının aşağıya atıldığı pencereden atılmaktan kurtulamamış.

Yeni kral, sarayın balkonundan neticeyi bekleyen halka görünmüş ve şöyle demiş: “Bu günden sonra kimseye zulmedilmeyecek, zâlimler hak ettiğini buldu; ayrıca bugünden sonra bu şehir Harşena adıyla değil, benim adımla anılacak: Amaseia.”

Oğlum Hulusi, hikâyeyi can kulağı ile dinledi. Gözlerinde konuyu anladığına dair bir kıvılcım gördüm; lakin kalbi mutmain oldu mu, orasını tam hissedemedim. Yıllar onun bu hikâyeden çok iyi dersler çıkardığını gösterdi; ağabeyi Rüştü ile hiçbir zaman ters düşmedi, ona herhangi bir saygısızlıkta bulunmadı. İnsanlar bazen geçmişin efsaneleri ile daha kolay ikna edilebiliyor; bunu Kur’an-ı Kerim’den öğrendim.

Kadın ve içki konusunda bir Hıristiyan gencini de ikna etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bir gün, dergahın kapısında Ermeni olma ihtimali olan bir genç peyda oldu. Annemin katili Sarkis yüzünden, biraz da Sivas dönüşü Ermeni çetecinin yaptıklarından dolayı soğuk davranmak istesem de, onu huzura kabul ettim. Pek çok konuda soru sordu, açıklama istedi. Özellikle içki konusunda tatmin olmadı. Kur’an’da içkinin haram olması bizi bağlamaz deyip durdu. Mantıklı izahatlara da kapalıydı; biz Hıristiyanlar içeriz deyip duruyordu. Ben de ona İncil’den ayetlerle cevap vermeyi denedim, bildiğim bütün sarhoşluk ile ilgili bölümleri ona okudum:

“Kendinize dikkat edin. Zevk u sefayla, sarhoşlukla, yaşamın kaygılarıyla yürekleriniz katılaşmasın. Ve o gün, size bir tuzak gibi ansızın gelmesin.”

“Gece ilerledi, gün yaklaştı. Bu nedenle, karanlığın işlerini üzerimizden atalım, ışığın silahlarını kuşanalım. Güne yaraşır biçimde günlerimizi saygıdeğer tutumla geçirelim; içkili gürültülü eğlence alemleriyle, sarhoşlukla, rasgele yatak arkadaşlıklarıyla, soysuzlukla, kavgacılıkla, kıskançlıkla değil. Tam tersine, Rab İsa Mesih’i kuşanın ve bedenin gereksiz tutkularını karşılamayı bırakın.”

“Bedenin gereksiz isteklerine gelince bunlar belirgindir: Rasgele cinsel ilişki, iğrençlik, soysuzluk, yalancı tanrılara tapıcılık, büyücülük, düşmanlık, kavgacılık, kıskançlık, öfke, sürtüşme, bölücülük, ikilik, çekememezlik, sarhoşluk, içkili-gürültülü eğlence âlemleri ve bunlara benzer işler. Daha önce uyardığım gibi sizleri yeniden uyarıyorum: Bunları yapanlar Tanrı hükümranlığını miras almayacaklar.”

Sohbetin sonunda Süryani olduğunu öğrendiğim genç, siz İncil’i nereden biliyorsunuz, dedi. Bu konuda felsefe dersleri aldığım Molla Muhammed hocam, tüm ilahî kitapları oku, demekle haklı çıkmıştı. Gülümsedim, Allah’tan gelen her söze kalbimiz ve kulağımız açıktır, dedim.

Süryanî olduğu için de ona ünlü aziz ve şair Mor Efrem’in şiirinden delil getirdim:

 

“Sarhoşluktan dikkat et, o, duayı ve gece ibadeti engeller

Seçkin düşünceyi karıştırır, insanı Rab sevgisinden uzaklaştırır.”

 

“Kendini kötü iradeli kadınların sohbetinden uzak tut,

Sana leke gelmesin ve şeytan seni alay konusu yapmasın”[xxx]

 

Delikanlı bu şiiri de dinleyince hiçbir şey demeden sustu; ancak son bir hamle ile konunun tamamen dışında bir soru ile zafer kazanmak istedi. Niçin, Peygamber ve şeyhini hayal edip onlarla rabıta ediyorsun? Bu da Tanrıya karşı bir şirk değil mi? Ona tek bir cümle söyledim: Sen her gün sevdiğin dünya güzelliklerini hayal edip onunla rabıta edince şirk olmuyor da, biz Resulullah’ı ve şeyhimizi düşününce mi şirke giriyoruz?

Bir ders aldı mı, almadı mı bilemem; ancak Şeytan insanlara bu konularda daha çok şaçma sapan sözler ve bahaneler öğretecek gibi.

*

Amasya’nın güzel günlerinden birinde güzel bir köye davet edildik; Geldigelan ovasındaki bu karye epey uzaktı, lakin oraya yerleştirdiğim Kazak bölgesinden gelen dostlarım, illa birkaç gün geçirmek için, beni ve ailemi davet edip duruyorlardı. Hiç âdetim olmadığı halde bu ısrarlı daveti geri çeviremedim; vardır bunda da bir hayır, deyip yola koyulduk. Zahidemi, çocuklarımı, Perianamı ve iki dervişimi alıp yola revan olduk. Üç, dört saatlik uzaklıktaki bu karye küçük ve şirin bir yerdi. En belirgin özelliği köyün altında akan çeşmesindeki suyun bolluğu idi. Çeşmeden akan iki kolum kalındaki suyu hayranlıkla ve Rabbime şükrederek uzun uzun seyrettim. Elimi yüzümü bu gürül gürül akan çeşmede yıkayıp, güzel bir abdest aldım. Rabbim dilerse böyle umulmadık yerlerden umulmadık kaynaklar fışkırtıyordu. Sonra atlarımızı köye yukarı sürdük. Geldiğimiz duyan köylüler, âdeta Medine’ye gelen “ashab” gibi sevinçle çığlıklar attılar, Azerbaycan “mahnıları” söylediler.

Bu köyün yarısı Rumlardan; yarısı da benim Azerbaycan, Kazak’tan çağırdığım kardeşlerimden oluşuyordu. Aslında bu köylere Azerbaycan’dan Türkleri yerleştirmenin bir amacı daha vardı: Bölge Rum çetelerinden son derece muzdarip idi. İnsanlar Amasya’ya gelirken öldürülme veya çeteler tarafından kaçırılma korkusu içinde idi. Benim ısrarımla buraya yerleştikleri için “Şirvanlı” denilen bu yiğit insanlar sayesinde artık, Rum çeteleri istedikleri gibi at oynatamaz olmuşlardı.

Köyün altındaki bol sulu çeşmeye gelince Periana’nın yüzünde de çok belirgin bir gülümseme gördüm. Neden olduğunu sormadım; ancak bu iyiye işaretti. Yıllar, beni ve Zahide’mi ihtiyarlattığı halde onun ilk günkü yaşlı halinde bir parça bile değişiklik olmamıştı, belki biraz gençleşmişti bile.

Misafir olacağımız eve gider gitmez Periana suvacıyı[14] ve helkileri[15] alıp çeşmeden su almaya gitmek istedi. Ev sahipleri ve benim, yorgunsun gitme, diye ricamıza rağmen çeşmeye gitmek için ısrar etti. Bir saat kadar sonra çeşmeden bir kadın çıkageldi; yüzü bembeyazdı ve sesi korkudan titriyordu. Çeşmede olanları ağlamaklı bir sesle anlattı. Periana’m çeşmeye inince dönüş gününün geldiğini hissetmiş, helkileri yalağın üzerine koyup oradaki bu zavallı kadına, “Evladım sırtımda bir kaşıntı var, bir bakar mısın?” demiş. Kadıncağız Periana’mın sırtına benim batırdığım iğneyi görünce, “Ay nineciğim, sırtında bir iğne saplı.” demiş. Periana’m da onu çıkarmasını istemiş. İğne çıkar çıkmaz peri kızı haline gelen alkarısı, birden güzelleşmiş ve kadına dönüp teşekkür etmiş. Kaybolmadan önce de şöyle demiş: “Ben, cezalı olduğumdan, bir insana hizmet için yakalanmış bir peri kızıyım; ancak beni yakalayan insan o kadar güzel biri idi ki, ben ona değil, adeta o bana annesiymişim gibi hürmet ve hizmet etti. İsmail Efendiye iki cihanda da saadet diliyorum.”

Bunları söyleyip Periana’m kaybolunca kadın da, adeta korkudan küçük dilini yutmuş. Demek ki Periana’mın bahsettiği o takdirin gerçekleşme yeri bu Tuzsuz karyesi imiş; tevekkeli değil bol sulu çeşmeyi görünce yüzünde geniş bir gülümseme belirmişti. Hey gidi sırlar dolu dünya, beni de yakın bir zamanda azad etmez misin, diye iç geçirdim.

Birkaç gün sonra karyeden ayrılma hazırlıkları sırasında, bir köylü gelip dağda otlayan ineğinin kaybolduğunu söyledi. Benden bir kurt bağı yapmamı rica etti. Kurt bağını duymuştum; ancak hiç bilmediğim bir husustu. İnsanlar belli dualarla kayıp hayvanı kurt yemesin diye bunu yapıyordu. Adamcağızın haline içim acıdı. Her ne kadar kendim için, dünya malı dünyada kalır, deyip teselli verebilirdim; ancak adam için böyle değildi işte.

Aklıma Mevlânâ Halid’in en darda kaldığında okumaktan çekinme dediği dua geldi. O duayı okuyup Allah’tan yardım diledim. Gözümün önüne bir şeyler geldi; ancak adamcağıza anlatamadım. Hemen bana bir ayna getirin dedim; gelen aynayı adama doğru tutup, burayı tanıyorsan hayvanını bulursun, dedim. Adamcağız sevinçle, “Burası köyün ardındaki Killik mevkii!” dedi ve koşarak oraya gitti. Döndüğünde inek yanındaydı. Bu hadiseden kimseye bahsetmemelerini özellikle rica ettim; çünkü bana göre bir şeyhin en son yapması gereken şey, keramet göstermekti. Bundan daha utandırıcı bir hal düşünemiyordum.

*

Birkaç yıl sonra Mir Hamza’m; Hacı, Hafız ve Şeyh namzeti olarak İstanbul’dan bize geldi. Artık yüzündeki olgun ve peygamberî hâletten onun, tüm zâhirî ve batınî ilimlere vakıf ve hizmete hazır olduğunu hissettim. Yanımda kısa bir süre daha tutup onu, Erzurum üzerinden Azerbaycan’a, insanların bağrının karardığı Karabağ’a gönderiyordum.

Azerbaycan için bir ömür ve birçok sevgili feda etmiştim; Hamza’m sonuncusu oluyordu. O gece samimi bir sohbetle geçmişi yâd ettik. Hamza’m artık gerçek bir Nakşî şeyhi, Mevlevî tâlimi almış bir gönül eri, Allah, Peygamber ve ehl-i beyt aşığı bir şeyh idi. Şairliği de bir o kadar zirveleri zorluyordu. Mevlânâ Halid hazretlerinin şiirlerini hatırlattığı için onun Fuzulî-vâri, Allah aşkıyla dolu şiirlerine mest oluyordum. Dünyada Hakkı zikreden her şey gibi, O’nu zikredince, şiir de güzelleşiyordu. Birden aklıma Hazret-i Peygamberin Kaside-i Bürde adlı şiiri için çıkarıp hırkasını Ka’b adlı şaire hediye etmesi geldi. Hamza’ma latife olsun diye sordum: “Ka’b, Peygamberimize Kaside-i Bürde’yi yazdı, ey Hamza’m; sen bana ne yazdın?”

Sanki bu sözü söylememi bekliyormuş gibi beni utançtan kıpkırmızı eden ve mutluluktan semaya kanatlandıran şu beyitleri peş peşe, inci taneleri gibi sıraladı:

اسماعيل[16]

Vasf eyle dilâ heves sanadır

Yârân içre nefes sanadır

Ey dilim vasf etmeye başla ki dostlar içre heves ve nefes sanadır.

Elfinde hezâr istikãmet

Sîninde mukîm bin selâmet

O şeyhimin “İsmail” isminin, elif’inde pek çok doğruluk, sin’inde kalıcı binlerce selamet vardır.

Mîminde medâr-ı mihr-i zâtî

Elfinde ifâza-i sıfâtî

Mim’inde zatının güneşinin merkezi, elifinde sıfatlarının feyzi vardır.

‘Aynında ‘uyûn-ı ‘ayn-i ‘ârif

Yânında yenâbi‘-i ma‘ârif

Onun ‘ayn harfinde ariflerin göz pınarları, ye’sinde marifet  pınarları vardır.   

Lâmında şarâb-ı la‘l-i şâhid

Perverde-i zât-ı pâk-i Hâlid

Onun lam’ında şehitlerin içtiği şahadet şarabının kızıllığı, o pak zat olan Halid-i Bağdadî’nin yetiştirmişliği vardır.  

Dîvâne-i ülfet-i Hudâdır

Sergeşte-i mihr-i Mustafâdır

O, Hüda’nın delicesine aşığı, dostu; Hazret-i Peygamberin güneşinin vurgunu; pervanesidir.

 

Pervâne-i pertev-i Muhammed

Sûzâne-i şem‘-i Âl-i Ahmed

O, Hazret-i Muhammed’in nuruna atılan bir pervane; o, Al-i abânın mumuna kendini yakandır. 

Sâkî-i müdâm-ı ân-ı Leylâ

Sermest-i şarâb-ı mihr-i Mevlâ

O, Leyla ile geçen anın sakisi; Mevla’nın aşk şarabının sermestidir.

Ser-halka-i fırka-i Bahâdır

Meyhâne-i feyz-i âşinâdır

O,Bahaddin Nakşibend’in yolunun baş halkasıdır ve feyz meyhanesinin arifidir.

Güftârı ma‘ârif-i İlâhî

Reftârı fenâ tarîk gâhî

O, Allah’ın verdiği marifet ilminin sözcüsü ve dahi fanilik yolunun yolcusudur.

Her fikri enîs-i bin ‘ibâret

Her harf-i kelâmı bin hidâyet

Onun her fikri binlerce ibrettir; her kelamının bir harfi bin hidayettir.

Her bir nefesi Mesîh-âsâ

Her bir nazarı nazîr-i kîmyâ

Onun her bir nefesi Hazret-i İsa gibi can bağışlar; her bir bakışı altına dönüştüren kimyadır.

Enfâs-ı nefîsi rûh-ı nefehât

Eltâf-ı kelâmı reşk-i reşahât

Onun can bağışlayan nefesi ruhlara esintidir;  sözlerinin lutf ettiği ise insanları kıskandıran sızıntılardır.

Ser-tâ-be-kadem kamu letâif

Mahsûs-ı mesâhif-i ma‘ârif

O, baştan ayağa bir letafettir, marifeti Kur’andan hasıl olmaktadır.

Ebrâc-ı merâtib-i sa‘âdet

Mi‘râcı ‘urûcı bî-nihâyet

O, saadet mertebelerinin burçlarındadır ve onun yukarı doğru miracı nihayetsizdir.

Ezkâr-ı cemîli cân-fezâdır

Evsâf-ı şirîni dil-güşâdır

Onun zikrinin güzelliği gönüller açıcıdır; vasıflarının tatlılığı kalp ferahlatıcıdır.

Bir ‘âlî-cenâb-ı zü’l-cenâheyn

Bir cevher-i mültekã-yı bahreyn

O, bir dünya ve ahret cömertidir,  o, iki denizin kavuştuğu özdür.

Bir cevher lîk dürr-i ‘irfân

Bir gevher lîk cevher-i cân

O, bir cevherdir;  fakat aynı zamanda irfan incisidir. Bir gevherdir; ancak canın cevheridir.

Cevlân-geh-i lutf u mazhar-ı Hak

Bî-kayd-ı ‘alâyık-ı ene’l-Hak

Onun gezdiği yer Allahın lutfuna mazhar olur; Hak yolunun kayıtsız şartsız bağlısıdır.

Ger görse ruhın kılurdı âmân

Destinde ‘asâ kaçardı şeytân

Eğer onun yanağını görseydi, eman isteyip elinde asası ile kaçardı şeytan.

Serkeşler o serverin esîri

Üftâdelerin o dest-gîri

Asiler o başbuğun esirdir, düşkünlerin ise odur yardımcısı.

Ashâb-ı hulûsı Hızr-âsâ

Âbâb-ı dili ferişte-sîmâ

Kurtulmuşlar ahalisine Hızır gibidir; nur dolu gönüllü, melek yüzlüdür.

Erbâb-ı sülûki san melekdir

Perverdesi hûrşîd-i felekdir

Yükseldiği mertebede dostları sanki meleklerdir; onu yetiştiren sanki gökteki güneştir.

Bir server-i nâdir-i zamâne

Bî-tâ-yı zamân bir yegâne

Zamanımızın nadir bir seyididir, zamanı aşmada bir tanedir.

Bir rütbededir ki şân-ı ‘âlî

Fehminde ‘ukl ü zihn-i hâlî

Bir derecededir ki şanı yücedir; onu anlamada akıl ve zihin boş kalmaktadır.

Evsâfı dilâ zebâna sığmaz

Elburz-i berîn dehâna sığmaz

Ey gönül, onu vasıflarını saymak dile sığmaz; nitekim Kafkasya’nın en yüce dağı Elburz ağıza sığmaz

Evsâfına ‘akl-ı evvel irmez

Ecrâm-ı felek kemende girmez

Vasıflarına akl-ı evvel ermez; çünkü felekteki yıldızlar kemende girmez.

Ve’l-hâsılı bende-i Hudâdır

Âlüfte-i Âl-i Mustafâdır

Sonuç olarak o, bir Huda kuludur, bağlısızdır; Hazret-i Peygamberin ailesinin bir kara sevdalısıdır.

Ey hâme yeter tekellüm itme

Evsâfı ile terennün itme

Ey kalem yeter artık sus. (Bir kuş gibi) onun vasıfları ile ötüp durma.

Hayretle ki sîne-çâk olursun

Bağrın yarılur helâk olursun

(Ey kalem) öyle bir hayrete düşersin ki  yakanı paçanı yırtarsın; sonunda bağrın yarılır da helak olursun.

Ey dil kerem-i Hudânı fikr it

Şükrün demidir nisâr-ı şükr it

Ey gönül, Hüda’nın ikramlarını düşün; artık şükür zamanıdır, şükür incilerini dağıt.[xxxi]

 

Şiir bitince, hiç beklemediğim bu methiyeler karşısında dilim tutuldu; bir süre Hamza’mın yüzüne bakakaldım. İçimde hoş bir rüzgar dolaştı. Allah’ım bu gurur mu, diye düşündüm. Hayır, bu, gurur ve kibirden uzak, Allah’ın bir lutfu idi. Ahir ömrümde, ey İsmail Şirvânî, ne güzel dostlar verdim sana bak da gör, diyen Allah’ın bir ikramı idi bu. Mir Hamza’m İlahî aşkla mahv-ı vücut bulmuştu ve onun mürşidi artık ben değildim, aşktı.

Hamza’mın gözlerinden öpüp, sırtımdaki şeyhlik hırkamı çıkarıp ona hediye ettim. Zannedersem Hazret-i Peygamber’imin yaşadığı o Kaside-i Bürde anını bire bir yaşamıştım. Bu da bir takdir-i İlahî idi ve ne güzel bir takdir-i İlahi idi.

Ertesi gün, onu yolcu ederken, ona son kez sarıldım ve yine kulağına Şeyhim Mevlânâ Halid’in sözlerini fısıldadım: “Unutma hiçbir peygamber yurdunda ölmedi.” Onun da Karabağ’da işi çok zor olacaktı; ama bu mücadele, kafirin İslam diyarını terkine kadar sürecekti.

Altı ay sonra Mir Hamza’mın Erzurum’dan yazdığı bir mektup, benim Azerbaycan ile ilgili inancımı bir kez daha perçinledi. Orada yaptığı bir sohbet sırasında, Mir Hamza’m yurdundaki Moskof zulmünden bahseder. Alvarlı Hüseyin adlı bir genç ayağa kalkar ve “Diyar-ı İslam’dan kafir kovulana kadar bize eğlenmek haramdır.” diye kükrer. İşte bu, efe ruhlu insanlar Anadolu’da oldukça, geç olsa da Azerbaycan bir gün mutlaka Rus zulmünden kurtulacak ve hürriyetine kavuşacaktır, diye düşünüp Rabbime hamd ettim.

Amasya, gerçekten iyi şeylerin yeşermesi, ilmin yayılması, kalbin mutmain olması ve dünya ve ukba serveti kazanmak için mümbit bir şehir; çünkü burada hissedilen güven dağlardan geliyor. İnsan dağlar ile olan dostluğunu, dağların verdiği güven duygusunu burada en yakından hissediyor. Dağların bir duvar gibi çevrelediği bu belde-i İslam, adeta ana kucağı kadar sıcak ve huzur dolu. Ben de bu huzuru tatmak için fırsat buldukça dergahtan sessizce ve kimseye görünmeden çıkar, akasya ağaçları ile çevrili upuzun inişten salınır, on dakika kadar indikten sonra kendimi Büyükağa Medresesinde bulurdum. Bu medresede yıllarca Arapça ve diğer dersleri verdiğim için herkes bana büyük bir saygı gösterirdi. Artık yalnızca dergahın işleri ile ilgilendiğimden o işlere vakit bulamaz oldum; arada sırada uğrayıp çaylarını içmek, hal hatır sormak çok hoşuma gidiyordu. Oradan çıkıp Künç Köprünün üzerinden karşıya, Bayezid Paşa Camii’ne ulaşınca kendimi cennette hissediyordum. Burası dut bahçeleri ile çevrelenmiş, mimari ve tabiatın en güzelini mecz etmiş bir cennet köşesi idi. Şadırvanından bir yudum su içip Bayezid Paşa’nın ruhuna da bir Fatiha gönderdikten sonra, çarşıya doğru yollanmak adetim olmuştu. Pirinççi Mahallesinde Selamet Hatun adlı bir evliya vardır, onun kabrini selamlamadan geçmek olmaz der, şöyle bir kapısından fatiha okurdum. Biraz daha yürüyüp Mehmet Paşa Camii’ne ulaşır, orada yatan Halvetî şeyhlerine merhaba derdim. Artık bu kaçamakları yapamadığım için anlattıklarım bir tarihi hadise gibi geliyor bana. Oradan da tüm çarşıyı geçip doğru Bayezid-i Sani Camii’ne kendimi atardım.

Bu cami bana hep İstanbul’u hatırlatırdı; Selatin camilerinin en güzellerinden olduğu ve İstanbul’dakilerle bire bir aynı olduğu için. Onun bahçesinde kendimi Eyüp’te, Fatih’te, Süleymaniye’de hissederdim. Bir de azametinden dolayı Şamahı Cuma Camii’nde. Ah Şamahı, Azerbaycan’ın ilim cenneti, ah Cuma Camii, Kafkasların Kabesi. Sizi ne kadar özledim; sizi annem gibi özledim…

Amasya halkının İmaret adını verdiği bu yüce selatin camiinde de vaaz verme şansını bulmuştum. Ancak bir vaazımda cemaatten biri kalkıp, “İsmail Efendi, senin halifen Mir Hamza Sünnîliğe iftira ediyor, şiirleri ile bizi kırıyor, sen ne dersin bu işe!” deyince ne kadar üzüldüğümü de hatırlıyorum. O muhterem zata, Mir Hamza’nın bana söylediği açıklamayı aynen aktardım. Dedim ki, “Senin dedene birisi düşman olsa sen ona kızar mısın, tabii ki kızarsın. O zaman seyit olan, yani Hazret-i Hüseyin soyundan gelen bir kişinin dedesine düşman olana düşman olması kadar tabii bir hal olur mu? Zalime zalim demek haktır, ancak eğer Mir Hamza’m Sünnîlerin tamamını Yezidî gibi görürse veya gösterirse, o zaman hata yapar. Ben de onun böyle bir fikri olmadığına şahitlik ederim, o, asla Müslüman kardeşleri arasında mezhep ayrımı yapmaz.” dedim. Onun bir beyti ile de mevzuu tatlıya bağladım.

 Allah’ı Muhammed’i âli seven dostânız

             Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümânız.

Sizler gibi erbâb-ı şekãvetden ırağız

Ehl-i sünnetiz mü’min-i Hak dîn-i celî[17]yiz

Bu beytin etkisi ile tüm cemaatin yüzünde bir mutmain olma hali hissettim. İçimden dua ettim: Allah’ım ne olur, biz Muhammed ümmetini mezhep mezhep bölüp birbirine düşman etmek isteyen şeytana ve şeytanlaşmış insanlara fırsat verme. Bu ne büyük bir fitne ki, her yerde Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmaya hazır ve nazır.

İmaret’in bahçe kapısından bu hatıralarla girerken aslında atalarımızın bu ve benzeri benlik davalarını çözdüğünü fark ettim. Yeşilırmak kenarından İmarete girerken giriş kapısının ne kadar alçak olduğunu görüp gülümsedim. İşte en temel husus buydu: nefsine boyun eğdirmek. Benlik davası, şuculuk buculuk davası  hep nefsin boyun eğmemesindendi. Osmanlı yaptığı caminin bahçe girişinde mesaj veriyordu: Nefisine baş eğdir, yoksa halin perişan.

Kapıdan nefsime baş eğdirip girince karşıma çıkan şadırvan ile içim açılırdı. Gerçekten de bir anda şadırvandaki su bana şöyle seslendi: “Madem sen nefsine baş eğdirmeyi başardın, o halde buyur kevser havuzu senindir.” Bu incelikleri keşfetmek adeta bir eğlenceydi benim için. Şadırvandan camiye doğru birkaç adım attığımda iki yandaki iki muazzam çınarı her gördüğümde hep Ferhat ile Şirin’i hatırlarım. Bu iki çınar sanki birbirine ellerini uzatmış, kavuşmayı bekleyen iki sevgili idi. Acaba burayı inşa edenler bunları düşünerek mi yapmıştı?

Yine caminin sağ yanında büyük bir sahn-ı semen medresesi ilim için beklerken; sol tarafta yetimler aç kalmasın diye bir aşhane koşturup duruyordu. Cami ile medrese arasında yerleştirilmiş bir incelik daha dikkatimden hiç kaçmazdı: sadaka taşı. Bu taş, hafif kuytu bir yerde ve bir adam boyunda idi. Zenginler sabah namazına biraz geç gelir, kimse görmeden bu taşın üstündeki oyuk yere sadakasını bırakır; fakirler de namazdan biraz erken çıkıp o taştan ihtiyacı olan kadarını alırdı. Bu incelik başka bir millette var mı diye çok düşündüm.

Caminin içinin yazın serin, kışın ılık olmasının bir Hızır kıssası ile açıklanması da bu halkın ne kadar saf ve temiz hislerle inandığının delilidir. Rivayet edilir ki, bu cami-i şerif yapılırken Hızır uğramış ve orada çalışan işçiye sormuş: “Bu mabedin nasıl olmasını isterdin?” diye. O da, “Yazın serin, kışın soba yakmadan ılık olsun.”, deyivermiş. Hızır Aleyhisselam, dileğin kabul oldu, deyip kaybolunca adamcağız manevî bir hal olduğunu anlamış. Gerçekten de bu camide kışın soba yakılmaz; ancak hiç üşüdüğümü de hatırlamam.

Bir de bu camideki çift vav yazısına her gidişimde hayran hayran bakardım. O ne müthiş bir estetiktir, o ne muazzam bir düşüncedir. İki vavın birbirini kucakladığı bu yazı ebcedle “Allah” karşılığı olduğu için bir kat daha değer kazanırdı benim gözümde.

Allah, milletimize binlerce ince duygu ve milyonlarca saf ve temiz yürek ihsan etmiş; ancak korkuyorum ki  bunca güzelliğin içinde yine de fitne boş durmayacak ve gözlerimizi bu güzelliklere değil, küçücük hatalara diktirecek. Duadan başka çıkar yol olmadığı için caminin kuytu bir yerine çekilip uzun  uzun dua eder: “Allah’ım bu güzellikleri dünya bahçesine ekenlere rahmet et!” diye göz yaşı dökerdim.

*

Mir Hamza’mın ayrılışından birkaç ay sonra hayatım boyunca en çok korktuğum ve gelirse diye tir tir titrediğim dönem geldi çattı: yeni neslin Batılı fikirlerle imtihanı.

On gündür dergahta misafirimiz olan oğlum Rüştü’nün çocukları en büyük gönül sürûrum iken bir  sabah namazında fark ettim ki torunum Süheyla namazlara iştirak etmiyor. Her sabah namaz sonrasında mescit dışında elimi öpmek ve tebrikleşmek için bekleyen kalabalıktan sonra çocuklarım ve torunlarım da yanıma gelir; onlar da elimi öper, hayır dualarımızı paylaşırdık. Bu durum dergahımda bir gün bile aksamamışken, dışarıdan dahi mescidimize insanlar koşarken torunumun gelmemesi, olacak şey değildi bu. O sırada Rüştü’m İstanbul’da olduğu için gelinime sordum, Süheyla’m nerede, niçin namazlara iştirak etmiyor, dedim. Gelinim, önce sıkılır gibi oldu, sonra Süheyla sabah namazlarına kalkmakta zorlanıyor, dedi. Bu cevap kalbime bir ateş gibi düştü. Onu öğleden sora görmek istediğimi söyledim.

Öğleden sonra Süheyla’m odama geldi. Kendisiyle bir dede torun olarak uzun uzun hasbihal ettik. On beşine dayanmış olması hasebiyle artık farklı bir dünyaya sahipti; bunu gayet normal karşılıyordum; ancak kafamda hep namaz konusu vardı. Bir ara niçin namazlara gelmediğini sordum; tam beklediğim acı cevabı aldım. “Dedeciğim.” dedi; “İnsanların pek çok değişik felsefî düşüncelere sahip olduğunu veya olabileceğini hiç düşündün mü? Yani benim Beyoğlu’nda öyle arkadaşlarım var ki namaz niyaz gibi hususlardan haberleri bile yok. Ben, sabah namazını kaçırınca suçlu gibi davranıyorsunuz; oysa onlar bırakın namazı, haram kılınan içkiyi bile kendilerine helal kılmışlar.” Bu sözler tam da beklediğim, ancak içimi de ta derinden yakacak sözlerdi.

Kırk yıl önce Molla Muhammed hocam, felsefe derslerinde bugünleri haber vermişti. Batı’da öyle bir fikir anlayışı doğuyor ki, onun veba gibi yayılmasını hiçbir Allah’ın kulu engelleyemez, diyordu. İşte o veba benim aileme de tasallut etmişti. Bu, öyle bir şeydi ki aklın ve maddenin üstünde hiçbir şeyi kabul etmiyordu. Benim ömrüm boyunca nefsimden silmeye çalıştığım, aklî Firavunluk işte tam da buydu. İnsanlar izm denilen pek çok fikri hastalıkla yalnızca kendini haklı görmeye başlıyor ve diğer fikirlere yaşama hakkı dahi vermiyordu. Molla Muhammed hocam maalesef haklı çıkıyordu. Osmanlı, Avrupa tarafından, belki de Azerbaycan da Ruslar tarafından zehirleniyordu. İrfan kalelerimizin içine Batı fikrinin vebası yavaş yavaş sızıyordu.

Süheyla’ya sordum, elinde sonsuzluğun anahtarı olsa onu birileri kaldırıp Yeşilırmak’a atıyor diye sen de atar mısın? Yani dünya hayatı denen bu, en fazla seksen santim uzunluğundaki anahtarı, sonsuz hayatın kapısını açmak için bize vermişlerken tutup onu ırmağa atabilir miyiz? Şimdi senin için bu dünya adeta sonsuz bir âlem, burası güzelliklerin yaşanacağı tek yer. Peki bu kadar güzel olan bu dünyanın sonunda hiçbir şey olmamasına gönlün razı mı? İnsan denilen bu mükemmel varlığın yirmi yıl sonra ölüp toprak olması veya diğer deyişle yok olması sana hakkaniyetli geliyor mu? Yavrucuğum Kur’an-ı Kerim’de denildiği gibi Allah-u Teala bizi tekrar diriltecek, bunda hiç şüphe yok. O’na bunu yapmak hiç de zor değildir; çünkü bir şeyi ilk defa yapmak zordur, ikinci sefer yapmak değil, dedim. Bu âlemi yaratan elbette bir düzen kurmuş ve bu düzen içinde yalnızca insana cüzi irade kullanma hakkı vermiş; ancak bu cüzi irade iki kanala akar gider: biri nur, birisi kir. Süheyla’m sen de seçimini yapacaksın ve bileceksin ki bir sınırın yoksa tüm sınırları yıkmışsın demektir. Yani, o arkadaşların sınırı aştı diye sen de sınırları yıkmak hakkına sahip olamazsın. Bir haramı, az yapmakla çok yapmak arasında sadece süre ile ilgili gecikme vardır. Bir insan içkiye evet dediği zaman, azdan çoğa, çoktan daha etkili otlara doğru akar gider. Namaz da öyledir. İnsan, kılmasam ne olacak dediği gün, zekatı vermesem, hacca gitmesem, orucu tutmasam ne olacak demeye başlar.

Süheyla’m son bir çırpınışla, kadınların durumuna bakmıyor musun dede, dedi. Osmanlıda kadının durumu sence de ihmal edilmiyor mu? İstanbul’da artık pek çok mekanda kadınlar daha rahat hareket edebiliyor; ancak Avrupa’da çok daha ileri bir hürriyet var, dedi.

Kadın meselesi ile ilgili herkese verdiğim örneği ona da anlattım. Süheyla’m, dedim, kadının hürriyeti kendi elindedir. Unutma ki, insanlık var olduğundan beri erkekleri daima kadınlar yönetmiştir. Ben de Zahide’mden çekinirim, bir yanlışlık yapsam, bir şeyi yere döksem. Bir kadın kendi hürriyetini ilmi ve irfanı ile genişletir; bu bin yıl da geçse böyle olacak. Yani hürriyeti erkekler gibi hareket edebilmekte arayanlar bunu kazanınca hür ve mutlu olmayacaklardır. İnsanda üç yer doymak ister: mide, beyin ve kalp. Bunları doyuramayan insan ister kadın olsun ister erkek hep mutsuz olacaktır.

Sana, dedim, Mihrî Hatun’u anlatmış mıydım? Hayır, dedi Süheyla’m. İşte sana ta II. Bayezid Han-ı Veli devrinden hür bir kadın örneği.

Mihrî Hatun, Pirler Mezarlığı dediğimiz yerde medfun Pir İlyas’ın torunudur. Biliyorsun o, Amasya’nın en büyük evliyası kabul edilir.  İnanmayacaksın ama, Pir İlyas bizim Azerbaycan’da eğitim almış ve Halvetiliği Anadolu’ya yaymaya çabalamıştır. Hatta dur sana onun bir kerametinden de bahsedeyim, dedim. Böylece ilgisinin daha da artmasını umuyordum. İçimdeki ateşi söndürmek ister gibi derin bir soluk aldım ve anlatmaya başladım.

Pir İlyas hazretleri öldüğü zaman teneşirde yıkanırken tahta teneşirin ayaklarından biri kırılır; ancak hazret düşmez, çünkü bir eli ile yanındaki direkten tutmuştur. Bu durum herkesi hayretler içinde bırakır. Aynı kerameti onun müridi Kurtboğan Baba da gösterir: Öldüğü zaman onu gömdükleri mezarı bir kurt kazmaya başlar, hazret elini dışarı çıkarıp kurdu boğar. Bu hali görenler de küçük dillerini yutarlar.

İşte böyle menkıbevî şahsiyetlerin soyundan gelen Mihrî Hatun, beynini ve kalbini öyle güzel şeylerle doldurmuştur ki, sadece kendi devrinde değil, bugün bile hür kadının simgesi olmayı başardı. O, Arapça, Farşça ve İslamî ilimlerde kendini yetiştirmiş hür bir kadındı. Sana hayret edeceğin birkaç beytini okuyayım:

İşidüp tan itmeye her bî-haber

Mihrînin kalbine gelmeye keder

 

Çünki nâkıs ‘akl olur dirler nisâ

Her sözün ma‘zûr tutmakdur revâ

  

Lîk Mihrî dâ‘inün zannı budur

            Bu sözi der ol ki kâmîl usludur

           

Bir mü’ennes  yegdurur kim ehl ola

            Bin müzekkerden  ki ol na-ehl ola

                       

            Bir müennes yeg ki zihni pâk ola

Bin müzekkerden  ki bî-idrâk ola[xxxii]

Şimdi, böyle sözleri taa Bayezid-i Veli devrinde söyleyen bir müennesten, yani mübarek bir kadından daha hür düşünceli biri olabilir mi, dedim. Yani Süheyla’m insan ister müzekker olsun, yani erkek; ister kadın olsun kendi devrinde kendi hürriyetini kendisi oluşturur; hiç kimse kalbini ve aklını doyurmadan mutlu, huzurlu ve hür olamaz. Eğer aklı çok doyurur, aşkı ihmal edersen aklın bir süre sonra Firavunlaşır; sen Firavun’un mutlu olduğunu duydun mu hiç?

Süheyla’mı esir eden benlik duygusuna son darbeyi vurmak için Mihrî’nin en sevdiğim beytini sözlerime ekledim:

Şöyle teşhis eyledüm Mihrî cihânun lezzetin

            ‘İlm ile savm  u salat imiş kalanı hiç imiş[xxxiii]

 

İşte Mihri’ye göre hayatın şifresi, dedim: ilim, namaz ve oruç.

Süheyla sanki bu sohbeti bekliyormuş gibi, mutmain bir gülümseme ile haklısın dede, dedi.

Ona kadınlarla ilgili bir sır daha verdim: Bir kadın neden evini güzel, temiz ve kocasına adeta cennetten bir köşe gibi göstermek ister? Tabii ki Hazret-i Havva’nın içinde ukde kalan üzüntüsünden dolayı; yani Hazret-i Adem’in cennetten kovulmasında kendisinin payı olduğunu düşünen Havva annemizin bir anlamda özür dileme şeklidir bu. O yüzden evlerimizi kadınlarımız cennette çevirir, onlar olmasa bizim halimiz nice olurdu?

Gül kokan Mevlânâ dedem, deyip bana sarıldı Süheyla’m; elimi öpüp çıktı. Onun gözlerinin içindeki şüphe bulutlarının dağıldığını görmek beni sevindirdi; ancak o sadece benim Süheyla’m olarak kurtuldu, ya diğer Süheyla’lar, diye içimden geçirip kahroldum.

Gerçekten de öyle felsefî salgın hastalıklar üzerimize bulut bulut geliyor ki onlardan korunmayı sağlayacak panzehir maalesef Osmanlı diyarında mevcut değildi. Osmanlı, yalnız tek doğru düşünen benim, diyerek kendini aldatmaya devam ediyor ve bir gün yaşayacağı hezimeti göremiyordu. Nitekim teknik konularda hezimet üzerine hezimet yaşandığı bir vakıa idi. Her savaştan yenik çıkmak bunun en bariz belirtisi değil miydi? Bu felsefeleri yok saymak yerine onların doğru yanlarını tespit edip halka anlatacak irfan sahibi insanlar gerekli, ancak maalesef ne Osmanlıda ne de Azerbaycan’da bu yol henüz açılmış değildi.

Korkarım yarınlarda insanlar bu Batılı düşünce cereyanlarının etkisi ile maddileşecek ve camilerden evlerine çekilecekler. Evlerde babasının arkasında cemaat olanlar zamanla onu da terk edip namaz işini sadece anne baba ve yaşlılara bırakacaklar. Allah korusun belki de bu salgının etkisi ile Müslümanlar namaz niyaz işinin sadece yaşlılara mahsus olduğunu düşünüp namaz kılan yaşlıları garip mahluklar olarak göreceklerdi.

Bu korkunç manzara gözlerimin pınarlarını sonuna kadar açtı, saatlerce gözyaşı döktüm ve dua ettim: Allah’ım bizi dünya nimetlerinden istediğin kadar uzak tut; ancak ne olur sonsuz hayatımızın kapılarını daima açık tut. İnsanlar bilmiyorlar, adeta İslam’ı gelişmenin ayağına bir bağ gibi gören insanlar bilmiyorlar, diye yakardım. Belki Rus zulmü dünyamızı karartır ve evimizi ocağımızı yakabilir; ancak bu baki değildir. Her zulüm bir gün bitmeye mahkumdur, hele ki onu savmaya çalışan bunca mücahit varken. Ancak Rus fikriyatı bir neslin ruhuna girerse ve ruh âleminin evini ocağını yakar, imanını yok ederse onun için sonsuz âlemde bir mahrumiyet vardır. Allah’ım dünyadaki tüm Müslümanları bu zilletten koru, diye dua edip secdeye kapandım. Hayatımda hep mücadele ettiğim aklın ve nefsin, şeytan ile dostluğu işte neslime gelip musallat olmuştu. İçimden, Hazret-i Ebu Bekir gibi yalvarmak geldi: “Allah’ım beni öyle büyüt, öyle büyüt ve cehennemine at ki, oraya başka Müslüman kardeşim giremesin!”

Hayatımın son demlerine geldiğimi hissettiğim günlerin birinde, beni üç beş yılda bir ziyaret eden Kürdemir’deki kardeşimin yeniden geleceğini; ama beni bu fâni âlemde artık bulamayacağını hissediyordum; çünkü hem gönlüm bu dünyadan göçmenin hasreti ile yanıyor, hem de Azerbaycan’ın durumu onun gelmesini şimdilik imkansız kılıyordu. İçimdeki hisse uyarak yanımdaki müritlerime ve halifem, kayınbiraderim İsa’ya bir vasiyette bulundum. Sırtımdaki şeyhlik hırkamın gelecek olan kardeşime verilmesini ve ben gidemesem de hırkamın Kürdemir’e kavuşmasını istedim. İnşallah, kardeşim gelir ve bu vasiyetimi yerine getirir. Dünya denilen şu handan çıkarken tek vasiyetim budur, dedim. Belki hırkam, Kürdemir’de kendi ellerimle diktiğim dut ağaçlarının üzerine arada bir serilir ve masmavi gökyüzüne doğru, dünyanın sonsuza bakan âlemine gülümser; belki benim kokumu oralara yayıp, özlemle yanan yüreğimin yanık gül konusunu oradaki dostlarıma hissettirir. Belki Has Mehemmed’im, Kumuki’m, Yaragi’m, Şamil’im, akrabalarım beni rahmetle yâd ederler onu gördükçe. Bir tek onu miras bıraktım; diğer tüm dünya işlerini dünyaya bıraktım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hicrân odu yandırdı beni âh ki tebdîl

Kıl vuslata bu âteş-i hicrânımı yâ Rab[xxxiv]

[ Âh ki ayrılık ateşi beni yaktı yandırdı. Bu ayrılık ateşimi   vuslata, kavuşma mutluluğuna dönüştür Ya Rab]

 

Şamlılar Mahallesi /Amasya

 

 

 

İsmail Şirvânî Türbesi

            Sene 1848 Recep

 

 

  S

evgili Dost,

Ömür dediğin bir ağaç altında gölgelenmek ve sonra çekip gitmek gibi bir şey. Artık yolun sonunda altmış üç yaşındayım. Yaşadıklarım ve öğrendiklerim bir bir gözümün önünden geçiyor ve bana, İsmail işte kader denilen muamma bu, dedirtiyor.

Amasya’nın yüce dağlarla çevrili, insana güven telkin eden bu ana kucağına gelene kadar ne kadar hızlı bir serencam yaşadım, ben de şaşıyorum. İnanıyorum ki bu yolları bana çiğneten bir alın yazısı vardı, işte o beni aşılmaz dağlardan aşırdı, geçilmez denizlerden geçirdi, bilinmez âlemleri bana bildirdi. Şimdi bir çiçek görsem uzun uzun bakıyorum; Allah aynı topraktan nasıl bu kadar farklı renkte ve kokuda güzellikler yaratıyor, diye saatlerce tefekkür ediyorum. Allah’ın her bir ismini dünya üzerinde görmenin mutluluğunu hiçbir şeye değişmem.

Sabah namazlarından sonra kuşların dağlara doğru uçup “açız ya Rabbi” diye seslenmeleri bana daima Allah’ın Rezzak[18] ismini hatırlatıyor; o kuşlar mutlu ve karnı tok olarak akşamları dönerken bana “ya Rezzak çok şükür” diyorlarmış gibi geliyor.

Bir gülün, bir bebeğin, bir karıncanın ne kadar güzel ve eksiksiz tasvir edildiğini, ne kadar güzel çizildiğini görünce, ya Musavvir[19] demeden edemiyorum. Uzun uzun o güzellikleri seyretmek bana cennete bakıyor hissi veriyor. Yalancı ve geçici olduğunu adımız gibi bildiğimiz bir dünyaya bu kadar güzellikler bahşeden, gerçek âlemde neler yaratmıştır, düşünemiyorum.

Diyorum ki, şu kadar güzellik içinde basit, süflî, alçaltıcı günahlara dalmak ne kadar acı verici; sonsuz mutluluk yerine, anlık mutluluklara koşanlara haykırmak istiyorum: Durun bu anın ertesi cehennem!

Başımı kaldırıp geceleri karşımda büyüyen dolunayı seyrediyorum. Tıpkı Amasya’ya ilk geldiğimiz gece gibi. Bu muhteşem manzara sanki kalbimi patlatacak bir feyz ile içimi dolduruyor; bazen bu dünyaya çok mu bağlanıyorum, diye düşünüyorum. Hayır, bu hep aynı noktadan gelen bir sevgi; aslı muhteşem olan bir dünyanın aynadaki yalancı yansımasına duyulan hayranlık.

Ellerimi kaldırıp geceleri dua ediyorum: “Ya Rabbim, şu mübarek beldeyi, bana ana kucağı gibi huzur veren bu yurdu, daima Müslüman diyarı eyle. Buraya düşman ayağı sokma. İnşallah bir gün bu beldeyi Şamahı’m, Şirvan’ım ile kardeş eyle. İşte o gün bir daha Türk’ün beli bükülemez olsun, kardeş kardeşle sarmaş dolaş olsun. İnanıyorum ki, bir gün bu dileğim gerçekleşecek; inanıyorum ki, bir gün tüm Türkler aynı dinin, aynı dilin, aynı idealin bayrağı altında toplanıp tarihte başardığı muzafferiyetlere yenilerini ekleyecek. İnanıyorum ki, Îlay-ı Kelimetullah için, Nizam-ı Âlem için atan kalpler bir gün bu Avrupa, Rus, Çin zulmünü kanlarında eritecek ve bu kan rengi şafaklardan pırıl pırıl bir Türk asrı doğacak. Allah, bu millete mutlaka bir kez daha İslam’ı yüceltme imkanı verecektir, buna aynel-yakin inanıyorum. Bu, Osmanlının, Selçuklunun, Karahanlının elinden düşen bayrağın yeniden yükselmesi kadar tabii bir haldir. İşte İmam Şamil’im Ruslara Müslüman’ın ne müthiş bir imana sahip olduğunu ispatlıyor. Kumukî’m bölgesinde kanının son damlasına kadar savaşmaya hazır; Yarağî ise tüm sürgünlere karşın dağ gibi ayakta, o heybetli sakalı ile düşmanın kalbine korku salmakta. Has Mehemmed’im kaç defa şehadetlerden döndü, hepsinden haberim var. Hepimiz biliyoruz ve inanıyoruz ki alnımıza ölüm günümüz yazılmıştır; kimse bizi günümüzden önce öldüremez. O halde şehit olmak için her fırsatı değerlendiren bu kardeşlerimin karşısında hangi ordu durabilir. Bu iman oldukça toprak işgal edilse bile ruhlar işgal edilemez.

Biliyor ve inanıyorum ki, bir gün Azerbaycan’ım da, Anadolu’m da rahat nefesler alacak; belki bugün gökler kapkara, ancak gecenin en karanlık anı sabahın yakın olduğu an değil midir?

Hayatımın son demlerini yaşadığımı hissettiğim şu günlerde tüm hocalarım, sevdiklerim gözümün önünden geçiyor, yavaş yavaş…

Eşimin sessiz ve sürekli desteği beni pek çok dünyevî sıkıntıdan kurtardı. Onun varlığı ve huzurlu bir liman misali sakinliği, benim en fırtınalı günlerimin sığınağı oldu. Gerçekten de anladım ve iman ettim ki, insanın eşi ona bir yorgandır; helal dairesi de keyfe kâfidir. Belki de keyfin en helal ve tatlısıdır. Ben Zahide’mi dünya nimeti olarak hiç görmedim. O benim cennete giden yolda, sıratta elimden tutanımdı. Her Müslüman bilir, biz aslında yaşarken sıratı geçiyoruz; işte bu geçişte kalbimi, gözümü, gönlümü haramdan koruyan eşim her an yanımdaydı. İnşallah ahrette de hep yanımda olacak.

Yavrularım benim için bir imtihan vesilesi olmadı çok şükür; oysa çoğu peygamber ve evliya eşi ve çocukları ile imtihan edilir. Benim imtihanım yurdumla idi. Hayatımın hep kanayan yarası Azerbaycan’ım, Şirvan’ım, Şamahı’m oldu; bir de Allah’ın kelâmını yaymak.

Rabbim bana kız da oğlan da verdi; her biri diğerinden daha akıllı, uslu, mütedeyyin üç evlat. Dördüncüsünü andıkça Yeşilırmak’a bakıp büyük bir özlemle, bekle beni Abdülhamid’im, diyorum. İnşallah o âlemde ilk sarılacağım sen olacaksın.

Şimdi yaşım altmış üçü geçti. İçimde bir korku ile yaşıyordum; ya Peygamberimin vefat ettiği yaştan fazlasını yaşarsam diye. O zaman ya, Ahmet Yesevi hazretleri gibi yer altında kendime bir hücre yaptıracaktım ya da başka bir çare arayacağım.

Ama çok şükür bunlara gerek kalmadı. Geçen günlerde kendimi iyi hissetmediğim için bir hekim çağırdılar. Hekim “kolera” olduğumu teessürle bildirdi; oysa bu benim için müjdelerin en güzeli idi. Mevlânâ Celaleddin’in dediği gibi “düğün günüm” yaklaşmıştı. Kolera gibi bulaşıcı bir hastalık demese hekime sarılıp öperek teşekkür edecektim. Hekim mutlu olmama bir anlam veremeden beni bir odaya alıp yanıma kimselerin girmemesini emretti.

Ey gönül gözümün dünyadan ukbaya dönmesine vesile olan şeyhim, yolum, peygamber ışığının aynası olan nurum, Şems-i Tebriz’im,  rehberim Şeyh Seyit Mevlânâ Halid Zülcenaheyn hazretleri. İşte seninle aynı âlemde olmak için yükselme vakti geldi. Senin dediklerini harfiyen yerine getiren bu müridine elini uzat; dua et.

Sen; Kur’an âlimlerine, fakihlere ve sufilere hürmet etmemi emretmiştin, ettim.

Sen; cömertlik, güler  yüzlülük, eziyetten çekinme, kardeşlerinin kusurunu affetmeyi  emretmiştin, ettim.

Sen, büyüklere ve küçüklere nasihat etmemi düşmanlıkları terk etmemi ve tamahı terk etmemi emretmiştin, ettim.

Sen, ihtiyacımın karşılanması hususunda yalnız Allah’a itimat etmemi emretmiştin, ettim.

Sen, göreceksin Allah kendine güvenenleri darda koymaz demiştin, gördüm.

Ve sen, kurtuluşun ancak doğrulukta olduğunu; bu yüzde daima doğru yolu takip etmemi emretmiştin, ettim.

Sevgili Şeyhim, Allah’a vasıl olmayı umduğum şu yaşıma kadar kendimi kimseden üstün görmedim ve aleyhimde düşmanlık yapanları hep Allah’a havale ettim.

İcazetnamene harfiyen uydum, şimdi ne olur sen de dualarınla bu aciz İsmail’inin elinden tut.

*

Şimdi son günlerimi yaşadığım şu dünyada, odamın penceresinden, yalnız başıma, aşağıdaki Ayvasıl bağlarını seyrediyorum. Hayatımın bu kadar çok ayrıntısını hatırlamama şaşıyor ve yaşlıların geçmişi daha iyi hatırladıkları gerçeğine muttali oluyorum. Allah’ın varlığına delilin nedir, diye İmam-ı Şafî’ye sorduklarında o da benim gibi, dutlar diyarında olsa gerek, “Dut yaprağıdır.” Demiş. Çünkü aynı yaprakları koyun yer süt yapar, arı yer bal yapar, geyik yer misk yapar, tırtıl yer ipek yapar. Tadı, rengi, kokusu ve maddesi bu kadar farklı güzellikleri yaratmak ancak Allah’a mahsustur. Dut ağaçları ile dolu ova, sarının tüm rengini gözler önüne sererken, sonbahar birkaç damla gözyaşını pencereme serpiştiriyor. Eveeet, benim için Azerbaycan’a, Şirvan’a, Kürdemir’e, anneme, babama ve tüm Hakk’a yürüyen dostlarıma kavuşma anım bu an.

Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ındaki seyr-i sülukı tamamlayıp, Hoşrüba’dan da, Zat-ı Suver kalesinden de geçtim; artık terk-i terk zamanı. Dünya denilen bu hanın bir kapısından girdim; Allah’ın izni ile kirlenmeden ve kirletmeden öbür kapısından çıkıyorum. Binlerce insana yardım etmek için bana fırsat veren Allah’a sonsuz şükrediyorum. Yurdumda küffara karşı savaşan Şamil[20]’ime, Hacı Murad’ıma, Mir Hamza’ma dua ediyorum.

Şahid ol ya Rab, ben senin emrettiğini emrettim, nehy ettiğinden nehy ettim.

Şahid ol ya Rab!

 

 

 

 

Hacı Hafız Şeyh İsmail Sirâceddîn-i Şirvânî

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Son

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar Hakkında

Azerbaycan göçmeni bir baba ve Selanik göçmeni bir anneden, her iki menzile bin iki yüz kilometre uzak olan Amasya’da dünyaya geldi. 1969 yılının bir mart sabahında gözlerini açtığı bu âlemi, özgür bir çocukluk döneminde keşfetti. Kırlarda sırt üstü yatıp yeşil otların kokusunu ciğerlerinin son zerrelerine kadar çekme fırsatını nerdeyse her gün yakalayabilmiş şanslı insanlardandı. Belki Amasya yakınında bir karyede doğmuş olması eksiklik gibi görülebilir; ancak insan denilen varlık yer ve zamandan sıyrılabilen, ona “Sen benim için yaratıldın.” diyebilen varlıktır. Hayatının her döneminde kendisi için yaratılan bu evreni anlamaya çalıştı; daha hâlâ da çalışıyor. Şimdi bir üniversite hocası ve kalbinin derinliklerindeki kırlarda, yemyeşil âlemlere uzanıp oradan hissettiği kokuları, romanları ile okurlarına anlatmaya çalışıyor. O kokuları alabilmek için bir İsmail Şirvânî olmak gerektiğini, bu romanı ile hissettirmek istiyor. Anlatabilirse ne mutlu ona, anlayabilirse ne mutlu okuyucuya.

 

 

 

 

 

 

 

Notlar:

 

 

[1] Bu yazı Latin alfabesi olarak düşünülürse “gül” gibi okunur; eski yazı ile ise “anne” olarak okunur. Biraz zorlayarak eski yazı ile okursak  Allah lafzı da çıkarılabilir.

 

[2] Ay doğru üzerimize vedâ tepelerinden, şükür gerekti bizlere Allah’a davetinden.

[3] Nâgah: ansızın

[4] Nâr-ı hezar: binlerce ateş

[5] Giriftar: tutulmuş

[6] Târ-mâr: darmadağınık

[7] Kuy-ı nigâr: sevgilinin semti

[8] tutulmuş

[9] çaresiz

[10]  taşkın

[11] feryat

[12] kervancı

[13] kılavuz

[14] Suvacı: Su taşımada kullanılan ağaç, iki yanına iki kova asılır.

[15] Helki: kova.

[16] “İsmail” isminin eski yazı halidir. Şiirin ilk beyitlerinde bu ismin her harfi için dizeler yazılmıştır. Buna akrostiş denilir. Elif, sin, mim, ayın, ye, lam.

 

[17] Celî: açık

[18] Rezzak: rızıklandıran, doyuran.

[19] En güzel tasvir eden.

[20] Tarihî kayıtlara göre Şeyh Şamil, İsmail Şirvanî’nin mürididir.

[i] On sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başında Irak ve Şam’da yetişmiş büyük velîlerden. İnsanlara hak yolu göstererek hakîki saâdete, kurtuluşa kavuşturan ve Silsile-i aliyye adı verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmi dokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. Babasının ismi Ahmed’dir. İsmi Hâlid, lakabı Ziyâüddîn’dir. Bağdâdî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası Hazret-i Osman’ın, annesi ise hazret-i Ali’nin soyundandır. Bu sebeple Osmânî diye de anılmaktadır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî diye meşhûr olmuştur. 1778 (H.1192) senesinde Bağdât’ın kuzeyindeki Şehrezûr kasabasında doğdu. 1826 (H.1242) senesinde Şam’da vefât etti. Kabri Şam’ın kuzeyinde, Kâsiyûn Dağı eteğindeki kabristanda bulunan türbesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.

[ii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[iii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[iv] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[v][v] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[vi] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[vii]  Bu iki kavram, Allah’ın  kelamını dünyaya yaymak ve dünyaya adaletli bir düzen vermek anlamına gelir.

[viii]Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[ix] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[x] Nabî’ye aittir.

[xi] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xii] Bu dua gerçek olmuş ve İsmail Şirvânî’nin oğlu Mehmet Rüştü Paşa, Harameyn valisi olmuştur.

[xiii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xiv] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xv] Hatme, cemaat ile toplu hâlde yapılan bir halka zikridir. Kur’an ve sünnette övülen ve teşvik edilen zikir çeşitlerinden birisidir. Hatmeyi bugünkü usul üzere Abdulhâlik Gücdevani Hz.leri tertip etmiştir. “Hatm-i Hâcegân” diye de anılır. Hâcegân, ulu zatlar, efendiler, büyük hocalar demektir. Hatm-i Hâcegân büyük velilerin tertip, talim ve tatbik ettiği hatim demektir. Cemaatte Elemneşrahleke sûresini bilen imam dahil 11 kişi varsa büyük hatme yapılır. 11 kişiden az olunca büyük hatme yapılmaz. Büyük hatme şu şekilde yapılır:

Cemaat bir halka kurar. Hatmeyi yaptıracak kimse arkası kıbleye gelecek şekilde halkayı ortalayarak oturur. Taş dağıtıcı ise imamın karşısına oturur, sepetteki taşları yere boşaltır.

Taş dağıtıcı önce 100 taştan 21 tanesini ayırıp imama verir. Geri kalan 79 taş, dağıtılmak üzere önünde yerde bekler. Ayrıca okunacak Fatihâlar için altı büyük taş ayrılır. Herkes adap üzere oturur. Gözler kapanır; huzurlu, sessiz ve edepli bir şekilde hatmenin başlaması beklenir. Gözler hatme bitene kadar açılmaz. Yirmi beş estafurullah ile başlar. Herkesin taşlar adedince Fatiha okuması ile devam eder ve yirmi beş estafurullah ile gözler açılır.

Eğer cemaat yoksa tek başına hatme yapılabilir. Bu durumda sırtın kıbleye gelecek şekilde oturulması daha iyidir. Tek başına hatmede de 100 adet taş kullanılır. Taş dağıtıcı olmadığı için yüz taşın tamamını tek kişi alır. Ayrıca başta ve sonda  okunacak yedi adet Fatihaların tamamı da tek kişi okuyacak şekilde taksim edilir. Sonra gözler yumulur.

Tek kişi 25 defa estağfurullah çeker.

Tek kişi Euzü-Besmele çekip yedi Fatiha okur.

Tek kişi elindeki taş adedi kadar (100 adet) salavat okur.

Tek kişi  elindeki taş adedi kadar (100 adet)  “Yâ Bâkî entel Bâkî” der.  Bu, beş defa tekrar edilir. Toplam 500 (beş yüz) defa okunmuş olur.

Tek kişi ikinci kez Euzü-Besmele ile yedi Fatiha okur.

Tek kişi son olarak elindeki taş adedi kadar (100 adet) salavat okur. Elindeki taşları önündeki taş sepetine koyar.  Tek kişi büyük hatmede olduğu gibi hatme duasını okur. Peşinden tavsiye edilen sûrelerden birisini okuyup 25 “estağfurullah” çeker ve gözlerini açar.

 

[xvi] Bu icazetname halen İsmail Şirvânî’nin türbesinde asılıdır.

[xvii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır. Şir-i Dağıstan: İmam Şamil’dir.

[xviii] Şair Ahmet Selçuk İlkan’ın şiiri.

[xix] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xx] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xxi] Fuzulî’ye aittir.

[xxii] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxiii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xxiv] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxv] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xxvi] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxvii] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

[xxviii] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxix]  Mir Hamza Nigarî bu menekşe kokusu ile anılan bir evliya olarak tanındı. Nereye gitse, hangi ortamda bulunsa mutlaka menekşe kokusu dağıttığına tüm akrabaları şahitlik etmektedir. Daha ilginci, Mir Hamza, sürgün edildiği Harput’ta vefat etmeden önce cenazesinin Amasya’da medfun olan oğlu Siraceddin’in yanına, buradaki tekkesine gömülmesini ister. Devrin Harput valisi bunun imkansız olduğunu; çünkü Amasya-Harput arasının en az sekiz gün süreceğini ve bu arada cenazenin kokabileceğini belirtir. Mir Hamza bu söz üzerine, “Eğer seksen yıldır Allah diyen bu beden sekiz günde kokacaksa onu bir dereye atın, gitsin.” der. Gerçekten de cenaze sekiz günde, hem de eylül sıcağında Amasya’ya gelir. Tabut açıldığında etrafı mis gibi menekşe kokuları kaplar. Bu hadise de halk arasında oldukça yaygın bir menkıbedir.

[xxx] Mor Efrem’e aittir.

[xxxi] Mir Hamza Nigarî’ye aittir.

[xxxii] Mihri Hatun’a aittir. Bu beyitlerde şaire şöyle der:

Benden ve sanatımdan haberi olmayanlar işitip de beni utandırmasın ve de bu yüzden ben Mihri’nin kalbine keder gelmesin diye çabalıyorum.

 

Çünkü toplumda, kadın kısa akıllı olur diye bir önyargı vardır. Benim de bu yüzden her sözümü eksiklikten uzak tutmama şarttır.

 

Lakin aslında Mihrî dostunuzun fikir şudur ki bu sözleri söylüyorsa o ve bütün onun gibi kadınlar kamil ve akıllıdır.

 

Biliniz ki işinin ehli olan bir kadın, iş bilmez bin erkekten yeğdir.

 

Yine biliniz ki zihni açık ve pak olan bir kadın, düşüncesiz binlece erkekten yeğdir.

 

[xxxiii]  Mihri Hatun’un şiiri:

Mihri ben hayatın lezzetini şöyle teşhis ettim: ilim, namaz ve oruç kalanı hiç imiş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[xxxiv] Mir Hamza Nigarî divanından alınıştır.

 

 

 

.