MEDUSA ETKİSİ KİTAP

MEDUSA ETKİSİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                              KİŞİSEL GELİŞİM SERİSİ

 

 

METİN HAKVERDİOĞLU

 

MEDUSA ETKİSİ

Metin HAKVERDİOĞLU

 

Gece Kitaplığı: 97 • Araştırma: 27

Editör • İsmail DOĞAN

Kapak Tasarım & Dizgi • Gökhan Günindi

Birinci Basım • © Mayıs 2014

ISBN • 978-605-4942-93-0

 

© copright

Bu kitabın yayın hakkı Yason Yayıncılık’ a aittir.

Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz, izin almadan hiçbir yolla çoğaltılamaz.

 

 

GECE KİTAPLIĞI, Yason Yayınevi Yan Kuruluşudur.

yasonyayincilik@gmail.com

Baskı & Cilt

İleri Akademi

Mebusevleri Mahallesi Degol Caddesi 45/F ANKARA

Sertifika No: 29847

MEDUSA ETKİSİNDEN KURTULMAK İSTEYEN HERKESE…

Kitabın Metodu

            Değerli okurumuz, kitabımızın her okuma parçasından sonra bir değerlendirme kutucuğu vardır. Bu kutucuktaki soruyu samimi şekilde cevaplayıp kitabın sonundaki değerlendirme cetveliyle karşılaştırırsanız MEDUSA ETKİSİ’nin sizdeki boyutunu görmüş olursunuz.

            Kitabın yazarı bu etkiyi en aza indirmenin yolunun geçmişi anlamaktan ve çevresinde olup bitene bakabilmekten geçtiğini düşünüyor.

            Yerelden evrensele kapılar açmaya çalışan yazar, insanların neredeyse her şehirde aynı meselelerle boğuştuğunu iddia ediyor.

Sizin farklı görüşleriniz ve çözüm yollarınız varsa lütfen yazın; çünkü bu dert tüm insanlığın problemi.

            Umarız iş işten geçmemiştir.

 

 

 

 

Bu kitap, insanlığın temel problemlerinden birisi haline gelen ekran bağımlılığının nasıl yenilebileceği üzerine okuyucuya fikir vermekte ve onu test ederek ekran bağımlılığının kendisi üzerindeki etkisini görmesini sağlamaktadır.

 

A’nız Az; B’niz Bereketli Olsun.

 

 

 

 

 

 

İçindekiler

MEDUSA’NIN ÜÇ GÖZÜ.. 8

MEDUSA ETKİSİ. 12

KAHVE Mİ TEKKE Mİ?. 20

YENİ BİR GENÇLİK.. 28

LALELER.. 32

NİÇİN EDEBİYAT?. 38

EDEBİYAT KAÇ PARA EDER?. 44

KAÇAN BALIK.. 50

HİÇ HALVETE GİRDİNİZ Mİ?. 56

HAL-İ PÜR-MELALİMİZ.. 62

HER YERDE KAR VAR.. 66

HAT VE HAT HAZİNEMİZ.. 72

NE SÜNNÎYEM NE ŞİÎ 76

NÂBÎ’NİN RABİASI 82

OĞLUMUZ.. 88

ÜMİTSİZ OLMAK NEDEN?. 94

SONBAHAR.. 98

ŞİRVAN DEDİKLERİ 104

FERHAT İLE ŞİRİN.. 114

MİHRİ İLE ABDURRAHMAN.. 114

NEVRUZİYE.. 126

YİRMİ OCAK’TA NE OLDU?. 132

SES BOMBARDIMANI 137

İSKENDER PALA VE DİVAN EDEBİYATI 142

İLGİ VEYA HİÇ.. 148

EHL-İ BEYT SEVGİSİ 154

İNSAN VE İNSANLIK.. 160

BAHAR VE LALELER.. 164

HEMREYLİK BAYRAMI 170

HAYAT VE ÖLÜM… 176

AY.. 180

TABİATI SEVİYORUZ.. 186

MEDUSA AH MEDUSA.. 193

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Medusa Etkisinde misiniz?

                                                             

MEDUSA’NIN ÜÇ GÖZÜ

 

Sevgili Dost,

Efsaneyi bilirsiniz;Yunan mitolojisinde Medusa adında bir kız vardır ve güzelliği ile herkesi etkilemektedir. Bu güzellik Athena’nın eşi denizler tanrısı Poseidon’u da çekince olanlar olmuş, bu dünyalar güzeli kız Poesidon’dan hamilekalmış ve güzel Medusa, Athena tarafından cezalandırılmıştır. Artık, kim Medusa’nın yüzüne bakarsa taş kesilmektedir.

Peki dostum, bugün insanları taş kesen böyle bir varlık söz konusu mu? Kesinlikle evet.

Dostum,

Toplum olarak da insanlık tarihi olarak da en hızlı değişim dönemini yaşıyoruz. Benim dedem, gramofon denilen icadı görünce belki şaşırmıştı; ancak bu şaşkınlığını hazmedeceği uzun yıllara sahipti. Radyo çıkınca da hazmedecek zaman bulabildi. Ancak elektrik denilen buluş kablo kablo hayatımıza sarılıp boğazımızı sıkmaya başladığı yıllardan beri artık yenilikleri hazmedecek zaman kalmadı. Sevinçle gaz lambalarını kırdığımız o günden bugüne hayat aşırı hızlandı.

Şimdi, bana göre Medusa devrine girdik. Artık hayatımıza bilinçli olarak kendimiz değil, Medusa’nın üç gözü yön veriyor. Bunlar tüm gençliği, özellikle erkekleri taş kesiyor: “Televizyon, Bilgisayar ve Cep Telefonu”.

İşte Dostum,

Medusa’nın yüzüne bakanlar taş kesilirdi demiştik ya, aynı şekilde gençliğimiz, bu üç elektrikli icadın karşısında taş kesiliyor. Bunlar gençleri hayatın her türlü sosyal ve tabii güzelliklerinden alıkoyuyorlar. “Yıldızlara Bakma”yan bir nesil yetişiyor.

Bugünlerde Medusa’nın bu üç gözünden koparıp da 13-17 yaş arası çocuğunu teravih namazına götürebilen babaların özel olarak tebrik edilmesi lazımdır. Onlar büyük bir hastalığı kendi kendine tedavi etmeyi başarmışlardır. Sosyologlar ve kişisel gelişimciler pek çok konudan bahsetmekte ve onlara çözüm bulmaktadır; ancak bu hastalığın tedavisini henüz keşfedebilmiş değillerdir.

Dostum,

Özellikle erkek çocuklar için bu tehlikenin ne kadar yakın ve yakıcı olduğunu görmek için okullara bakmak yeterlidir. Artık iyi okulların yarısından fazlası kız öğrenci ile doludur; başarılı öğrencilere ödül verilirken podyuma çıkanlar çoğunlukla kızlardır. Gerçekten de Medusa etkisi kızlarımızı biraz daha az hırpalıyor ve bu azalma dahi onları bir anda ön saflara itiveriyor.

Ekran bağımlılığı adı da verilen bu hastalık, alkol ve kumardan farksız. Bir komşumun 17 yaşındaki torunu İstanbul’dan geldi. Geldi ama biz hiç görmedik. Komşu torun gitti mi? dedik, zavallı boynunu büküp şöyle yakındı: “On gündür bizde; ama bir defa dahi dışarı çıkmadı. Bir tarafında televizyon, bir tarafında bilgisayar, onlardan kurtarırsak elinde cep telefonu… Ne yapacağımızı şaşırdık kaldık.”

Bu durumda olmadığını söyleyecek aileler devrimizin en şanslı aileleridir. Onlar bu işi nasıl başardıklarını bir başarı ve kahramanlık öyküsü olarak yazmalı ve yayınlamalılar.

Dostum,

Daha 18 yaşındayken Mihrî Hatun bir şiirinde hayatın felsefesini Tazarru-name adlı eserinde şöyle dile getiriyor:

Şöyle teşhis eyledüm Mihrî cihânun lezzetin

‘İlm ile savm u salât imiş kalanı hiç imiş[1]  

O da gençti ve o da aynı deli kanı taşıyordu; ancak onun Medusa’nın üç gözünden taş kesilmesi söz konusu değildi.

Tekrar ediyorum, Medusa’nın üç gözünden de kurtarıp çocuğunu teravihe götürebilen aileler, sizi tebrik ediyorum. Büyük bir iş başarıyorsunuz.[i]

Medusa Etkisinde misiniz?

1
  1. Evet
  1. Hayır
Benim durumum    

 

 

 

 

Bu Gözlerin Siz de Etkisinde misiniz?

 

 

MEDUSA ETKİSİ

 

 

 

 

Sevgili Dost,

Şair Eşref bir beytinde şöyle diyor:

 

Gözlerim ebnâ-yi âdemden o rütbe yıldı kim        İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı

 

Gerçekten de bugün ebna-yi âleme; yani insanlığa, Eşref’in dediği gibi Fatiha istenecek bir makam değil, mezar taşımızı çalma ihtimali olan bir güruh olarak bakar olduk. Açıkçası, kapitalist bir dünyada manevi değerleri önemsemez ve maddi her şeyi cebe indirir hale geldik.

Peki, bu hale gelmemizde bize en büyük destek(!) nereden geliyor, biliyor muyuz? Kendime bu soruyu sorunca hiç tereddütsüz şu cevabı veriyorum: “Medusa etkisi yaratan ekrandan.”

Sevgili Dostum,

İnsanlık bugün bir çıkmazın içinde, bu gerçeği görebilmek için şöyle durup kendimizi tahlil etmemiz gerekiyor. Acaba bizi hangi yollarla yönlendiriyorlar? Bu yolların olumsuz etkilerinden kurtulmak mümkün mü? Bu meseleyi geçmişten örnekler sunarak çözebilir miyiz?

Evet,

Hep bu olumsuz etkiyi azaltmanın yollarını düşünürken değişik yöntemler kullanan atalarımızı örnek vermeye çalışıyorum. Tekke ve zaviyelerde bu mesele o dönem için çözülmüştü. Bu yöntem, yani tekke ve zaviyede eğitim veya sosyalleşme şimdilerde yapılamayabilir. O halde yeni yöntemler aranmalıdır.

Peki, gerçekten insanları sosyalleştirme adına Cumhuriyet Döneminde hiç mi arayışlar olmadı? Tabii ki oldu; ancak bugün onlar da kaybolmaya yüz tuttu.

Seksenli yıllarda Ülkü ocakları- o zamanki adı Bizim Ocak idi- bu misyonu darbeye rağmen yerine getirmeye çalıştı. Binlerce genç bu ocaklarda dinini, milliyetini, ahlakını öğrendi. Şahsen, o ocakların birisi olan İstanbul’da Gülhane Parkının yanında bulunan bir ocakta dini bilgilerini itmam eden binlerce genç arkadaşı tanıyorum. Her cuma bir ilahiyatçı akademisyen gelir, vaaz u nasihat ederdi. Her çarşamba ünlü bir yazar çağırılır, konuşturulur; ufuklarının açılması sağlanırdı. Ahmet Kabaklı Hocamızı orada tanımış ve kendisinden çok geniş feyizler almış pek çok kişi vardır. Bu ocakta Ayasofya’nın ruhaniyeti mi vardı bilmiyorum; ancak her vakit namazı cemaatle kılarlardı. Bu sıcak ve samimi ortam onları saatlerce yürüyerek oraya gitmeye zorlardı.

Şimdilerde, Atatürkçü Düşünce Derneğine uğrayan kaldı mı?

Peki, şimdi bu kurum ne durumda? Hiç kimse Ülkü Ocaklarının veya Alperen Ocaklarının bırakın binlerce, yüzlerce bile genç çektiğini iddia edemez. Yani bir zamanların genç yetişkinlerini eğiten bu kurumlar, artık o kitleyi cezb edemiyor. Sebebi açık ve net: Medusa etkisi.

Gençler artık sanal âlemde her şeyi öğrendiğini sanıyor. Onlar için bilgisayar oyunu en eğlenceli milli değer.

Aynı yıllarda MGV adıyla Milli Görüşçüler de genç yetişkinlere ulaşmaya ve onları milli, manevi değerlerle yoğurmaya çalışıyordu. Bu gençlerin sayısı da azımsanmayacak kadardı. Bugün onların da aynı sıkıntıyı çektiğinden eminim. Cemaatler, tarikatlar, cemiyetler hep aynı amaca matuf çaba gösterdi; ancak hepsi bugün yenik durumdalar. Göreceli olarak canlı olduğunu zanneden cemaatler de gurura kapılıp tek güç olduklarını ve yenilmeyeceklerini düşünerek aynı akıbete doğru yürüyorlar.

Sağ cenahın bu çabaları maalesef küçük siyasi çekişmelere heba edildi. Şu anda birbirine inanç yönünden en yakın olan kesimler birbirini suçlamaktan büyük çıkarlar umuyor. Aynı pastadan beslenen siyasi rakipler olduklarını düşünüp birbirlerini akıl almaz şekilde kırıyorlar. Bu kırıcı ortam bir nesli içine kapatıyor veya ekranlara hapsediyor.

Etrafınıza bir göz atın üç yaşındaki çocuklar bile babalarından önce, onların cep telefonlarına sarılıyorlar. Angry Bird için.

Kısacası Dostum,

Bir yanda milyonlar Medusa etkisinin altından Facebook çukurlarına yuvarlanırken, aileler bir bir dağılırken diğer yanda bizler çareler aramakta aciz kalıyoruz.

Keşke bir Necip Fazıl daha çıkıp

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak

Haykırsam kollarımı makas gibi açarak

Durun durun bir dünya iniyor tepemizden

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden

deyiverse ve bizleri küçük çıkarlar için birbirimizi yemekten kurtarmaya çalışsa.

Şair Eşref’in  “İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı” dediği nesil, bugünün kapitalist dünyasında burnumuzun dibine kadar geldi. Ekrandaki “şiddet oyunları”ndan beslenen yeni nesil “aile içi şiddetin” en büyük müsebbibi. Bu nesil mezar taşımızı çalmadan, yeni arayışlara girelim. Tekkeye, dergâha, zaviyeye karşı olup ona alternatif üretemeyen bir toplum, bu sarmaldan kurtulamaz. Ocakları, vakıfları, cemaatleri, cemiyetleri ilgi görmeyen bu toplumu “MEDUSA ETKİSİ”ne teslim mi edeceğiz?

Benim çözüm önerilerim var; ama yanlış anlaşılır diye yazmıyorum.

 

 

 

 

 

 

Bu Gözlerin Siz de Etkisinde misiniz?

2
  1. Evet
  1. Hayır
Benim durumum    

 

 

Nefesinden feragat etmeyen, gerçek hürriyete kavuşamaz. »

  1. J. CRONIN

 

 

Bu Problemin Bir Parçası mısınız?

 

KAHVE Mİ TEKKE Mİ?

 

 

 

 

Sevgili Dost,

Muallim Naci  ise  bir beytinde şöyle diyor;

      Biter mi bitti denilmekle nûr-ı âmütenâhî                

      Nefesle kâbil-i itfâ mıdır çerağ-ı İlâhî                        

Yani,   bitti demekle sonsuz nur bitmez, nefesle Hakk’ın çırasını söndürmek mümkün olmaz. Ben de dâhil pek çok modern insan, artık tekke ve zaviye işinin bittiğini; o konuda konuşmanın bile abesle iştigal olduğunu düşünüyoruz.

Peki, gerçekten bitti demekle bir şey biter mi? Bir kurumu yok saymakla onun insanlar arasındaki gereksinimi bitmiş mi olur? Mesela bugünlerde tartışılan, dershanelerin kapatılması konusu böyle halledilebilir mi? İnsanların ihtiyacından doğan bir kurum ancak insanların ona ihtiyacı bitince kapanıp gidebilir. Zorlama bir kapatma ancak ve ancak yeni sorunlar doğurur.

İşte benim de söylemek istediğim tam bu nokta. Başta dediğim gibi benim de bir zaman gereksiz ve ömrünü tamamlamamış gördüğüm tekke ve zaviyeler gerçekten gereksiz miydi?

Sevgili Dost,

Emin olun bu konuyu biraz araştırsanız altından Avrupa ve Amerika’nın bugün uyguladığı yetişkin eğitimi modeli çıkar. Bakınız durumu şöyle özetleyeyim:

Bundan bin yıl önce Türkler Müslüman olduklarında yeni bir dünya görüşü ile karşılaştılar. Bu dünya görüşü “iyi insan” merkezli idi. Anladılar ki “iyi yetişmiş insan” demek iyi bir dünya demektir. O yüzden eserlerini hep iyi insan üzerine temellendirdiler. Kutadgu Bilig de, Divan-ı Hikmet de, Yunus Divanı da, Hacı Bektaş Makalat’ı da hep bu amaca matuf idi.

İşte bu noktada bir gerçekle karşılaştılar; iyi insan ancak “yetişkin eğitimi” ve “sürekli eğitim” ile mümkündür.

Şimdi düşünelim; o devirde bir medrese mezunu işe başladıktan sonra kişisel gelişim eğitimini nasıl devam ettiriyordu? Tabi ki kendine ve mizacına en uygun tekkeye giderek. Peki, bir esnaf? O da aynı yol ile. Peki, bir köylü? O da… Mesela; ilim ile meşgul olanlar Mevlevî olmayı, ticaret ile meşgul olanlar Nakşibendî olmayı, ehl-i beyt âşıkları Bektaşî olmayı, normal vatandaşlık yeter diyenler Halvetî olmayı, esnaf olanlar Âhî olmayı tercih ediyor ve o tekkenin toplantısına gidiyorlardı.

İnsanların yedi yaşından yetmiş yedi yaşına kadar böyle toplantılara gittiğini ve sürekli bir eğitim aldığını düşünebiliyor musunuz?

Yunus’un dediği gibi,

Ben gelmedim dava için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim 

demez mi bu insanlar.

Belki bu kurumların zamanla süflileştiğini ve zamanın şatlarına uymadığını; televizyonun esaretindeki insanın artık bu yerlere gitmeyeceğini düşünüp kendimizi kandırabiliriz; ancak sorunu çözmüş olmayız. Başta da Muallim Naci’nin dediği gibi  “Biter mi bitti denilmekle nûr-ı nâmütenâhî” olmuyor, bitmiyor.

Avrupa ve Amerika’dan bahsettim ya işte onlar bu meseleyi kilisede çözmeye ve yediden yetmiş yediye herkese uygun kilise binaları yapıp ya da sivil toplum kuruluşları kurup oralarda yetişkin eğitimi vermeye çabalıyor. Belki de başardıkları için bizler daima onların medeniyetine hayran kalıyor ve hep onları örnek veriyoruz.

Dostum,

Şöyle dediğinizi duyar gibiyim: “Bu tekkeler tarikat işi değil mi? Şimdi tarikata girip aklımızı bir şeyhe mi kiralayalım?”

El-cevap: Osmanlıda sadece Amasya’da kırkın üzerinde tekke vardı ve beş ayrı tarikat söz konusu idi. Bir tarikatın dünyada bir şeyhi olduğuna göre, sizin girdiğiniz tekkede şeyh değil en fazla bir halife olabilirdi. O halife olan kişi, sizin mahallenin insanıydı ve sadece din değil, ilim, irfan ve sanattan da nasibedar idi. Haftada beş gün böyle bir insandan ilim ve irfan öğrenmek aklı kiraya vermek olabilir mi?

Ancak, sizin de haklı olduğunuz nokta var, o da şu: her devirde iyiler ve kötüler olacaktır. Her kurumun bir fasonu çıkacaktır. Ancak Şinasi’nin dediği gibi;

Koyamam kargayı bülbül yerine

Çiçek açmış dikeni gül yerine

Size ilginç bir örnek vererek yazımı bitirmek istiyorum. Hepinizin malumu Mir Hamza Nigarî uzun yıllar Anadolu’da bir tekke sahibi olarak hizmet etti. O  yıllarda Azerbaycan’dan bir tüccar misafir olarak tekkeye gelir, birkaç gün kalır. Misafirin çok üzgün olduğunu gören Mir Hamza sebebini sorar. Adam, ticaret ile iştigal ediyorum; ancak son işimde tüm paramı kaybettim, der. Mir Hamza ondaki ticaret kabiliyetini hissettiği için bir miktar para hediye eder. Kazansan da kazanmasan da bu para senindir der. Adam bu sermaye ile Azerbaycan’ın en zenginlerinden olur. Yıllar sonra onun kızı bu adamın vasiyeti üzerine gelip Amasya Şirvanlı Camii’ni restore ettirir.

Ya tekkeye alternatif bir “yetişkin eğitimi” sistemi kuracağız ya da kahvehanelerde saatlerce “internette okey” oynayan bir nesle razı olacağız.

Yok demekle “mesele” halloldu mu?

 

Bu Problemin Bir Parçası mısınız?

3
  1. Evet
  1. Hayır
Benim durumum    

 

 

İki insan çeşidi vardır: Zaman geçtikte hatalarıyla yüzleşen! Zaman geçtikçe yüzsüzleşen.

Necip Fazıl KISAKÜRE

 

 

 

Bu Umudu Paylaşıyor musunuz?

YENİ BİR GENÇLİK

Sevgili Dost,

Dün, Yeşilırmak kenarında yürürken bir beyti, bir gencin dilinden dökülürken dinledim. Ne kadar duygulandığımı tarif edemem. Beyit şuydu:

Gitdin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile

İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile

Üniversite öğrencisi olması muhtemel bu genç, Neşatî’nin bu beytini konuşmasının doğal bir parçası gibi söyledi ve açıklama ihtiyacı dahi duymadı. Yanındaki arkadaşı da bu ne demek şimdi demedi. Emin olun hayretim kat be kat arttı. Nasıl olur da yirmi yaşlarında bir delikanlı bu mükemmel beyti hafızasına alır ve diğer arkadaşları ile açıklamasını yapmaksızın paylaşır?

Dostum,

İşte, yeni gençlik bu yönden takdire şayan bir yol bulmuş durumda kendine. Yalnızca son seksen yılını değil, sekiz yüz yılını okuyan, araştıran ve seven bir gençlik. Bizi İngiliz gencinden ayıran en temel noktayı bu gençlik tespit etmiş durumda. Görülecektir ki bir İngiliz genci gibi son sekiz yüz yılını merak eden gençlik, çok daha yüksek ufuklara kanat çırpacaktır.

Düşünebiliyor musunuz, bir Türk genci Fuzulî’yi, Bakî’yi, Neşâtî’yi anlayabiliyor ve onlardan kendisi için hayaller devşirebiliyor.

Şimdi bazı itirazların yükseldiğini hissedebiliyorum: kardeşim o kadar eski şairlerden bu gençler ne devşirebilir ki… Bu itirazı serdeden dostuma şunu sorarım: Sizce Shakespeare ile Nedim arasında kaç yıllık bir fark vardır? Nedim, Shakespeare’den kaç yıl daha eskidir?

Sevgili Dost,

Shakespaere, Nedim’den tam 130 yıl daha eskidir. Yanlış duymadınız. Fuzulî ile ise çağdaştır.  Şimdi şunu sormak gerekmez mi, “Bütün dünya bu kadar eski bir Shekeaspeare’de ne buluyor? İngilizler bu yazarı okuyarak ne kazanıyor?

Biz, geçliğimizi kendi kaynaklarına o kadar uzak yetiştirmişiz ki, sorsanız hiçbir genç Shakespere’nin Nedim’den daha eski olduğunu bilmez. Neden? Çünkü o şairler hayatın içinde sürekli tekrarlanıyor, yeni yorumları ile güncelleniyor ve daha ince ayrıntıları üzerine akıl yoruluyor.

Goethe de Şeyh Galip ile çağdaştır. Emin olunuz, Şeyh Galip felsefi derinlikte Goethe’den aşağı kalmaz.  İnanmayan Hüsn ü Aşk mesnevisini okusun.

Kendi değerlerini araştırmaya değer bulmayanların başka değerlerin hayranı olması gayet doğaldır.

İşte Dostum,

Yeşilırmak kenarında bir üniversite gencinin “To be or not to be” demek yerine yukarıdaki beyti zikretmesi beni bu yüzden çok heyecanlandırdı. O gazelin beytü’l-gazeli de çok güzel; onu da diğer gençler için yazarak sözümü tamamlamak istiyorum:

Bağa sensiz varamam çeşmime  âteş görünür

            Gül-i handanı değil serv-i hıramânı bile

Ne kadar güzel bir gençlik geliyor, etrafınıza bakıp da görebiliyor musunuz?

Bu Umudu Paylaşıyor musunuz?

4
  1. Paylaşmıyorum
  1. Paylaşıyorum
Benim Fikrim    

 

Çevrenizde Medusa Etkisini Yok Edecek Neler Var,

Baktınız mı?

 

 

LALELER

 

 

 

 

Sevgili Dostum,

Bir bahar daha kapımıza dayandı; biraz daha zorlasa kapıları kıracak. Bize Sait Faik’in “Hişt Hişt” hikâyesindeki gibi her yerden seslenip duruyor; acaba farkında mıyız? Yolların, parkların, bahçelerin kenarındaki laleleri karşımıza alıp uzun uzun seyrediyor muyuz? Onlara bakıp değişik anlamları olduğunu düşünüp değişik duygulara dalıyor muyuz? En önemlisi laleleri seyretmek için son on günümüz olduğunun ve bir dahaki yıla bu güzellikleri görüp göremeyeceğimizin belli olmadığının farkında mıyız? Belki de son on-on beş gününüzü yaşıyorsunuz, laleleri seyretmek için.

Erişdi nev-bahar eyyâmı açıldı gül-i gülşen

Çeragan vakti geldi lâlezârın didesi rûşen[2]

Çemenler döndü rûy-ı yâre[3] reng-i lâle vü gülden

Çerâgân vakti geldi lâzârın didesi rûşen

 

diyen Nedim, bizden daha uyanık davranmış gibi görünüyor. Gerçekten de atalarımız bizden daha fazla tabiatla ilgilenmiş ve dünyanın güzelliklerine bakıp adeta Allah’ı zikr etmişler. Nasıl mı?

Öncelikle lâle kelimesinin onlara neleri çağrıştırdığına bakalım:

Camilere bakarsanız mutlaka bir lâle motifi görürsünüz, neden? Çünkü lale, ebced hesabı ile 66’ya denk gelir; aynı şekilde Allah ismi de 66’dır ebced’de. Yine camilerde hilalin niye bulunduğunu da belirtelim; hilal de ebcedle 66 sayısını verir. Haydi, başladık çift vavı da söyleyelim; bir vav 6’dır ebcedle, iki vav yan yana olunca siz kaç olduğunu tahmin edin. Bitmiyor ki Amasya’da Bayezid camiindeki dış avluda yazılı vavın ucunda neden lale motifi var, tabii ki Allah lafzı için.

Şimdi Ey Dost,

Bir laleye bakıp bunları düşünmek zikir değil de nedir?

Lalenin ilk var oluşu ise ilginç bir hikâyeciktir. İran mitolojisine göre bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine yıldırım düşmüş ve alev alan yaprak o haliyle donup kalarak lâleye dönüşmüştür. Göbeğindeki siyahlık da yıldırımdan arta kalan yanık izidir. O günden sonra lâle, rengi ve şekli ile şâirlerin ilgisini çekmiş sevgilinin yanağına, şarap dolu kadehe, muma, yaraya, meşaleye vb. benzetilmiştir.

Pek çok kaynağın delaleti ile lâlenin ve lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği kesindir. Roma ve Bizans’ın hiç ilgilenmediği bu çiçek, süslemecilikte XIII. yüzyıldan itibaren kullanılmış, Selçuklu âbidelerinde, yazma kitap ve kaplarında görülmeye başlamıştır. Şiirimizde ise XIV. yüzyılda görülür. Ahmedî, Cemşid ü Hurşid adlı eserinde bu çiçekten bahseder.

Klasik şiirimizde XVI. yüzyıla kadar sözü edilen lâlelerin yabani türler olduğu muhakkaktır. Yabaniliklerinden, yani dağlarda, kırlarda yetişiyor olmalarından dolayı “taşralı”dırlar. Bunun için utangaç, usul-erkân bilmez bir çiçek olarak düşünülen lâle, bir bakıma utangaçlığın, çekingenliğin sembolüdür.

“Taşradan geldi çemen mülkine bigâne diyu
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler”

(Necatî)

Türk edebiyatında yerini her geçen gün sağlamlaştıran lale, artık padişahların da dikkatini çekmeye başlar. XVI. yüzyılda kültür yolu ile yeni türleri elde edilmeye başlanan lâle, gül’le rakip olur. Tarihimizde ve dünyada ilk lâle deliliği (tulipomania), XVI. yüzyılda İstanbul’da yaşanmıştır. Kanunî Devrinin ünlü Şeyhülislamı Ebussuud Efendi bile “Nûr-ı Adn” adını verdiği yeni bir lâle türü elde etmiştir.

Avrupa’da laleye neden “tulip” dendiğini söyleyerek sözlerimizi bitirelim: Avrupa’ya lale ilk defa Osmanlıdan gider. İlk lale örneğini götüren Almanya/ Hollanda elçisi bu çiçeğin adını sorar; laleyi veren paşa da “Tülbent Lalesi” der. Ancak elçi memleketine gidince sadece “tülbent” kısmını hatırlar ve adını “tulip” şeklinde telaffuz eder. İşte o günden beri Avrupa’da lale, tulip adıyla zikredilir.

Sevgili Dost,

Hayatın telaşını bir kenara bırakıp biraz olsun laleleri seyretmeye ne dersin? Şu bilgisayardan, televizyondan, cep telefonundan birkaç saat ayrı kalamaz mısın?

 

Çevrenizde Medusa Etkisini Yok Edecek Neler Var,

Baktınız mı?

5 A Bakmadım B. Baktım
Benim Fikrim    

 

 

 

 

Bana Edebiyat Yapma mı Diyorsun?

 

NİÇİN EDEBİYAT?

 

 

Edebiyat, karanlık bir âlemden aydınlığa doğru bir yükseliştir. İnsan, cehaletin karanlık bodrumundan ancak bilgi ve sanatla kaçabilir. Bunu Thomas Eliot’un sık kullandığı“ dibi bulanık, üstü berrak suyla dolu şişe” metaforuna bir nazire ile açıklayabiliriz. İnsanoğlu bir  “kavanoz” içindedir ki bu kavanozun suyu, dibinde oldukça bulanıktır; yukarı çıkıldıkça bu bulanıklık kaybolmakta ve dışarı dahi görülebilmektedir. Her şeyden habersiz, cehaletin karanlıklarında bulunan insan en dipten yukarı doğru çıkmanın yolarını arar. İşte bu çıkışı sağlayacak onlarca araçtan biri edebiyattır. Belki onun diğer araçlardan farkını belirtmek için onu, ayağımıza taktığımız bir çift dalgıç paletine benzetebiliriz. Karanlık sulardan yukarı doğru yükselmeye başlayan kişi artık hayatı ve dünyayı daha net görebilecek ve daha doğru çıkarımlar yapabilecektir.

Bu noktada bir sıkıntı söz konusudur: isteklenme. İstek olmadığı zaman insanı bulunduğu yerden çıkarması imkânsızdır. İşte bu isteği sağlayacak en temel etken de şüphesiz inançtır. Her peygamber bir anlamda bu hareketin ilk ateşleyicisi olarak gelmiş, insanlığı sürekli kavanozun aydınlık yüzeyine doğru çıkmaya teşvik etmişlerdir. Onların teşviki ile gerçeği aramak için yükselmeye başlayan insan, ayaklarına dalgıç paletlerini de taktığı zaman çok daha hızlı ve etkili şekilde yükselecektir. Artık karanlıklardan aydınlığa yükseliş hiç de zor değildir.

Edebiyat insana hızla irtifa kazandırırken her şey değişir ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Gökyüzüne baktığınızda yıldızları görebilirsiniz, her bir yıldız size başka bir anlam ifade edebilir; yeryüzündeki çiçeklere daha bir hayran bakarsınız ve onlardaki güzellikleri daha bir derinden hissedebilirsiniz; iç dünyanızda dolaşıp muhteşem huzur adaları keşfedebilir ve kendi kendinize her gün gülümseyebilirsiniz.

Peygamberlerin ve veli insanların neden hep gülümsediğini düşündüyseniz işte cevabı budur: “Karanlık âlemlerden kurtulmuş ve hayatın özünü görmüş insanın iç huzuru.”

Metafora geri dönersek, kavanozun dibinde karanlık bir âlem söz konusuydu; bu karanlık ancak yukarı çıkmakla ortadan kalkacaktır. İşte ayaklarına edebiyat paletini takan insanoğlu inancın verdiği ilk hareketle yukarılara çıkmaktadır. Bu arada adeta perde perde gerçekler önünde açılmaktadır. Kavanozun en tepesinde artık dupduru bir su vardır ve insanoğlu kendini kısıtlayan tüm engellere rağmen dışındaki âlemi görebilmektedir. Şimdi hayat daha bir anlamlıdır, çiçekler, böcekler, kuşlar, gülümseyen bebekler, gören gözler, işiten kulaklar, her yıl dökülüp tekrar yeşeren yapraklar; sonsuz gibi görünen kâinat…

Belki bunlar için edebiyata gerek yoktur, denebilir; bu, kavanozun dibindeki insanın kendi kendine yettiğini zannetme handikapıdır. Eğer Behçet Necatigil’in “Yıldızlara Bakmak” adlı radyo oyununu okursak bu metaforda ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıkar. Ne diyordu Necatigil, “Yıldızları görebilmek için yolun kenarındaki çiçekleri görebilmek lazımdır.” İşte insanoğlu âlem içinde âlemlerin olduğunu bilir; ancak bunun farkında değildir. Tıpkı Hayalî’nin dediği gibi:

            Cihân-ârâ cihân içindedir arayı bilmezler

            Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

Bizim kullandığımız metaforu yüzyıllar öncesinde Hayali de kullanmış ve edebiyatın görevini edebiyatın içinden, özünden bir beyitle belirtmiş: “Bir denizin içindesin ama denizden haberin yok.”

İnsanoğlu bu kavanozda yükseldikçe neler görür neler… Öncelikle hayatın bilmekle, sevmekle, incelmekle, araştırmakla, hissetmekle güzel olduğunu anlar ve bir şiir yazmak isteğinde kendisinin bulunduğu irtifaı hemen fark eder. Eğer içinde büyük bir kelime hazinesi yoksa diyeceği ilk söz “Anlatamıyorum.”olur.

Maalesef bugün, şair, şiir; yazar, romancı; divan şiiri, gazel… dediğimizde insanlar “Bunlara ne gerek var.” diyebiliyor.

Sevgili dost,

Edebiyat karalıklar ülkesinden kurtulmak için var; bize düşen tercihimizi yapmak “Ya kendi karanlığımızda yuvarlanıp gideceğiz ya da aydınlık ufuklara doğru sürekli yükseleceğiz.”

 

 

 

 

 

Bana Edebiyat Yapma mı Diyorsun?

6
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

 

 

Daha hala mı?

 

 

EDEBİYAT KAÇ PARA EDER?

Sevgili Dost,

  1. Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne bu yıl öğrenci alıyoruz. Peki, gerçekten edebiyat kaç para eder? Niçin edebiyat öğretip duruyoruz? Bu çocukların ne kadarı iş bulabilecek? Bu ve benzeri sorular uzayıp gidebilir; ancak bir gerçek var o da Dan Brown’un sadece “Da Vinci’nin Şifresi” adlı romanı 100 milyon dolar değerinde. Yazarın yıllık geliri belki de milyar dolarla ölçülmekte.

Dostum,

Bu iki zıt durumun herhalde farkına vardınız. Biz edebiyat mezunlarını nerede istihdam ederiz, diye düşünürken birileri edebiyattan milyarlarca dolar kazanıyor. Bunu bir ülke olarak düşünürsek, herhalde Amerika Birleşik Devletleri bizim ihracatımızdan daha fazla parayı edebiyattan kazanıyordur.

Peki, bunu nasıl başarıyorlar?

Tabii ki iyi eğitilmiş insanları ile. İnsanlar, önce eğitilmeyi sonra para kazanmayı düşünürse mesele kendiliğinden ortadan kalkar.

Şairin dediği,

Âlimim dersin amma âlemden bî-habersin

Bu andan, bu nefesden, bu demden bî-habersin

Sevgili Dost,

Eğer edebiyatın “edep” kökünden geldiğini ve terbiyeli insan olmanın yegâne yolunun o olduğunu bilen, çok okuyan ve araştıran bir nesil yetiştirirsek, edebiyat çok para eder. Amerika’da kitap okuma oranı bizim tam on katımız. Biz on kat daha fazla kitap okuyan ve yazan bir millet olduğumuzda Amerika’nın önüne geçmiş olacağız, bu kadar basit. Bunun yolu da yine edebiyattan geçiyor; çünkü insanlar teknolojiyi önce hayal edebilmeli. Hayal etmeyen bir nesil akledemez. Jules Verne hayal etmeseydi belki de bugün aya gidilmemiş, deniz dipleri fethedilmemiş olacaktı. Edebiyat bir kanattır, siz onun yanına bir de teknik kanadını takarsanız uçar gidersiniz.

Dostum,

Hangi devlet ki bugün dünyada söz sahibi, edebiyatı ve kültürü baskın durumdadır; hangi devlet ki edebi mahsul üretip dünyaya satamıyor, o devlet dünyada ayaklar altındadır. Sizce Almanya’da mı daha fazla edebi üretim vardır, Irak ‘ta mı? Sormak bile abes…

Edebiyatın hayata yön veren bir güç olduğunu anlayıp “edebiyat yapma” gibi saçma sözleri hayatımızdan çıkarmadıkça bizim de farklı yerlerde olmamız mümkün değildir.

Dostum,

Edebiyat bölümleri, özellikle fen edebiyat fakültelerindeki bölümler, öncelikle edebiyat-sever yetiştirmek için vardır. Eğer bir insan bu sanatı sevmiyorsa tercih etmemelidir. Belki de bu bölümlere yetenek ve ilgi sınavı ile öğrenci alınmalıdır. Bu bölüme gelen öğrenci isterse bir Dan Brown olabilir; ancak gayret etmezse hiçbir baltaya sap da olamayabilir.

Peki, ne yapabilir?

Batı’da en çok para kazandıran mesleklerden birisi senaristliktir. Bir senaristin ihtiyaç duyacağı hemen her şey bu okullarda verilmekte: al, yaz, kazan.

Türk cumhuriyetleri dünyanın en bakir alanlarıdır ve her türlü gelişmeye açıktır. Dileyen öğrenci kendisini çağdaş Türk lehçelerinde geliştirip oralara yollanabilir. Kazakça bilip de açıkta kalan bir insan düşünemiyorum. Eski Türk edebiyatında kendisini geliştirip Osmanlı metinlerini çok iyi okuyan bir kütüphane faresi olabilir. Devlet arşivleri her yıl eleman alıyor.

Sesine ve diksiyonuna güvenen radyo ve televizyonlarda hemen ön plana çıkabilir.

Dostum, edebiyat çok para eder çok…

Yeter ki biz toplumu inşa ederken “Sosyal Bilimleri” para etmez şeyler olarak görmeyelim. Batı’da artık teknolojiye değil, insana yatırım yapılıyor. Teknoloji nasıl olsa gelişim sürecini devam ettirecek; ancak bu teknoloji ile aptallaşmış nesiller toplumun sonunu getirecek.

Gelin edepli nesiller için “edebiyatın paha biçilmez” olduğunu anlamaya çalışalım.

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.

Edebiyatla yatıp kalkın, yoksa Medusa sizi de donuk bir biblo haline getirecek. Sonra da kırılmak mukadder…

 

 

 

 

 

 

 

 

Daha Hala mı, Edebiyat Bana Uymaz Diyorsunuz?

7
  1. Evet
B. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

Bu Balık Kaçar mı?

 

KAÇAN BALIK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili Dostum,

Atalarımız, kaçan balık büyük olur, demişler; gerçekten bu yıllarda öyle bir fırsat elimizden kaçıyor ki bir daha onu avlamak imkânı olur mu bilinmez. Bu fırsat, yere tükürmeyen bir nesil yetiştirme fırsatıdır.

Belki nerden çıktı şimdi bu konu diyebilirsiz; ancak bu sizin yerlere bakmadığınızı ve çevrenizle pek de ilgilenmediğinizi gösterir. Dikkat edin dünyayı iyi gözlemleme melekeniz zayıflıyor olabilir. Bugün çarşıya doğru giderken şöyle bir kaldırımlara dikkat edin; kaç adımda bir tükürük ya da benzeri bir pislik göreceksiniz.

Dostum,

Kızılderililer yüzlerce yıl önce “Toprak bizim var edildiğimiz ana malzememizdir, annemizdir, o yüzden toprağın yüzüne tüküremeyiz.” diyordu. Hz. Peygamberimiz de yere tüküren bir bedeviye o kadar kızmıştı ki kalbini kırmamak için yüzüne bile bakmadan oradan kızgınlıkla uzaklaşmıştı. Fatih Devrinde –“Müslümanlar haricindeki”- tebaanın yere tükürmesi yüzünden onları örtmeye mahsus vakıflar kurulmuştu.

Şimdi sormak gerek, biz Kızılderili kadar kültürlü ve hassas değil miyiz; yoksa Peygamberimizin hadislerinden mi haberdar değiliz?

Sevgili Dost,

Bu derdin temel müsebbibi yetişkin eğitiminin daima gereksiz görülmesidir. Bugünün üniversitelerinde parasal bir sıkıntı duyulduğunda ilk düşünülen tasarruf tedbiri nedir biliyor musunuz: Türk Dili adlı genel kültür dersini ve İnkılâp Tarihi adlı tarih şuuru dersini kaldırmak. Şu anda pek çok üniversitede bu dersler uzaktan eğitim adlı sisteme alınmış durumda. Yani bir üniversite öğrencisine Türk kültürünü, “otuz sorudan on beşini tesadüfen cevaplayınca” biliyor, deniliyor. Bunun açık anlamı şudur: Önemsiz dersleri toplu halde bilgisayar ortamından verir kurtuluruz. Böylece devlet birkaç kuruş kâr etmiş olur.

Sevgili Dost,

Eğer diyorsanız ki bu gençlik zaten Türk kültürünü ve dilini mükemmel şekilde özümsemiş, gerek yok daha fazla eğitmeye; kabul ediyorum bu sistem harika. Eğer diyorsanız ki bu gençlik zaten tarihini hakkıyla tanıyor; kabul ediyorum bu sistem en akıllıcası. Ancak yere tükürme oranları bunun tersini gösteriyor.

Belki pek çoğunuz; ne alakası var, insanlar bu dersler varken de yere tükürüyordu, diyecektir. Amenna, ancak elimizde yeni bir fırsat varken; her ilde üniversite olmuşken ve pırıl pırıl yeni bir akademik kadro oluşuyorken bu trene niçin binmiyoruz. Diyorsanız ki, bırakalım gençler sadece branşlarıyla ilgilensin,  bırakalım insanlar kendi pisliğinde boğulsun, kültürsüz de bir toplum yaşar; ona bir diyeceğim kalmaz.

Yarın sigara içip içip yerlerde beyaz, yeşil ve sarı adacıklar oluşturacak gençlere, bu ne edepsizlik, diyemeyeceğiz; çünkü onların üniversitede edebiyat dersleri olmadı; eşinizle caddede yürürken yanınızdan geçen gençler galiz küfürler ederse, hiç mi ecdadından haberi yok bunların, diyemeyeceğiz; çünkü onların Milli Tarih dersleri yoktu.

Şair Andelib’in dediği gibi,

     Acebdir hâl-i âlem bilmeyen söyler, bilen söyler

Sosyal bilimlerde ürün elde etmek çok uzun yıllar alır; atalarımız bilmiş de söylemiş: “Sabır önceleri insana zehir gibi görünür; fakat bunu huy edinirsen bal olur.” Biz tüm Türkiye’deki üniversiteler olarak üç kuruş tasarruf etme aceleciliği, sabırsızlığı ile yarının kültürlü neslini elimizden kaçırıyoruz.

Size tavsiyem, yazın dondurma yerken kaldırımlara bakarak ilerlemeyin; çünkü bir süre sonra mideniz ağzınıza gelecek. Demedi demeyin.

Bu Balık Kaçar mı?

8 A. Bana ne B. Haklısın Hocam
Benim Fikrim    

 

 

 

Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılırlar. Halbuki olay bu kadar komplike değildir. İnsanlar sadece 2’ye ayrılırlar: İyi insanlar ve kötü.”

Albert Einstein

 

Medusa’dan Kurtulup Halvete Girebilir misin?

 

 

HİÇ HALVETE GİRDİNİZ Mİ?

 

 

Sevgili Dostum,

Halvet, pek çoğumuzun televizyon dizilerinden aşina olduğu bir kelime; ancak bu kelimenin gerçek anlamını biliyor muyuz? Acaba dizilerdeki halvet ile gerçek halvet arasında bir bağ var mı?

Hemen söyleyeyim, zinhar bir ilişki var. Dizilerde halvete girmek sevgili ile uzlete çekilmek; eşi ile bir odada mutlu saatler geçirmek anlamındadır. Elbette padişahlar da her insan gibi “eşi” ile halvete girmiştir; ancak dizilerdeki halvetin yanlış tarafı “nikâhlı” olma şartının atlanmasıdır. Batılıların harem tasavvuru ile hareket eden senaryo yazarları adeta onların cahilliği ile hareket ediyor ve padişahları gayri meşru ilişkilerden doğmuş gibi gösteriyor.

Benim asıl amacım dizilerdeki bu halvet değil; halvetin Allah ile yapılan şeklidir. İnsanlar özellikle Halvetilikte Allah ile halvette olmak ve yalnızca onu düşünüp yalnızca onunla mutlu olmak için halvete; yani uzlete girer, yani yalnız başına bir odaya çekilirlerdi.

Bu konuda Amasya en önde gelen Halvetî merkezlerindendir dersem lütfen şaşırmayınız. Pir İlyas en büyük Halvetî şeyhlerindendir. Hatta Amasya’daki Pirler Türbesinin altındaki Çilehane Camii, Halvetiliğin ilk organize mabetlerindendir. Oradaki çile çekilen küçük odaları gidip görmelisiniz.

Halvet, Hz. Musa’nın Tur dağında Allah’ı düşünerek yalnız geçirdiği kırk günlük inzivadan veya Peygamberimizin Hira Mağarasında geçirdiği kırk günlük ibadetten mülhemdir. Bu arada çile kelimesini de açıklayalım: Çile, Farsça kırk demektir. Hani çil çil altın deriz ya, o da kırkar altın anlamına gelir. Bir derviş Halvetî ise kırk gün bir hücreye kapanır ve oradan sadece namaz için çıkar; az yer, az uyur, çok okur, çok düşünür ve çok zikir eder.

İşte benim asıl gelmek istediği nokta da burasıdır. Onlar hayatın gailelerinden kendilerini koparıp kırk gün bir hücrede, her şeyden uzak nefis terbiyesine girişebiliyorlardı. Siz, bırakın kırk günü on gün, şu hayatın hay huyundan koparıp kendinizi bir çilehaneye kapanabilir misiniz?

Belki şöyle diyorsunuzdur: Kardeşim biz derviş miyiz?

Derviş değilsiniz; ancak insansınız, kendinize ayıracak on gününüz bile yok, bunun farkında değilsiniz. İsterseniz deneyiniz. Hayat adeta sizi hapsetmiş, istediği yöne çekip istediği gibi eziyor. Hani meşhur fıkra vardır: İnsana ömür olarak yirmi yıl verilmiş de gerisini eşekten, köpekten ve maymundan almış; bu yüzden insan, ömrünün ilk 20 senesini insan gibi yaşayarak, sonraki 20 senesini eşek gibi çalışarak, sonraki 15 yılını köpek gibi evine bekçilik yaparak ve sonraki 10 yılını da maymun gibi torunlarına şaklabanlık ederek ve onları güldürerek geçirir.” derler.

Peki, bu saçma fıkraya göre mi yaşayacağız yoksa kendimiz olarak mı?

İşte bu noktada aslında o dervişlere özenmeli ve keşke biz de onlar gibi özgür olabilsek demeliyiz. Onlar kendilerini hayatın esiri değil, efendisi olarak görüyorlardı. Ama makamım sorun diyorsanız; Pir İlyas Amasya müftüsü idi. Demek ki makam da halvet için bahane değildir.

Onlar Keçecizade İzzet Molla’nın dediği gibi

Harâb oldu gönül yâ Rab evindir anı tamir et 

            

dediler ve halvete girdiler. Hayatın keşmekeşinden istedikleri zaman sıyrılabileceklerini önce kendilerine ispatladılar.

Mihrî Hatun da onlardan biri idi ve şöyle diyordu:

Şöyle teşhi eyledüm Mihrî cihânuñ lezzetin

            ‘İlm ile savm u salat imiş kalanı hiç imiş 

 

Dostum,

Ben kendimi de bu söylediklerime ikna edemiyorum; ancak doğru olan hangisi diye sorunca hep söylediklerim kazanıyor; yaptıklarım değil.

O büyük zatlar bunu başardılar. Allah ile halvete girip ondan hayatın sırlarını bir bir öğrenip mutlu mesut yaşayıp gittiler.

 

Bizler, Ziya Paşa gibi

     Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık

     Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık

demekten başka bir yol bulamayacak mıyız?

Size tavsiyem, ne kadar güzelliği kaybettiğinizi anlamak için şehrinizdeki çilehane camilerinden birini gezin ve sadece birkaç saat kendinizle halvet edin.

Halvete girecek birkaç saatiniz varsa tabii!

 

 

Medusa’dan Kurtulup Halvete Girebilir misin?

                  9
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

Şairleri Anlayabildiniz mi?

HAL-İ PÜR-MELALİMİZ

 

 

Sevgili Dost,

Çinlilerin meşhur bir atasözü vardır. Bu sözü kızdıkları insanlara söylerler: “İlginç günlerde yaşayasın!” Belki basit görünebilir; ama sözün derin anlamları var: İnsanların yaşadığı sakin günler aslında Allah’ın büyük bir lütfudur. İlginç günler ise her şeyin an be an değiştiği, her sabah başka bir haberle uyanıldığı günlerdir. Büyük savaşlar bir anda başlar ve bir anda kapınıza dayanır, canınızı yakar. Bu anlarda insanlar Ziya Paşa gibi demekten kendini alamaz:

Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık

Zira ki ziyân ortada bilmem ne kazandık

Bu karışıklılıklar içinde kimse sağlam kalamaz. Her şey bir anda karmaşaya gark olur. Herkes bir kurtarıcı aramaya başlar ve yeni kurtarıcılar oluşturulur; Tevfik Fikret de duruma uygun şöyle der:

Beşerin böyle delâletleri var:

Putunu kendi yapar, kendi tapar.

Bu putlaştırma, putlaştırılanları tek yetkili kılar ve artık o herkes adına düşünen tek merci olur. İnsanların düşünmesi dünyanın en yanlış davranışıdır artık. Nasıl olsa ona hizmet için var olan ama putlaştırılan kişi, onlar adına her şeyi düşünmektedir.

Bu idarecilerin Muhibbi gibi,

     Mülk-i dünyâ kimseye kalmaz sonu ber-bâd olur

    Ey Muhibbî şöyle farzet kim Süleyman olmuşum

demesi beklenirken ilginç günlerin akıl tutulması ile “Süleyman da kim, ben ondan da iyisini bilir, düşünür ve uygularım.” havası esmeye başlar.

Bir gece yatarsınız, sabahına tüm ülkeyi ilgilendiren ilginç değişiklikler ile uyanırsınız. İtirazınız hiç kuşkusuz hainlik veya çekememezliğinizdendir. “Senin için düşünen ve karar veren bir merci varken nasıl olur da istediğim sendikayı seçerim dersin, nasıl olur da muhalif bir fikri dillendirirsin. Bu düpedüz küfran-ı nimettir.”

Baki gibi;

  Saltanat tâcun giyen âlemde mağrûr olmasun             

  Nice sultan kürkün almıştır beyim bâd-ı hazân

dersen bilinç altındaki ihaneti ifşa etmiş olursun.

İşte Dostum,

İlginç günler böyledir. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal…

Peki, ne yapmalı?

Nefî gibi demeli ve boyun mu bükmeli,

  Ne dünyâdan safâ bulduk ne ehlinden recâmız var                

  Ne dergâh-ı Hudâ’dan mâada bir ilticâmız var 

Yoksa Akif gibi,

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

diyerek direnmeli mi?

Bence insanları kutuplaştıranlar ve ilginç günlere kapı aralayanlar bir daha düşünmelidir. İlginç günler herkesin ocağına ateş düşürecektir.

Neylî ile hâmuş olalım:

    Encâma erer mevsim-i gül hâre de kalmaz                  

Acaba şairleri anlamakla Medusa etkisinden uzaklaşmak arasında bir ilgi olabilir mi?

Toplumla ve Divan Şiiri ile İlginiz Ne Düzeyde?

Şairleri Anlayabildiniz mi?

10
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

Tabiatın Medusa Etkisini Azalttığı Doğru mu?

 

 

HER YERDE KAR VAR

 

 

Sevgili Dostum,

Kışın perdeyi açtığınızda karşınıza çıkan manzaraya bakıp gülümsediniz değil mi? İşte o manzaraya ben de gülümsedim. Hatta tüm Türkiye aynı duygu ile uyandı. O manzara karla kaplı bir dünyanın muhteşem beyazlığı idi. Pencereden görünen aslında bir mucizenin doyumsuz seyri idi. Sizi bilmem ama ben kendimi iftar ederken duyduğum mutluluk içinde buldum. Şimdi penceresini açan tüm insanlarla aynı duyguyu paylaşıyorum; tıpkı aynı anda iftar etmenin mutluluğu gibi.

Dostlar,

Kar, hayatımızda anıları canlandırma yönünden ilginç bir etkiye sahiptir. Ben de karlı kışların çocuğu olarak yetiştim. Hani derler ya, bizim zamanımızda ne karlar yağardı, diye; işte o günlerin anıları…

Gerçekten de kar yağması bir anlamda özgürlüğün başlangıcı idi. Okulların tatil olması şimdiki çocuklar gibi miskin geçirilecek bir gün anlamına gelmezdi. Televizyon veya diğer ekran bağları bize engel olamazdı. Bizler kızaklarımızı aldığımız gibi kendimizi tepede bulurduk. Tepenin en yüksek noktasından kızak yolu açar uçakları bile kıskandıran hızlara ulaşırdık. Kızağı olan şanslı arkadaşların yanında bir torba saman ile kayanlar da aynı mutluluğu yaşarlardı.

Seksenli yıllarda ya karlar daha çok yağıyordu ya da biz çocuk olduğumuz için karın farkına varıyorduk. Sobada kestane pişirme zevkine varamayan nesle onu anlatmak, adeta bal yememiş birisine balı tarif edip tadını sormak gibidir. Evde o kadar fazla işimiz olurdu ki kışın nasıl geçtiğini anlayamazdık. Odun kırmak, soba yakmak, mısır patlatmak, bal kabaklarını parçalayıp fırına atmak, evin damındaki karları temizlemek, evler arasında yollar açmak, kestaneleri hazırlamak, traktörün altında ateş yakmak, pencere önünde kitap okumak vb.

Sevgili dostum,

Farkındaysanız görevler ile eğlenceleri aynı cümlede zikrettim. Bizler için görevler de bir eğlence idi. Şimdiki çocuklarımız için ise gece yatmak ve sabah kalkmak can sıkıcı bir görev, yemek yemek anne babaya bağışlanan bir lütuf, ekrandan biraz uzak kalmak en büyük ceza.

Bence bu halin en büyük sebebi dünyayı şair veya tam bir çocuk safiyeti ile görebilen bir nesilden uzak kalmamızdır. Çocuklarımızı bir yerlerde kaybediyoruz. Onlar şairane bir bakışla tabiatı seyretmek yerine, ekrana hapsolmayı tercih ediyorlar. Neden?

Bakınız, şair ve yazar Cenap Şehabettin hepimizin lise yıllarında okuduğu Elhan-ı Şita (Kış Nameleri) şiirinde, karın yağışındaki hüznü bir parnasyen inceliği ile nasıl gözlemliyor.

Bir beyaz damla, bir dumanlı uçuş; 
Eşini kayıp eyleyen bir kuş
gibi kar
Geçen nevbahâr günlerini arar…
Ey kalplerin çılgın şarkısı,
Ey kebûterlerin, güvercinlerin neşeli şarkıları,
O bahârın bu işte yarını, ferdâsı:
Kapladı bir derin sükûta yeri
karlar
Ki hamûşâne, sessizce dem-be-dem ağlar!
Ey uçarken düşüp ölen kelebek,
Bir beyâz kanatlı melek
gibi kar
Seni solgun, yuvaklarda, hadîkalarda arar;
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpâze,
Nâ’şın üstünde şimdi, ey ölü,  ey mürde
Başladı parça parça pervâze
karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar! 

Sevgili Dostum, içine biraz açıklayıcı kelime kattığım bu şiirdeki kar yağışını bizler penceremizden doya doya izledik. Şair kadar güzel anlatamasak da en azından görmek için zamanımız oldu; bu güzelliği ekrana hapsolup kaçırmadık.

Şimdiki gençler Nilüfer’in “Her yerde kar var, kalbim senin bu gece.” şarkısından bile bî-haber.

 

 

 

 

 

 

 

Tabiatın Medusa Etkisini Azalttığı Sizce de Doğru mu?

11
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

Hocam Hat Filan Bizi Bozar, Bunlardan Anlayamayız.

HAT VE HAT HAZİNEMİZ

Sevgili Dostum,

Dünyada yazıyı sanat haline getiren iki millet vardır: birisi Japonlar, diğeri Türkler. Kendi milletinizin Japonlara kafa tutabildiği bu sanatla ilgili hiçbir şeyi bilmemek ne kadar teessüf edilecek bir durum.

Çünkü her tarihî binanın girişinde bir kitabe var ve biz onlardan bi-haberiz. Atalarımız bu kitabeleri binaların en güzel yerine niçin yerleştirdi, merak ediyoruz. Size bu konuda da kısa bir bilgi vermeden geçemeyeceğim.

Sevgili Dostum,

Bakınız size disiplinler arası kardeşliğin en ilgincinden bahsedeyim: Şu hep bahsedip göklere çıkardığımız atalarımız, bugün en çok arzulanan disiplinler arası iletişimi de başarmışlar. Nasıl mı? Şöyle; önemli bir bina, çeşme, han, hamam, cami, medrese yapılıyor; bu binaya güzel olduğu için bir şair tarafından bir kaside yazılıyor, bu kasidenin son beyti genellikle ebced hesabı ile binanın yapılış tarihini ve kim için, kim tarafından yaptırıldığını belirtiyor; bu beyti bir hattat alıyor ve mükemmel bir kitabe haline getiriyor, bu kitabeyi bir taş ustası taşa kazıyor, bir tezhip ustası süslüyor, mimar da binanın en güzel yerine onu yerleştiriyor. O kitabeyi okuyan kişi pek çok sanatı bir arada görüyor. Yani hayatın içine; sokağımıza şiir, hat, tezhip, ebced, mimarî gelip yerleşiyor. Biz de daha bebeklikten itibaren bu sanatlarla göz aşinası oluyoruz.

Dostum,

Şimdi soruyorum, bu saydığım sanatlar şu anda hayatınızın neresinde? Yapılan binalar size estetik geliyor mu? Bu binalarda şiir var mı, hat var mı, tezhip var mı, ebced var mı? Cevap: yok, yok, yok…

Şöyle diyebilirsiniz, bunlara ne gerek var ki? Ben de sorarım, bahçeye diktiğiniz güle ne gerek var ki?

Sevgili Dostum,

Türkiye’de bir hazine üzerindeyiz; ancak her konuda olduğu gibi onun da farkına varmak için başımızı gündelik gailelerin perdesinden çıkarıp etrafımıza bakmamız lazım. Medusanın üç gözünden taşlaşmış bir neslin gözünü oynatabilmesi mümkün olursa tabii.

Dostum,

Eğer sadece doksan yıllık bir geçmişle kifayet etmek istiyorsanız, bir yerlerde tıkanıp kaldığınızı görüp şaşıracaksınız. Bir İngiliz’in son üç-dört yüzyılını okuduğu bir çağda sadece doksan yıl bize yetmez.

Gelin, geçmişimizle barışalım, eski yazımıza ilgi duyalım, hattımızı merak edelim, bin yıllık şiir birikimimizi okumaya çalışalım. Korkmayın, hiçbir bilgi bizi cahil etmez; aksine bilmemek cahilleştirir ve geri götürür. Eski yazı bilmekle mürteci olmayız.

 

 

Hocam Hat Filan Bizi Bozar, Bunlardan Anlayamayız.

12 A. Beni de Bozar Hocam B. Ben Severim Bu İşleri
Benim Fikrim    

 

 

Bu Konuda Hassasım İşte, Bu Konuya İlgi Duyarım.

 

 

NE SÜNNÎYEM NE ŞİÎ

 

Sevgili Dostum,

İnsanlık tarihi boyunca pek çok acılar, pek çok savaşlar ve pek çok yok oluşlar hep yanlış anlamalardan ve şeytanın fısıltısına kulak vermekten doğmuştur. O fısıltıya kulağını tıkayan toplumlar daima sulh ve salah içinde uzun yıllar geçirmişler, medeniyetler kurmuşlar ve mutlu olmuşlardır.

Bugün de aynı şeytan aynı şeyleri toplumumuza fısıldıyor: Hakkın yeniliyor isyan et, seni öteki olarak görenler var, sen zaten hiçbir zaman bu ülkede birinci sınıf insan görülmedin vb. Peki bu fısıltıların karşınızdakine aynı şekilde yüklendiğini hiç düşündünüz mü? Yani şeytan hiç kimseye sen iyi durumdasın, sen mutlusun, sen hak ettiğin yerdesin demiyor ki. Görülüyor ki insanlar için tehlike, içinden gelen bu nefsanî ve şeytani düşünceleri hemen doğru kabul etmesidir. Dünyada insanların bir ırkının zengin, öbürünün tamamen fakir olduğu görülmemiştir; yine dünyada bir mezhepten olanların tamamen mağdur, diğerlerinin mağrur olduğu söylenemez. İnsanlar arasında daima zenginlik, fakirlik ve statü farkı olacaktır; ancak bu mezkur hususlarda değil, ferdî boyutta olacaktır. Bir milletin tamamı iyidir, üstündür denemeyeceği gibi, tamamı fakirdir, mağdurdur da denemez.

İşte bu bağlamda ülkemizde bu fitne daima çalışmakta, insanlarımızı bölmeye, parçalamaya çabalamaktadır: Şiilik, Sünnilik.

Divan şairi ve mutasavvıf Mir Hamza Nigarî bu konuda belki de en büyük sıkıntıları çeken ve çözüm için kafa yoran insanlardandır. Onun şu beyti adeta bir panzehir görevi görecek evsaftadır:

Allâhı Muhammedi âli seven dostânız

Ne Sünnîyiz ne Şî‘î bir hâlis Müslümânız 

Sevgili Dostum,

Mir Hamza Nigarî büyük bir şair olduğu kadar büyük bir mütefekkirdir de. Divanını, Nigarnamesini inceleyenler onun büyüklüğünü hemen takdir ederler. Bugünün Alevî, Sünnî çatışmasının çözüm süreci onun beyitlerinde saklıdır. Açıp okumak ve üzerinde düşünmek lazımdır.

O diyor ki,

Mervânîleri isteyen ey ehl-i dalâlet

Bî-şübhe ki sizler Yezîdî biz ‘Alevîyiz

 

Sizler gibi erbâb-ı şekãvetden ıragız

Ehl-i sünnetiz mü’min-i Hak dîn-i celîyiz  

Şimdi burada Hamza Nigarî biz Alevîyiz derken, işte gerçek bu diye sarılanlar; Ehl-i sünnetiz demesini devrin şartlarında korku ile söylenmiş olarak değerlendirebilmekte. Mir Hamza gibi dünyayı bir pula satabilecek bir insana, bu kadar basit ithamlar ne kadar ağır bir iftiradır. O, inanmadığı bir şeyi söyleyecek makamda değildi ki. Mervanî ve Yezidî dediği kişiler kimlerdir? Tabii ki Hz. Hüseyin’e zulmedenlerdir. Bir seyidin ailesine zulmedenlere kızması kadar doğal bir durum olamaz, buna üzülmeyen bir yürek mutlaka taştandır; ancak buradan bir mesaj daha çıkabilir: Her dönemde zalimler olabilir onlarla da mücadele şarttır.

Yine soruyorum, Mir Hamza bu beyitlerle Ehl-i sünneti toptan suçlamış mıdır? İşte bugün gözden kaçan nokta budur. Suçlar şahsidir, cezalar da şahsi olmalıdır. Kim ki bir kişinin hatasını bir millete mal eder, onun akıl sağlığından şüphe ederim.

Mervânîlerin la‘net hakkı hakkımız rahmet

            Zîrâ anlar şeytânî biz tâbi‘-i Kur’ânız      

Tâbi’-i Kuran olanlar ile zalimlar bir arada olabilir mi? İşte bu beytin özü de budur. Kim ki şeytanın izinde ve onun fısıltısıyla hareket ediyor, Mervanî sınıfındandır.

Farzdur ‘Alîni Fâtımanı âlini sevmek

Allâh ü Nebî sevdigi bürhân-ı celîmdir  

Bu beyitlerden bölünme ve ayrışma noktaları çıkaranlara şunu söylemek isterim. Mervan’ın düştüğü tuzağa düşmeyin. Allah, Muhammed, Ali, Fatıma, Ehl-i sünnet ve Al-i aba diye gözyaşı döken cami ve cem evi cemaatine birleştirici bir nazarla bakın, gerçeği göreceksiniz.

Mir Hamza’nın dediği gibi;

Allâhı Muhammedi âli seven dostânız

Ne Sünnîyiz ne Şî‘î bir hâlis Müslümânız 

 

 

 

Bu Konuda Hassasım, Bu Konuya İlgi Duyarım.

13
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hocam Yine Abartmışsın

 

NÂBÎ’NİN RABİASI

 

 

 

 

 

Bugün İslam dünyası pek çok sıkıntılarla boğuşmakta ve adeta bir akıl tutulması içinde ne yapacağını bilmemektedir. Bunun sebepleri elbette pek çoktur; ancak biz, aynı sıkıntıları iki yüz yıl önce yaşayan Nâbî’nin dilinden, bu durumun sonuçlarına bakalım.

Dostum,

Bin yedi yüzlü yıllarda yaşayan ve ömrünün büyük bir kısmını Halep’te geçiren Nâbî, aynı bugünkü sıkıntıları İslam âleminde gördü, yaşadı. Anladı ki Müslümanlık önce içindeki Firavun’u yenmekten geçiyor. İnsanoğlu içindeki canavar nefsi yola getirmedikçe daima zulmedecek, daima kan dökecek ve daima Halep’ler, Şam’lar, Kahire’ler, Rabia Meydanları yakılıp yıkılacak.

Sevgili Dost,

Bakınız Nâbî bu zulümleri yapanlara nasıl sesleniyor. Eğer “bugün söylenmiş gibi” hissine kapılmazsanız, içinizde bir yerlerin; özellikle kalp denilen et parçasının, dirilmeye ihtiyacı var demektir.

Nâbî bu ünlü gazelinde,

Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz 
Biz neşatın da gamın da ruzgârın görmüşüz 

diyerek adeta İslam âleminin mutlu ve sıkıntılı yıllarına şöyle bir göz atıyor. Gerçekten de biz Müslümanlar, bu bağ-ı dehrin(dünyanın) hem hazanını hem de baharını yaşadık; biz Müslümanlar neşatın da (mutluluğun da) gamın da zamanlarını yaşamışızdır. Bugün yaşanan olumsuzluklar bizi “hep mi acı yaşayacak bu ümmet?” demeye sevk edebilir; ancak unutmayın ki bu ümmet yüzlerce yıl “nizam-ı âlemi” (dünyanın düzenini) sağladı.

Şair Nâbî diğer beytinde zalimlere sesleniyor,
Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbalde
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz 

Ey zalim, çok da mağrur olma, o ikbal meyhanende, o fildişi kulende, o altından sarayında biz, binlerce senin gibi zalimin o meyhanede içtikten sonra nasıl feci bir baş ağrısı ile uyandığını görmüşüz.

Devam edelim;

Top-i ah-i inkisare paydar olmaz yine
Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüş 

Zavallı Müslüman kızların, bebelerin, annelerin, babaların âh toplarına karşı paydar olamaz(ayakta duramaz) itibar ülkesinin nice taştan (sengin) hisarlarını görmüşüz.

Devam;
Bir huruşiyle eder bin hane-i ikbali pest
Ehl-i derdin seyl-i eşg-i inkisarın görmüşüz 

Yine zalimlerin, Esed’lerin, Mübarek’lerin ve onların Batılı, Doğulu işbirlikçilerinin hane-i ikbâlini (mutluluk sarayını) bir huruşu (coşuşu/vuruşu) ile yerle bir eden, dert ehlinin seyl-i eşkini (gözyaşı selini) görmüşüz.

Dostum,

Nâbî boş bir adam değil gerçekten. Şu sözler dünya durdukça her zalimin uykusunu kaçıracak cinsten değil mi? İnsan bu beyitleri anlar da zulmedebilir mi? Edemez; ancak nefsi firavunlaşmış, kalbi taşlaşmış ve kendisi şeytanlaşmış kişiler müstesna.

Nâbî zalime bir tokat daha atıyor, bakalım ne diyor:

Bir gün eyler destbeste paygâhı caygâh 
Bî-adet mağrur-i sadrın itibarın görmüşüz 

Biz, bir gün de o paygah ve caygahını (makam ve mevkisini) kaybedip elleri bağlı halde, o mağrur zalimlerin itibarını kaybettiğini görmüşüz.  Alma mazlumun âhını çıkar aheste aheste.

Nâbî son beytinde son tokadını yapıştırıyor:

Kâse-i deryuzeye tebdil olur cam-i murad 
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bade-hârın görmüşüz

Ey zalim, bir gün elindeki o mutluluk kadehi kâse-i deryuzeye (dilenci kadehine) döner; Ey Nâbî, biliyorsun biz bu bezmin (meclisin) çooook bâde içen sarhoşunu görmüşüz.

Sevgili Dostum,

Beni en çok üzen nedir biliyor musun, zalimlerin bu ümmetin içinden çıkması. Kendimize gelmezsek içimizden seçilmiş pek çok zalim bizi kırıp geçirecek. Şucu, bucu; şu mezhepten, bu mezhepten… diye gerginlik ortamı çıkaranların iki değil bin kere düşünmesi lazım gelen bir devirdeyiz. Gerginlik çıkarmak kolaydır; amma o gerginliği kullanacak provokatörleri durdurmak zordur. Irak’ta ve Lübnan’da olduğu gibi: bugün benim camime, öbür gün senin camine.

Kim kazandı!?

 

 

Hocam Yine Abartmışsın

14
  1. Evet
B. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

Ben Böyle Bir  Sorun Yaşamadım

 

OĞLUMUZ

 

 

 

Sevgili Dost,

Eğer çocuklarınız varsa ve lise çağına gelmişse hayatınızın en zor dönemlerinden birini yaşıyorsunuz demektir. İnsan bu çağa geldiğinde özellikle oğullarının ergenlik sorunları ile daha bir hızlı yaşlanıyor ve Cahit Sıtkı gibi;

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

            Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

            Ya gözler altındaki mor halkalar?

            Neden böyle düşman görünürsünüz;

            Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

demekten kendini alamıyor.

Bu çağda çocuğunuzu arkadaşlarının esiri olarak görüyor; ama bir türlü bu esaretten onu kurtaramıyorsunuz. Arkadaşının dediği, arkadaşının giydiği, arkadaşının okulu kırması hep sizin dediklerinizden üstün; hatta onlar en temel kanun, sizin söyledikleriniz “hikâye”dir.

Sevgili Dostum,

Eğer bu dönemi bir baba olarak yaşamamış olsaydım, PKK’ya çocuklarını kaptıran ve dağda öldürülünce gözyaşı döken anne babaları anlayamazdım. Hep şöyle olduğuna inanırdım: “Çocuğuna sahip çıkmayan anne babanın ağlamaya da hakkı yoktur.” Şimdi öyle düşünmüyorum; çünkü çocuğuna ergenlik döneminde sen değil çevresi sahip oluyor. Hatta şunu fark ettim; sizin söylediklerinizin tersini yapmak bu dönem çocuğunun en temel özelliğidir. Siz “Yat oğlum, yarın erken kalkılacak dediğiniz zaman o, inadına geç yatar; siz ye oğlum dersiniz o, yememek için bin bahane bulur. Siz oku dersiniz; o, okulu bırakmaktan bahseder. Siz kendinizi yersiniz; o, umursuzluğu ile çıldırtır.

Sevgili Dost,

Bu durumda bir genci elde tutmak hiç de kolay değilmiş, bunu fark ettim ve o, PKK’lı gençlerin anne babalarını anladım; ancak gençlerin bu hale gelmesinde hep mi ailenin veya ergenliğin suçu var?

Her ülkede bu sıkıntılar böyle mi yaşanır?

İşte bu noktada Batı ülkelerinden farklı birkaç noktayı tespit ettim ki hayatî bir öneme sahiptir.

Birincisi, okullarda rehberlik sistemi son derece yetersiz kalmakta. Şunu hemen belirtmem gerek, rehber hocaların bilgi düzeyinde bir eksiklikten bahsetmiyorum. Onlar ellerinden geleni elbette yapıyorlar; ancak beş yüz kişiye bir rehber hocası düşerse sonuç bu olur. Rehber öğretmenler istatistik bilgileri hazırlamakla o kadar meşguller ki, o istatistiklerin içinde asıl problem olacak bireyleri göremiyorlar. Bir okulda bin kişide belki yüz tane sorunlu ergen varken bunlar sadece istatistik olarak tespit ediliyor; öğretmen kurullarında bahse konu ediliyor ve çözüm konusunda hiçbir adım atılamıyor. Çözüm konusunda adım atılamadığı gibi mümkünse çocuk okuldan atılıyor.

Okulların bir an önce ya devamsızlıktan ya da disiplinsizlikten atmaya çabaladığı bu gençlerin toplumda açacağı yara ne kadar derin olacaktır, farkında mıyız? Neden bu ergenler için daha fazla rehberlik, daha fazla psikolojik destek, psikolog yardımı okulda olmasın?

Ailesinin acizliği içinde çevrenin vahşi kapitalizmine terk edilen bu gençler, geleceğin El Kaide militanı, PKK’lısı veya eşkıyası olarak karşımıza çıkacak.

Dostum,

Buradan yazıyorum:

Irak’taki gibi cami bombalayan gençler böyle eğitimsizlik sonucu ortaya çıktı; yarın, bizde de çıkacak.

Afganistan’daki gibi vahşet ve esrar sarmalına düşen gençler bu cahil bırakma politikasının ürünüdür; bizde de olacak.

Yarın, örgün eğitimden attığınız öğrenci için “Daha ne yapalım, her türlü cezayı verdik, okuldan bile attık.” diye övündüğünüz bu gençler sizin de kapınıza dayanacak.

Batı’da bunun neden olmadığını iyi düşünün.

Onlar, okuldan atmıyor, rehabilite ediyorlar; onlar polis yakaladığı zaman çaresiz aileye ceza kesmiyorlar, rehabilite ediyorlar.

Kısaca onlar atmıyor; tutuyorlar. Biz ise ya Medusa’nın taşlaştıran kollarına, internet kafelere terk ediyoruz ya da sokağın uyuşturan maddelerine.                          Hak şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Arif anı seyr eyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

diyelim, yaşayalım görelim.

Ben Böyle Bir  Sorun Yaşamadım

15  
Bu da Benim Fikrim Hemen çözümünü bana da yaz.

hakverdioglu@mynet.com

 

 

Bir Ümit Var.

 

ÜMİTSİZ OLMAK NEDEN?

 

 

 

Sevgili Dostum,

Hayatın her günü, mucizevî şekilde yeniden inşa edilmekte ve insanoğlu bu oluşum içinde her gün yeni bir başlangıçla karşı karşıya kalmakta. Günün ne getireceğini bilmiyoruz ama güzel şeyler getirmesi her birimizin bitmez beklentisi. İşte yeni bir gün daha başladı. Yeni ümitler, yeni beklentiler kapımızda bekleşiyor. Bu günün içinde hayran hayran seyrettiğimiz dünyayı, Şeyh Galib gibi Mevlevi gözü ile incelersek neler göreceğiz neler… Bu hayatın hay huyu içinde kendimizi kaybedip kimi zaman nam ve şanı terk etmeye çabalayacağız, kimi zamana da itibar sahibi olmaya kendimizi kaptıracağız. Her hal ü kârda hayat bizi oradan oraya sürükleyecek. Bu, insanın değişmez kaderi.  İşte, Galip aşağıdaki beyitte tam  da bunu söylüyor:

Reh-i Mevlevî’de Gâlib bu sıfatla kaldı hayrân

Kimi terk-i nâm u şâne kimi i’tibâre düştü

Şu günlerde ülkemizde gerginlikler hat safhaya ulaşmış durumda.  Baharın canlandırıcı ruhunu yanımıza alıp bu gerginlikten bir huzur adası oluşturmak mümkün değil mi? Mevlevi gibi dünyayı güzellikleri ile seyredip gerginlikleri azaltmayı başaramaz mıyız?  Bakın Erzurumlu İbrahim Hakkı ne güzel demiş:

Nâçar kalacak yerde
Nâgâh açar ol perde
Dermân eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Şimdiki derdimiz nam ve şanı terk ederek itibarını koruyabilmek. Bu bizim milletimiz için pek zor olmasa gerek. Atalarımız BÜYÜK millet olmanın şiarı olarak alttan almayı ve sonunda sulhu temin etmeyi başarmışlar. Niçin biz aynı kendine güvenin bir benzeri ile şu kirli emperyalist oyunları bozmuyoruz.

Yurtta ve dünyada sulhu sağlamış ve her daim sağlamaya aday olan bir milletin evladı olarak ben, açıkça diyorum ki bu millet büyüktür, bu millete hainlik edenler iflah olmamıştır, bu millete düşman olan kellesini koltuğuna almıştır. Ama bu milletle birlik olan özgürlüğü de doya doya yaşamıştır. Osmanlı iyi incelenirse ne demek istediğim anlaşılır. Gelin şu baharda gerginlik yerine mutluluk ve birlik mesajları verelim.

Kardeş kardeşi bıçaklamış, sonra dönmüş kucaklamış, sözü mucibince tüm düşmanlıkları unutup yeni bir sayfa açalım. Gelin umutlu yarınlara bir şans verelim.

 

 

 

 

Bir Ümit Var.

16
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

Ben de Görüyorum

 

SONBAHAR

 

 

Sevgili Dostum,

Bilemiyorum siz kaçıncı sonbaharınızı yaşıyorsunuz; ama ben kırk dördüncüsündeyim. Bu dünya bana kırk dört ilkbahar, kırk dört sonbahar gösterdi. İşte benim gibi kırklı sonbaharını yaşayan Bakî de penceresinden dışarıyı seyrediyor ve aşağıdaki gazeli kaleme alıyor. Aslında şiir gayet açık; ancak ben yine de küçük açıklamalarla işinizi biraz daha kolaylaştırmayı düşünüyorum.

Bakî, ilk beytinde,

Nâm u nişane kalmadı fasl-ı bahardan
Düşdü çemende berg-i dıraht itibârdan 

diyerek belki de kendi son baharını tasvir etmeye girişiyordu. “Bahar günlerinden nam ve nişane kalmadı, çimende ağacın yaprağı (berg-i dıraht) itibardan düştü. Ağacın yaprağının itibardan düşmesi çok ilginç bir ifadedir. Şair burada kendisinin itibardan düşüşüne de bir gönderme yapıyor. Belki de bizim de itibardan düştüğümüzü ima ediyor. Kendinizi itibardan düşmüş hissetinizde okuyacağınız harika bir beyit değil mi? Şahsen, ben, böyle bir hisse kapıldığımda, Yeşilırmak’ın kenarında yürüyorum ve bu beyti kendi kendime mırıldanıyorum. Bir sonbahar yaprağının ağaçtan düşüşünün acısını paylaşıyorum.

Bakî, ikinci beyitte bağın ağaçlarına acıyor ve,
Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan 

diyor. Peki, ne demek istiyor? İşte anlamı: Bağın ağaçları (eşcar-ı bağ) tecrid hırkasını giyip her şeyden kendilerini tecrid ettiler. Yani, tüm dünyalıklarını terk ettiler. Hazan rüzgarı da çimenlikte çınar ağacından el şeklindeki yaprakları koparıp aldı. Bu ikinci dizenin şöyle de bir anlamı var: Sonbahar rüzgârı (bad-ı hazan), çemenlikte tüm ağaçları yapraklarından soymak için çınar ağacından el aldı (izin aldı). Belki pek çoğumuz çınarın yaprağının el gibi beş parmaklı olduğunu görürüz; ancak böyle enfes bir benzetme aklımızın ucundan bile geçmez. Çınar ağacını ise el veren bir şeyhe benzetmek, ne kadar ilginç. Divan şairleri iç âlemlerinde ve soyut hayallerin peşindedir diyenlere en iyi cevap, bu beyit olsa gerek. Bakî, tabiattaki en ince ayrıntılara bir ressam titizliğiyle bakıyor, işte devamındaki          gözlemler:

          Her yaneden ayağına altun akup gelir
Eşcâr-ı bâğ himmet umar cûy – bârdan

Her yandan altın renkli yapraklar akıp gelir cuybarın (ırmağı) ayağının altına. Zavallı ağaçlar (eşcar-ı bağ) bu altın renkli yaprakları ırmağa vererek ondan himmet umarlar, belki bizi suyu ile tekrar yeşertir derler; amma iş işten geçmiştir. Yahya Kemal’in dediği gibi “Artık demir almak günü gelmişse (tir) zamandan”.

Bakî bizi şaşırtmaya devam ederek bakın bu son beyitte, tabiat tasviri yanında nasıl bir söz sanatı icra ediyor:

Bâkî çemende haylî perîşân imiş varak
Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan 

Bu beyti iki ayrı şekilde okuyun iki ayrı anlam çıksın:

  1. Bakî denilen bir adam çimenlikte hayli perişanmış, varalım görelim. Benzer ki (anlaşılıyor ki) bir şikâyeti var onun bu devirden (rüzgârdan).
  2. Ey Bakî, çimenlikte varak (yaprak) hayli perişan imiş. Sonbahar gelmiş ve oradan oraya sürüklenir olmuş. Anlaşılıyor ki zavallı yaprağın bir şikâyeti var rüzgârdan.

Şimdi, Sevgili Dost,

Sonbaharı böyle güzel tasvir eden bir şaire “helal olsun” demekten başka ne söylenir. Ama ben biraz daha ileri gidip bu şiirin daha derinlerinde ne olduğunu söyleyeceğim:

Bu şiir kırk dört yaşından sonraki sonbaharımızın acı tablosudur. Kim ne derse desin işte hayat böyledir. Bir gün o rüzgârdan (zamandan) bizim de bir şikâyetimiz olacak. Bizim de en son baharımız gelecek.

Belki bizim gibi kırklı yaşlardakiler için bu konular ilginç gelebilir; ancak Medusa etkisinde ve sanal âlemde araba yarışıyla hipnotize olmuşlar için oldukça sıkıcı olabilir. Bu hipnozun tek kurtuluşu yine atalarımızın bu sırlı beyitlerinde gizlidir.

 

 

 

 

 

 

 

Görüyorum.

17
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

 

Atayurdumu Arıyorum.

 

ŞİRVAN DEDİKLERİ

 

 

 

 

   Kevser ü Tûba imiş çây u çenâr-ı Karabağ

Âlem-i cennet imiş dâr-ı diyâr-ı Karabağ

Sevgili Dostum,

Yavuz Bülent Bakiler, “millî kültürümüzün mayalandığı” yerleri, “kültürümüzün hâlâ en güzel ve canlı kaynağı olan” toprakları sevmek ve bilmek mecburiyetinde olduğumuza inanır. Bu bilmenin gerçekleşmesi için de “Türkistan Türkistan” adlı eserinde olduğu gibi oraları gezip görmek, incelemek gerektiğini belirtir. Mesela, Azerbaycan’da Şirvan Şahlar adlı bir Türk devleti olduğunu ve üç yüz yıl hüküm sürdüğünü biliyor muydunuz?

Sevgili Dostum,

Azerbaycan, bu bağlamda çok ilginç bir yerdir. Özellikle Anadolu ile bağlantısı çok ama çok derinlere iner. Mesela, Amasya’nın en büyük evliyası sayılan Pir Sücaeddin İlyas dahi Azerbaycan’dan feyzalmıştır. Bugün Pirler Parkı dediğimiz yerde medfun olan bu zat, Timur Devrinde Amasya’yı büyük bir felaketten kurtarmıştır. Bu başarı onu bu şehrin manevi lideri yapmıştır.

Bu konularda inanın Azerbaycanlı kardeşlerimiz bizden daha fazla gayretli ve bizden daha fazla imkânları zorluyorlar. Nerede bir sempozyum olsa katılıyor, nerede bir tanıtım günü olsa temsilci gönderiyorlar. Amasya da bundan nasibini alıyor. Buradaki her konferansa, her kutlamaya, her festivale koşa koşa geliyorlar. Onları buraya çeken kişi veya kişiler var. Onların bir tanesi de Pir Sücaeddin İlyas’dır.

Pir Sücaeddin İlyas, meşhur adı ile Pir İlyas gerçekten büyük bir âlimdi ve Timur’u etkilemeyi başarmıştı. Onun zulmünden Amasya’yı kurtardığı gibi, onun emri ile ilmini ve feyzini artırmak için Şirvan’a gitmişti.

İşte Dostum, Şirvanlı dediğimiz insanların genel ismi bu yerden mülhemdir. Aslında Amasya’mızda Şirvanlı denilen herkes o şehirden gelme değildir; ancak Azerbaycan’da tasavvuf ve ilmin başkenti o şehirdi; oradan gelen âlimler de Amasya’da bir cazibe merkezi oluşturdu. Bu yüzden her gelene o âlimler diyarından geldiği için Şirvanlı denildi. Bunların içinde Şirvan’a buradan gidip Halveti yolunun feyzine dâhil olan Pir İlyas adeta bir ilk kıvılcımdır. Onun Şirvan’dan getirdiği ışık tüm Anadolu’da Halvetiliğin yayılmasına zemin hazırlamıştır. Onun izinden halifesi Kurtboğan Baba yani Şeyh Şerafeddin Hamza gitmiştir. Bu şahsın “Akşemseddin”in babası olduğunu herkes bilir; belki de bu şahsın ve oğlu Akşemseddin’in etkisi ile Osmanlı padişahları Halveti Tarikatına girmeyi tercih etmişlerdir.

Dostum,

Pir İlyas’ın etkisi torunlarına kadar uzanmış ve divan şiirinin en büyük kadın şairi Mihrî Hatun onun torunu olarak ölmez eserler meydana getirmiştir. Yani Şirvan’dan getirilen feyiz Mihrî Hatun’u da sarıp sarmalamış; Tazarru-name ve divan gibi harika eserler yazdırmıştır.

Belki de bu izi takip ederek tersine bir feyiz akışı da oradan buraya olmuş ve Şeyh İsmail Şirvanî gelip buraya, Amasya’ya yerleşmiş. İsmail Şirvanî’yi biz tanımıyoruz; ancak tüm Kafkasya onu Şeyh Şamil’in şeyhi olarak biliyor ve bir kutup olarak etrafında pervaneler gibi dönüyorlar.

Yukarıdaki beyit Mir Hamza Nigarî’nindir. O da bu halkanın son büyük temsilcisidir. O, şiirinde dediği gibi Karabağ’dan gelmiştir; fakat biz ona da Şirvanlı demişiz. Çünkü Azerbaycan toprağının feyiz merkezi Şirvan’dır. Onun için Amasya’daki Camii’nin adı da Şirvanlı Camii’dir.

Dostum,

İster buradan Şirvan’a gidip ilim tahsil etmiş olsun ister oradan buraya gelip feyiz halkaları kurmuş olsun harika bir kilimin desenleri olmuşuz. Bizi bu desenlerden mahrum bırakan rejim baskıları ortadan kalktığına göre, şimdi tanıma, tanışma ve hatırlama zamanıdır, diyorum. Geliniz muhteşem geçmişimize bir daha bakalım; mutlaka yarınlar için umut ışıkları, çözüm formülleri bulacağız.

Atatürk’ümüz bu konuda da meşale sözleri ile haklı çıkmaya devam ediyor: “Geçmişini bilmeyen geleceğe güvenle bakamaz.”

 

 

 

 

 

 

Atayurdumu Arıyorum.

18
  1.   Hayır
B. Ben de
Benim Fikrim    

 

 

Bu Kadar İnce Bir Medeniyet Kurdukları İçin Atalarımla İftihar Ediyorum.

BELKİ GARİP GELECEK AMA EBCED

Size ebcedden bahsetmek istiyorum. Okuyanların şöyle dediğini duyar gibi oluyorum: Bu devirde ebced de neyin nesi?  Ama inanın okuyunca bana hak vereceksiniz.

Öncelikle şunun altını çizmeliyiz: Türk milletinin en çok değer verdiği sanat, şiirdir. Bu sanat, her sanatın üstünde bir yer edinmiş ve adeta tüm sanatları peşinden sürüklemiştir.

Nereye baksanız bir beyit görebileceğiniz bir medeniyetten söz ediyorum. Düşünün ki insanların incelediği bir binanın girişinde bir beyit var ve bu beyit hem şiirsellik yönünden hem de işlevsellik yönünden insanlara mesaj veriyor. İşte tarih kasideleri, bu işlevi gören çok önemli bir sanattır.

Dostum,

Bir hanın, bir caminin, bir medresenin kapısında bir beyit gördüyseniz büyük ihtimalle ebced hesabı ile o binanın yapılış tarihi ile karşı karşıyasınızdır. O beytin özelikle son dizesini ebced denilen hesaplama sistemi ile çözebilirseniz, binanın yapılış tarihine ulaşırsınız.

Şimdi yine sorduğunuzu duyar gibiyim: Neden açıkça tarihi yazmak dururken böyle bir muamma ile uğraşalım?

Sanat denilen şey nedir? İnceliktir, müphemliktir, güzelliktir, estetiktir, çekiciliktir… Peki, şiire boş ver demekle, resme sırtını dönmekle, hat sanatını unutmakla, lügazlardan habersiz yaşamakla, mimariyi beton yığını haline getirmekle nereye gideceğimizi sanıyoruz.

Bir Osmanlı yapısını görünce, ne kadar estetik, ne kadar güzel demekten kendimizi alamıyoruz; ancak o yapıyı bize öyle cazip gösteren, hayran bırakan ayrıntılara “BOŞ VER” diyoruz.

Bu handikap bizi bu noktaya getirdi. Ya böyle devam edeceğiz ve ruhsuz binalar yapacağız; on yıl sonra rakamları dökülen, yapılış tarihleri, takacağız duvarlara ya da bir beyti ebcedle süsleyip binamızı ölümsüz kılacağız.

Bakınız, Nevşehir yeni kurulurken han, hamam, medrese, cami, çeşme için yazılan ebcedli beyitlerden biri şöyledir:

Didi bu mısrâ‘ ile târîh-i itmâmın Nedîm

Kıldı İbrâhîm Paşa câmi‘-i enver binâ

Hicri 1141 yılını veren bu beyit belki de Nevşehir Camii kadar değerlidir. Bir beyitle hem ünlü şair Nedim’in bu esere kaside yazdığını hem bu eseri İbrahim Paşa’nın yaptırdığını hem de kaç tarihinde eserin vücut bulduğunu anlıyoruz. Bir de bu şiir dünyanın en ünlü hattatları tarafından yazılıp taşa işleniyor, ayrıca şairin divanına giriyor ve ölümsüz bir yere sahip oluyor.

İnanın dostum, eğer Osmanlının eserleri nasıl yüz yıllara meydan okuyor diye düşünürseniz, onun içinde sağlamlıkla birlikte; incelik, estetik ve sanatı bir arada görürsünüz. Çünkü onlar eserlerini kıyamete kadar kalsın diye yapıyorlardı.

Biz de aynı inceliğe ulaştığımız gün onları geçmeye başlayacağız, demektir.

Bu Kadar İnce Bir Medeniyet Kurdukları İçin Atalarımla İftihar Ediyorum.

19
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

Tarihteki Aşkları Anlamak Medusa Etkisinden Çıkıp Okumakla Başlar.

FERHAT İLE ŞİRİN

MİHRİ İLE ABDURRAHMAN

 

 

Sevgili Dostum,

Bugün Amasya’da yaşanan büyük aşklardan birinden bahsetmek istiyorum. Tarihi gerçekliği tartışmalı olsa da bu aşk hikâyesi anlatılmaya ve geliştirilmeye değer. Leyla ile Mecnun mesnevisi de dâhil pek çok güzel aşk hikâyesi tarihi gerçeklerin üzerine hayalî olaylar ekleyerek bu hallerine ulaşmış ve halkın gönlünde yer etmiştir.

Amasya’da aşk hikâyesi denildiğinde akla ilk gelen tabii ki Ferhat ile Şirin’dir;  ancak onu aratmayacak bir aşk daha yaşanmıştır bu şehirde; Mihrî Hatun ile Abdurrahman Çelebi arasında.

Mihrî Hatun’u Amasya’da artık tanımayan kalmamıştır sanırım; parklara, bahçelere, sokaklara onun adı veriliyor, ne güzel.  Darısı Türkiye’nin başına. İşte anlatacağımız hikâye, ünlü şair ve âlim kadın Mihrî ile aynı dönemin ünlü devlet adamı Abdurrahman Çelebi’nin aşkıdır.

Derler ki, Şehzade Bayezid’in devrinde Amasya, en güzel günlerini yaşarmış. İnsanlar mutluluk içinde padişah olması pek muhtemel olan bu şehzade ile yatar, bu şehzade ile kalkarlarmış. İşte o güzel günlerin birinde Şehzade’nin sağ kolu olan ve en sevdiği sırdaşı olma şerefine nail olan Abdurrahman Çelebi bir yarışma düzenler. Bu yarışma, devrin en güncel sanatı olan kaside yazma üzerinedir. Kim en güzel kasideyi şehzadeye yazarsa ağzı altınla doldurulacaktır.  Tabii ki tüm ünlü şairler kaleme sarılmış.  Amasya ve çevre illerin her yerinden akın akın kasideler gelmiş. Her biri şehzadeyi göklere çıkarmışlar; ancak içlerinde biri herkesi çok ama çok etkilemiş. Bu kasidenin şairi Mihrî diye birisidir. Ancak şehirde Mihrî mahlasını kullanan şair yoktur ki. Sonuçları tüm şehre tellal ile duyurup birinci olan Mihrî adlı adamın saraya gelmesi istenmiş.  Ancak gele gele on sekiz yaşlarında bir kız gelmiş. Meğerse erkek sandıkları Mihrî bir kız imiş. Herkes çok şaşırmış ve birileri itiraz etmiş; ancak genç yaver Abdurrahman Çelebi hemen duruma müdahale edip bu kızı dinlemek istemiş. Mihrî, Amasya kadısının kızı olduğunu ve bir divan tertip etmekte olduğunu, şiir yazmayı babasından öğrendiğini, babasının da Belayî mahlası ile bu yarışmaya katıldığını anlatıvermiş. Bunları duyan Şehzade ve Abdurrahman Çelebi çok memnun olmuşlar. Bu yaşta, bu güzellikte, bu kültürde bir kızın şehirlerinde olması onları ziyadesiyle memnun etmiş. Ödülünü alan Mihrî de eve koşup bu sevincini babası ve ailesi ile paylaşmış.

Mihrî’nin şiirinde geçen,

Kimdür ol hākān-ı a‘zam ya‘ni Sultān Bayezid

Haşre dek bolsun cihān rūyında ‘ömri bī-hisāb 

beytini de, şehzade hazretleri, sarayın kapısına mermer bir kitabe halinde yazdırmış.

Bir gün, saraydan Mihrî’ye bir not ulaşmış. Notta şöyle diyormuş: “Sevgili Mihrî Hatun, bundan kelli annem Bülbül Hatun’un kitap okuma saatlerinde sizin görev almanız tarafımdan uygun bulundu. Tiz saraya gelüp görevini icra eyleyesin, Şahzade Bayezid.”  Bu notu alan Mihrî sevinçten uçmuş. Hemen saraya gitmiş ve en sevdiği kitapları, en güzel şiirlerini, en güzel aşk hikayelerini Bülbül Hatun’a anlatmaya başlamış.

Yaklaşık bir yıl sonra sarayda onu takip eden bir çift göz olduğunu fark etmiş. Bu sarayın en yakışıklı ve en gelecek vadeden genci olan Abdurrahman Çelebi’den başkası değilmiş. Abdurrahman, kendini çok iyi yetiştirmiş, savaş sanatlarından güzel sanatlara kadar tüm alanlarda söz sahibi bir gençmiş; ayrıca şehzade ile yakınlığı da taa çocukluktan geliyormuş. Ancak onu da kıskananlar yok değilmiş hani, bu yakınlıktan dolayı. Neyse, Abdurrahman bu güzel kıza kısa bir sürede âşık oluvermiş. Derdini de ona açmaktan başka bir yol bulamamış. Bir gün uygun bir fırsat kollayıp Mihrî’ye derdini açmış. Mihrî, önce çok utanmış; ancak o da ilk gördüğü ve kendisini savunduğu “kaside günü”nden beri Abdurrahman’a karşı boş değilmiş. İki sevgili zamanla bu sırlarının faş olacağını bildikleri için durumu Şahzade’ye bildirmişler. Şehzade bu haberi alınca çok mutlu olmuş ve düğün hazırlıklarının başlaması için emir vermiş.

Ancaaaak, o günlerde Amasya’da her şey de bu kadar güzel gitmiyormuş. Bir grup insan da Şehzade’ye yakınlığından dolayı Abdurrahman’ı Fatih Sultan Mehmet’e şikâyet edip duruyorlarmış. En son şikâyetleri Fatih’i çok hiddetlendirmiş. Çünkü bu şikâyette Abdurrahman’ın şehzadeye uyuşturucu maddeler verdiği iddia ediliyormuş. Bunu tetkik ettiren Fatih bir oyuna daha gelmiş. Tetkik heyeti de bu dolap çevirenlerin yanına düşmüş, tabii ki onların istediği gibi rapor sunmuşlar. Fatih bu duruma daha fazla tahammül etmemiş, oğlunu içki ve uyuşturucuya müptela kılan Abdurrahman’ın kellesinin alınması için bir ferman göndermiş.

O gün, Mihrî Hatun’un evinde nişan telaşı yaşanırken Şehzade Bayezid, Abdurrahman Çelebi’yi yanına çağırır ve şöyle der: “Dostum, bir oyuna geldik. Bir iftira ile karşı karşıyayız. Şu anda babamın fermanı yolda; senin katlini istiyor. Sebep ise beni kötü alışkanlıklara duçar etmen. Allah biliyor ki böyle bir şey yok. Bunu babama bir mektupla açıklayabilirim; ancak ferman gelince seni idam etmemem mümkün değil. Şu ata bin, şu parayı al ve bir saniye bile geçirmeden, hatta Mihrî’ye bile haber vermeden, İran’a kaç.”

Abdurrahman denileni yapar; yapar amma evde nişan bekleyen Mihrî olanları bir türlü çözemez. Gelmeyen nişan alayını günlerce bekler

Sevgili Dost,

Mihrî Hatun, birkaç hafta sonra bir mektup ile bütün olanları Abdurrrahman’dan öğrenir; ancak içindeki sıkıntı hiçbir zaman gitmez. Hatta bu sıkıntısını ve sitemini sevgilisine bir şiirle ifade eder ve şu meşhur beyti dilinden dökülür:

Ben umardum  ki baña  yār-ı vefā-dār olasın

            Ne bileydüm ki begüm böyle cefā-kār olasın  

Aylar, yıllar bu duygular içinde geçerken Şehzade Bayezid padişah olur. İstanbul’a giderken Amasya’daki bütün ilim adamlarını, hattatları, şairleri oraya götürür. Mihrî de bir an İstanbul’a gitmeyi düşünür; ama kararsızlık içindedir. Otuz yaşına dayanmıştır. Bir şiirle bu halini de dile getirir:

Geçmiş ki hayf Mihrî Amasiyada ‘ömrüñ

            Konstantinade ‘akılun gitme kal imdi 

Gerçekten de Amasya’dan ayrılmayı adeta sevgisine ihanet olarak gören Mihrî, birkaç yıl daha burada kalmaya karar verir. Bu arada tek dostu kalmıştır o da Şair Zeynep Hatun’dur. Onunla tüm dertlerini, sıkıntılarını paylaşır. Zeynep Hatun evlenmiş, yuva kurmuş, çoluk çocuğa kavuşmuştur. Mihrî ise otuzunu geçtiği halde hala Abdurrahman’ı beklemektedir. Mihrî’yi pek çok isteyen çıkar; ancak o her seferinde ret cevabı verir.

İskender Paşa adlı biri onu istemeye kalkınca şu cevabı alır:

Nice İskenderi la’lüm zülāli

Suya iletti vü susuz getirdi 

Bu güzel kızın mutlu bir yuva kurmadan geçip gideceğine üzülen Makamî adlı şair dostu ona şu beytini gönderir:

Bāg-ı hüsnüñdeki şeftālülerüñ oldı erik

            Dimedüm mi anı vaktinde iken saklama sat

Mihrî yine bildiğini yapmaya devam eder, aşkına en küçük bir şüphe düşürmez. Bu arada Abdurrahman’ın da mektupları kesilmiştir, birkaç aydır hiç ses çıkmamaktadır ondan.

Oysa Abdurrahman büyük bir sevinçle ona doğru gelmektedir. Bayezid padişah olunca sevgili dostunu unutmamış, İran’dan dönmesi için ferman göndermiştir. Bu ferman mucibince yola düşen Abdurrahman iki haftalık yoldan sonra Amasya yakınlarına ulaşmıştır.

Aynı günlerde Mihrî Hatun önemli bir kadın hastalığına duçar olmuş, yataklara düşmüştür. Başucunda Zeynep Hatun beklemektedir.

O gece bir grup atlı Mihrî Hatun’un evinin önünde durur. Bu, Abdurrahman Çelebi ve arkadaşlarının süvari bölüğüdür. Abdurrahman Çelebi kapıyı çalıp Mihrî’yi sorduğu anda içeriden bir feryat kopar: “Mihrîii!”

İçeri giren Abdurrahman, sevdiği kadının yatağının dibine yığılır. Gözyaşları içinde Mihrî’nin kendisine söylediği beyti tekrar eder durur:

Ben umardum ki baña  yār-ı vefā-dār olasın

            Ne bileydüm ki begüm böyle cefā-kār olasın  

Mihrî’yi, bütün Amasya gözyaşları ve dualar içinde dedesi Pir Sücaeddin İlyas’ın yanına, Pirler Mezarlığına gömerler. Bu mezara da Ferhat ile Şirin’in mezarında olduğu gibi iki gül dikerler. Ancak bu iki gül de tam bir birlerine değeceği zaman aradan bir karaçalı çıkıp onları ayırır. Sanki büyük aşkların bu dünyada gül olarak dahi mutlu sona ermesi istenmemektedir. Gerçek büyük aşklar sonsuz âleme layık bulunmaktadır.

Mihrî ile Abdurrahman da Ferhat ile Şirin gibi hasetçilerin oyunları sonucu bu dünyada kavuşamadılar.

Ancak, bizler onların mezarına bile sahip çıkmayarak aynı hasedi devam ettiriyor gibiyiz. Zavallı Mihrî’nin mezarı dahi rahat bırakılmadı. Mermer sandukası kırıldı, kırık sandukası dedesinin yanından alındı, müzeye konuldu. Bugün Mihrî’yi merak eden bir kişi onun mezarını bile bulamaz.

 

 

Tarihteki Aşkları Anlamak, Medusa Etkisinden Çıkıp Okumakla Başlarmış.

20
  1.   Hayır
B. Evet
Benim Fikrim    

 

 

“Dürüstlük pahalı bir mülktür, ucuz insanlarda bulunmaz. “

BALZAC

 

 

Nevruzda Dahi Dışarı Çıkamıyorum; Bilgisayarda İşim Var da.

 

NEVRUZİYE

 

Değerli Dostum,

Bir geleneğin yitirilmesi, bir geleceğin yitirilmesi gibidir. Eğer bu gelenek, hayatımızda yer edinmiş ve binlerce yıl kutlanmış bir bayram ise o zaman daha da acı sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Nevruz Bayramı, bizim binlerce yıldır kutladığımız bir bayram iken bugün unutulmuş veya unutturulmuş durumdadır. Peki, biz isteyerek mi bu bayramı unuttuk? Hayır. 1940’lı yıllarda, belki de eskiyi, Osmanlıyı çağrıştırıyor diye yasaklanan bir bayramdan söz ediyoruz. Peki, bu yasak cumhuriyetimize güç mü kattı, yoksa gücünden yoksun mu bıraktı? Tabii ki her kayıp gibi o da halkımızın bir değerini yok etti. 1990’lı yıllara kadar kutlanmayan veya kutlanamayan bu bayram, seksenli yıllarda Kürt vatandaşlarımızla aramızdaki en büyük fark olarak işlendi, durdu. Sonradan anladık ki asıl ortak yönümüz Nevruz Bayramı imiş.

Bu noktada anlayamadığım en önemli husus şudur: Ergenekon’dan beri dört bin yıldır kutladığımız bir bayram nasıl bu kadar çabuk unutulur? Tarihimizi nasıl öğreniyoruz? Neden gündemimizde bu kadar çok tarih hadisesi varken koca bir bayram unutulup gidebiliyor?

Yine aynı noktaya geldik sevgili dostum,

Geçmişini bilmeden yaşamak; kör, sağır, dilsiz ve bilinçsiz yaşamak demektir. Bizi bölmek isteyenlere verilebilecek en güzel hediye herhalde tarih şuuru olmayan bir toplum yetiştirmek olsa gerek.

Şimdi sizlere Osmanlıda Nevruz Bayramı hakkında ipucu verecek birkaç beyit sunmak istiyorum. Bunlara Nevruziyye deniyordu ve her Nevruzda padişaha ve ileri gelenlere sunuluyordu. Bütün padişahların kutladığı bir bayramı reddetmek mümkün olmasa gerek.

İşte beyitler:

Yine reşk-âver-i bâġ-ı cinân itdi gülistânı

Çemen-zâre tarâvet-bahş olup nevrûz-ı sultânî

 

Letâfet ol kadardır kim eger hûr-i cinân görse

         Ferâmûş eyleyüp yâd eylemezdi bâġ-ı rıdvânı

“Yine sultan nevruz çimenliğe tazelik bahşedip gülistanı cennet bağını kıskandıracak hale getirdi.

O kadar latif bir hal ortaya çıktı ki, eğer cennetin hurileri bunu görse Rıdvan cennetini unutup o güzellikleri hatırlamaz olurlar.”

Gûş eyledim vakt-i seher

                  bâd-ı sabâdan bir haber

         Nevrûz irüp bâġa meger

                             gül-nahle dönmiş her şecer

 

         Bu mevsim-i nevrûzdur

                              bir sa‘at-i fîrûzdur        

         El-hak ferah endûzdur 

                              kim anda olmaz hiç keder

“Seher vaktinde saba rüzgarından bir haber duydum. Nevruz bağa gelmiş ve her ağaç bir gül dalına benzemiş.”

“Bu nevruz mevsimidir, mutluluğun saatidir. Hakikat şu ki bir ferahlık anıdır ki onda keder olmaz.”

Nevruz bizim bayramımız mı, değil mi? diyenlere böyle binlerce örnek sunabiliriz.

Nevruz Bayramınız Kutlu Olsun. Tabii dışarı çıkacak vaktiniz varsa!

Nevruzda Dahi Dışarı Çıkamıyorum; Bilgisayarda İşim Var da.

21
  1.   Benim de
B.  Ben Çıkarım
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

 

Hayat bizi dört işlemle sınar:  Gerçeklerle çarpar, Ayrılıklarla böler, İnsanlıktan çıkarır ve sonunda “Topla kendini” der.

Leo Tolstoy

 

 

Ben Azerbaycan Türk’ü Değilim ki!

 

YİRMİ OCAK’TA NE OLDU?

 

Sevgili Dostum,

Dünyada hak ve adalet bazen çok kolay bazen de çok zor elde edilir. 20 Ocak 1990’da adalet ve hak arayışına çıkan yüzlerce insan kendi ülkelerinin meydanında şehit edildiler. O meydan Azadlık Meydanı idi; o ülke de Azerbaycan’dı.

Kim ne derse desin, bir millet hakkını almak isterse onun bu isteğinin önünde hiçbir güç duramaz; işte Azerbaycan da yetmiş yıl beklediği günü, azadlık gününü talep ederken kalbinden böyle vuruldu. Azadlık Meydanındaki binlerce insan, Rus askerleri tarafından ağır silahlarla tarandı. Yüzlerce kardeşimiz şehit oldu. Ruslar zannettiler ki olay bastırıldı; hayır, tam tersine olay haklılaştırıldı.

Dostum,

Düşünebiliyor musunuz, binlerce insanın toplandığı bir kalabalığa hiç haber vermeden saldıran yüzlerce asker ve bunların hepsi Rus, hepsi ağır silahlı. 1820’den beri hep işgal psikolojisi içinde yaşayan insanlar artık rahat bir nefes almak için hürriyet talep ediyor ve karşılığı tanklar altında kalmak oluyor.

Yirmi Ocak olayları ile İzmir’in işgali arasında bir benzerlik görüyorum; insanların gözü adeta bu iki olayla açılmıştır. Osmanlıda her şeye İngilizlerin gözlüğünden bakan binlerce intelijansiya, bu işgali hiç beklemedikleri için şok olmuş ve gerçekleri görmeye başlamışlardır. Aynı şey Azerbaycan intelijansiyasında bu olayla yaşanmış ve Rus hayranlığı bir anda en alt seviyelere inmiştir.

Kim ne derse desin, dünyada hüküm sürmek isteyen iki büyük güç kendini haklı göstermek ve halkı yanına almak için her türlü haksızlığını bir kılıfa sokmayı başarmıştır. Ancak bu iki olayda mızrak çuvala sığmamıştır. Cami duvarına işemek diye de tarif edebileceğimiz bu hadiseler, işgalci güçlerin en büyük hatası olmuş ve halk desteklerini kaybetmelerine neden olmuştur.

Bu durumda yeni yirmi ocaklar yaşanmasın diye ne yapılması gerektiğini kendimize sormamız lazım. O noktaya gelip işgali yaşadıktan sonra ve ağır bedeller ödendikten sonra doğruyu görmek iyi bir taktik midir?

Bakınız Ruslar Azerbaycan’ı kalbinden vurmak için neyi bahane ettiler: Bakü’deki Ermenileri korumak. Bu taktiği bir yerden hatırlıyor olmalısınız. Batılılar her müdahalesinde bize bir azınlık hakkını kabul ettirmedi mi? Yani içimizdeki azınlıklar hep bir Truva atı gibi kullanıldı. Orada da bu durum aynı idi. O halde bir problem varsa içimizde çözebilmenin yöntemlerini bulmalıyız. Dış güçlere bahane bırakmamalıyız.

Sevgili Dostum,

20 Ocaklar yaşanmasın, Rusların zulmü bir daha Azerbaycan’ı yakmasın diyorsak; İzmir’e bir daha düşman ayağı basmasın, Türk’ün boynuna bir daha tasma takılmasın istiyorsak yapacak tek bir şey var: Daha bilinçli nesiller yetiştirmek.

Tevfik Fikret gibi,

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;

Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa

Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır

diyen bilinçli ve ümitli bir gençlik tüm sorunların çözümü olacaktır. Ancak bu gençliği basit siyasi ayak oyunları için kamplara bölenler ve oy deposu olarak görenler en büyük hatayı yapmış olurlar. Ortak bir “KIZILELMA” sahibi olması gereken gençliği basit hedeflerin insanı haline getirirsek, bu işgallerin önünü almamız imkânsızdır.

Bir gençlik,  ila-yı kelimetullah ve nizam-ı âlem hedefine kilitlenmezse sadece cebini ve midesini doldurmaya kilitlenir. İnsanların bazıları, cebini ve midesini doldurabileceği ülkenin işgal altında olmasını önemsemeyebilir; ancak bu insanın adı Türk olamaz.

Allah Türk milletine 20 Ocak acılarını bir daha göstermesin. Yaşasın, iki devlet bir millet bilinci.

Ben Azerbaycan Türk’ü Değilim ki. Oradaki Mesele Onları ilgilendirir.

21
  1. Doğru
  1. Yanlış
Benim Fikrim    

Vallahi Ben Zaten Bilgisayarımın Kulaklığını Takıp Dünyadan Kopuyorum

SES BOMBARDIMANI

 

Sevgili Dostum,

Batılı gezginler Osmanlı ülkesini gezerken derunî bir sessizlikten bahsederler. İnsanların pazarlarda bile bağırarak satış yapmadığından ve bunun ağırbaşlılığın bir numunesi olarak kabul edildiğinden dem vururlar. Geçekten de o dönemde huzur ile sessizlik, hâmuş olma, her şeyden önemli görülürdü.

Mevlana:

“Sus ve Hak fenasının denizinde ol.” demiştir.

Peki dostum,

Bugünkü ses bombardımanı ile ne yapmaya çalışıyoruz. Her sokakta bir düğün ve düğünde sonuna kadar açılmış ses sistemleri, her düğünde atılan havai fişekler ve en sonunda arabaların alarmlarını dahi çaldırtan müthiş bir patlama; arabaların ve motosikletlerin hava atmak için yaptıkları ani manevralar; ramazan toplarının ansızın patlaması…

Bu konuda meşhur bestekâr İsmail Dede Efendinin bir dörtlüğü geldi aklıma:

Bu gece ben yine bülbülleri hâmûş ettim

Âh u feryad ederek âlemi bî-hûş ettim

Tâk-ı eflâke resid oldu yine nâğme-i âh          

Bülbül-âsâ gece tâ subha kadar cûş ettim

 

Zannedersem biz İsmail Dede Efendi gibi aşığız ve gece sabaha kadar cuş edip kendimizden geçiyor, kendimizi kaybediyoruz. Emin olun o dönem insanları bülbülleri susturacak kadar ses çıkarmayı dahi aslında bir aşırılık olarak görmüşlerdir. Bizler ise tüm şehri titretecek kadar ses kirliliği yapmayı maharet veya şan ve şeref sayıyoruz.

Dostum,

İnsanlar elbette düğün yapacaklar, eğlenecekler, çalıp söyleyecekler; ancak bunun da bir ayarı, bir ölçüsü yok mudur? Şundan eminim ki sokak arasında ses sistemi kurup oyun havası çalan kardeşimizin psikolojisi “Bu gece buraları yıkacağım. Üç dört mahalle uzaktaki camları titretmezsem bana filanca piyanist-şantör(!) demesinler.” şeklindedir. Peki, bu kardeşimiz insanların belli desibelin üzerindeki sesten rahatsız olduğunu düşünebilir mi? Zannetmiyorum. Peki, gerçekten uygar bir toplumda, Osmanlı gibi, buna müsaade edilir miydi? Zannetmiyorum. Yani dostum piyanist(!) kardeşlerimizin insafına terk edilmiş durumdayız. Onlara sesi biraz kıs dediğiniz zaman düğün sahibine hakaret etmiş oluyorsunuz. İnsanlar da komşuluk hatırına bu gürültüyü saat on ikilere kadar çekiyorlar. Hasta mı var, çocuk mu uyuyor… Son zamanlarda bu gürültü yeterli bulunmadı küçük bir ekleme daha yapıldı. Baktılar ki ses sistemleri araba alarmlarını çaldıracak kadar gürültü çıkaramıyor, havai fişekle bu eksikliği giderdiler. Eğer çocuğunuzu her şeye rağmen uyutabilmişseniz, son kozları olan havai fişeklerle onu yatağından hıçkıra hıçkıra ağlatarak uyandırabiliyorlar.

Sevgili Dostum,

Şanlı ve şerefli bir düğün halkı en çok rahatsız ederek yapılan düğün müdür?

Peki, ramazanda gürültü kirliliği azalır mı bu şehirde: Asla…

Size bir ramazan günümüzü anlatalım bu “asla”nın ne anlama geldiğini anlayabilirsiniz.

Yaz günü teravih saat on bir civarında biter, insanlar bir iki saatlik bir balkon keyfinden sonra sahura kadar uymak isterler; ancak ne mümkün… Birde yatarsınız, saat ikide müthiş bir bomba sesi ile irkilirsiniz. Çocuğunuz beşiğinde çığlık çığlığadır, dışarıda arabalar çıldırmış gibi bağırmaktadır, camlar kırılacak gibi titremektedir… Şahsen benim mahallemde iki üç senedir bu dehşet yaşanmakta ve insanlar, belki bir işe yarıyordur, diye bu dehşetli hadiseye ses çıkarmamakta. Zaten insanların çoğu sahura kadar yatmayan, her türlü sahura uyandırma teknolojileri olan ve çoğu da saat üçte kalkıp sahur yapan ve sabah namazını kılıp yatan insanları saat ikide büyük bir bomba sesi ile perişan etmenin mantığını ben çözemedim. Ben kalp hastası değilim; ama benim kalbimin bile o sesle ritmi bozuluyor.

Dostlar nedir bu gürültü kirliliğinden çektiğimiz?

Nerede Osmanlının hâmuş cenneti Anadolu?

 

 

Vallahi Ben Zaten Bilgisayarımın Kulaklığını Takıp Dünyadan Kopuyorum.

22
  1. Doğru
  1. Yanlış
Benim Fikrim    

 

Geçmişi Okumak Medusa Etkisinden Kurtarır

İSKENDER PALA VE DİVAN EDEBİYATI

Sevgili Dostum,

Anadolu’da bir üniversitenin edebiyat ile ilgili bölümünü açmak gerektiğinde insan önceleri bir tereddüt geçiriyor; acaba ilgi görür mü, acaba istihdam kaygısı ilmin önüne geçer mi, diye.

Ben de bu halet-i ruhiye ile üniversitemdeki bölümü açmaya çabalarken gönlümü ferahlatacak örnekler aramaya başladım. İnanın hiç tereddütsüz aklıma gelen ilk isim İskender Pala oldu. Kendi kendime şöyle dedim:  “Bundan on beş, yirmi yıl önce insanların divan edebiyatı ile ilgisi sadece akademik seviyede idi. Sadece yaşlı insanlar beyitler söyleyerek birbirlerine iltifat ediyor ya da sinsi sinsi birbirlerini hicvediyorlardı. Bugün öyle mi ya, artık gençlik hem tarihini hem sanatını hem de özel olarak divan edebiyatını merak ediyor ve okuyor.”

Dostum,

Bu merak ve okuma sevgisi tabii ki durup dururken oluşmadı, bunun temelinde büyük bir gayret ve inat mevcuttur. İşte bu gayretli ve inatçı insan İskender Pala idi. Yıllarca divan şiirini halkın dilinden gönlüne ulaştırmaya çalıştı. Önceleri yazdığı açıklamalı divan şiiri kitapları belki de bir ara nesil yetiştirdi. Bu nesle, kültürümüzün ne kadar ilginç hususları barındırdığını anlatan “İki Dirhem Bir Çekirdek” eserler hediye etti. Bu, bilmece çözer gibi insanların kafasındaki bilinmeyen kavramları çözen kitaplar, ilgiyi en üst seviyeye çıkarınca başladı romanlarla halkaları genişletmeye. İnsanlar Fuzuli’yi “Babil’de Ölüm, İstanbul’da Aşk” ile, Lale Devri’ni “Katre-i Matem” ile, Yunus’u  “Od “ ile, Eyyübü’l- Ensarî’yi  “Mihmandar” ile tanıdı sevdi, bağrına bastı.

İnanın benim dersine girdiğim her sınıfta “zorunlu” tavsiye ettiğim romanların başında bunlar gelir. Ohh ne kolay bir ders anlatma yöntemi, diyorum kendi kendime; İskender Pala yazmış, öğrenci okumuş, bana sadece: İşte böyle arkadaşlar, demek kalıyor.

İskender Pala’nın yerelden evrensele hitabı o kadar etkili oldu ki artık pek çok yazarın Osmanlıdan, divan edebiyatından konu devşirdiğini görmek şaşırtıcı gelmiyor.

Hatta utanarak söylüyorum, bendeniz de bu rüzgara kapılıp bir roman karaladım bile. Belki duymuşsunuzdur, Şirvanî adında bir zat-ı muhteremin Azerbaycan’dan Anadolu’ya bir yürek yangınını anlatan bu çalışmamı.

Şimdi Dostum,

Bir edebiyat bölümü açarken böyle mümbit bir ortamın olması bir şans değil midir? İnsanların edebiyat ile ilişkisinin bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde yeni edebiyatçıların daha iyimser olmaya hakkı yok mudur?

Bence var. Mademki toplum artık İskender Pala gibi şahsiyetler tarafından geçmişi ile divan şiiri ile kültürü ile bu kadar barışık hale getirildi, biz neden bu yolu daha da genişletmeyelim?

Dostum,

Geçtiğiniz yerlere dikkat edin, belki de bir romanlık hayat yaşamış bir evliyanın yanı başındasınızdır.

Karşınıza bir Leyla ve Mecnun hikâyesi dahi çıkabilir.

Ben de İskender Pala’yı böyle başıboş bir kitapçı gezisinde tanıdığımı hatırlıyorum. Onun Leyla ile Mecnun’u anlatan kitabını görünce: “Bilinen bir hikâyenin tekrarı ne tuhaf.” demiş; ancak yine de alıp okumuştum. İşte o kitapla bir yanılışımı düzeltmiş; İskender Pala’yı tanımıştım. Bakınız o kitapta Leyla neler söylüyor:

Leyla’ya sormuşlardı hani bir gün, “Sen mi Kays’ı daha çok sevdin; yoksa o mu seni?”diye. “Elbette ben onu daha çok sevdim!” demişti Leyla,  Kays adını duyar duymaz gözünden yaşlar boşanarak,

“Elbette ben onu daha çok sevdim!”
“Nedir delilin, nasıl ispat edersin onu daha çok sevdiğini, üstelik o senin için çılgınlığa varmış, aklını yitirmiş mecnun olmuşken?”

O vakit Leyla ağlayarak:

“Dostlar!..”demişti, “sırdır ki gizli gerektir sevgilinin adını dile düşürmek hakikatte ayıptır. Kays bir dağ delisi gibi davrandı, gitti sahralarda, çöllerde aşkımızı ona buna anlattı, ben kimseciklerle paylaşmadım onun sevgisini, içimde büyüttüm, büyüttüm, büyüttüm… Budur işte benim onu daha çok sevdiğime delil.“

-Mecnun kime anlattı aşkını Haminneciğim?
-Kurtlara, kuşlara, dilşeker’im, yalnızca ağzı var dili yok kurtlara kuşlara. Buna rağmen sırlarına halel geldi, sevdaları dillere düştü,               şiirlere        nakış        oldu.
Sevgi dediğin, aşk dediğin mahremdir, dile getirmek mahremine halel getirmektir.

Tavsiye ederim bir İskender Pala romanı okuyun, bana dua edeceksiniz.

Geçmişi Okumak Medusa Etkisinden Kurtarır

Hele de İskender Pala’dan Olursa

23
  1. Yanlış
  1. Doğru
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

Beni İlgilendirmez

İLGİ VEYA HİÇ

 

 

Sevgili Dostum,

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri de ilgisini bir yerde yoğunlaştırabilmesidir. Yani bir insan, bir konuyla tüm ince ayrıntılarına ulaşıncaya kadar ilgilenebilir. Belki de bizi başarılı kılan da bu özelliğimizdir. Bugünün toplumunda en çok yara alan hasletlerimizden biri de ilgimizi bir yere toplamaktaki eksikliğimiz. İnsanlar o kadar çok alanla ilgilenmek zorunda kalıyorlar ki hangi alanda derinleşeceğini bir türlü kestiremiyor. Bu da derin şahsiyetlerin eksikliği olarak karşımız çıkıyor.

Ünlü düşünür Thomas Eliot, şiirlerinde bir Profrock karakteri oluşturur ve onun en bariz özelliğinin ilgisizlik olduğunu söyler. 1920’lerde yaşayan bu düşünür, bir anlamda Batının yol haritasını çizmiştir. Varoluşçuluk felsefesi ile ilgilenen şair, adeta bir toplum inşa etmeyi başarmıştır. Dikkat ediniz, Batıda insanlar “ilgisizliği” cehaletle eş tutarlar. Onlara göre bir insan kâinat denilen şu harika varlığın her milimetresi ile ilgilenmelidir.

Eliot, Profrock’un Şarkısı adlı şiirinde sürekli ilgisizlikten yakınır. En ilginci de bugün ekran bağımlılığı denilen hastalığın ilk teşhisini koymasıdır. Profrock hayatında sadece işine gider gelir ve evine kapanır. Hayatı, evi ile işi arasında bir git-gelden ibarettir. Eliot’ın tabiriyle, çağdaş insanın cehenneminde yaşayamayan, yaşamaktan korkan ölüler vardır. Ona göre Londra ölü ve gerçek olmayan bir şehirdir. Londralılar, Azize Mary Woolnothe Kilisesi’nden gelen davetkâr çan seslerine sağırdırlar.

Tıpkı, tüm Müslüman ülkelerde günde beş defa namaza çağıran ezana insanların sağır oldukları gibi, değil mi? Modern Müslüman toplumun hali de Eliot’ın Londra’sından pek farklı değildir.

Belki çok felsefi olacak ama dostlar bakınız Eliot insanın çıkmazını nasıl ifade ediyor: “Kâinatta sadece tek bir daire ve tek bir merkez olduğu halde, vasat insan kendi dairesinin merkezi etrafında dönmektedir. Her şeyde İlahî aklın izleri görüldüğü halde insanların çoğu kendi akıllarına güvenirler.” İşte bu daire dışına çıkamayan insan, sürekli ilgisizlik bataklığında debelenip durmaktadır.

Bu ilgisizlik bazen Tanrı’ya yüklenen görevlere dönüşmekte ve buna da “tevekkül” adı verilmektedir. Bakınız hayatla ilgisini kesen ve her şeyi Tanrıya havale eden ilgisizlere Mehmet Akif nasıl fırça atıyor:

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, 
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfedir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Hüdâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
Onun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
“Yetiş!” de kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O’na ait: Lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
Alış seninde, mes’ûl olan verişten O; 
Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı O.

İşte Dostum, ilgisizlik girdabındaki insan, bu toplumun en büyük derdidir. Batıda, Eliot gibiler bu çemberi kırıp yeni bir toplum inşa etmiş. İnsan sormadan edemiyor:

“Biz ne zaman bu ilgisizlik canavarını yeneceğiz?”

 

 

Beni İlgilendirmez

24
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

 

Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur. »

Necip Fazıl KISAKÜREK

 

 

 

 

 

 

 

Ne Sünnî’yiz ne Şiî Bir Halis Müslüman’ız

 

EHL-İ BEYT SEVGİSİ

 

 

Sevgili Dostum,

Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber’in ev halkı, ailesi anlamına gelir. Bu aile özel olarak Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır. Pek çok hadis ile Ehl-i Beytin övüldüğü ve örnek alınması gerektiği bildirilmiştir. Bu bağlamda Ünlü Divan Şairi Mir Hamza Nigarî de seyyid olması ve bu soyun devamı olması hasebiyle Ehl-i Beyte büyük sevgi beslemektedir.

Mir Hamza’nın bu sevgisi divanının her beytine sirayet etmiş ve eğer kendini övmüşse o halkadan olduğu için; eğer kahrolmuşsa o yüce kalpli Peygamber yakınlarına zulmedildiği içindir.

Temelde onun bu Ehl-i Beyt, âl-i abâ sevgisi seyyid olmasından geldiği için Sünnî, Şiî ayrımına daima karşı çıkmış ve Peygamberin ümmeti olan herkesi kardeş görmüştür. En meşhur ifadesi bu amaca matuftur:

Allah’ı Muhammmed’i âli seven dostânız

            Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümanız

O, divanında Peygamber soyundan olmakla şöyle iftihar eder:

Nesl-i İsmâ‘îlsin aslı ‘Arabsın

Âl-i Muhammedsin âl-i nesebsin

Müntehabsın silsile-i zehebsin

Ey Seyyid Nigârî ey Karabâgî  

Hazret-i Ali onun gurur kaynağıdır:

           Yâ Rab beni ayırma şehen-şâh-ı velîden

           Yâ Rab beni dûr eyleme evlâd-ı ‘Alîden     (dûr: uzak)

Nigarî, soyuna düşman olan Yezid ve yakınlarına açık bir cephe almıştır; onların butlanî (haksız) ve pelidî (rezil) olduklarını söylemekten çekinmemiştir. Bu kızgınlığının sebebini soranlara: “Sizin dedenize ve soyunuza birisi düşman olsa siz ne yazardınız?” sorusu ile karşılık verir.

Siz Yezîdî siz pelîdî biz Hüseynî biz şehîdi

            Siz butlânî biz hakkânî siz bir taraf biz bir taraf 

Divanda, Hazret-i Fatımatüz- Zehra ve onun soyunu sevmek, Peygamberimizin hadisleri sabit olduğu için çok ama çok önemsenmiştir:

Hilkat-i ‘âlemden ancak hubb-i Mevlâdır garaz

Ülfet-i Âl-i ‘abâ evlâd-ı Zehrâdır garaz

Beyitte, yaratılışın gayesi ancak Allah sevgisidir; aynı zamanda Hazret-i Peygamberi ve onun âl-i abâsını sevmektir, denilmektedir.

Şairin Hazret-i Hüseyin’in şehadeti hakkındaki yorumu da şu beyitte kendini göstermektedir:

Hüseynin ser-güzeşti gerdiş-i kilk-i kazâdandır

Ki yohsa terk idüp Bathâ’yı Kerbelâ gezmez 

“Hazret-i Hüseyin’in sergüzeşti, başına gelenler kaza kaleminin yazısındandır, yani kaderdendir ki yoksa o, Batha’yı (Mekke’yi) terk edip Kerbela’ya gelmezdi.”

Seyyid Nigarî bu gerçeğin altını çizdikten sonra,

Emîrem seyyidem şîr ibn-i şîrem âl-i Zehrâyam

Habîb-i âl-i Hâşim düşmen-i evlâd-ı Süfyân’am

diyerek bu hadisenin bir anlamda kişisel bir durum olduğunun altını çizmektedir; yani kaderin birbirine düşman yazdığı bu iki aile, Haşim ve Süfyan ailesi, adeta hak ile batının sembolü olmuştur.

Sevgili Dostum,

Tüm bu beyitlerden şu noktaya varmak istiyorum: Kaderin bir cilvesi olarak ortaya çıkan Kerbela hadisesinin bugün kaşınması kadere bir itiraz gibi algılanabilir. Mir Hamza bu noktaya parmak basarak en temel prensibini başta da söylediğim,

Allah’ı Muhammmed’i âli seven dostânız

Ne Sünnîyiz ne Şiî bir halis Müslümanız

beyti ile pekiştirmektedir. Eğer ondan daha çok Ehl-i Beyti, al-i abâyı seviyorum ve bu düşmanlığı Süfyan soyundan olmayan; hatta ondan haberi bile olmayanlara karşı içimde besleyeceğim diyorsanız siz bilirsiniz.

 

 

 

 

 

Ne Sünnî’yiz ne Şiî Bir Halis Müslüman’ız

25
  1. Hayır
  1. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gerçekten Kendimi Değerli Hissediyorum

İNSAN VE İNSANLIK

 

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Sevgili dost, beyit biraz yabancı kelime içeriyor gibi; ancak anlamı o ölçüde derin olduğu için zahmet çekmeye değer. Ne demiş atalarımız; zahmetsiz rahmet olmaz.

Beytin kısa açıklaması şöyle: “Ey kardeşim, sen kendine hoşça bak; çünkü âlemin toplandığı nokta sensin. Ayrıca bu kâinatın göz bebeği olan da sensin.”

Şair, insanı her yaratılmıştan üstün görüyor ve kâinatın göz bebeği olarak onu tanımlıyor. Peki, sokakta gördüğümüz binlerce insan gerçekten tek tek bu kadar değerli mi?

Şair, insanın olmaması halinde hiçbir şeyin olmayacağını ima ediyor. Peki, gerçekten tek tek her insan için bu geçerli mi?

Yine her insan kendine hoşça bakmalı mı? Ya kendinde binlerce eksik buluyorsa.

İşte sevgili dostum, Şeyh Galip üç yüz yıl öncesinden kesin formülü söylüyor: Ey insan, sen bu kâinatın yaratılma sebebisin ve sen olmasaydın bu âlem olmazdı.  Eğer bir kişi eksik olsaydı kâinatın şifresinde bir kopma olurdu.

Bunun en kesin belirtisi her insanın parmak izinin, DNA’sının, göz retinasının farklı olmasıdır. Eğer sen eksik olsaydın, bu kâinat şifresinde bir parmak izi eksik olurdu ve bu kâinat kapısı açılmazdı. Her çocuk annesi için biricik olduğu gibi her insan da kâinat için odur. Milyarlarca ihtimalin bir araya gelmesi ile oluşan bu dünya, küçük bir sapma gösterse hepimiz yok oluruz. İçimizden birisi bu dünyada yerini almasa bu milyarlarca ihtimalden biri gerçekleşmemiş olmaz mı? Bir anne gibi insanlığı koruyup kollayan bu dünya her birimize ayrı ayrı değer veriyorken bizim kendimizi, başkalarını hakir görmemiz izah edilebilir mi?

Kendi değerinizi anlamak istiyorsanız kâinatın sizin için harcadığı çabaya bir bakın.

Dostum, bu kadar değerli olan biz insanları değersizleştiren acaba nedir?

Tabii ki yine biz. Başkasını hakir görmek, gereksiz görmek, neticede kendimizi değersizleştirmek anlamına geliyor. Düşünebiliyor musunuz, tabii ki Irak’ta, Suriye’de, Libya’da insanlar ölecek; onlar ölecek, şehirleri yıkılacak, biz de gidip para kazanacağız, diyebilecek kadar alçalan insanlar olabilmekte.  Bu düşünce Şeyh Galib’in beytindeki anlayışla nasıl da taban tabana zıt değil mi?

Dostum, Divan şiirinin yetiştirdiği insan tipi, insana Şeyh Galib’in gözünden bakıyordu. Bugün onun gerisinde kalmak ne kadar da yakıcı bir gerçek.

O halde; Hoşça bakalım zatımıza çünkü biz zübde-i âlem, yani âlemin özüyüz.  Birimiz olmasak hiç birimiz olmazdık.  Kâinatın göz bebeği, yani merdüm-i dide-i ekvân, olan âdemiz biz.

 

Gerçekten Kendimi Değerli Hissediyorum

26
  1. Hayır
  1. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

 

Hocam Bu Beyitler Beni Sıkar

BAHAR VE LALELER

 

 

Sevgili Dostum,

Baharın güzellikleri her yeri sarmış sarmalamışken etrafınıza bakmayı ihmal etmediğinizi umuyorum. En azından yol kenarlarındaki laleleri ihmal etmeyin; çünkü ömürleri o kadar kısa ki…

Her zaman tekrarladığım Yıldızlara Bakmak adlı Behcet Necatigil’in tiyatro eserinde olduğu gibi sonradan tüm güzelliklere kör ve sağır duruma düşmenizi istemem.

Sait Faik’in “Hişt Hişt” hikayesinde olduğu gibi tabiat bize sesleniyor, ne olur kulak kabartın. Sanal âlemden gerçek âleme dönün ve şu Medusa Etkisinden bir an olsun sıyrılın; yoksa çok geç kaldığınızı düşüneceğiniz yıllarda gözünüzü açabilirsiniz.

Bu yüzden size 15. yüzyılda Necati Bey’in bu mevsimi anlatan, baharın tüm coşkunluğunu sergileyen iki beytini tahlil etmek istiyorum.

Bahar dünyanın en güzel mevsimi; ne olur bir laleye bakıp “Ne kadar güzel!” deyin.

Lale- hadler yine gül-şende neler itmediler

     Servi yürütmediler goncayı söyletmediler

Necati Bey bir devşirmedir. Ama bu ona Türkçe’nin en büyük şairlerinden birisi olma yolunda engel olmamıştır. Necati Bey Türkçeyi bütün nüanslarıyla -konuşma kalıpları, atasözleri, çağrışımlar, ses imkânları- mükemmel bir şekilde kullanan bir şairdir. Bu yönü ile kendinden öncekilerden üstündür. 16. yüzyılı yönlendiren bir şairdir.

Lale yanaklı güzeller, gül bahçesinde neler neler etmediler. Serviyi yürütmediler, goncayı söyletmediler. Türkçe söyleyiş yönünden güzel bir kullanım örneğidir bu cümle. Normal muhabbet eder gibi bir hava içinde “neler neler etmediler…”  demesi o havayı oluşturuyor. Lale yanaklı güzeller bunu; servi yürütmeyi, goncayı söyletmeyi daha önce de sık sık yapmışlardır. “Yine” kelimesi bunun delili olarak verilmekte beyitte.

Necati Bey’de işte bu cümle kuruluşu önemlidir. Divan güzelleri bahçeye girince serviler yürüyemediler.  Servi onların boyunun güzelliğini görünce utancından ortaya çıkıp yürüyemez oldu.  Hüsn-i talil sanatı ile zaten yürümeyen serviyi, sevgilinin boyunu gördüğü için yürümeyi unuttu, yürüyemez oldu gibi bir güzel sebebe bağlama söz konusudur. Gonca da normalde konuşmaz; ama hüsn-i talil ile o da sevgilinin dudağının güzelliğini gördüğü için konuşmayı unutmuş veya konuşmaktan imtina etmiştir. Kapalı istiare vasıtasıyla boy ile servi; dudak ile gonca arasında ilgi kuruluyor.

Burada “Serviyi mi yürütmediler, goncayı mı konuşturmadılar -yani ikisini de konuşturdular- anlamı da mevcuttur.

Taşradan geldi çemen mülkine bi-gâne diyü

            Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler

Necati, gül bahçesinde kıyıda kalan, kıyılara ekilen lalelerin durumunu şairane bir üslupla dile getiriyor. Demek ki bu tasviri yapılan bahçede gül hâkimiyeti söz konusu.  Zaten İslam medeniyetinde “gül”ün yerini tutan başka bir çiçek düşünülemez.  Çünkü o, Hz. Peygamberin sembolüdür. Taşradan geldi diye onu (laleyi) divan meclislerine yanaştırmadılar. Burada belki de şair devşirme olması hasebi ile kendisini taşralı hissediyor olabilir.  Kastamonu’dan İstanbul’a gelmiş olması da yine bu alınganlığın bir başka sebebi olabilir.

  1. yüzyılda lale bu günkü anlamda bir çiçek değildi. Gül ise kültürleri elde edilmiş bir medeniyete sembol olmuş çiçekti. Lale daha çok yaban veya dağ çiçeği olarak düşünülüyordu. Bu sebepten taşra kabul edilmektedir. Bu beyitte bir bahçe tenasübü ve teşhis sanatı gözden kaçmayacak kadar belirgindir.

Keşke Lale Devrindeki gibi Çeragan eğlencelerimiz olsa da bu güzellikleri şenlikler halinde görme fırsatı bulsak. Nerede?

 

 

 

 

 

 

Hocam Bu Beyitler Beni Sıkar

27
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

Sevmeyene karınca yük, sevene filler karınca. Dağı bile taşır insan aşık olup, inanınca. »

ŞEMS-İ TEBRİZİ

 

 

 

 

 

 

 

Fazla İdealist Bir Yazı

 

HEMREYLİK BAYRAMI

Sevgili Dostum,

Azerbaycan’da bir bayram var, adı Hemreylik. Bu bayramın çıkış hikâyesi kısaca şöyle: Bin sekiz yüzlü yılların sonunda Azerbaycan Rusların istilasına uğrar, bu işgal bir süre sonra Azerbaycan’ı ikiye böler: Güney Azerbaycan ve Kuzey Azerbaycan. Türkmen Çayı Anlaşması denen bu saçmalık ile ülkenin güneyi İran’a, kuzeyi ise Rusya’ya bırakılır. Böylece Azerbaycanlıların yaşayacağı özgür bir alan bırakılmaz.

Dünyadaki hiçbir Türk boyu bu zilleti kabul etmediği gibi Azerbaycan Türkleri de bu duruma isyan etti. Ancak devrin hâkim güçleri karşısında yalnızdılar. Yani iki kutuplu dünyada sadece bir hedef tahtası durumunda idiler.

Bu yalnızlık duygusu onların yüreklerinin en derin yerini yakmış ve içlerinde bir hemreylik (dayanışma) ateşini alevlendirmişti. Nasıl ki Gave İran’da bir başkaldırı sembolü idi, onlar da kalplerinin derinliklerinde öyle bir lider doğurdular. Bu lider bazen Şehriyar adlı bir şair, bazen Ebulfeyz Elçibey gibi bir siyasi lider oldu. Ancak bu acı 1993’e kadar bağırları yakmaya devam etti. Dayanışma hep sözde kaldı. Belki bu tabiri duyan Ruslar, her milli hareket gibi bunu da o yıla kadar silah zoru ile bastırdı.

1993’te Haydar Aliyev tarafından bu gizli duygu “HEMREYLİK BAYRAMI” dayanışma günü olarak ilan edildi ve böylece bugüne kadar kutlanır oldu.

Dostum,

Sizi bilmem ama ben bazen bir hemreylik gününün de dünya Türkleri adına kutlanması gerektiğini düşünürüm. Bazen kendimi tek kutuplu dünyanın kapitalist canavarlarının bir lokması gibi görmem beni kahrediyor. Koskoca bir Türk dünyası paramparça edilmiş ve tek tek yutulmuş. Azerbaycan yutulurken biz bir şey diyememişiz; Kırgızistan kan ağlarken, Azerbaycan ilgilenememiş…

Sevgili Dostum,

Farkında mısınız, her siyasi çalkantının altında küresel güçleri görüyoruz ve onların insafına kaldığımız hissine kapılıyoruz. Onların iktidarları değiştirdiği duygusuna kapılıyoruz. Bunun sebebi acaba bizim bir küresel güç olamamamız değil midir?

Gelin bu yıllarımız için dua edelim. Tüm dünya insanları, Müslümanları, Türkleri “hemrey” olsunlar. Üzerinde hemrey olduğumuz şey, hep hayır olsun, kardeşlik olsun, barış olsun. Belki bu dua çok zor gerçekleşir; ancak tüm insanlar için olmasa da tüm Türkler ve Müslümanlar için neden olmasın.

Dostum,

Dünyayı sekiz yüz yıl idare eden bir milletin torunları olarak mutlaka genlerimizde bir liderlik ve çözüm şifresi taşıyoruzdur, diye düşünüyorum. Eğer bir kozmos (huzur ve birlik) medeniyetinin bayrağı burada, Anadolu’da düştüyse yine buradan, Anadolu’dan ayağa kalkacaktır. Yeter ki kendi öz değerlerimize güvenelim, kendi öz atalarımızı biraz inceleyelim. İçimizden ne Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaşlar; Mihriler, Şirvaniler, Nigariler; Bayezidler, Selimler,  Kanuniler çıkar görürsünüz. Bence tek eksiğimiz “kızıl elma”mızın yanlış kurgulanmasıdır. Kızıl elması, günü kurtarmak ve zengin olmak olan kapitalist bir gençlik, İsmail Şirvanî’yi anlayamaz; çünkü o, Şirvan’daki zengin bağ bahçesini terk edip “İla-yı Kelimetullah” için fakirliği tercih etmişti. Yavuz Sultan Selim’i anlayamaz; çünkü o, “Nizam-ı Âlem” için hayatının yarıdan fazlasını sarayın rahat döşekleri yerine at sırtında geçirmişti.

Dostum,

İşte hemrey olmamız gereken nokta sence de bu değil mi? Dayanışmamız gereken nokta bu nokta değil mi? Gençliğine ideal veremeyen bir millet onu medusa etkisinden nasıl kurtarır. Ekrandan gözünü kaldırmayan bir gençlik önünü ve yüce ufuklardaki idealleri nasıl görür.

Sevgili Dostum,

Açık söyleyeyim, benim hayatımdaki tek gayem, idealimdeki gençliğe, kendi sahamdaki zirve şahsiyetlerle bir rol model tanıtmaktır. Bu rol modelleri tanıyan gençlik elbet bir noktada kendi cevherinin farkına varacaktır.

“Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik… Zaman bendedir ve mekân bana emanettir, şuurunda bir gençlik.”  Bu gençliği karşımda görüyorum; ama hemreylik konusunda ortak noktayı, “kızıl elma”mız aynı olmadığı için bulamıyorum.

Bu yıllar inşallah, “kızıl elma”mızı bulma ve Müslüman’ın Müslüman’ı sevmekte ve hoş görmekte “Hemrey” olduğu bir yıl olur.

Gelin kardeş olalım,  işi kolay kılalım.

            Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz.

Fazla İdealist Bir Yazı

28
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

 

Ölüm Bence de Asude Bahar Ülkesidir

HAYAT VE ÖLÜM

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; 
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter,
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Yahya Kemal BEYATLI

Sevgili Dostum,

Hayatın çıldırmış gibi canlılık ve mutluluk dağıttığı bir bahar günündeyim. Belki garip gelecek ama böyle bir günde ölümden bahsetmek istiyorum. Bir dostumun çocuğunun vakitsiz ölümü beni bu yazıya zorladı.

İnsanlar hayatın hay huyu içinde nasıl da savrulup gidiyor, kendini kaybediyor ve sonsuzmuş gibi ona, dünya hayatına sarılıyor. Ve bir gün bakıyoruz bir haber gelmiş, ölüm bir yakınımızın kapısını çalmış. İşte o an ben ne yapıyorum deyip bir an duraklıyoruz.

Acaba bu haleti ruhiye neden bir yanlış yapacağımız zaman, nefsimiz azıp kudurduğu ve dilimizin söylenmemesi gereken şeyleri söylediği zaman aklımıza gelmez? İlla ölüm, bizim veya çevremizden birinin kapımızı mı çalmalı?

Sevgili Dostum,

Ölüm konusunda Yahya Kemal gibi “asude bahar ülkesi” hayali kurmak istiyorsak, mutlaka onun geleceğini ve bizi de alacağını her an hissetmeliyiz. Özellikle hırslarımızın, hasetlerimizin, kızgınlıklarımızın bize yanlış işler yaptıracağı zaman.  İşte şair “rint” kelimesi ile bunu kast ediyor. Ne kadar az kalp kırar, ne kadar az yanlış iş yaparsak ve dünyaya ne kadar az kök salarsak o kadar kolay bir ayrılış söz konusu olabilir. Bunu anlamı dünyadan el etek çekmek değildir. İyi şeyler; ilim öğrenmek, kalp kazanmak, yetim doyurmak ne kadar çoğalırsa o kadar içimize su serper. Tembel ve her işe sırt çevirmiş olan insan “rint” olamaz; ancak huzursuz ve cahil olabilir.

Bence Yahya Kemal başta söylediğim dizelerle ölüm ve ötesine olan inancını en veciz şekilde ortaya koymuştur. Oysa bakın Cahit Sıtkı aynı konuda çok daha korku dolu dizeler yazıyor:

Öldük ölümden bir şeyler umarak

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü

Nasıl hatırlamazsız o türküyü

Dal yeşili, gök mavisi, kuş tüyü.

Alıştığımız bir şeydi yaşamak.

Ölüm, eğer başka bir âleme göç olarak kabul edilirse dayanılabilecek bir realitedir; aksi takdirde “bir büyük boşlukta bozulan” büyü haline gelir. İnsan bu acıya dayanmakta zorlanır.

Sonuç olarak işin uzmanına sözü bırakıp “Ölüm nedir Ey Yunus?” diyelim, bakalım ne demiş Koca Yunus:

Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir 
haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir 
haber verirler

Kiminin başında biter ağaçlar
Kiminin başında sararır otlar

Kimi masum kimi güzel yiğitler
Ne söylerler ne bir 
haber verirler

Toprağa gark olmuş nazik tenleri
Söylemeden kalmış tatlı dilleri
Gelin duadan unutman bunları
Ne söylerler ne bir 
haber verirler

Yunus der ki gör taktirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler ne bir 
haber verirler

Ölüm Bence de Asude Bahar Ülkesidir

29
  1. Hayır
  1. Evet
Benim Fikrim    

 

 

 

Zamanım Yooook

 

AY

 

 

 

Dört duvar arasında bir “of!” çekti; derinden hem de ne derinden.  Acaba neden hayat bu kadar sıkıcıydı? Eksik olan neydi? Of ki off… İyi de neden off?

Uzandığı kanepeden kalkmak istedi. İçindeki sıkıntının tonlarca ağırlığı onu geri yatırdı. Hayır, hayır kalkmalıydı, kalkıp bu sıkıntının sebebini bulmalıydı.

Yalnızlık mı, diye bir an düşündü. Ama birçok insan yalnızdı. Hatta her insan dünyada biraz yalnızdır hem de yıldızların birbirinden uzak olması kadar yalnız. Yıldızlar da iç içe, yakın yakına görünürlerdi; ama milyonlarca yıl birbirlerinden uzaktılar. Hayır, bu değildi sebep. Bu sıkıntının sebebi başka bambaşka bir şey olmalıydı. Başka türlü olamazdı.

Kapıyı açıp kendini dışarı attı, hava kararıyordu.  Esrarlı bir karanlık; insanın içini ürperten incecik bir soğuk… Hırkasına sarılıp yola koyuldu.  Nereye?.. Sahi nereye gidiyordu? Bilemiyordu. Ama gidiyordu; gitmeliydi ve bulmalıydı.

Şehrin binaları onu, sanki daha hala dört duvar arasındaymış gibi sıkıyordu.  Açılmalıydı. İçindeki sıkıntıyı daha geniş yerlere, daha hudutsuz diyarlara taşımalı ve oraya serip bırakmalıydı. Biliyordu ki bu sıkıntı ancak deniz kenarında veya ufku sonsuz ovalarda giderilebilirdi. Binalar ruhunu o kadar daraltıyordu ki…

Yürürdü, yürüdü, yürüdü… Amaçsız sebepsiz, hedefsiz… Gitgide birisiyle buluşmaya gider gibi hissetmeye başladı kendini. Acaba kimdi bu birisi?!

Ağaçlık bir yerde, denize doğru, Sarayburnu’nun çimenlik bir yerine uzandı. Hayaller kurmak için ideal bir yerdi. Hem artık sıkıntısı da geçmişti.  Hatta mutlu bile sayılabilirdi. Akşamın realitenin çirkinliklerini kapatan cazibeli karanlığı ona da iyi gelmişti anlaşılan.

Bir an karşıda, tam karşısında, denizin tutuşmaya başladığını gördü. Allah Allah!  Rüya mı görüyordu? Hayır hayır, işte basbayağı yanıyordu deniz. Hatta o taraftan sıcak bir rüzgarın bu yangının sıcaklığını ona kadar getirdiğini bile hissetmişti. Gözlerini alevlenen denizden ayıramadı.

Bu büyük yangın bir süre sonra -ateşler içinde doğan bir ejder gibi-  yanına kadar ışıktan bir mehtap yolu meydana getiren ayı doğurdu. Demek ay böyle doğuyordu…

Peki, daha önce neden ayı hiç bu kadar güzel görmemişti? Neden bu kadar güzel bir atmosferde bulunmayı evinin dört duvarı arasında hezeyanlar geçirten sıkıntılarına tercih etmemişti? Neden? Neden ve niçin, insanlar şu anda ya uyuklayarak televizyon seyretmekte ya da kafes içine hapsedilmiş kaplanlar gibi sıkıntıdan patlamakta? Televizyonun sanal dünyası şu doğal harikanın kaçta kaçını karşılayabilirdi? Oysa dışarıda tabiat bizi eğlendirmek, büyülemek ve sıkıntı denen o hastalığı bir anda yok etmenin yollarını fısıldamak için muhteşem renk oyunları ile beklemekte idi.

Şimdi, gidip herkese ayın doğuşunu seyrettiğini ve mutlu olduğunu anlatıp, sıkıntı ve hezeyanların kaynağının dört duvar olduğunu söyleseydi kim inanır ve başını pencereden olsun çıkarır bu mucizevî olaya şahitlik ederdi.

Fakat denemeliydi. İnsanların birine olsun gece gökyüzüne bakması gerektiğini söylemeli, onu ikna etmeliydi. Neden bu konuda egoist olsundu ki. Bu gece, bu mehtap mutlaka görülmeli, boşa gitmemeliydi.

Hemen en yakın eve yöneldi. Zilini çaldı. Kapıya çıkan pijamalı adama, “Bakın ay doğdu, şu güzellikleri, şu Allah’ın büyük lütfunu, şu cennetten bir parçayı sizinle paylaşmak istedim.” dedi.  Fakat kapı çoktan kapanmıştı.  İçeriden bir ses duyuldu, “Sıkıntım bir kat daha arttı, yahu hep mi kaçıklar beni bulacak?…”

 

 

 

 

Zamanım Yooook

 

30
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

 

 

Acı olan mutlu olmamak değil, mutlu olabilecekken olamamaktır. »

  1. J. CRONIN

 

 

 

 

 

 

Benim Evim de Bir Bağ yok Edilerek Yapılmış

TABİATI SEVİYORUZ

Hava, nisan ayının bütün güzelliklerine sahipti: hafif bir sıcaklık, ırmaktan esen ılık meltem ve şeftali çiçeği kokusu dolu huzur. Yeşilırmak’ın şırıltısı işitilen küçük ama şehrin hemen bitiş noktasında bir bağ. Gerçi bir kaç yıldır etrafta binalar adeta bir veba gibi güzelim bahçeleri yutuyor, cama betona boğuyordu ama yine de daha şehrin aç gözlü müteahhitleri buraları işgale tam karar vermemişlerdi. Dünyanın en güzel şeftali bahçeleri sanki burada yetişmişti. İrem bağı denilen yer bu kadar güzel olsa gerekti. Irmakla bağlar arasına yapılan yol insanlarla dolduğu günlerde herkesin yüzünde o, tabiatla ve cennet güzellikleri ile iç içe olmanın mutluluğu parlıyordu. Şeftaliler, bu ilgi ve sevgiden memnun, en tatlı halleri ile pembe gelinliklerini giyiyorlardı.

Ali Dayı’nın bağı bunlar içinde tektendi. Hayatının son demlerini yaşayan bu ihtiyar, mutluluğu evden çok bu cennet köşesinde buluyordu. Bağdaki bütün bitkilerle dosttu Ali Dayı. Hepsi ile tek tek konuşur, hallerini hatırlarını sorar, bu yaz kendisine daha iyi mahsul vermeyecek olurlarsa onlara darılacağını söylerdi.  Yaklaşık yüz kadar şeftali ağacı bu günlerde pembe gelinlikleri ile ona bereketli bir yılın müjdesini şimdiden veriyordu.

*

Yaşlı şeftali bu gün ayağının altındaki çilekte bir gariplik sezmiş yavaşça fısıldamıştı:

-Ne o çilek kardeş bu kıpır kıpır hareketlerin sebebi nedir?

-Şey… Yaprağımın altında enfes bir çileğim var da… Yani, Ali Dayı gelince yaprağımı kaldırıp onu göstereceğim. Ne kadar şaşıracak değil mi Şeftali Dede?

­-Ali Dayı için her şeyin en güzelini yetiştirmek bizi mutlu eder ama…

-Aması ne ola ki Şeftali Dede?

-Bilemiyorum ama durumumuzu iyi görmüyorum. Etrafıma şöyle bir bakınca her yerden şehrin üzerimize yürüdüğünü görüyorum. Bakalım hayırlısı… İki bağ ötedeki elma bahçesini hatırlıyor musun?  Hani iki yıl susuz bırakılmışlardı ve bir gün büyük makinelerle köklerinden sökülüp atılmışlardı. Nasıl da çirkin beton binalarla doldu orası. Yazık! Hâlbuki kırlık alanlar, ağacın yetişmediği tepe yamaçları görüyorum karşılarda. Niçin oralar dururken bizleri  kesip atmayı  düşünüyorlar?…

O gün bağa kimse uğramadı, ertesi gün de. Tam bir hafta sonra lüks bir araba içinde Ali Dayı’nın oğlu Murat ve şişman, kalın enseli, zengin tavırlı bir adam çıkageldi.  İkisi beraber hem konuşuyor hem de yürüyerek bağı geziyorlardı. Birkaç adım sonra zengin tavırlı adam yaprağı altında meyvesini Ali Dayı’ya saklayan çileği ezdi. Çileğin feryadını yalnızca toprak ana ve şeftali ağacı duydu.

-Kardeşim, biliyorsun baban rahmetlik inatçı birisiydi. Bence biraz da kafasızdı. Bu bağdan üç beş kuruş kazanmayı, milyarlar kazanmaya tercih ederdi. Şu üç beş çalı çırpının yıllık kazancı nedir ki… Ama seni sevdim Murat, akıllı çocuksun.  Buraya yapacağım blokların birisi senin olacak. Sadece kirası sana aylık gibi gelir sağlayacak,  göreceksin.

-Kemal Ağabey, bilirsin babam burayı çok severdi ve eğer yaşıyor olsaydı asla satmazdı. Şimdi sanki ona ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum kendimi. Bilemiyorum…

-Eğer bu sözler alacağın payı az bulduğundan dolayı ise bir orta yol bulunacağına emin olabilirsin. Ama önce yazıhaneme gidip bu konuyu inceden inceye bir konuşalım. Hadi güzel kardeşim benim.

İhtiyar şeftalinin korktuğu başına gelmişti. Ayağının yanında acı içinde kıvranan, bütün hayallerini ve güzel kokularını kaybeden çileklere baktı. Yaprakları diken diken oldu. İşte insanlar böyleydi. Pembe gelinlikli genç kız şeftalilere baktı. İki damla çiğ gözlerinden yere süzüldü.

O akşam kocaman makineler gelip bağın bütün ağaçlarını kökünden söküp bir kenara yığdı.  Çok güzel bir site yeri hazırladıkları için Kemal Bey işçilere birer kola ısmarladı. Akşamın karanlığında arabasına atlayıp evinin yolunu tuttu.

Eve girer girmez eşini haykıran, kızgın sesini duydu.

-Kemal bunu bana nasıl yaparsın ha, nasıl yaparsın? Benim gibi bir Çevre Koruma Derneği  Başkanına, eşi saygı göstermezse kim gösterecek, söyler misin kim!?

-Ne oldu ki hayatım?

-Daha ne olacaktı. Bir sefer de evindeki karını utandırmadan zamanında toplantıya yetişsen olmaz mı? Kurul üyeleri bir saattir seni bekliyorlar.

-Ne toplantısı? Ah!! Af edersin hayatım, tamamen unutmuşum.  Tabi ya, Çevre Koruma Derneği toplantısı… Özür dilerim, özür dilerim hayatım. Ama emin ol buna değecek kadar iyi bir iş yapıyordum. Irmak kenarında harika bir arsanın işini bitirdim, çalısını çırpısını temizlettim.  Oraya senin için harika bloklar yapacağım.

-Neyse, ben salondaki yönetim kurulu üyeleri ile toplantıya başlıyorum. Üzerini değiştirip hemen gel, benim aslan kocam.

Kemal Beyin hanımı salona geçer ve Çevre Koruma Derneğinin Genel Başkanı olarak anlamlı bir konuşma yapar:

-Kıymetli üyelerimiz biliyorsunuz bugün burada güzel A. ilimizin doğal örtüsünü nasıl koruyabileceğimizi tartışmak için toplandık. Gerçek bir doğa savaşçısı olan başkan yardımcımız, eşim, işlerinden dolayı biraz gecikti, onun adına özür diliyorum. Saygı değer üyelerimiz, A ilimiz eğer bağları, bahçeleri, ormanları korunmazsa emin olun pek yakın bir gelecekte asit yağmurlarıyla karşı karşıya kalacak. Ben, şahsen çocuğumun bu felaketlerin korkutucu gölgesi altında yaşamasını istemiyorum…[ii]

Benim Evim de Bir Bağ yok Edilerek Yapılmış

31
  1. Evet
  1. Hayır
Benim Fikrim    

     

 

Haklısın Hocam

 

MEDUSA AH MEDUSA

Sevgili Dostum,

Kitabın son yazısında tekrar be tekrar söylemek istiyorum ki eğer aşağıda sıralayacağım durumlarla karşılaşıyorsanız veya bizzat siz bu hallere düşüyorsanız, hayatınıza bir şans daha verin. Her ne kadar televizyonun olumsuz etkilerinden söz ediyor olsam da oradan iyi örnek vermekten de çekinmeyeceğim, özellikle “Süper Kumanda” adlı sinema filmini izleyip kendi hayatınızı yeniden değerlendirebilirsiniz.

Sevgili Dostum,

  • Eğer, bir gününüzün yarıdan fazlasını MEDUSA ETKİSİ’nde, yani ekran karşısında geçiriyorsanız,

 

  • Eğer, eve gittiğinizde üç yaşındaki çocuğunuz sizin kucağınız yerine cep telefonunuza koşuyorsa,

 

  • Eğer, on yaşındaki çocuğunuz bir yanına televizyonu, bir yanına diz üstü bilgisayarı, bir yanına da cep telefonunu alıyorsa ve siz artık onu bu ortamdan kurtaramıyorsanız,

 

  • Eğer, insanlar kötü bir olayın önlenmesiyle değil de fotoğrafının çekilmesi ile ilgileniyorsa,

 

  • Eğer, omzunuz ağrıyıp da saatlerdir bilgisayarda çalışmakta olduğunuzu fark ediyorsanız,

 

  • Eğer, lalelerin mevsimi geçmiş ve siz fark edememişseniz,

 

  • Misafirliğe gittiğinizde televizyon açıksa ve ikide bir sohbetinizi bölüyorsa,

 

  • Sokakta bile elinizde cep telefonu ile uğraşıyorsanız,

 

  • Başınızı kaldırıp tarihi eserlerde bir estetik göremiyorsanız,

 

  • Bir sosyal faaliyete ve cemiyet çalışmasına katılacak zamanınız yoksa,

 

  • Çocuğunuzun ne kadar çabuk büyüdüğünün farkına varamadıysanız,

 

  • Zambakları görmediyseniz,

 

  • Yıldızlara yıllardır bakmadınızsa,

 

  • Gülleri koklamadıysanız,

 

  • Kırlara çıkmadıysanız,

 

  • Aylardır, annenizi babanızı ziyaret edip sıla-yı rahim yapmadınızsa,

 

  • Çiğdem çiçeğinin vaktini kaçırdıysanız,

 

  • Müslüman iseniz ve camilerden gelen yanık ezan seslerine; Hıristiyan iseniz kiliselerden gelen davetkâr çan seslerine kulaklarınız aldırış etmiyor ve rahat TV koltuğunuz sizi içine çekiyorsa,

 

  • Ve eğer, sevdiklerinizi bizzat gidip görmek yerine bilgisayardaki fotoğraf paylaşım sitelerinden seviyorsanız,

 

  • Ve de eğer, güzellikleri sadece “like/beğen” butonu ile çiğneyip geçiyorsanız,

 

MEDUSA ETKİSİ sizi taşlaştırmıştır.

Allah rahmet eylesin.

 

Yukarıdaki yazıları samimi cevaplandıranlar son sayfamızdaki değerlendirme kriteri ile durumunu net olarak görecektir. A şıklarına hep olumsuz cevapları denk düşürdük, o yüzden ilk sayfamızdaki açıklamada A’nız az, B’niz bereketli olsun dedik.

Sevgili Dostum,

İster benimle aynı düşünceleri paylaş ister paylaşma, bu canavar seni de beni de taşlaştırmak için dolanıp duruyor etrafımızda. Ben, çözümü bu yazılarda belirttiğim hususlara dikkatimi yoğunlaştırmakta buluyorum. Yani milli, manevi, tabii ve güncel konulara ilgimi kanalize ederek sanal âlemden gerçek ve mutluluk veren âleme geçiyorum.

Ve Mihrî Hatun gibi şöyle diyorum:

Şöyle teşhis eyledüm Mihrî cihânun lezzetin

‘İlm ile savm u salat imiş kalanı hiç imiş[4]

 

Haklısın Hocam

32
  1. Hayır
  1. Evet
Benim Fikrim    

 

DEĞERLENDİRME
  A İşaretleme Sayısı B İşaretleme Sayısı
Sonuç    

Sevgili Dostum,

Eğer 32 yazıdan 20’si A şıkkından ise kendinize dikkat edin MEDUSA ETKİSİ sizi fena halde dondurmuş. Her an kırılabilirsiniz.

Eğer 32 yazıdan 20’si B şıkkından ise MEDUSA ETKİSİ sizi daha henüz tam anlamı ile dondurmamış, yaşama şansınız hala devam ediyor.

MEDUSA ETKİSİ’den uzak, duyarlı, tarih bilincine sahip, ilgili, araştıran ve sanal değil gerçek âlemi seyreden yeni nesillerin doğması dileği ile…

 

 

YAZAR

Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

1969’da doğdu.

Marmara Universitesinde lisans eğitimini tamamladı.

Mihrî Hatun üzerine Master çalışması yaptı.

Divan şiiri ile ilgisini Lale Devri Kasideleri adlı Doktora çalışması ile sürdürdü.

Geçmişle gelecek arasında bir bağ olduğunu fark edip bu alanda düşüncelerini çeşitli edebi türlerle ifade etmeye karar verdi.

Bilimsel ve popüler pek çok yazıya imza atan yazar, bu eserinde toplumu derinden etkileyen “Ekran Bağımlılığına” parmak basıyor.

Yazarımız, evli ve üç çocuk babası olup halen Amasya Universitesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

 

 

MEDUSA

Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar. Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olandır. Bu yüzden insanların kahramanı Perseus tarafından öldürülebilmiştir.

PerseusGraeae‘nin ona verdiği ayna ile Medusa’ya bakabilmiş ve böylece kafasını taşa dönüşmeden kesebilmiştir. Bazı kaynaklar ise Hermes’in (Merkür) ona verdiği orak ve Athena’nın verdiği ayna ya da kalkan ile onu öldürdüğünü söyler. Kafasını kestikten sonra Medusa’nın boynundan denize sıçrayan iki damla kandan Chrisaor ve Pegasus doğmuştur. İki çocuğun da babası “Deniz Tanrısı Poseidon“dur.

Daha sonra ise Perseus Medusa’nın kafasını Athena’ya verir ve Athena da onu kalkanına yerleştirir.

Romalı bir şair olan Ovid’e göre ise Medusa’nın kafasındaki yılanlar Athena’nın lanetidir. Medusa çok güzel bir kızdır ve altın sarısı saçları Poseidon’u cezbeder. Poseidon, Athena’nın bir tapınağında Medusa ile birlikte olur ve Athena buna karşılık Medusa’nın saçlarını yılanlara dönüştürür. Yüzünü de o kadar çirkin yapar ki, suratına veya gözüne kim bakarsa taşa dönüşür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1]  Mihrî, cihanın lezzetini şöyle teşhis ettim: ilim, namaz ve oruç; kalanı hiçmiş.

[2] gözü aydın

[3] yârin yanağına

[4]  Mihrî, cihanın lezzetini şöyle teşhis ettim: ilim, namaz ve oruç; kalanı hiçmiş.

[i] Bu yazıların bir kısmı Amasya Objektif Gazetesinde yayımlanmıştır.

[ii] Anafilya adlı dergide yayımlanmıştır.